Düşünüyorum, öyleyse varım.” Descartes’ın bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açan bu önermesi, ilk bakışta basit bir mantıksal çıkarım gibi görünse de, arka planında son derece ağır bir tarihsel ve düşünsel yük taşır. Bu cümle yalnızca bireysel bir bilincin varlığı tespitini değil, kendisinden önceki tüm bir düşünme geleneğini sorgulayan ve onunla hesaplaşan bir isyanı da temsil eder. Descartes burada yalnızca bir önerme kurmaz; aynı zamanda Tanrı merkezli skolastik düşünceye karşı, insan merkezli yeni bir düşüncenin olanağını zorlar.

Descartes, “düşünüyorum, öyleyse varım[1]” derken, düşüncenin merkezine “ben”i yerleştirir. Bu vurgu rastlantısal değildir. Çünkü kendisinden önce hâkim olan Tanrı merkezli düşünce tasarımında insan, Tanrı tarafından yaratılmış bir doğanın içinde, bu doğaya bağımlı ve onun sınırlarıyla kuşatılmış bir varlık olarak düşünülüyordu. İnsan, kendi başına anlam üreten ya da varlığını temellendiren bir özne değil, Tanrısal düzenin içinde yer alan bir şeydi; bir unsur veya bir parçaydı. Descartes’ın asıl itirazı tam da bu kabule yöneliktir.

Avrupa’da Aydınlanma hareketi ve bilimsel devrimler gerçekleşene kadar egemen olan bu Tanrı merkezli düşünce, insanı ancak Tanrı önünde ve Tanrı dolayımıyla var olan bir varlık olarak konumlandırıyordu. Bu anlayışa göre insan, kendi düşünce ve eylemleriyle özgür bir varlık olamazdı. Özgürlük insanın doğal bir yetisi veya kazanımı değil, Tanrı’dan talep edilebilecek bir lütuftu. İnsan rica eder, Tanrı lütfederdi. Arapçadaki “rica” kavramının geniş anlamı bu durumu izah eder. Zira rica (رجاء) hem niyaz etmedir, taleptir hem yönelme ve beklentidir hem de umuttur. İnsanın özgürlüğü ancak Tanrı’nın dilemesi hâlinde, o da koşullu ve sınırlı bir biçimde mümkün olabilirdi. İnancın tarihi bize bunu göstermiştir.

Mısır’daki İsrailoğulları özgürlüğü talep eden özne konumunda değildir; özgürlük onlar adına Tanrı tarafından istenir. Benzer şekilde İsa, karşısında duran şüpheci topluluğa özgürlüğü teklif ettiğinde, halk bu özgürlüğü istemez; İsa ise onlara rağmen ve onlar için özgürlüğü talep eder. Bu anlatılarda Musa ve İsa özgür bireyler olarak öne çıkar; fakat dikkat çekici olan, özgürlüğünü istedikleri esas muhataplara rağmen bir buyruk vermiş olmalarıdır. Hatta Musa’nın kendisinin bile bu göreve karşı direniş gösterdiğini görürüz. Özgürlük, bireyin talebiyle değil, Tanrısal iradenin dayatmasıyla ortaya çıkar.

Aydınlanma sonrasında ise (ki bu modern anlamda insan haklarının da başlangıcıdır) insan anlayışında köklü bir dönüşüm yaşanır. Artık insan, felsefe tarihinin ve tasavvufî söylemde olduğu gibi “olunan” bir şey değil, “doğan” bir şey olarak kabul edilir. Oysa hem ciddi felsefî gelenekte hem de hakiki anlamıyla tasavvufta insan, “insan” olarak doğmaz. İnsanlık, ulaşılması gereken bir mertebe, bir olgunluk ve ruh hâlidir. Bilinçlenme, tecrübe ve ahlâkî erginlenme yoluyla kazanılır. İnsan olmak, verilmiş bir durum değil, gerçekleştirilen bir süreçtir.

Modern dönemde ise bu anlayış bilinçli olarak terk edilir. Çünkü insanın insan olarak doğmadığını kabul etmek, bazı insanların diğerlerinden “daha çok insan” olduğu fikrini de meşrulaştırma riskini taşır. Aydınlanmacılar insanı değersizleştirmek için değil, tüm insanlığı hak önünde eşit bir konuma yerleştirmek için insanın insan olarak doğduğunu savunmuşlardır. Bu yönüyle haklıydılar; en azından niyetleri sahihtir.

Böylece her insan, rengine, cinsiyetine, inancına, zenginliğine ya da yoksulluğuna bakılmaksızın eşit kabul edilir. Bu eşitlik yeteneklere, zekâya, mevkiye veya ahlâkî üstünlüğe bağlanmaz. İnsan, yalnızca doğmuş olmak bakımından insan sayılır. Dolayısıyla birinin diğerinden varoluş bakımdan üstün sayılabileceği bir zemin ortadan kaldırılır.

İnsanlık tarihinin ulaşmakta çok geciktiği bu gerekçe, bir yandan insanlar arasındaki hiyerarşik eşitsizlikleri kaldırmaya yönelirken, diğer yandan insanı insan olması bakımından her şeyin üstünde konumlandırır. Burada örtük biçimde asıl karşı karşıya gelinen şey “Tanrı” fikridir. Her birey, diğer bireyler kadar insandır ve tüm insanlık birey olmaları bakımından en üstte eşitlenir. İnsanın üzerinde kalan tek bağlayıcı güç, artık “Tanrı” değil, “hak” kavramı olur. Böylece “insan her şeyin ölçüsüdür” diyen Sofist düşünce, yüzyıllar sonra yeni bir bağlamda yeniden dirilmiştir.

Yeniden Descartes’a döndüğümüzde, “düşünüyor olmak beni var eder” fikri güçlü ve sarsıcı bir kabulü beraberinde getirir. Şüphesiz, düşünmemle var olduğumu söylerim. Bu kabul ile artık Tanrı’nın ya da Tanrı’nın yarattığı doğanın koşullarına sıkışmış bir varlık olmaktan çıkarım. İnsan, kendi koşullarını yaratan bir neden hâline gelir. Aydınlanma düşüncesinin yapmak istediği şey de tam olarak budur. İnsan artık Tanrı’nın yarattığı doğanın içinde küçük bir parça değildir; tersine doğa, insan denen kudretli varlığın zihinsel içeriği hâline gelir. Doğa aynı doğadır ama insanın bakışı değişmiştir. Bu, insanlık adına son derece büyük bir aşamadır.

Ancak burada gözden kaçmaması gereken kritik bir nokta vardır. Düşünerek kendini var eden insan, düşünmenin olanaklarını kendi zihninde sıfırdan üretmez. Konuştuğu dil, ona binlerce yıllık bir tarihin hediyesi olarak sunulur. Düşünme melekesi ister doğanın, ister evrimin, ister başka bir sürecin ürünü olsun, her yeni doğan bebeğe henüz hiç kullanılmamış bir imkân olarak bahşedilir. Henüz hiçbir şey düşünmemiş olan bir bebeğin, ileride düşünen bir varlığa dönüşeceğini biliriz. Bebeğin kendisinin bilmediği ama bizim bildiğimiz bu kaçınılmazlık, onun iradesinden bağımsız olarak gerçekleşir.

Düşüncenin içeriği ister nitelikli ister niteliksiz olsun; ister bir deha isterse politik manipülasyonlarla yoksullaştırılmış, içeriği boşaltılmış, insan demeye zor layık görülen bir varlık olsun, insan düşünen bir varlık olarak düşünmeye mecburdur. Buradan şu soru doğar: Eğer ben düşünerek kendimi var eden bir bireysem, fakat düşünebilmenin bütün imkânlarını zaten hazır buluyorsam, gerçekten düşünüyor olmak mı beni var eder, yoksa bana bahşedilmiş olan bu yetenekler mi?

Bu soru beni istemesem de, yeniden teolojik zemine geri çeker. Yeni soru şudur: Düşünüyorum, öyleyse var mıyım? Yoksa, düşündüğümde var olan Tanrı mıdır?

[1] Descartes’ın Meditasyonlar eserinde sıkça tekrarlanan Latince Cogito ergo sum cümlesinde “Ben” öznesi açıkça yer almaz; ancak Latince fiil çekimi birinci tekil şahsı içerdiği için gramatik olarak örtük biçimde mevcuttur. Buna rağmen Descartes’ın amacı, baştan verilmiş bir “ben”i varsaymak değildir; tersine, inkâr edilemeyen düşünme ediminden, düşünen bir öznenin zorunlu olarak var olduğunu göstermektir. Bu nedenle cogito’daki “Ben”, ne psikolojik bir kişilik ne de toplumsal bir kimliktir; düşünmenin boşlukta olamayacağı tespitinden doğan, mantıksal olarak zorunlu ama ontolojik olarak henüz içeriksiz bir öznedir.

İzzet Erş
+ Son Yazılar