I.

İnsanın sözle eğitilen bir varlık olduğu söylenir. Bizler için söz söylemeden, söz duymadan, söz üretmeden yaşamak mümkün olur muydu? Buradan şu soru doğar: Söz, varoluşsal bir zorunluluk mu, yoksa kendiliğinden oluşan anlamsız bir ses mi? Yanıt net; bir zorunluluk olduğu açık.

Sözü sesten ayırmak gerekir; her söz bir sestir, ama her ses bir söz değildir. Ses üç form altında gerçekleşir; doğa kaynaklı sesler, hayvan kaynaklı sesler ve insan kaynaklı sesler; en azından algılama sınırlarımız içinde fark ettiklerimiz kadarıyla.

Doğa sesleri; nesnelerin birbirlerine sürtünmesi, çarpması, patlaması, kırılması yoluyla oluşur. Bir volkan patlaması, orman uğultusu, deniz dalgalarının gürültüsü gibi. Bunların ortak özelliği, fiziksel ve mekanik ilişkiler yoluyla kendiliğinden, doğal biçimde ortaya çıkmalarıdır. Her biri, kendine özgü bir frekans yayar, kendinde hiçbir amacı yoktur, bir anlam taşımazlar ama birer ifadedirler. Doğa sesleri sonsuz çeşitlilikte, tonda ve şiddette olur. Bu seslerin ve tonların derecesine bakarak onların fiziksel özellikleri hakkında çıkarım yapabiliriz.

Burada söz konusu seslerin oluşmasına vesile olan nesnelerin birbirleriyle önceden planlanmış bir iş birliği, belirli bir istikrarı ve ritmi de yoktur. Böyle olmasına karşın salınan frekansın ton ve şiddetine bakarak gerçekleşen olayın ne olduğu, nasıl olduğu, hangi nesnelerden kaynaklandığını algılayabilir ve nitelikleri hakkında değerlendirmelerde bulunabiliriz.

Canlılar âleminde de sonsuz çeşitlilikte sesler yayılır; bu, doğal seslerin ötesinde, niteliksel olarak daha kapsamlı bir aşamadır. Organik dünya, fiziksel-mekanik süreci de kapsayan bir aşama olarak kendini gösterir. Bu aşamada varlıkların kendi hareketlerinde seçimli ve amaçlı bir yönelimle özgün irade kullanıyor olmaları söz konusudur.

Canlıların tüm davranışları ve hareketleri içgüdüseldir. Sesleri, arayışları, seçimleri ve kendilerince irade kullanımları bütünüyle doğal dürtülerin hükmü altındadır; beslenme, üreme ve korunma eksenli. Onlar da ses üretirler; haberleşebilirler, çağrıda bulunabilirler, yaşamlarının önlerine çıkardığı olanak, tehlike ve amaçlarına bağlı olarak tehdit, saldırı, yardım çağrısı, oyun sesleri çıkarırlar.

Bu alanda kullanılan sesler ne denli çeşitli olursa olsun özü aynıdır; organizmalarının fizik gücüne, vücut organlarının yapısına ve içgüdülerine bağlıdır, bunun dışına çıkamazlar. Onların sesleri de birer ifadedir; özgündür, iradelidir ama özgür değildir. Fiziksel-doğal seslerle, organik alemin sesleri arasında temel ayrım budur; ikincisinde olan yaşamsal dürtü ve özgün irade birincisinde yoktur. Bu derece farkına bağlı olarak şunu söyleyebiliriz; fiziksel-mekanik seslerde anlam olmaz. Canlıların yaşamsallığına bağlı olarak irade kullanmaları ölçüsünde sesleri bir anlam içerir; verili bir motivasyonla ve dürtüsel bir amaçla ortaya çıktıkları için.

Ses, insana geldiğimizde diğerlerini de kapsayan daha yüksek bir düzeye erişir. İnsan da ses çıkarır ama onun sesi, mekanik gücü ve yaşamsal dürtüyü aşan, farkındalıklı, bilinçli, önceden tasarlanmış ve mantıksal tutarlık taşıyan bir niteliğe sahiptir: Bu Söz’dür.

Her şey; nesne, olay, olgu, görüngü kısaca duyularımızla algıladığımız her varlık, varoluş halleri ve görünüşleriyle “orada” olmakla algılarımıza açık, bilincimize seçik oldukları anlamında birer ifadedir: Söz ise ifadenin ifadesidir. Bu düzeydeki bir ifadenin temel niteliği ifade edilecek olanı dile getirirken bir yandan da söylemine gramatik bir düzen ve mantıksal tutarlılık veriyor olmalarıdır. Dahası, kendi sözünü kendine konu edinerek “Söz”ünden yeni sözler üreterek doğada olmayan ikinci bir “doğa” oluştururlar; kültürü ve uygarlığı.

İfadenin ifadesi olarak Söz, böylece kendisinin ortaya çıkışının malzemesi ve olanağı olan konuyu başka bilinçlere-öznelere ulaştırmanın yolunu açar ve ötekilerin sözlerinin de muhatabı olur. Buradan iletişim dediğimiz süreç oluşur. Böylece tarihsel, kültürel ve bireysel ilişkiler ağının hem yapı taşı hem de tüm deneyim ve birikimlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasının enerji paketi olur.

Söz kendisinden kendini üreterek sistematik, akışkan ve anlamlı bir bütünlükle dile dönüşür. Onun için günlük yaşamda bu iki kavramı, sözü ve dili birbirinin yerine kullandığımız olur; “sözüne dikkat et, ağzından çıkanı kulağın duysun, dilini düzelt” gibi uyarılarda bulunuruz. Dil kavramını daha çok uzun açıklamalı konuların sunumunda kullanırız, örneğin; bir roman dili, şiir dili, felsefi dil, bilimsel dil gibi. Dilin biçimi, içsel örgüsü kullanıldığı alana ve amaca bağlı olarak farklı nitelikte olur.

Bu niteliksel farklara rağmen yetkinlikleri, anlatım güçleri, içsel tutarlığı hakkında yargıda bulunurken aynı yöntem kullanılır: Sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasına, temsil ettiği olgunun niteliğini ne derece açıkladığını görerek. Yaptığı etkiyi de aklımıza verdiği tatminle, duygularımıza verdiği doyumla deneyimlemiş olarak hissederiz.

Her söz birimi dilin de yapıtaşı olarak kelime anlamında sözcüktür. Sözcükler, tümce oluşturarak kelime dizimi halinde belirli bir amacı, anlamı ifade eder. Sözcükler yerli yerinde kullanıldığının ölçüsü tümce yoluyla anlatılmak istenen olgunun niteliğine katkısı ile, tümcenin gücü ise açıklamak istediği içeriği ortaya koyma derecesine bağlı olarak belirlenir.

Sözcük, kelime, tümce, anlam gibi kavramlar doğada yoktur. Bu durumda şöyle bir sorunsalla karşılaşırız: Evrende, insan yaşamında, günlük ilişkilerde işlevleri nedir? buna yanıt verebilmek için öncelikle şu ayrımı yapmak gerekir: Nesnel-duyusal alem ve tinsel-düşünsel alem. Bunlar birbirinden bağımsız iki ayrı hakikat değil tersine, varlıkları bakımından mutlak, ilişkileri bakımından göreli bir birlik ve bütünlük içindedirler. İçsel bütünlüğü olan, kendine göre uyumlu, yasalı ve ritimli sürekli hareketlilik. Kozmos kavramı bu bütünlüğü ifade eder. Kozmosun doğal kuvvetlerinin dingin olmayan, uyumlu ve yasalı enerjisine nous, öznenin bilince yansımasına da logos diyoruz.

Doğada olmadığını söylediğimiz sözcük, kelime, tümce, anlam vd. kavramları kozmosta içkin olan logos’ta temellenir (topos). Bu kavramların varlığı öznel, kişilerin keyfi tutumlarının ürünü değil, ama gerçekliğin ifadesinin aracı olabilirler. Her durumda sözcük, kelime, tümce öznelerce kullanılıp üretiliyor olsa da onların gerçekliği varoluşsal, üretimleri tinseldir.

***

Yaşam, hareket olarak bir faaliyettir. Söz de bir harekettir, ses de öyle; ister mekanik-doğal ister içgüdüsel hayvan ister insan bilincinin ışığından çıksın, töz aynı: Ses. Ses, fiziksel olarak bir frekans, yaşamsal anlamda bir ifade.

Her duyusal varoluş sınırlı bir varlıktır. Bu sınırlılığı, “orada oluş” haliyle başka varlıklardan kendini ayırır. Kendine özgü görünüşü ile ayrı, kendinde biricik bir varlık olduğunu göstermiş olduğu anlamında da bir ifadedir.

Yaşamın tüm mertebe ve formları özünde bir harekettir, biçim kazanarak görünüşe çıkmış enerjilerdir. Düşünce de harekettir: Sözler, kelimeler, farklı ifade biçimleri düşünce ocağını besleyen yakıtlar gibidir. Dahası ona anlamlı, tutarlı mantıksal bütünlük sağlayan yapı taşları olarak da işlevi görürler.

Böylece bilinçli öznelerin yaşamının bireysel ve toplumsal aşaması olan tin alanına adım atmış oluruz. Konumuz olan “Söz”, kelime, tümce, anlam, ifade vd. tinsel evrenin ürünleri olarak ortaya çıkarlar. Başka bir ifadeyle, tin bu formlara bürünmüş olarak nesnellik kazanmış olur.

Bireysel ve toplumsal yaşamımızda, günübirlik faaliyetlerimizde tinsel yetilerle ilişkiye girer ve iletişim kurarız. Buraya kadar anlattıklarımız günlük yaşamın karmaşasını irdelememiz ve anlamamız için temel oluşturma çabası olarak görülmeli.

Sözün-dilin- aracılığıyla iletişimin üretken, sevecen ve özlenir olması için her bireyin özünde bunların yaşanabilmesine yönelik doğal bir eğilimin olmadığı söylenemez. Böylesi bir içsel özlem ve talebin karşılanması, karşılıklı olarak tatmin bulması özel bir titizlik ve kendine göre tutum gerektirir.

İlişkinin düzeyine, amacına, varlık sebebine göre söylem biçimi olması gerekir. Kelimeler-sözler tümceler ona göre şekillenip organize olur. Bilimsel bir açıklama, edebi bir söylem, felsefi bir anlatım farklı olmak zorundadır. Çünkü her birisinin kendine özgü konusu, düşünce disiplini, ifade biçimi vardır.

Bunun yanında kendiliğinden, sınırları önceden dışsal olarak çizilmeyen bir dünyamız da var: Herhangi bir görev sorumluluğu olmayan, herhangi bir zorunluluk taşımayan, hazır ilkeler ya da kuralları bulunmayan kamusal yaşam alanı. İnsanların konuşabildiği, tartışabildiği, sohbet edebildiği, aidiyet şartı olmadan, birlikte vakit geçirebildiği gönüllü ilişkiler dünyası.

Böylesi ortamlar bireylere, doğrudan kendi içsel eğilimlerine göre, bireysel söylem ve davranışlarını sergilemenin rahatlığını sunar. Hiçbir görev, zorunluluk, hedef, başarı kaygısı, tasarım baskısı olmadan yaşanabilen serbest sosyal bir ortam.

Zihin her zaman kendini korumakla, bulunduğu sınırların içinde tutmakla ilgilenir. Ancak yaşam özü gereği kendini aşma itkisiyle yüklüdür. Bu karşıtlığın doğurduğu devinim bir yanıyla zorunluluk içerir ve sıkıntı verir; bir yanıyla da sınırı aşarak kendini gerçekleştirmesi yönünde bireyi tetikler ki bu, varoluşsal, doğal ve bitimsiz bir süreçtir. Günübirlik, doğal, kendiliğinden, gönüllü ilişkiler ve deneyimler bireyleri, sözünü ettiğimiz bu varoluşsal sürecin geriliminden uzak tuttuğu için onlara rahatlık verir.

Bireylerin üzerindeki işlevine gelince: Her türlü ilişki yaşamın akışından doğan ve onun uyarılarına verilen yanıttır. Ayrıca iletişim talebi doğurduğu gibi iletişim doyumu da sağlayan deneyim alanlarıdır. Birey kendini anlama ve açık etme olanağını elde etmiş olur. Kendi varlığını daha yakından deneyimlemenin sakınımsız ve özgür havasını soluyabilir.

Her insan biriciktir. Biricikliğinde içerdiği ve doğuştan getirdiği yetileri şu veya bu şekilde gerçekleştirmesi gerekir. Bunun için başkalarıyla aynı ölçüde iletişime girerek sosyal yaşamın içinde bulunur. Aristo’nun “insan sosyal bir hayvandır”, sözü buna işarettir…

II.

İlişki alanı ve düzeyi ne olursa olsun söz omurgadır. İlişkiler ve onun örüntüsü olan iletişim her zaman “Söz”le olur. Her iletişim ve ilişki pratik olarak bir biçimsellik taşır. Bu biçimsellik ise “Sunum”dur. Sunum biçimi özneler arası ilişkide salt bir düşünceyi, bilgiyi, deneyimi iletme işlevini aşan güce sahiptir. Amaç iletiyi muhataba boca etmek değil, muhatabın onuruna saygının, onun talebine gösterilen özenin ifadesidir de. Sunum sırasında biçim içerikten daha önemli olmamakla beraber içeriğe önseldir. Hukuksal yargılamalarda “usul esastan önce gelir”, ilkesi bunun bir ifadesidir.

İnsani ilişkilerde konu, içerik, malzeme ne olursa olsun sunum ya da paylaşım biçimi iki yönlü bir iletişimdir. Taraflar karşılıklı bağımlılık içinde anlam ve değer paylaşırlar. Bireyler arası ilişkilerin canlılığı, üretkenliği, yaşattığı tatmin duygusu edinilen bilgilere değil sunumun biçimine de bağlıdır.

Burada farkındalıkta olmak belirleyici kriterdir. Günübirlik ilişkiler kendiliğinden yaşanan deneyimler olarak öznelerin kendilerini ötekinde görüp açık ettiği bir süreçtir. Yaşam, kendini edimsel kılan öznenin farkındalığı olmadan akıyorsa sadece bir sürüklenme olarak kendini tekrarlar. Kendiliğinden olan, farkındalığa dönüştürülmedikçe her adım sıradan bir etkinlik, içeriksiz zaman tüketimine dönüşür.

Özneler arası ilişkide iletişim sadece verili hazır malzeme ve argümanların taşındığı, günübirlik etkinliklerin karşılıklı olarak ortaya döküldüğü bir zihin boşaltımı olmaktan öteye geçemez: Cansız, etkisiz, giderek yorucu hale gelen, “yalnızca olay tüketen arzu ve heveslerin” hükmü altında sürüklenen pratiklere dönüşür.

Böylesi bir süreç, özneleri karşılıklı olarak birer nesne haline getirir. Kendi kendisiyle baş başa kalamayan, içine dönüp kendisiyle yüzleşemeyen birey dışsal uyaranların etkisi altında kendinden uzaklaşarak, etkinlik bağımlısı, farkındalığı düşük bir hale geliyor. Kendiliğinden, sadece sıradan uyarıların baskın olduğu ilişkiler de sıradanlaşır; ilişkiler bir paylaşım yolculuğu değil, geçici sığınma durakları oluyor.

İnsan her durumda bulunduğu sınırın ötesine geçmekle içten içe uyarılıyor. Doğal arzular, nefsani güçler, toplumsal kışkırtmalar, politik propagandalar sürekli bireyleri etkiliyor. İrademizden bağımsız olan pek çok uyaran bilincimize baskı yaparak aklın bulanıklaşmasına, düşüncelerimizin özgürce sorgulayıcı biçimde işletilmesini zorlaştırıyor.

Gerek bu uyarılar gerek sosyal-kültürel koşulların değişmesi her bireyi kendine göre bir duruş belirlemekle yüz yüze getiriyor. Geleneksel yolların, dinsel otoritelerin, ideolojik takıntıların; kısacası hiçbir dışsal gücün günümüz bireyinin kendini anlamlı bulma gereksinimine çare olamıyor.

Modern yaşamın yarattığı ortamda bireylerin her türlü bilgiye ulaşmasını, farklı kültürleri tanımasını amaç edinme ve her alanda seçim yapma şansı olduğunu gösteriyor. Bunun doğurduğu özenti, tüketim hırsı, her şeye erişmenin mümkün olduğu zannı hem dışarıdan hem de içeriden bireyleri kuşatıyor. Günlük ilişkilerde yapaylık, yüzeysellik içsel dünyada çoklu benlik birimleri oluşturarak bireyin kendinde toparlanmasını zorlaştırıyor. Bencil değil, ama “kendine dönük” benlikler, “sana göre bana göre” kolaycılığı, keyfi tutumların özgürlük olduğu sanısı, değerden yoksun anlık hazlara mahkûm ilişkiler ortamı oluşuyor.

Arzu ve isteklerin sonsuz talepleri, modern yaşamın olanaklarıyla da kışkırtılan tüketim hırsı, hep daha fazlası-daha farklısı, daha keyifli, daha eğlenceli olana sahip olmak yaşamın güçlü bir motivasyonu oluyor. “Daha çoğunun” peşinde koşan anlayışın baskın olduğu ilişkiler doğal olarak yüzeysel, geçici ve kırılgan oluyor; çünkü ayak bastığı zemin çürük. Üzerine bastığı zemin geçici ve dayanıksız malzemelerin dağınık karışımından ibaret. Her ne kadar ayrıksı olma tutkusu, göze batma telaşı, beğeni kazanma hırsıyla motive olunsa da ve bu yönde belli hazlar yaşansa da insani-ruhsal doyum yaşanamıyor. Paylaşımlar, diyaloglar, günübirlik etkinlikler sadece hoşça vakit geçirme, duyusal taleplerin, sıradan yaşamın verdiği boşluk sıkıntısını öteleme odaklı oluyor.

Yaşam biçiminin ve olanakların bireylerin içsel dünyasında yaptığı etkilere yönelik gözlemleri dile getirirken bir yandan da bunun sunduğu olumlu potansiyeli görmek gerekir.

Koşullar tarihsel olarak oluşur, bireyler kendilerini bu koşullar içinde bulurlar. Koşulları tekil birey olarak biz belirleyemeyiz, fakat nasıl tavır alacağımızı biz belirleriz. Bu her insanın varoluşsal mutlak ve “son özgürlük alanıdır” (V. Frankl).

Modern yaşamın kendisi politik bir seçim değil toplumsal gelişimin bir evresi. Her evrenin kendine göre bir ruhu oluyor ve ona göre bireysel karakterler ortaya çıkarıyor. Çağın insanı çağın koşullarına göre ilişki ve iletişim biçimi yaratıyor. Bu arayışın temelinde güvenlik, özgürlük, huzur ve doyumlu bir hayat isteği vardır.

Günümüz koşulları bu konuda bireyleri oldukça zorlar. Bu zorlama, buna paralel olarak arayış çabalarını da artırıyor. Arayışın kendisi insanın doğal içgüdülerine, öznel bireysel dürtülerine, başka dışsal kışkırtmaların ayartıcı etkilerine yönelirse sonuç olumsuzdur. Fakat her olumsuz kendi içinde olumlu çıkışların tohumunu da taşır; en azından izlenen yolun ve denenen yöntemin çözüm olup olmadığı deneyimlenmiş olur.

Çağımızın yaşamında insanların bu özsel taleplerinin baskısıyla pek çok ilişki ağları, organize etkinlikler, şifahi terapi yöntemleri ortaya çıkmıştır: Burç ve fal yorumları, meditasyon, yoga pratikleri, “uzayla olumlu mesaj alışveriş” denemeleri, nefes alma-verme teknikleri, “hayat koçlukları” sayılabilecek başkaları da dahil çeşitli yollar. Bunların hiçbiri ekonomik çıkar sağlama, kariyer elde etme, politik önder yaratma amaçlı değil. Söylemlerine ve pratiklerine baktığımızda hepsi de temelde insanlara mutlu, umutlu ve sağlıklı bir yaşamın sırlarını öğretmeyi hedefliyor. Ancak bunları kişisel çıkarları uğruna kötüye kullanan kişiler olabilir, oluyor da. İyi niyet ve masum bir talep kötücül insanların elinde bir araç olarak kullanılabiliyor, ne yazık ki.

Sağlığa dikkat edilebilir, şöhrete erişilebilir, konforlu bir hayat sürdürülebilir, toplumda önemli mevkilerde olunabilir, bunların tümü insana dışsaldır, geçicidir. Bu olanakların tümüne sahip olunsa bile bireysel iç doyuma, ruhsal tatmine, anlam dolu bir yaşama ermenin ne temeli ne de güvencesi olabilir. Birey ancak kendinden alınamayacak kendi çabalarıyla geliştirdiği yeteneklerle, “sahip olarak değil, “olarak” öz benliğine dönebilir, aslına kavuşabilir, ruhsal tatmini tadabilir.

Bütün edimlerimizin nihai amacı mutlak iyi olan özgürlüğedir. Bu, bireyin kendinden özgürleşmesidir: Bir şeyden özgürleşme de bir şey için özgürleşme de özgürlüktür ama bunlar koşullu ve sınırlıdır, aşılması bir derece kolaydır; dışarının dayatmalarına karşı koymaktan, taleplerine boyun eğmemekten ibaret. “Kendinden özgürlüğe” erişmek ise kendi varlığımızdan gelen baskı, talep ve engellerin aşılmasıyla mümkün oluyor: Sabırlı, ısrarlı gayretle bu yolda “kendine sık-sık suçüstü yapmakla.” Bu dirimsel süreç önyargılardan, kültürel kodlardan, inancından, hırslarından, nefsani yanın tüm bağlarından arınmakla erişilen bir oluş düzeyi. Özgürlük bireyin özgün olmasının da koşuludur. İçimizde her zaman kendini belli eden, birbiriyle çatışan farklı arzular, yönelimler, talepler devinir durur; Yönleri başka, talepleri değişik olduğu için aklımızı bulandırmaya, gözlerimizi şaşırmaya, ayağımızı kaydırmaya yatkındırlar.

Bilgelik geleneği, bilge şahsiyetler, peygamberler, geleneğin seçkin kişileri, ahlaki önderler hep bu noktaya dikkat çekerler. Mücadele ettiğimiz nefsani güçler aynı zamanda kendi olmamızın, özgür bir benlik oluşturmamızın da yaşamsal enerjileridir. Onları yok edemeyiz ama terbiye edebiliriz: “Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz” (A’raf/23). Tasavvuf söyleminde “muhalefetü’n nefs”, nefsin başı bozuk dürtülerini dizginlemek anlamında bir yöntem önerisi. Uygulama araçları ise kendini evrensel değerlere bağlayarak, günlük yaşantıda bu değerleri kılavuz edinerek irade koymak. Burada bir Anadolu bilgesinin şu kelamı anılmaya değer. “Kendinizi sevin ama kamburunuzla da savaşın” (İ. Emre).

Yaşamımızda olumsuz etkiler yaratan dürtü ve uyarılar kendilerinde iyi ya da kötü, dost ya da düşman olarak görülmemeli. Onlar varlığımızın ayrılmaz yanları olarak doğalarına uygun taleplerini ortaya koyarlar. Baskılandıklarında bilinç altında birikip parlamaya hazır beklerler. Hakları verilip başıboş halleri uyuma getirildiğinde içsel özgürlüğümüzün, farkındalığımızın keskinleşmesinin, kendimizi bilip benlik inşa etmemizin yapıcı bileşeni olarak işlev görürler. Bu çelişik durum yaşam boyu bizi içsel bütünlüğümüzü sağlamanın, öz farkındalığımızı pekiştirmenin, benliğimizi inşa etmenin dinamosudur da.

Varlığımızın içsel dinamosu doğal dürtü ve arzuların itkisi ile, buna karşı edindiğimiz ilke ve değerlerle davranmamız arasındaki çelişkiden oluşur. Bir yandan itilir bir yandan çekiliriz. Doğal ve tinsel uyarıların vermiş olduğu gerilim birey üzerinde bir huzursuzluk yaratıyor ve arayışa itiyor. Huzursuzluk bir uyarı, arayış ise çekim etkisi yaparak insanı bir sorgulama sürecine sokuyor. İtme-çekme çelişkisinin aşılmasının yöntemi sorgulamadır. Sorgulama temelde bireyin kendi içine derinlemesine bir bakıştır. Sadece öğrenme, bilgi edinme değil niyetini, sorumluluğunu irdelemek, kısaca kendini kendine konu edinmesidir. Bu yolla insan içsel bir disiplin oluşturarak, kendinin hem yargıcı hem de yargılananı olarak irdeler. Böylece kendi içinde, kendisine karşı en yüksek yargıç, bir otorite yaratmış olur; bu vicdandır. “Namaz-ı daimun”, “anda olmak”, “farkındalık” gibi söylemler hep bireyin akıl ve vicdan birliği ile davranmasına yönelik bir uyarıdır.

“Düşükten yükseklere yükseliş nasıl gerçekleşebilir,
Müteal mertebenin zorlaması olmadan” (İ. Arabi).

Görüldüğü gibi yaşamımızda bütün iletişimlerimizin vazgeçilmezi, kendimizi ifade etmemizin, deneyimlerimizi, duygu ve düşüncelerimizi kayda geçirmenin, gelecek nesillere miras bırakmanın en yetkin gücü Söz’dür.

Okuyanlarla yüz yüze olmasa da iletişime girmiş olduk. Her okuyanın bir şeyler düşünmemesi, olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmaması, ayrıca duygu olarak bir şeyler hissetmemesi mümkün değildir. Bilinç bilince aynadır; bir karşılıklı etkilenme, beslenme ve kendine çeki-düzen verme deneyimi olarak zorunlu bir iletişim. Aynalaşma sözle, tavırla, mimikle, görsel-işitsel imgelerle olabilir ama hepsi birer ifadedir. “Söz” ve diğer ifade biçimleri “varoluşsaldır” deyişimizin dayanakları bunlardır.

Onun için her bireysel ilişki, kişisel deneyim, nimet olarak görülmeli. Öncelikle düşüncelerimizin, davranışlarımızın, tepkilerimizin ve taleplerimizin nasıl karşılandığını, nasıl anlaşıldığını görmüş oluruz. Böylece kendimize ait olduğunu varsaydığımız değerlerin, eksikliklerin ya da sorgusuzca kabullenip onayladığımız doğrularımızın gözden geçirilmesi yönünde bir uyarı almış oluruz. Öte yandan bize yönelik değerlendirme yapan öznenin düşünce yapısı, gözlem gücü ya da niyeti hakkında bir şans, genel olarak bir insani halin niteliği hakkında deneyim yaşamış oluruz. Farklı bir bilincin aynı konu-sorun hakkında farklı düşünce ve anlayışta olmasıyla yaşamın çok renkliliğine, çok yönlülüğüne tanık oluruz. Her farklılık özneler için birer gözlem ve deneyim olarak bilincin tek boyutu, tutucu ve bağnazlığa mahkûm almaması anlamında çok değerlidir. Nasıl değerlendirileceği onu yaşayan insanın iradesine teslim edilmiştir; taraflar arası bir hal deneyimi, paylaşım ve dayanışma kaynağı olarak.

“Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” (Hucurat/13).

“… bir kısmı bir kısmına hizmet etsin diye bazılarının derecelerini bazılarının üstüne çıkardık” (Zuhruf/32).

III.                                                                        

Yaşamın bütününe baktığımızda ilgi alanlarımızın ve onların doyum bulma yollarının çeşitliliğini görürüz: Yaşamsal gereksinimlerimizi karşılamak için çalışmak zorunluluğu, toplumsal yaşamda uymamız gereken hukuksal kuralların sınırlamaları, ayrıca hiçbir zorunluğun ve kuralın belirlemediği gönüllü bireyselliğe dayalı arkadaş, eş-dost, komşuluk, vd. alanlar. Bunlar birbirinden bağımsız, kendi içine kapalı alanlar değildir; tersine, birbirini besleyen ve bireyselliğimizin bu alanlarda da deneyimlenebileceği zeminlerdir.

Alan ne olursa olsun temelde insan insana ilişki içeren bireysel-örgütsel-toplumsal yaşam süreçleridir. Bireyler nerede olursa olsun kendi karakteri, ahlaki yapısı, kendine özgü inançsal donanımı ve alışkanlıkları ile katılır. Bunlar her insanın kendi biricikliğini oluşturan kişisel nitelikleridir; sevecen, güler yüzlü, gergin, neşeli, esnek yapılı, kolay ilişkiler kurabilen ya da kapalı, mesafeli, katı kurallara bağlı biri de olabilir.

Her insanın bu karakter çizgileri hiçbir kural, ilke, hukuksal sorumluluk altına alınarak herhangi bir dışsal dayatmayla oluşturulamaz, ortadan kaldırılamaz. Ayrıca yaşamın bu alanının yapılandırılmasının, yönlendirilmesinin planlanmasının kitabı, okulu, hukuksal ya da polisiye tedbiri yoktur.

Her türlü dışsal dayatma doğal olarak bir direnç doğurur; çünkü insanın fıtratına-aslına özgürlük olan doğasına aykırıdır. Dışarıdan gelen uyarı, öneri, zorlama vb. girişimler buna hedef olan kimsenin kendi rızası olduğunda anlamlı ve işlevli olabilir. Bu durumda etkileşim dayatma değil bir paylaşıma, karşılıklı özgür bir ilişkiye dönüşmüş olur; üretken, besleyici, özlenir iletişim. Bireylerin dışarıdan bir dayatma, görev sorumluluğu, konulmamış kurallar olmadan kendilerini rahat hissetmesi bundan dolayı olsa gerek; kendini açık etme cesaretini gösterme, kendi tutum ve davranışları üzerinden kendini deneyimleme olanağını bulmuş oluyor.

Anlaşılacağı üzere bu alan günübirlik ilişkilerin yapısının ne olduğunun, kendine göre değer ve ilkelerinin olup olmadığı konusunu önümüze getiriyor.

İnsan kavramından söz etiğimizde onun her bireyinde ortak evrensel, varoluşsal bir yaşam enerjisinin temel olduğunu söylemiş oluyoruz. İnsana dair pek çok tanımlama ve değerlendirme yapılagelmiştir. Onun bütün yapıp etmelerinin, amacının, içsel dürtülerinin bütünlüğü olarak, ki Platon bunu temsili olarak “psykhe” sözcüğü ile ifade etmiştir. Tasavvuf söyleminde nefes, nüfus sözcüklerinin kaynağı olan Nefs, psikolojide “yaşam enerjisi” olarak karşılanabilecek bir kavramdır. Her insanın her davranışı, söylemi, amacı, öfkesi, hayalleri, tasarımları, idealleri kısaca insana dair ne varsa bu temelden doğar. Dolayısıyla birey kendini ifade etme ve gerçekleştirme yönünde her ne yapıyorsa, görünüşe çıkarıyorsa bunun gerisinde nefsinin, yaşam enerjisinin nesnel olguları olarak önümüze gelir. Bu, aynı zamanda geçici olanla kalıcı olanın zorunlu bağıntısını kurmamızın koşulu olarak değer kazanır.

Geçici olanın geçici olmayanla içsel zorunlu bağlantısı kurulmayınca görüngüleri anlamak, anlamlandırmak ve olması gereken gerçekçi iletişim kurmak mümkün olamıyor.

Konuya biraz daha yakından bakmak gerekirse her birey doğuştan getirdiği, içinde biteviye bir itkide bulunan ortak yaşam dürtüleri ile yüklüdür: Örneklersek; verili yetileri ortaya çıkararak kendini gerçekleştirme isteği; ayrıca varlığının bir anlamı olduğunu, yapıp-etmelerinin başkaları tarafından onanmasını içten içe istemesi, kişisel onuruna saygınlık kazandırmak gibi.

Varoluşsal süreç, zorunlu ve evrensel eğilimler her bireyin kendi yetileri, arzuları, tasarımları ve amaçlarının gücüyle varlık kazanır. Bu niteliklerin kaynağı ortak, ama hayata yansımaları her bireyde başka başkadır: Her insanın biricik-özgün-kendinde olmasının varoluşsal sebebi budur.

Olumlu-olumsuz; gösterişçi, sahici, öfkeli, anlayışlı tüm tutumların; ayrıca bilim, sanat, spor, ticaret her ne yaparsa yapsın tüm etkinliklerin kaynağı nefs’tir (psykhe, yaşam enerjisi). İnsanların karakterini, ahlaki özelliklerini, düşünce ve niyetlerini, ruhsal hallerinin içeriğini anlamak varlıklarında içkin olan bu temelle bağını kurmakla mümkün olabiliyor.

Bu söylediklerimiz yaşamımız için ne anlam ifade ediyor olabilir? “Kendimizi bilmek”, anlamlı ilişkiler kurmak, güzel anılar ve dostluklar inşa etmek için. Toplumsal yaşamda ise özgürlük ve adalete yönelik, hak temelli eylemlerde bulunmayı göze almak ancak hayata alan açıcı gayretle gerçekleşebilir.

Bizler için kendini gerçekleştirmek en güçlü itki olsa da bu, bireyin kendi varlığının bir anlamı olduğunu kanıtlama duygusu, bir değeri olduğunun fark edilip onanması isteğidir. Bir insana akılsız, cahil, beceriksiz, daha pek çok rencide edici yargıda bulunmak elbette onu mutsuz eder, ancak onu en derinden etkileyen şey: “hiçbir değerin yok, beş para etmezsin” yargısıdır. Nazi Auschwitz kampında bir SS sorumlusu demiryolu inşaatında çalışırken Victor Frankl’a şöyle der: “O kadar aşağılıksın ki seni dövmeye bile değmezsin”. Frankl, bunun kendini her şeyden daha çok etkilediğini söyler. Tersi noktadan baktığımızda ise yararlı, güzel, övgüye değer bir eylemimiz, ayrıksı bir yanımız dile getirildiğinde bir hoşnutluk hissederiz.

Bunları dile getirmekten amaç, bireysel ilişkilerde olmazsa olmaz şu ilkeye dikkat çekmek: muhatabın zati olarak (özü itibariyle) bizimle eş değerde, kendine göre biricik, buna bağlı olarak varlığının bir anlamı olduğunu onadığımızı göstermek. Bunun ilk adımı yargısız, ötekini kendini savunmak durumuna düşürmeyen bir anlayışla davranmaktan geçiyor. Burada dikkat edilecek ilk şey sade-saf bir halde dinlemektir. Susmak kendi başına yeterli bir koşul olmuyor. Dışarıdan susmak kolay, ama içeriyi yani zihni susturmak o kadar kolay değil.

Dinlemek zihinsel bir disiplin gerektirir. Her ilişki deneyiminde sözlü diyalog sürecinde çağrışımlar, anılar, uykuda olan bilgi kırıntıları zihinde uyanır; dirençler, not vermeler başlar. Karşılıklı sözlü iletişimlerde dile getirilen düşünceler karşısında içten içe yargılamalar, yorumlar ve bunların nasıl ifade edileceğinin planları yapılır. Artık dinleme disiplini dağılmıştır. Ötekine karşı bu yargı ve yorumlamanın nasıl ifade edileceğinin planları yapılır.

İletişim yolları bulanmaya başlar. Bir konu üzerinde fikir paylaşımları, konu hakkında gerçeği aramanın yerini kimin kime baskın geleceği, kimin daha çok kabul göreceği bir çekişme ortaya çıkar, orada egoların cengi başar. Televizyonda, gazetelerde, sosyal medya kanallarında yorumcular arasında, bir doğa olayı hakkında bile bilimsel tartışmalarda neredeyse hakarete varan atışmalara şahit olabiliyoruz. Ancak günübirlik ilişki ve iletişimlerde böylesi sorunların temel kaynağı egosal kaygı, bencilce hırslar değil zihinsel yapımızın doğal niteliğidir, yani varoluşsaldır. Eğer birisi diyelim ki sağlık hakkında bir şeyler anlatıyorsa kaçınılmaz olarak o anda benim kafamda sağlığa dair bildiklerim aklıma gelir. Duyusal uyarıları irademizle değil, algı organımızın hükmüyle fark ediyorsak, sözel iletişimlerin verdiği uyarıların zihnimizde çağrışımlar, anılar uyanmasını da irademizle durduramayız. Fakat uyarıların bilincimize baskı yaparak aklımızı bulandırmasına karşı koymak, yargılarımızı belirlemek, amaç oluşturmak ve davranış biçimini belirlemek de bize bağlı.

Zihin canlıdır; çünkü günlük yaşamın sonsuzca uyarıları, algı çeşitliliği, hayal dünyamız, zihnimize imgeler yükler. Hafızada çerçöpe dönüşen birikintiler düşünceleri dağıttığı gibi aynı güçler zekanın keskinleşmesinin, bilincin parlamasının, dengeli, farkındalıklı ve kendi kendisiyle dolu bir benlik oluşturmanın gıdası da olabilir; ancak bunun için ısrarlı bir gayret, kendini kendine konu edinerek içsel sorgulamalar yapmak koşuluyla.

Uzakdoğu bilgeliğinin insanlığa armağanı olan Yoga, Meditasyon yöntemleri, sufilerin nefs terbiyesi pratikleri hep zihin temizliğine yönelik somut deneyimlerdir. Pisagor’un okulunda taliplerine 5 yıl boyunca konuşma yasağı uygulandığı söylenir; zihnin gevezeliğini dizginlemenin en etkili yollarından biri olduğu için. Bazı inanç ve geleneklerde susma orucu tutulduğu biliniyor. Susmak, günübirlik ilişkilerde saygının ve nezaketin temelidir. “Dinleme edebi” deyişi de bundandır. Edep, kişisel ahlaki yapımızın pratik uygulanışıdır, ötekinin değerine saygının da göstergesi.

IV.

İnsan doğası gereği her türlü dayatmaya karşı tepki verir. Çünkü onun varlık sınırlarına, bağımsızlığına ve özgürlüğüne bir saldırıdır. Bu, bir anlamda onu değersizleştirme biçimidir. Her bireyin bir değeri olduğunun, onanmasının ve ona saygı duyulmasının içten gelen bu eğilim kişisel bir kapris değil, insani-tinsel beklentidir.

Ancak onanma, varlığının bir değeri olduğunu deneyimlemek pasif bir taleple değil aktif ve yaratıcı eylemlerle sağlanır. Yaratıcılık bireyin verili yetilerini eylemeli olarak ortaya koymasına bağlı. Bu sağlanamazsa taklit kişilikler, yapay davranışlar, dokunmatik ilişkiler yaşanır. Kendine rol modeller belirleyerek onları yüceltip ilah edinmek kolaycılığı buradan doğar. Buradan ruhsal bir doyum yaşanamaz, çünkü tutunduğu şeyler kendi emeğinin değil taklit edilen, devşirme ve emanet, ödünç ürünlerdir. Güzel bir özdeyiş şöyle der; “Taklitte tok olan hakikatte açtır”. Tersi yönden; dayatmacı, baskıcı, zorlayıcı tutumlardan da öfke, şiddet, kendine güvensizlik ve kişilik bozulmalarına yol açan travmalar oluşur. Bu iki halde de dışarıdan sınırlanmak, özenti, taklit kişinin yaşamına doyum veremez. Hiç kimse bir başkası olamaz.

Çocuk psikologları, çocuklarla konuşurken oturarak eş düzeye gelerek yüz yüze olmanın önemine dikkat çekerler; otorite değil, üstenci bir duruş olmadan. Hayvanlarda bile onların dünyasına uygun olarak bu gerçeği görmek mümkün. Hiçbir hayvan zorla, şiddetle ehlileştirilemiyor. Sirklerde vahşi hayvanların, evcil hayvanların eğitimlerinde bile en ufak bir dayatmanın ters teptiği görülür. Onlara yiyecek verilerek, genel olarak içgüdülerine uygun davrandıkça eğitimleri mümkün olabiliyor.

Dayatma emir içerikli “Söz”le kendini ifade eder. Dayatmanın bir derece aşağısı yasaktır, o da bir sınırlamadır ama “emir yasaktan daha ağır gelir nefse” (İ. Arabi).

Öyledir, çünkü yasak, bir sınırlamadır. Düşüncenin ifade edilmesine veya belirli bir tutumun ortaya konulmasına izin verilmemesidir. Bireyin iradesine sınır koymaktır. İrade yok edilmiş olmuyor, farklı seçeneklerin olası yollarını kapatmıyor. Emir ise daha ağır, çünkü başka bir iradenin kendi iradesi ile yapacağı şeyi bir başkasına zorla yaptırmaktır. Burada emre muhatap olan kişinin tüm iradesi, özgürlüğü, seçim şansı yok sayılıp benliği değersiz kılınmış oluyor. Emir, dayatmacı iradenin sözle bildirilmesi, zorbalık ve şiddet onun uygulanmasıdır.

Günlük bireysel ilişkilerde, sıradan diyaloglarda seçilen sözlerin ve kullanılan dilin yerindeliği, sadeliğin gücü, sözün taşıdığı anlamın gücünden daha düşük değil. Kelimeler, sözler, cümleler anlam iletirler, ama sunumundaki özen ve tutarlılık yaşamsal enerji aktarır. Anlamları sunumun enerjisiyle, muhatabın varlığına ve değerine saygılı bir tutumla iletmek insanların gönül kapılarını açıyor.

Yunus Emre’nin bedeni terk etmesinin üzerinden yüzyıllar geçti.

“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Bal ile yağ ide söz.”

Bu dizelerin kudreti doğduğu günkü kadar dipdiridir; çünkü zamana aşkın, tecellisi zorunluluk içeren hakikattir, evrenseldir ve ölümsüzdür. Yaşadığımız sürece etkindir, kaynaktır, ilişkisel ilkedir.

Özgürlük insanın en derin yok edilemez varoluşsal özlemidir. Ancak özgürlük keyfilik değil onun tamamen tersidir; çünkü o, sorumluluk içeren, yapıcı ve yaratıcı edimlerle gerçekleşen bir haktır. Bunun da dayanağı ve güvencesi bireye doğuşunda yüklenmiş olan yetilerin yaratıcı gücü ve dürtüsüdür. Kaynaktaki bu enerjik yetilerin edimsel kılınması bireyin onuru, özgürlüğü kendi aslıyla buluşmasının, kendini bilmenin bitimsiz yolculuğudur.

Doğamızdan (fıtratımızdan), psişik arkemizden, ayan-ı sabitemizden kaynaklanmayan hiçbir düşünce, hayal, kaygı, hırs, korku, nefret, sevgi var olamaz. Bunlara daha başkaları da eklenebilir ama hiçbirisi “İnsan” gerçeğinin dışında bulunmaz. İç dünyamızda potansiyel olarak bulunan yetilerin itkisi kendini her zaman bize hissettirir.

Bunların kanıtını nerede bulacağız? Elbette kendimizde. Duyu organlarımıza gelen uyarıları alıp almamak irademiz dışında olduğu gibi, içsel yetilerin yaptığı uyarıları da özgür irademizle biz belirleyemiyoruz. Uyarılara mahkumuz, ama denetlemek, yönlendirmek, ölçülü biçimde gerçekleştirmek elimizde. Nasıl? Doğal uyarıların kışkırttığı doğal dürtülere sınır koyarak, erteleyerek ya da yasaklar koyarak.

İnsan kendi kendini kendi eylemleri üzerinden bilip tanıyabilir. Hiç kimse öteki olmadan, bireysel ve toplumsal deneyimler yaşamadan bunu başaramaz. Her ilişki, insani becerilerimizi, tepkilerimizi ve sorunlar karşısındaki direncimizi gözlemleme imkânı sunan bir nimettir: Gözlemlerimiz, belirlemelerimiz ve irdeleyici sorgulamalarımız bir metin ya da söylem halinde ortaya konduğunda, ister istemez başka öznelerin değerlendirmesine de açılmış olur. Akıl akla sürtünerek parlar, karşılıklı olarak anlamlandırma süreci yaşanır, anlamlı değerler üretilir.

Anlam, nesne-özne-amaç bütünlüğünü kapsayan yaşamsal süreçlerin ruhu gibidir. Anlamlı yaşamak; hedefi özgürlük olan eylemsellik, düşünsel sorgulama, hak eksenli bir sorumluluk ve duyarlıkla davranmaktır. Bu, bitmeyen süreçsel bir oluştur. İçsel dünyada saygılı bir karakter, kendiyle ve dış dünyayla barışık bir halde olabilmektir.

İçte sevgi dışta ölçülü duyarlıkla davranmaktır. “Saygı, sevginin feneridir” denir. Saygı, sevginin koruyucu bekçisi. Canlı cansız her varlığa, insana, tüm yaşama saygının ilk adımı, ilk yapı taşı kullanılan eşyaya gösterilen saygıdır; çünkü onlar hem tarihsel evrimlerinin son ucu hem de pek çok aşamadan geçerek işlevli hale getirilen toplumsal emek sürecinin ürünleridir.

Sözde, davranışta, diyaloglarda, yargılarda haddini bilmek günlük yaşamda bu ölçüyle yol almak “edeptir”, saygı onun şemsiyesi, ahlak ise otoriter yargıcıdır.

Niyetlerimizi, duygu ve düşüncelerimizi bedensel işaretlerle de ifade edebiliriz, ancak onları derinlemesine ve ayrıntılı bir şekilde ancak sözle ortaya koyabiliriz. Sözler dışsal alemi bilincimize getirir ve kavram olarak form kazanır. Kullandığımız her sözün kendine göre bir enerjisi, ruhsal dünyamızda bir etkisi vardır.

Sözler dış dünyayı bize tanıtan araçlar olduğu kadar onları hangi yetkinlikle nasıl bir niyetle kullandığımız üzerinden karakter yapımıza da etki yaparlar. Söz insanı eğitir, inşa eder, varlık kazandırır. Kanın vücudun her zerresine enerji taşıması gibi söz de insana ait ne varsa onları ilişki ve iletişim kanalları yoluyla her bireye ulaştırır. Söze özen, söze saygı insanın insana, insanın kendi öz varlığına saygısıdır.

“Düşüncelerinize dikkat edin, onlar sözlerinize dönüşür.
Sözlerinize dikkat edin, onlar davranışlarınıza dönüşür.
Davranışlarınıza dikkat edin, onlar değerlerinize dönüşür.
Değerlerinize dikkat edin, onlar kaderinize dönüşür.” (M. Gandhi)

Mustafa Alagöz
+ Son Yazılar