Okuma süresi: 11.30 mintues

Duygular düşünceler gibi ifade edilemez. Bu bir önermedir, eğer böyle ise ikisi arasında niteliksel bir fark olması gerekir. İki şey arasındaki farkı görmek aslında onlar arasında ilişki kurmak demektir. İlişki bir yansımadır; bir işlev, bir etki, bir üçüncü hal olarak ortaya çıkma durumudur.

Her ifade aslında bir düşüncenin ortaya konmasıdır, “Duygular da kendilerini ortaya koymak için bir ifade yolu bulduklarına göre onlar da bir düşünce değil mi” diye bir soru akıllarda uyanabilir; doğrudur, duygular da düşüncedir. Ancak yaşamımızda bu iki dünyamız arasında hem oluşumu hem de etkisi açısından oldukça büyük farklılıklar vardır. Duygular denetlenemeyen, yönlendirilemeyen, irade ile oluşturulan ancak iradi olarak sonlandırılamayan düşüncelerdir. İradi çaba sonucu başımıza gelirler, başımıza geldikleri için onlar tarafından ele geçiriliriz, yaşam enerjimizi yönlendirmekte bizi aciz bırakırlar. Bizim yetilerimizi kullanarak kendilerini gerçekleştirirler.

Duygularda bütün varlığımızı duyumsarız; sadece zihin değil, akıl yürütme, karar verme, yargıda bulunma gibi denetimli edimlerimizi aşan daha büyük bir güç bizim üzerimizden kendini gerçekleştirir. Duygularda sözünü ettiğimiz bu süreçlerin tümü devrededir, etkindir; fakat irade bizde değildir. Anılarımız, korkularımız, umutlarımız, deneyimlerimiz, alışkanlıklarımız, koşullanmışlıklarımız, … Tümü aynı anda etkin hale gelirler. Dışsal bir uyarı veya içsel bir çağrışımla bu güçler bir biçimde harekete geçip kendi aralarında bir bütünlüğe erişerek somut, gözlenebilir, anlaşılabilir bir biçime bürünürler. Sevinç, hüzün, anlamsızlık, hırs, öfke şehvet vb. İçsel bir yaşam deneyimi olduğu için sadece kişiye özeldir. Anlaşılabilir oldukları için düşünsel olarak ifade edilebilirler, kişiye özel olduğu için de herkes tarafından anlaşılmazlar; ancak aynı içsel deneyimi yaşamış insanlar tarafından anlaşılırlar.

Bir düşünceyi bir başkasına anlatabilirsiniz ve bunun karşıdaki insan tarafından normal koşullarda anlaşılmaması mümkün değildir. Düşünceler gözlemlerden türetilir. Ve gözlemlenen şey her bilince eşit uzaklıkta durduğu için istendiği zaman ve koşullarda tekrar tekrar incelenebilir. Nesne o haliyle her zaman oradadır, belirli nitelikleri vardır ve belirli yasalılık altında varlığını sürdürür. Dolayısıyla nesnelere yönelik söylemler sonuçta formüllerle, belirli kalıplarla ve yargılarla ortaya konur. Farklı insanların düşünceleri aynı nesne üzerine düşer ve orada buluşabilir; empatiye gerek yoktur

Duygular için ise tersi geçerlidir, eğer aynı içsel deneyimi yaşamamışsanız bunun başkası tarafından anlaşılması çok zordur. Örneğin; kadın doğum uzmanı erkek bir doktor düşünün, bir de uygarlıkla hiç karşılaşmamış doğum yapan bir kadın. Doktor doğum sürecini baştan sona tüm ayrıntısıyla bilir, ama hamilelik sürecinin fizyolojik ve psikolojik etkilerini, doğum sancısını o kadın gibi asla bilemeyecektir. Yalnızlık deneyimi olmayan biri bunun nasıl bir acı olduğunu anlayamaz, sadece haberdar olabilir. Duyguların anlaşılması duygudaşlık gerektirir, benzer içsel deneyim. Burada empati sözcüğü kullanmak tam doyum vermiyor, çünkü empatide de iradi bir çaba, zihinsel bir yolu zorlama vardır.

Duygular nesne kaynaklı değil, yaşantılanmış olana dayandığı için daha bütünseldir. İnsanın insani tüm özelliklerinin süreçte yer aldığı bir deneyimdir. Onun için yaşamımızda duyguların yeri daha derin ve daha doyurucudur. Düşünceler yanılabilir ama duygularda yanılgı yoktur. Onlar daha bütünsel, daha sahici ve daha derinlikli olduğu için bizi bütün varlığımızla sarsar, sarıp sarmalar. Duygusal arayışımız, duygusal doyumumuz, duygusal yaratımlarımız varoluşumuzla bir olduğumuz, asli varlığımızın lezzetini duyumsadığımız deneyimlerimizdir.

Düşünceler nesneler arasında yolculuk yapar, dışa dönüktür. Ve elde ettiği her şey (bilgi) bilincin dışında var olan bir niteliktir. Bunu sonsuzca çoğaltabiliriz ama böylece kendimizi büyütmüş olmuyoruz. Biriktirilen her ne ise, isterse bilgi olsun eğer bir anlayış, şefkat, insanın kendini bulması ve anlaması amacı dışında kullanılıyorsa, bir baskı aracına dönüşüyor. İşin ilginç yanı bu birikime sahip olana ve onu bir üstünlük aracı olarak kullanana da hayrı dokunmuyor, sahipleneni yalnızlığın karanlığına ve sevgisizliğin kuru çukuruna yuvarlıyor. Sonuçta öfkeli, hoşgörüsüz ve saldırgan haller insan benliğini ele geçiriyor.

Duygular daha doyurucu ve bütünsel, ama sonuçta o da bir düşüncedir. Başka bir söylemle duygular düşüncenin kapsamı içindedirler. Bununla iki şey anlatılmak isteniyor; duygular da düşüncelerin önüne getirilip nitelikleri hakkında bilgi edinilebilir; ikincisi ise eğer düşünce yoksa duygu da olmuyor. Düşünce ağaç ve onun meyvesi, duygu ise bu meyvenin tadı; düşünce bir çiçek, duygu ise onun kokusu ve görünüşü; düşünce bir sanat eserindeki imgelerin kullanılması ve simgesel gücü, duygu ise bunun uyandırdığı etki ve anlam gibi… Ve son olarak, bilinen bir duygu her yaşandığında biriciktir, tazedir ve bir daha aynı hal asla yaşanmaz. Onun için dirimsel, esinlendirici, umut verici ve dönüştürücüdür. Düşünceler bir kere belirlendikten sonra tazeliğini kaybeder; elbette işe yarar yani kullanılabilir, ama her düşünce bayattır, çünkü eskidir ve tekrardır.  Fakat duyguda bayatlık olmaz, olamaz. Tekrar pahasına olsa da şunu bir daha söylemek gerekir; düşünce yoksa duygu da yoktur.

**

Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır.” Mevlana; Mesnevi, Cilt 2/275)

Dikkat edilirse ruha yönelik söylemler akla yönelik söylemlerden daha yaygın ve etkin oluyorlar. Günlük yaşamdan bunu gözlemlemek çok kolay; örneğin bir şiir, resim, roman ya da bilgece sözler ve bunların sahipleri, bir filozoftan veya bilim adamından daha çok anılır ve bilinirler. Yaşamımızı kolaylaştıran teknikleri, bilgileri ortaya koyan insanları diğerleri denli anmayız. Belki birincileri günlük yaşamımızda her an kullandığımız için zaten anmış oluyoruz. Bu durum biz insanlar için konfor arayışıyla beraber, bundan daha da fazla anlam arayışında oluşumuzdandır. Maddi sıkıntı içinde yaşamak elbette kolay katlanır bir şey değil, ancak anlamsız bir yaşama katlanmak da pek o kadar kolay olmuyor.

Eski dille söylersek müşahededen –deneyimden (deney değil)– doğan söylemler hakikattir. Bilginin ve duygunun iç içe geçtiği, içinde hiç şüphe barındırmayan bilgece sözlerdir. Bu tarz söylemlerde karşıdaki insanı ikna etmek, onu bir şeye inandırmak kaygısı, doğru olduğunu tanıtlama iddiası bulunmaz. Birer mantıksal çıkarsama değil, zihinsel süreçlerin yürütülmesi ile varılan sonuçlanmış yargılar da değil… Sadece “aynı deneyimi yaşarsanız bunlar sizin de başınıza gelir” türünden bir uyarı, benliğimize yönelik sevecen bir kışkırtmadır.

Geçtiğimiz günlerde iki roman okudum; A. Ümit’in “Bab-ı Esrar”ı ve Elif Şafak’ın “Aşk” adlı romanı. Bunların edebi nitelikleri konusunda herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Ama bu toplumun tarihinde evrensel boyutta bir zenginliğin edebiyata da konu olması kişisel olarak beni sevindirdi. Her ikisi de Mevlana-Şems ilişkisi hakkında farklı kurgularla farklı içerikler ortaya koymuşlar. Şu kadarını söylemekle yetinmek gerek; Bab-ı Esrar konuyu daha çok zahiren ele alıyor. Mevlana-Şems ilişkisinden hareketle bireysel ve toplumsal yaşantımızda insanın karanlık yanlarına, onun özünde barındırdığı diğer özellikleri yanında yıkıcı, vahşi, bencil ve acımasız yanına yönelik derin sorgulamalar yapıyor.

“Aşk” ise aynı ilişkiyi daha bâtıni (içsel) boyutta ele alıyor. İnsanın kendi bireysel yaşamından hareketle içinin derinliklerine dalış ve kendini dönüştürmenin yolculuğu sergileniyor.

Dinsel metinler biraz öykü biraz mitolojik anlatımlardır. Onların derdi bir nesne veya kişi hakkında bilgi vermek, bilimsel tezler ileri sürmek değildir. Hatta pek çok söylemleri bilimin gerçekleri ile çelişir görünür. Bu metinler somut, belirli özneyle veya tarihsel insanla değil, Tanrı’nın bir sureti varsayımından hareketle insanın zaman-üstü özüyle ilgilenirler. Onun için anlatımlar yoğun simgesellik içerirler.

Mistik yaşam, dinsel söylemler ve duygusal deneyimlerimiz kendilerini ifade etmek konusunda bir noktada buluşurlar; hepsi de simgesel anlatıma gereksinim duyarlar. Çünkü deneyimler bir plan-programa, netleşmiş hedeflere bağlı değildir.  Bunlar geleneksel yoldan da yaşanmazlar. Çünkü gelenek bilinen bir yolun izlenmesidir, önceden kabul edilmiş kuralların otoritesine bağlı kalmaktır. İçsel deneyimlerde böylesi bir süreç yaşanmaz, eğer yaşanırsa içsel olmaz; içsel olmadığı hiçbir dönüştürücü etkisinin olmamasında kendini gösterir.

Her şey aslına uygun olarak yapılırsa daha sahici oluyor, sahicilik ise inandırıcı, samimi, güven verici ve dönüştürücü oluyor. Simgesel anlatımların kendine özgü bir lezzeti var. Fakat anlatım daha etkili olsun diye yapay olarak kullanılması onu iğreti kılar. Anlatılan yaşantı kendi doğasına uygun düşen dili de çağırıyor zaten.

**

Son zamanlarda hem Türkiye’de hem de dünyada mistik yaşam ve kadim bilgeliğe yönelik ilginin arttığı görülüyor. İnsanlığın her alanda (ekonomik, bilimsel, akılsal, sanatsal) bir tarihi olduğu gibi, bir de bireyleşme tarihi var. Bu durum kendi karşıtıyla birlikte gelişiyor. Bir yandan kadim dünyaya ilgi artarken, bu yönde arayışlar yoğunlaşırken diğer yandan sonu belirsiz, ilkesiz ve değersiz bir bireyleşme süreci de yaşanıyor. İstatistik verme şansım yok ama sadece gözleme dayanarak şunu söylemek mümkün; İnsanlık hiçbir zaman şimdi olduğu kadar terapist ve terapiste başvuran rahatsız insan görmedi.

Modernist yaşam pornografiktir; daha çok çeşit, daha çok ayrıntı, daha çok görüntü, daha fazla hız, daha fazla dışsal uyaran… Ama bunların hepsi de duyuların talebidir: Biyolojik kurgumuzun gereksinimlerinin karşılanmasına yarayan araçlar. Arzuları kışkırtmak ve bunları giderecek araçları da ortalığa salmak günümüz yaşamının en belirgin özelliklerinden biri haline geldi. Hedef çoğaltmak ya da hedef büyütmek, daha yükseğe tırmanmak, daha fazlasına sahip olmak, kendini daha dokunulmaz kılmak bilinçlerde ego şişmesine ve kibre yol açıyor. Bu durum kendine uygun ruhsal haller de yaratıyor: Yalnızlaşan; doyumsuz, tedirgin, öfkeli, umutsuz ve depresif insan sayısı giderek çoğalıyor.

Modernizm bir anlayıştır; onun ürünü insan da kendine özgü; her şeyi aynı değerde –daha doğrusu değersizleştirme– görme, her şeyiyle kendini dokunulmaz zannetme (kibir), alaycılık, vefasızlık, kendini beğenmişlik günümüz insanını sarıp sarmalayan sanal özelliklerdir. Bilerek veya bilmeyerek kendimizi sıra dışı bir ölümlü olarak algılama, ayrıksı ve çok özel olduğumuz zannı çoğumuzun içinde taşıdığı kendimize yönelik hayranlık duygusu…

“Sevgi insanı kurtaracak,” sözünü duyduğum zaman bana çok pasif, edilgen ve hiçbir şey çözmeyen yumuşakça bir çağrı olarak değerlendirirdim.

İnsanda en aktif iki güç var; bilgi ve sevgi: Bu ikisinin birliğinden bilgelik doğuyor, gerçek insan ve gerçek insani değerler. Sorumluluk duygusu insan benliğinin biçim almasının merkezinde duruyor. Sorumluluk insanı ereğe yöneltiyor, emek sarf etmeye teşvik ediyor. Emek vefa doğuruyor ve bir yerde vefa duygusu yoksa orada sevginin yeşermesi mümkün olmuyor. İşte bunlar tinsel değerlerdir ki insan olmanın potansiyellerini açığa çıkarır. Günümüz insanı çok ilahlı, iç dünyası parçalı. Kimi filozoflar buna “mutsuz bilinç” diyorlar. Ama bu insanın kaderidir, iki karşıt varoluşsal kaynağı bir bedende toplayan tek varlıktır. Beden ve bilinç (ten ve tin). Bu durum onun hem hidayetinin hem de sefaletinin kaynağıdır.

İnsan varlığının bu parçalı halini dile getiren iki alıntı:

“Hiç kimse iki efendiye kulak edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem tanrıya hem de paraya kulluk edemezsiniz.” (İncil, Matta;6/24)

“(Acı ve tatlı) iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar.

Fakat aralarında bir Berzah vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Kuran-ı Kerim; Rahman, 19-20)

Simge yüklü, varoluşumuza dair, üzerine çokça tefekkür edebileceğimiz kelâmlar.

Mustafa Alagöz
+ Son Yazılar