Özgürlük ve özgür birey konusu çok işlenmişse de her defasında yeniden başka bir biçimde ele almakta yarar var. Kavramları diri tutmak için yeni ilişkiler, yeni bağlar içinde kullanmalıyız; bu sayede onların canlı kalacağını düşünüyorum. Atatürk’ten ve Türk devriminden söz edeceğimiz için, onun bu konudaki en meşhur sözüyle başlayalım: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”

Yeni bir devletin kurulmasının çekirdeğinde işte bu düşünce yer alır. Bu söz, Atatürk devrimlerinin özüdür. Unutulmamalıdır ki, karakterimiz kaderimizdir. Asıl mesele budur. Sonuçta teorik ya da entelektüel olarak bir şeyler bilinebilir veya akademik olarak çalışılabilir. Ama bunlar salt zihinsel bir bilme tarzıysa iş bitince bir dosyaya konur. Fakat geleneğimizdeki tabirle bir de kalbe, ruha indirmekten bahsedilir. Bu ise zihinden ruhsal bir etkilenmeye ve oradan da bir karaktere, böylece artık vazgeçilmez bir formasyona kavuşturulması gerekliliğidir. Eğer karakter bir kere oluşturulursa, artık “o karakter” iş yapacağı için, bu kaderimiz haline gelir. Yoksa rüzgârda savrulup gideriz.

Özgür birey ve özgür toplumu zihinsel olarak tasarımlarımızda hep konuşuruz. Ama karakter haline gelip gelmediği hakkında çok fazla sorgulama görmeyiz. Politik açıdan tek bir ilke vardır: İnsanın kendi üzerindeki egemenliği. Bunu tarihte ilk kez tüm toplumlara örnek olacak bir biçimde ve evrensel olarak Politeia diyaloğunda Platon’un kahramanı olan Sokrates’ten biliyoruz. Dolayısıyla özgür insan, kendi üzerine egemen olan insandır. Kendi dışındaki güçlerin, inançların, ideolojilerin, baskı gruplarının, aile, soy, kültür alüvyonlarının içinde, onlara rağmen ama onları aşarak kendi üzerinde özgür iradesini kullanıp, karar alabilendir.

Özgürlük pırıltıları ilk kez Antik Yunan’da, Platon’un diyaloglarından gördüğümüz kadarıyla Atina’da ortaya çıkar. Doğu toplumlarında bu anlayış yoktur. Doğu toplumlarında despotizm hakimdir. Bu toplumlarda hiçbir insan özgür kabul edilmediğinden, sadece despot özgürdür. Ancak eğer sadece despot özgürse aslında o da özgür değildir. Çünkü özgürlük, özgürlük bağları ve bağıntıları içinde, özgür insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar. Şayet bir kral, “ben özgürüm yani kralım, her dediğim olacak, herkes benim dediğimi yapacak” derse, kiminle muhatap olacaktır? Hiç kimseyle. Özgür bilinç dialogos’u, bilinçlerarasılığı gerektiği için, böylesi bir despotlukta esasen kralın dahi özgürlüğünden söz edilemez; çünkü kimse özgür değildir.

Kişinin ancak kendi üzerindeki egemenliği onu özgür birey yapar. Fakat kişi tek başına yaşamadığı ve toplumla bir arada yaşadığı için; toplum geist’i, ruhu, tini dediğimiz ortak bir şuurdan söz etmemiz gerekir. Aynı zamanda ortak şuurun, ortak bir hali ve aslında ortak bir bilinçdışı da vardır. Asıl sorun belki de buradadır. Bu ilişkiler tek bir bireyin sivrilmesi, kendini özgür addetmesiyle somutlanmaz. Somutlanabilmesi için bunun kurumlara, iktidara taşınması ve politik bir güç haline gelmesi; sürdürülebilmesi için ise kültürü de dönüştürmek gerekir. Bu son derece ilginç ve çok zor bir süreçtir. Örneğin “Jakoben” denen, üstten giydirmeyle yapıldığı ileri sürülen devrimler, eğer toplumda bir karşılığı olmazsa, yaşamaz. Dolayısıyla sorun, sadece zihinsel, entelektüel, teorik veya felsefi bir tartışma değil. Psikolojik, sosyolojik, antropolojik, psikanalitik arka tasarı olan ve bunun üzerine çalışma gerektiren bir konudur. Bu bir konferans meselesiyle sınırlanamaz. Sivil toplum örgütlerinin, akademik çevrelerin, ilgili duyarlı aydınların bu konuda ciddi bir şekilde çalışması gerekir. Bu toplumun kültürü nedir? Tarihsel alüvyonları taşıdığı süreç nedir? Teferruatları nelerdir ve bu teferruatları atmadan “öz” ve “gürlük” ortaya çıkmayacağı için nasıl bir çaba göstermemiz gerekir?

Özgürlük bir hak olarak belirlendikten sonra özgür bireyler insan hak ve özgürlükleri için kendi hak ve özgürlüklerinden kendi rızalarıyla bir kısmını, toplum için yasa altında, yönetim erkine devrederek devleti oluşturur. Özgür birey, tek başına olamaz. Toplumla birlikte olur ve özgürlük; soliptik, yalıtılmış bir benlik demek değildir. Özgürlük bir edimsellik, bir realizasyon gerektirdiği için özgürlüğün paylaşılması, iktidara taşınması adına; bir yasa ve o yasayı uygulayan bir devlet sistematiği, organizasyonu içinde bir politeia, bir toplum, devlet modeli inşa edilmelidir. Aksi takdirde farklı grupların birbirleriyle ilişkili olarak özgürlüğü paylaşmasıyla karşılaşılsa dahi, kurumlar yoksa yine de özgürlüğün edimselleştiği (realize olduğu) söylenemez.

Türk devrimi yaşandıktan sonra devrimin, “karşı devrim” değil ama “devrim karşıtı” bir süreçten geçtiğini ve hala da bunun içinde olduğumuzu biliyoruz. Karşı devrime dönüşmesini temenni etmiyorum ama devrim karşıtı bu mücadeleye, bu sürece, çevremizdekilere baktığımızda aslında devrimle ne kadar büyük bir hamle yaptığımızı görebiliriz. Bizler çok haklı olarak daha da ileri gidebilmek için kendimizi eleştirmeyi seçiyoruz ve biraz daha ileri gidince kendimizi aşağılamaya başlıyoruz. Oysaki çevremizdeki yakın coğrafyadaki daha önce birlikte yaşadığımız diğer toplumlara baktığımızda; büyük bir hamle, büyük bir kazanım içinde olduğumuzu da söyleyebiliriz.

Devrim karşıtlığı olmasaydı çok daha ileri gideceğimiz konuşuluyor. Ama benim kanaatim, eğer karşıt görüş, ikinci, farklı görüş yoksa; mücadelenin, rekabet veya gelişmenin de olmayacağı yönünde. İç dinamiklerin dışarıya çıkabilmesi, onları hayata geçirebilmemiz için bir karşıtlık gerekiyor. İhtiyaç duyulan bu sahici karşıtlığı yapay bir çelişkiyle karşılayamayız.

Bir bireyin kendi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması ancak örgütlü bir toplum ve bunu devlet formuna taşımış bir toplum için geçerlidir. Bu da bir süreçtir. Bunu aşama aşama gerçekleştirmek, sindirmek gerekir ve yılmadan süreklilik arz eden çalışma ister. Bir Fransız atasözü şöyle der: “Aşk bir ateşe benzer ama bu ateşin yanabilmesi için ona odun taşınmalıdır.” Bu odunlar, fedakârlık odunlarıdır. Fedakarlıklar, her bireyin yalnız kendisi için değil, yalnız ailesi ya da dostları, arkadaşları için değil; toplum için, kendini aşan bir tin içindir ki o da sadece bu içinde bulunduğu toplumla sınırlanmaz. Daha yüksek bir boyutta, içinde insanlık ailesi için bir ideal taşımıyor ve bu evrensellik onu harekete geçirmiyorsa, günlük olayların içinde boğulup kalınır. Ekonomik durum, problemler, modern dönemin çıkmazları ortada ve evet, herkes kendi başının derdinde. Kimse başını kaldırıp yıldızlara bakmıyor. Çöplükteki aynalara bakıp oradaki ışıltılardan yararlanmaya çalışıyor. Demek ki herkesten beklenebilecek bir şey değil bu. O zaman Gazi ve arkadaşları gibi, toplumun önderleri, entelektüelleri, aydınları bu sorumluluğu üstlenmeli. Toplum niye böyle değil, niye şöyle değil şeklindeki eleştiriler halka yansıtılmamalı.

Özgürlük doruk, yasa önünde eşitlik ise temeldir. Şimdi iki kavram söz konusu, özgürlük ve doğruluk. Özgür olmak sıfıra çıkmak demektir. Bitmiş değil, henüz başlamış bir olgudur. Özgür birey başlangıçtır. Kendi yükünü -kültürel, entelektüel, inançsal, dogmatik, ideolojik, töresel- kendi üzerinden atıp sıfıra gelen insana özgür birey denir. Bu doruktur ama bu doruk, bir zirve değil, en temeldir. O bir başlangıçtır ve artık o yeni bir dünya kurabilir.

Fakat özgür birey, eşitlikle ancak diğer özgür bireylerle buluşabilir. Eşitlik temeldir. Eşitlikten söz edince özgür bireylerin dayanışmasından söz ediyoruz. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi Fransız Devrimi’nin o temel üç ilkesini de anımsarsak, oradaki kardeşlik (brotherhood) çeşitli örgütlenmeler, çeşitli ezoterik topluluklarda kullanılmış bir terimdir. Burada ise bizim kardeşlikten anladığımız şey dayanışmadır. Aydın bireyler, özgürlük ve özgür yaşam talebinde bulunan bireyler, örgütlenmek ve dayanışma içinde olmak zorundadırlar. Yoksa güçleri sadece şikâyet ederek, birtakım yazılar da kitaplar da yazsa boşa harcanan enerjilere dönüşür.

Özgürlük hem devlet hem yurttaşlar için söz konusudur. Devlet bir özne, bir bilinç olmadığı için devlete özgürlük yükleyemiyoruz. Onun için Gazi, dikkat ederseniz, “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” der. İlginç bir ayrım söz konusudur burada, sadece “özgürlük ya da bağımsızlık” diyebilirdi. Demek ki özgürlük ve bağımsızlık aynı anlamı taşımaz. Dolayısıyla burada -ki kendisinin bunu bilinçli olarak kullandığına eminim- özgürlüğü tek tek bireyler için, bağımsızlığı devlet için kullanır. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir derken sadece özgür birey olarak kendisine bir karakter yüklemez, bunu devletinin bir ilkesi haline getirir.

Günümüzde bağımsız bir devlet olabilir mi? Nitekim dünya entegre olmaya geçiyor. Uluslararası antlaşmalar, büyük örgütlenmeler varken bağımsız olmak ne demektir? Burada bağımsızlık, ilişkisizlik ya da yalıtılmışlık demek değil ama masaya eşit oturmak demektir. Diğer toplumlarla, diğer devletlerle elbette iş bölümü ve iş birliği yapılacaktır. Hatta giderek bir dünya devletine, dünya toplumuna doğru ilerleyecek bir sürecin aşamalarıdır. Gazi bununla ilgili de konuşur. İşte bu süreç içinde, uluslararası masaya eşit oturabilmekten söz ediyoruz. Bu anlamıyla bağımsızlık, ilişkisizlik demek değildir. Bağımsızlık, devletin bağımsız olması, kısaca başka bir devletin güdümüne girmemesidir. Kendi dışında başka bir devletin güdümüne girmeyen her devlet, bağımsızdır. Yoksa diğer devletlerle kendi milli çıkarlarını koruyarak iş birliği yapabilir, onlarla çalışabilir.

Genel bir kabulümüz var: Kurtuluş Savaşı’nın, Türk milletinin yitirilen özgürlük ve bağımsızlığını yeniden kazanabilmesi için yapılan bir savaş olduğu düşünülüyor. Yani bir önceki imparatorluk dönemimizde sanki özgürmüşüz, sonra Birinci Dünya Savaşı’yla ordu, silahlar teslim alınmış, iktidar da halkı terk etmiş ve halkın kendisi Kuvâ-yi Milliye olarak Millî Mücadele’yi başlatmış, bir ölüm kalım savaşıyla özgürlük ve bağımsızlığını kazanmış gibi. Yani sanki öncesinde vardı ve yitirdik de İstiklal Savaşı ile geri kazandık. Bu genel kanının aksine, aslında özgürlük ve bağımsızlık zaten yoktu! Dolayısıyla kaybedilmiş bir hak; İstiklal Savaşı’yla birlikte önceden var olan bir şeyi geri kazanmadık. Bir imparatorluk olarak çevresine egemen bir devlet vardı ama bireyleri özgür değildi. Özgürlük bireylerde yoktu. Hatta sınıflara, soylara bile özgü bir aristokrasi yoktu. Tek bir despot vardı, sadece onun dediği oluyordu. Hiç kimsenin söz hakkı olmadığı bir yerde özgür birey, özgür toplumdan söz etmek mümkün olamaz.

Dolayısıyla Atatürk’ün önderliğinde yapılan bu devrimde kaybedilmiş bir şey kazanmadık, o yeni bir şey inşa etti. Felsefi terminoloji ile söylersek tüm kurumlarıyla, tüm alışkanlıklarıyla, tüm inançlarıyla toplum bir yapısökümüne uğratıldı. Ardından yeniden bir kurumlaştırma, yeniden bir toplum inşasına girişildi.

Sokrates’e dönersek, kendisine “Bu yeni görüşlerinizle Atina’yı mı iyileştireceksiniz, Atina’nın daha iyi bir devlet, daha iyi bir toplum olmasını mı sağlayacaksınız?” diye sorduğumuzda; “hayır” diyor ve devam ediyor, “biz yeni, sıfırda, khora -khora, köy demektir- arazide yeniden bir kent kuracağız.” Peki bu kente kimleri, alacağız, kimleri almayacağız? Geleneklerine bağlı geçmişten beri kendilerinin inançları, töreleri neyse onu taşıyan insanlar zaten Atina’da, Sparta’da bunu yapıyorlar, diğer kent devletlerinde bunu uyguluyorlar. Ancak bunlar başarısız oldu, insanları mutlu etmedi. Mutluluk burada bir hedef gibi gösterilmiş olsa da insanlar mutlu değil. Mutlu insanların toplumunu yapabilmek için, başkalarının hiçbir kalıntısını taşımayan, yeni bir toplum inşa edeceğiz. Peki, bu nasıl olanaklı olabilir? İşte burada, dünyada ilk kez olduğu için burayı vurgulamak önemli, dünyada ilk kez tüm insanlık ailesi içinde Platon, eğitimle, arete ile insanları erdemlere eğiterek bunun olanaklı olduğunu söylüyor.

O dönemlerde kral, aristokratlar, toprak ağları var. Zaten meclisi, onların çocukları oluşturuyor ve belirli bir zümrenin kendi arasında bir seçimle oluşan kısmi bir demokrasi var. Peki, onlar mı yapacak? Hayır diyor Platon, herkes eğitilmeli. Tarihte ilk kez birisi çıkıyor ve tüm insanlık erdeme eğitilmeli diyor. Demek ki erdem sadece iyi ahlaklı olmak, iyi huylu olmak, insanlara iyi davranmak gibi bir şey değil. Eğitimle toplumu inşa eden değerleri kazanmak ve işte Gazi’nin dediği gibi onları karakter haline getirmek. Bu yapılmazsa ortaya gerçek bir toplum çıkmıyor.

Platon’da bu bir tasarım olarak kaldı. Tüm tarihi sosyolojik, felsefi, antropolojik olarak izlediğimizde bundan daha büyük bir tasarım olmadığını görüyoruz. Ondan önce de olmadığı gibi ondan sonra da yok, zaten gerçekleştirme sürecinde biz yaşıyoruz ve hala gerçekleştirilmedi. Ama bu yolda yürümek, bu yolda çaba harcamak, bıkmadan, usanmadan bizim görevimiz olmalı.

İnsanın doğuştan sahip olduğu kabul edilen Rousseau’cu insan hak ve özgürlükleri ile modern dönem başlar. Bundan önce bu yoktur. Mesela biz günümüzde “insanlık tarihi” adıyla yazılan akademik eserleri okuyoruz. Ancak “insanlık tarihi” yazma hakkımız yok, çünkü yazılan insanlık tarihi değil. Bunun için insan hak ve özgürlüklerinin bir beyanname olarak yayınlanması, devletlerin onun altına imza atması ve ondan sonra bunu hayata geçirme çabası gerekir. Bugün hala insan hak ve özgürlüklerini denetleyen mahkemelerin, görevlerin olması bize bunun gerçekleşmediğini ama süreçte olduğumuzu gösterir. Aslolan şu, “insanlık tarihi” yok; çünkü kadın yok. “Beni siz idam edemezsiniz, öleceksem ben kendimi öldürürüm” diyecek kadar özgür ve cesur olan Sokrates’in konuşmasına bakalım. Orada Platon’un kardeşi Glaukon diyor ki, “Erkeklerin yaptığı işleri kadınlar yapamaz yani savaşamazlar, asker olamazlar. Çünkü biyolojik olarak cinsiyet farkı var. Onlar çocuk yetiştirmeli evde, ev işlerini yapmalı, erkeklere düşen görevleri yapmalı değil mi?” Sokrates orada zeki bir biçimde biraz oradan buradan yol bularak en sonunda başımıza bu bela olacak diyerek şunları söylüyor:

“Bir hekim için doğuştan erkek olarak doğduğu için birisi hekim olur diyebilir miyiz?”

“Hayır.”

“Dolayısıyla kadın için de diyemeyiz değil mi?”

“Evet.”

“Bir erkek nasıl hekim olabilir?”

“Hekimliğe eğitilmekle.”

“Peki, kadın hekimliğe eğitilirse biyolojik cinsiyet farkı buna engel mi?”

“Değil.”

“O halde kadın, erkeklerin yaptığı her işi yapmalıdır yeni toplumumuzda.”

2500 sene öncesindeki ideale bakın. Bugün hala kadın evde otursun, çocukları büyütsün diye tartışıyoruz. O yüzden Platon’a idealist diyorlar. İdealist derken gökyüzünden bahsetmiyor, çalışıp çabalayıp varacağımız bir özgürlük ve hakların elde edildiği bir toplumu tasarlamak, buna umutla bağlanmak, bununla ilgili çalışma yapmak anlamında kullanılıyor. Burada kritik nokta, kadın. Kadının özgürleş(tiril)mediği bir toplumda, toplumun tümü özgür değildir. Bir de üstüne üstlük kadın; annedir, çocukların ilk terbiye verenidir ve kadın özgür değilse o çocuğun özgürlük aşısı alması da mümkün değildir. Okullarda ne öğretirseniz öğretin, aile içinde şefkatle bunu tanımayan bir çocuk bunları sindiremez ve ancak zihninde kalır.

İmparatorluk parçalandıktan sonra topluluklar kendi ırklarına, dillerine, tarihsel olarak kendi üzerlerindeki yüklerine göre ayrıldılar ve Anadolu’da fakir, eğitimsiz bir halk kaldı. Bu Osmanlı kaynaklarında ve resmi metinlerde “etrâk-ı bî-idrak” olarak geçer “idraksiz Türkler” demektir yani idrak edemiyor anlamında değil ama eğitimsiz demektir. Peki, neden eğitimsiz? Çünkü başka kesimlere bakıldığında oldukça eğitimli olduklarını görürüz. Yahudiler tüccarlık yapıyor, ki İspanya’dan gelmişler hakikaten büyük bir katkı veriyorlar. Farklı diller biliyorlar, ihracat, ithalat işlerini yapabiliyorlar. Rumlar geleneksel yapıcılığı aynı zamanda yeme-içme kültürünü çok iyi taşıyorlar. Ermeniler, tüm mimari yapılar onların eseri. Süryaniler, kuyum işlerini sürdürüyor. Geleneksel olarak tüm topluluklar günümüzde meslek diyebileceğimiz bir işin loncası gibi hareket ediyor ve topluma katkı veriyor. Osmanlı’da liyakat var ama devşirmeci bir liyakat bu. Padişah, “Burada binalar yapacağız. Kim anlar bu işten?” dediğinde Ermeniler deniyor. Getirip yerleştiriyorlar ve çalışmaya başlıyorlar, Baylan Ailesi’ne kadar gelen süreç bunu anlatıyor. İmparatorluğun yapılarını onlar inşa ediyor. Yahudiler, Süryaniler hepsi meslek loncasına uygun işler yapıyorlar. Peki, Türklerin liyakati nedir?

Türkler, çok savaşçıdır. İmparator, o halde Yeniçeri ocağına alalım bunları ve savaşsınlar diyor. İmparatorluk da üretim ekonomisini benimsemediği ve yağmacı, ganimetçi bir ekonomi benimsediği için sürekli savaş halinde. Ortalama tarihe bakın, dört buçuk yılda bir savaş görürsünüz. İmparatorluk parçalanınca geriye kalan Türk unsur eğitimsiz. Ticaret bilmiyor, zanaat bilmiyor çünkü yasak, sadece savaş biliyor ama ordu dağıtılmış. Çok ilginçtir, buralar hep atlanır. O zamanki Anadolu köylüsünde, Türk köylüsünde ne kadar erkek çocuğu varsa o kadar iyi diye düşünülür. Çünkü onlar büyüyünce orduya alınacak ve oradan da ailesine bir iaşe çıkacak diye herkes erkek çocuk olsun ve savaşsın ister. Peki, ne kadar sürüyor askerlik? Ortalama 12 yıl sürüyor ama Mısır’a gidip gelmek zaten 4 yıl. Dolayısıyla 7-8 yıl askerlik demek bu. Peki ya geri döndüğünde? Aile, çoluk çocuk ne durumda? Nasıl bir nesil çıkar buradan?

Bunlar sosyolojik, antropolojik problemler ve tüm bunlar göz ardı edilerek, bu kültürün arka tasarda taşıdığı dinamikler ve kodlar çözülmeden “neden şöyle olmuyor, niye böyle olmuyor, burnumuzun dibinde Avrupa aydınlandı, biz de aydınlanalım” demek somut bir sonuç vermiyor.

Atatürkçü özgürlük, herkesin özgürlüğüne saygı duymaktır, eşitlik ilkesidir. Diğerlerinin özgürlüğüne saygı duymadığımızda özgür değiliz. Ötekinin özgürlüğü için çalışmadığımızda özgür değiliz. Çünkü özgürlük bir edimselliktir, bir eylemdir. Kendimi özgür hissediyorum, yapacağım işlerde izin verilsin, bırakın özgür olayım gibi bir durum değildir. Ateşe odun atmaktır, eylemdir. Eylem, ötekinin özgürleşmesi için çabadır. Bunu yaptığınız zaman özgürleşirsiniz.

Hepimiz sevilmek isteriz. Örneğin çocuklukta annemizden, babamızdan, sonra çevremizden sürekli sevgi bekleriz çünkü bizler, aileler çocuklarımızı şımartır, şefkate boğarız. Bu yüzden çocuklar dilenci olur. Yetişkin olduğunda da kimse anne babası gibi onu şımartmaz, kimse onu sevmez. O zaman ortaya büyük bir travma çıkar. Sevilmeyen insan başarısız olur. Hiçbir işinde başarılı olamaz. Çünkü biz sevmeyi öğretmeyiz. Sevmek öğretilemez ancak rol modellerle aşılanması mümkündür ve bizler rol modelleri atlayıp, zihinsel olarak birtakım önerilerle, tavsiye, nasihatle insanların bunu elde edeceğini zannediyoruz.

Özgür bir insanın karakteri özgürse; o rol model sürükleyicidir, cezbedicidir. Çeker ve dönüştürür. İşte Platon’da sophos karşısında onun cazibesine kapılıp, onun özgür karakterinden etkilenip dönüşen kişiye philosophos deniyordu. Philosophia, sevgi ve hikmet demektir. Sevgiyi kaldırdığımızda hikmet sadece zihinsel bir şeydir. Ateşlenip haydi dediğinizde coşacak bir ruhsallık ancak bir sophos’tan, bunu karakter haline getirmiş bir insandan tahsil edilebilir.

Peki, kurulan Cumhuriyet’in meşruiyet zemini ne olacak? Bir devlet kuruldu. İyi ama bir Cumhuriyet meşruiyetini nereden alacak? Bir önceki imparatorlukta ve tüm dünyadaki yönetimlerde, diğer imparatorluklarda meşruiyet, özellikle Batı’da Hristiyanlık temeli inisiyasyona dayalı örgütlü bir din olarak kilise aracılığıyla Tanrı’dan alınır. Kutsal bir metin vardır –İncil– ve krallar, İncil’in emirlerini yerine getirmek, halkı da ona göre örgütlemek ve yönetmek üzere iktidarda bulunurlar. Meşruiyet, “bir kitapta sözü edilen bir mitolojik tanrıdan alınır yani İncil’e uymuyorsa” kralı bile indirilir. Papa, “sen meşruiyetini kaybettin” der.

Avrupa aristokrasisine baktığımız zaman da orada soyun gelenekleri vardır. Hatta o kadar ileri gider ki o aristokratik soya dayalı geleneğin korunması anlamında aristokratların kendi şarapları, kendi peynirleri, kendi bonfileleri bile vardır. O kadar sadıktırlar kendilerine. Bu koruma, kültürü biriktirme anlamında güzeldir ama başka bir şey yapmayı engelleme anlamında ise çok kötüdür. Buna benzer törel değerler hem güvenlik, sığınmayı sağlayan ama aynı zamanda da ketlemeye neden olan iki yanı keskin bir bıçak gibidir. Her şey karanlık ve aydınlığı birlikte taşıdığı için, siyah alanın içinde beyaz bir nokta, beyaz alanın içinde siyah bir noktayla birbirini iten bir devinim ve bütünlük taşıyan yin ile yang simgesi tam olarak bu iki tarafı keskin bıçağın en iyi kavramıdır.

Her birimizde bir ego -benlik bütünlüğü- ama bir de alter ego vardır. Bu benlik bütünlüğümüze karşı çıkan bir de bilinçdışı bir egodan söz ederiz. Bunu içimizdeki şeytan gibi, bir cin, bir daimon gibi düşünürsek, bilincimizde bir karar aldığımızda sanki içeriden birisi itiraz ederek “Hayır öyle değil” diyen içgüdüler devrededir. Bunlar düşünülmeden özgürlük, özgürlüğü karakter haline getirmek, bir topluma eğitimle bunu aktarabilmek ham hayal işlerdir.

Kurucu meclis, 20 Nisan 1924’te “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle egemenliğin esasını yasayla belirlemiştir. Bu meşruiyet, halktan alınacak demektir, soydan ya da herhangi bir inançtan değil. Bireylerin özgür seçimi temel olacaktır ve bu en büyük devrimdir ve bunun için Cumhuriyet “devrimlerin anasıdır” der, Atatürk. Yasa olarak bu koyuldu, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir: Millet Meclisi özgür seçim ile iktidarı belirleyecek. Peki, seçen özgür değilse “özgür seçim” ne demektir?

Dogmatik, tartışılmaz, sorgulanmaz bir inanç uğruna insanlar hayatını veriyor. Savaşlara gidiyor, şehit olmak istiyor ve bu hemen her toplumda karşımıza çıkabiliyor. Canını verebiliyor, anlamadığı, tartışmadığı, kavramadığı bir aileden dahi ki o içinde bulunduğu kültürde kendisine intikal eden bir inanç için insanlar ölebiliyorsa, ölümü göze alabiliyorsa, özgür seçim yapacak bir birey haline nasıl gelecek bu insan? Nasihatle mi? Okullara girip, mezun olarak mı? Olmadığını görüyoruz. O zaman karakter haline getirmek ne demek? Ruhun etkilenmesi ve coşması, artık onun uğruna -bir inanç uğruna değil- özgürlük uğruna, bir savaşçı haline gelmesi -savaşçı burada savaşım anlamında- nasıl olacak?

Kurucu meclisin hakiki bir temeli var: Kuvâ-yi Milliye. Kurucu meclisin üyelerinin hepsi bizzat toplumun İstiklal Savaşı’nda önderliğini yapmış, savaşımını vermiş gerçek kişilerdir. Gazi, bu insanları bir mecliste topluyor ve onlar kendi savaşımını verdikleri bir yaşamı kurma ve onun üzerine yasa çıkartma hakkını kullanıyor. Bu son derece önemlidir. Müdafaa-i hukuk yani ulusal egemenliğin tam bağımsızlık ilkesinin temelinde bu ulusal güçler var. Türk milletinin onurunu bu Kuvâ-yi Milliye’ye yansıtıyor.

Şimdi biz bu Kuvâ-yi Milliye’nin takipçileri miyiz? O meşaleyi elimizde taşıyacak insanlar mıyız? Bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor. Bir konfor içinde melt olmuş, dağılmış, erimiş durumdayız, canlılığımız kaybolmuş.

Devrimleri sınıflandırırsak; siyasal devrimleri, saltanat kaldırılmasını, Cumhuriyet’in ilanını, hilafetin kaldırılmasını ve Ankara’nın başkent yapılmasını görüyoruz. Bir önceki imparatorluk başkentinin terk edilmesi bir yapısökümdür ve dikkat ederseniz Sokratesçi bir yaklaşım vardır. “Ankara” denen yer kırdır, kırsal bir bölgedir. Orada yeni bir devletin, yeni şehri kurulur. Yeni heyecan oraya yansıtılır.

Beşinci madde olağanüstüdür: Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi. İlk defa “insanlıktan” söz edebiliriz artık çünkü iki cinsiyet eşit hak ve özgürlüklere sahip değilse, ikisini aşan bir kavram olarak “insan” yoktur. Ataerkil bir dünyada “insan” yok çünkü kadın insan olarak kabul edilmiyor. Çalışma ve meslek hakkı yok. Modern dönemde bile hala bu sürecin içindeyiz ve hala tutunamıyoruz.

Laikliğin anayasaya girmesi son derece önemlidir. Laiklik, dinin yadsınması ya da inançların yadsınması demek değildir. Bu hep böyle kullanılır ama yanlış bir kullanımdır. Laiklik, din karşıtı olmak değildir, inançları birbirine karşı korumanın yasasıdır. Her insan kendi inancını yaşayabilmelidir ama ötekine dayatmamalıdır. Ötekine dayattığınız anda yani “benim inancım evrenseldir, tek doğru inanç benimkidir, dolayısıyla bu iktidar olsun” derseniz öteki inanç da bunu talep edecektir ve bu durumda savaş kaçınılmazdır. Nitekim Avrupa’da da böyle olmuştur ve 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları gibi mezhep savaşları yaşanmıştır. Orta Doğu hala böyledir. Eğer laiklik olursa herkes inancını vicdanında yaşayabilir, diğerine egemen kılmaz. Eğer sadece kendi inancının sembollerini ve inançlarını, dogmalarını iktidara taşımazsa o zaman eşit bir ilişkiler ortamı bu toplumun gelişmesini sağlar. İnançları tasfiye etmek değil, inançları birbirine boğdurmamak esastır.

Toplumsal devrimler içinde eğitim devrimi en önemlilerden biridir. Osmanlı’da “millet” tabiri Yahudi milleti, Hristiyan milleti, Müslüman milleti şeklinde inanç grupları için kullanılmıştır. Millet, nation (ulusal birlik) demek değildir. Onun için ben ulus demeyi seçiyorum. Millet, dini bir terimdir. Kur’an-ı Kerim’de de vardır. “Din-i milleti İbrahimî”, İbrahim’in milleti yani ona iman edenler demektir. Millet kavramı, anayasal yurttaşlık demektir. Anayasa altında herkesin inancını, gücünü, anayasadan aldığı eşitlik, özgürlük haklarını kullanma imkanları olmasıdır. Buna eğitilmek, tevhid-i tedrisatı gerektirir. Sadece bunun için değil, endüstri devrimi olduğu için.

Endüstri devriminden önce eğitimde herkes daha çok geleneğini, dinini, inancını öğrenmek istiyordu. Dolayısıyla bu grupların kendi eğitimlerini vermekte bir mahzur yoktu. Çünkü bildiğimiz yaşamı oluşturan zanaatlar, usta-çırak ilişkisiyle sürdürülüyordu. Şimdi endüstri devrimiyle aklın egemen olduğu ve fabrikaların devreye girdiği, köylülerin işçi sınıfına dönüştüğü bir toplumda, üretim ilişkilerinde de bir devrim söz konusu. Bu devrimde mesleğe eğitim, o endüstriyel ortama eğitim, mühendis olarak eğitilmekten bahsediyoruz. Artık “Yahudi’sin, Hristiyan’sın, Rum’sun, Türk’sün, Süryani’sin, Laz’sın” denmiyor, bunlar kültürel kimlikler ama “ben mühendis istiyorum, mühendis olacaksın” deniyor. Birinin mühendis olması bu kültürel yükleri kaldırmıyor. Onları, kişilerin duygu dünyasına bırakıyor ve aklın egemen olacağı bir toplumun üretim, üleşim, yönetim biçimlerinde kavramların oluşacağı yerde o kişi artık “bir mühendis” haline geliyor; şu veya bu değildir. Kadın, erkek, yaşlı, genç, inancı şu ya da bu değil. Mühendistir, hekimdir, sanatçıdır, ressamdır. Bu bir önceki toplum yapısının sökülüp yeniden kurulması ve akılsal, ussal bir toplumun inşası demek.

Eğitim kurumları yasasının çıkması, harf devrimi, Türk Dil ve Tarih Kurumu’nun kurulması çok önemli. Çünkü Türkçe için, bugün zannettiğimiz gibi hep vardı ve biz bunu konuşuyoruz diyemiyoruz. Türkçeyi ilk kez bir beylik resmi dil olarak kullanıyor. Karamanoğlu Mehmet Bey, her yerde çarşı pazarda artık Türkçe konuşulacak diyor. Bu beylikten sonra Osmanlı’nın imparatorluğu içinde de gramer Türkçedir ama kelimelerin çoğu; Arapça, Farsça ve kanundan sonra Fransızcadır. Birçok yabancı sözcük dolmuştur içine ama alt yapısı, grameri Türkçedir.

Özgürlükten söz etmek, özgür bir bilinci gerektirir. Bilincin oluşumu ise dil ile düşünce arasındaki diyalektik ilişkiye dayanır; karşıtlık ve çatışmadan doğan sentez bu sürecin kurucu öğesidir. Türetilebilir bir düşünce, ancak bu türetmeye imkân tanıyan bir zeminde ortaya çıkar. Bu zemin, etimolojik derinliğiyle düşünceyi taşıyabilen bir dildir; başka bir ifadeyle ana dilin, bu düşünsel biçimi kaldırabilecek yetkinliğe ulaşmasıdır. Bu koşul gerçekleşmediğinde özgürlük, düşünsel bir edim olmaktan çıkar ve bir inanca dönüşür.

Düşünme, en temelde problem çözmektir. Günlük konuşmalarımızdan ticaret yapmaya dek her şeye “düşünme” diyoruz. Ancak bunlar alışkanlıkların dile getirilmesidir. Problem çözmüyorsak düşünmüyoruz demektir. Bunun da başı problemi saptamaktır. Problemi saptamak; soru sormak, sorudan sorun üretmek, onu dert edinmek, bir sorunsala ve problematiğe dönüştürmek, nihayetinde akla taşımakla mümkündür. Bu noktaya gelebilmek için düşünmeyi bir sorgulama biçimi olarak kullanma aşamasına ulaşmak gerekir. Bu yüzden çoğu zaman, bu yetilerin gelişebilmesi adına ihtiyaçları şöyle; bedenin spor yoluyla eğitilmesi, ardından bilimsel tutum; akla dayalı, deney, gözlem ve ölçüyle temellendirilmiş bir eğitim ve felsefi bir kavrayış.

Bilim ile felsefenin kesiştiği alanlar olduğu gibi ayrıştıkları noktalar da bulunur. Bilim açıklamaya yönelir; felsefe anlam üretir. Felsefeden yoksun bir toplum, anlamdan yoksun kalır. Pozitivist bilim anlayışı topluma bütünüyle kazandırıldığında, doğa ve var olan şeyler açıklanmış olur. Kartezyen eğitim, nesnelerin nasıl var olduğunu öğretir. Ancak anlam sorusu açıkta kalır. Yaşamın anlamı, amaç ve yön duygusu ancak felsefi düşünceyle kavranabilir. Pozitif hiçbir bilim size ne yapacağınızı söyleyemez. Neyin, nasıl olduğunu söyler ama ne yapacağınız ancak felsefi bir bilişle mümkündür. Bu nedenle bilimsel tutum sonra felsefi anlayış gelir. Dördüncüsü ise sanatsal duyarlılıktır: Akli hikmet, bilgelik ve güzellik. Sanat, sanatsal duyarlılık anlamında sanattan etkilenmektir, illa sanatçı olmayı gerektirmez. Sanattan etkilenmek ruhsal bir süblimasyon ve kendi içinde bir evrim gerektirir. Bu dörtlüyü toplumda, ailede yerleştirmek, eş dost toplantılarında bunları konu edinmek, bir araya gelip sohbetlerimizde bunları konuşabilmek, tartışabilmek gerekir.

Atatürk, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı eserinde önemli bir şey söyler: “İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri somutlaştırıp yayan kimselerdir.” Bu yoksa, tüm anlatılar, o yaptığımız mücadelelerin hepsi boşa gider. Bizzat kendisinin söylediği gibi. “Zaferi kazandık efendim, bravo” dediklerine “hayır” diyor, “cephede kazandığımız zafer, bu toplumu inşa etmek için yetmez; eğitimde bu zaferleri kazanmamız lazım.” Ama eğitimden kasıt, bu kazanımları karakter haline getirebilecek bir eğitim. Sonra ekliyor: “Fikri kuvvetin özelliği de hiçbir karşı çıkışı bozamayacağı, kesin bir anlatıyla kendini kabul ettirmektir. Bu da fikrin, düşüncenin yavaş yavaş duyguya dönüşüp iman haline gelmesidir.”

Buradaki iman, şuna, buna iman değil, düşüncenin kendisine güvenmektir. Güvenilir bir düşünce sadece zihinde olamaz. Duyguya dönüşmesi gerekir, hatta duygu da yansımalı bir şeydir (feeling) karşılıklılık içinde olur. Ancak bunun emotion başka bir deyişle coşku olması gerekir. Öyle bir düşünce ki özgürlük ateşi, o konuşulduğu zaman heyecanlanalım demiyorum. Bir özgürlük savaşçısının gücüyle karakter haline dönüşmesini, eğitimciler, aydınlar vasıtasıyla nasihat ya da propagandayla değil, rol modeller üzerinden yansıtılması gerektiğini söylüyorum. Devamında şöyle diyor: “Ne olursa olsun askerlerimizin ruhunu kazanmak bizim için bir görevdir.”

Hiç böyle bir şey duydunuz mu? Kantçı ödev ahlakını, tasavvufçu aşk ahlakını biliyoruz ve daha birçok ahlak türlerinden söz ediyoruz. Ama insanların ruhlarını kazanma görevi ahlakı diye bir ahlaktan söz ediyor. “Şimdi, ilk önce onlarda bir ruh, bir emel, bir karakter yaratmak…” Ruh kelimesi otokinesis, kendinden hareket eden, bireysellik ilkesidir, psukhe demektir. O zaman onlara bir bireysellik kazandırmak, bir umut, emel, amaç vermek ve bunu karakter haline getirmek ödevimizdir diyor ve eğitimi böyle tasarlıyor.

Şüphe yok ki bizim milletimizin karakteri de bütün karakterler gibi ilerlemeye, arzu edilen şekle değişebilme kabiliyetlidir, fakat kendi kendisi olmak şartıyla!” Kendini yadsıyarak değil, başka milletlere özenerek değil, kendi geçmişinin kaynaklarından yararlanarak, kendisi olmak gayretiyle, sürecini inkâr etmeden. Hegel, “Süreçsiz sonuçlar anlamsızdır,” der. Başka toplumların kazanımlarının sonuçlarını alarak hiçbir toplum gelişemez. Sürecinden kopuk kalır, hikâyesi yoktur. Süreç bir toplumun tüm tarihi içinde geçirdiği bir maceradır. Bizde bu alüvyonları taşıyan; Ahilik, Bektaşilik, Melamilik gibi akımlar vardı. Bunlar ezoterik de olsa, çok gün yüzünde davranmasa da ciddi bir eğitimle hala günümüze kadar etki edecek münevverler, aydınlar yetiştirmiştir. Bunlar toplumun geçmişinden bugüne projektörle ışık tutan insanlardır ama onlara dönüp bakmadıkça türbelerine gidip ziyaret edip ondan medet ummak, bize yardım sağlamaz.

“Biz yöneteceğimiz insanların hangi emellerini kişiliğimizde yansıtıp ve somut duruma getirip, onların kalplerini, güvenlerini kazanacağız?” İşte rol model ile kastettiğim bu. Kendinde yansıtmak, karakter haline getirmek ve onların güvenini sağlamak, manevi kuvvetler ortaya çıkarmak, insanların ruhsal güçlerini harekete geçirebilmek…

“Yalnızca insanlarda hayalinin ve gayenin, ülkünün odaklandığı gözle görünmez ve görünür vasıtalar ile mi sesleneceğiz?”

“Ey millet! Altı yüz yıllık çarşafa bürünmüş, beş bin yıllık alnı açık, ey Türk kadını! O beş bin yıllık geleneği bugünkü subayların komutası altına verdiğin evlatlarına, beşiklerdeyken güzel sesinle söyledin mi? Bu söylediğin şarkılarla onlarda bir karakter yarattın mı?

“Ey millet, ne yapmak zorunda olduğunuzu elinizi vicdanınıza koyarak, aklınızı başınıza toplayarak düşününüz.”

“Bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren birleşik bir Dünya devleti kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

Daha yeni savaştan çıkılmış, emperyalist devletler tepene çökmüş ve onları tependen atmışsın. Onlara ben bildireceğim haddini siz görün falan demiyorsun. Dünya zaten diyor akraba olmaktadır. Onlarla dünya devletinin yolunu açmak ve diğer bütün buna engel olan koşulları kaldırmak… Birleşik bir dünya devletinin hayalini kurmak, ümidini taşımak ve bunun tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.

İster savaşla olsun ister başka devrimlerle olsun. Evrim yavaş yavaş tarihte akan bir su gibidir, hissedilmez. Devrim böyle değildir. Devrim bir barajın yıkılması gibidir, coşku yaratır. Fakat devrim aynı zamanda coşku kadar önemli bir travma yaratır. Evrimde travma göremezsiniz, evrim uyumlu bir akıştır. Devrim bir patlama, bir yapısöküm, güvenlikli geçmişin terk edilmesidir ve o eşikte geleceğe bakmak kaygı yaratır. “Eşiği geçersem ne olacak?” sorusu kaygı yaratır. Geçmişin sırtına dayanmış güvencenin yitirilmesi de üzüntü yaratır. Büyük devrimlerde; üzüntü, korku, kaygı içinde bir insan ortaya çıkar. Zaten yeniden kurulma olanağını da bu verir.

Bizim özelimizde imparatorluktan, Orta Çağ değerleriyle yönetilen bir toplumdan; modern, akılcı, endüstriye adapte olacak ve bu yönde eğitilecek, bilinçli, akılcı, sanatçı bir topluma geçiş söz konusu. Bir yerden bir yere geçiyoruz. Bir eşik var. Buna ben toplum inisiyasyonu diyorum. Bu değerlerle, şu inançlarla, şu alışkanlıklarla, şu bin senelerde biriktirilmiş âtıl ve hep öyleymiş gibi böyle doğalmış gibi olan bir kültürden uyanmış, artık ona miras kalmamış, her şeyi kendi elinde olan maceraperest bir topluma geçiş. Burada artık yapısöküm söz konusudur, dediğim gibi tüm kurumlar sökülür. Tüm yönetim kurumları, eğitim kurumları, hukuk, şeriat kurumları hepsi sökülür ve yerini yeni kurumlar alır. Bu bir inisiyasyondur. Burada bir kabul edilme vardır. Eğer modern topluma inisiye olacaksanız modernitenin şuuru sizi kabul etmeli. Kabul ediliyor olmanız, yani o liyakate gelmeniz lazım. O liyakate gelmiyorsanız kabul edilmez. Tortu olarak o toplumun içine kalırsınız.

İçinde bulunduğunuz toplumda bu geçişi yaşayanlar ile bir de eşikte kalıp korkuyla -üretim, üleşim biçimiyle de alakalı olması bakımından- geçmişine sığınıp tutunmaya çalışanlar arasında bir çelişki ve çatışkı vardır. Bu da bir dinamiktir. Bunlar hor görülüp dışlanacak insanlar değil. Bunlar korkan, yeni şeye adapte olamayan, henüz kabul edilmemişlerdir. Modernite onları kabul etmez, onlar da biz olduğumuz gibi kabul edilelim demektedir.

Bir önceki sembollere geri dönüp bakmak gerekir: İnanç sembolleri, yaşam sembolleri, alışkanlıklar, töreler. Moderniteyle birlikte bu sembollerin tümü dönüşüme uğradı. Bu dönüşümün araştırılması zorunludur. Psikolojik, sosyolojik, bilişsel ve nörolojik etkileri birlikte ele alınmalıdır. Bu alanların her biri ayrı ayrı değil, ilişkisel bir çerçevede incelenmelidir. Bu noktada bir alter ego direnci ortaya çıkar. Bireyde görülen alter ego direncinin toplumsal ölçekte de karşılığı bulunur. Bu durumu Freudiyen bir çerçeveden ziyade Jungcu bir bakışla ele aldığımızda, kolektif bilinçdışının taşıdığı bilinçdışı gölge alanlar belirginleşir. İşte bu gölgeler dönüşümün önünde set oluşturur. Bilincimiz yönelmek istese, kişiliğimiz buna hazır olsa bile, toplumsal değişimin belirli eşiklerinde içten gelen bir itiraz belirir: “Ama şurası şöyle olmalı değil mi?” dedirten ses tam da buradan yükselir. Bu sesi üreten, kolektif bilinçdışının alter egosudur. Toplum olarak, kendi kendine karşı duran, muhalif bir ikizle birlikte yaşanılır.

Kültürden, bir de uygarlıktan söz ediyoruz. Kültür alışkanlıkların, bilinçdışı mirasın alanıdır. Uygarlık bilinçli kurduğumuz, bilincinde olduğumuz bir alandır. Kültürü uygarlığa taşımak da bir inisiyasyondur. Çünkü uygarlık evrenseldir, kültür ise lokal. Her toplumun kültürü kendi lokal deneyimlerinden oluşur. Ama Birleşik Dünya Devleti’ne evrileceksek evrensel değerleri bilinçli bir şekilde sindirmemiz lazım. Bu ise bir inisiyasyondur. Evrensellerin kabul edeceği insan haline geliyor olmamız gerekir ve bu bir geçiştir.

Bir topluma sadece iyi bir görünüşe sahip, retoriği iyi birisi çıkıp rol model olabilir mi? Bunlar yeterli olmayacaktır. Toplumla; o toplumun kaderini paylaşan, onunla oturup kalkan, onunla savaşan, onun için yaşayan ve toplumun bunu algıladığı bir kahramanın yolculuğu söz konusudur. Joseph Campbell’ın incelediği, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu tam da bunu anlatır.

Atatürk öyle bir şahsiyet ki, sarayda keyfi yerinde hatta üzerine damatlık teklif edilmiş iken, başarılı, istediği gibi konfor içinde yaşayabilecek bir insanken hepsini bırakıp, üniformasını ve unvanını atmıştır. Arkasından idam cezası gelir ama hiç umurunda değildir. Tek tek gidip, insanları uyandırıp, onları ikna ederek Kuvâ-yi Milliye’yi bir araya toplar. Silahlar teslim edilmiş, elinde silah olmayan bir toplumla; orakla, bıçakla, toplumun kendisiyle zaferi kazanır.

İşte rol modelliği buradadır. Bir kahramana dönüştüğü için ve süreç içinde de kahramana dönüşmesine toplum tanıklık ettiği için bu devrimler yapılabilmiştir. Yoksa yapılamazdı. İşte bu kaostan kozmosa geçiş olmuştur.

Beşerî ben, yani ego, uzlaşımsal ve tasarımsaldır. İçeriğini kültürden alır. Beşerî ben, özgür değildir. Beşerî benin inancı ona bir mirastır. Bakın, bizler mirasyediler gibiyiz. Özgür olamayışımızın nedeni tam olarak bu. Nasılsa var, harcarız. Bu mirasın, bu benliğin -uzlaşımsal, tasarımsal benliğin- korunmasına yatırım yaparız. Öyleyse özgürlüğümüzü aslında bizzat kendimiz yadsıyoruz. Toplumsal ben, kültürel ben, beşerî beni tutsak eder ve yalnızca kendine hizmet ettirir. Tutsak bir birey ise gerçekte birey değildir.

Metin Bobaroğlu
+ Son Yazılar