Felsefe Taşı: Kaybolan Kelime

Dünyada bir kriz yaşanıyor, biliyorsunuz. Bu kriz içinde, tabii ki nesnel koşullar var. Belirli bir çıkara bağlı davranışlar çeşitli ülkelerde sergileniyor ama bunun arkasında meşrûiyet zemini aramak için karşılıklı iki taraf, birtakım değerleri konu ediniyor ve bu değerler üzerine birtakım çatışmaların olduğunu söylüyor. Bunun bir de geçmişi var. Yapmış olduğumuz tüm çalışmalarda aşağı yukarı net bir ayrım olarak koymasak da, koymak istemesek de, dünyada, bir Doğu-Batı karşıtlığı, kültürel olarak ve uygarlık bağlamında da uzun yıllardır kamplaşmalar olduğunu, bunun çeşitli biçimlerde, giderek, insanların inançlarına kadar indirgendiğini ve inançlardan hareket ederek, insanların birbirlerine karşı çeşitli biçimde savaşlar yaptıklarını ve yapmak istediklerini görüyoruz. Bunun bir çözümlemesini yapmak gerekir diye düşünüyorum. Nedir bu olay? Gerçekte böyle bir zemin var mı? Yoksa, insanlar, sadece salt çıkarları doğrultusunda yaptıkları kamplaşma ve çatışmalarda, bazı değerleri kendilerine meşrûiyet zemini bulabilmek için mi kullanıyorlar? Böyle bir noktadan hareket ederek irdeleme yapabilir miyiz?

Bu konuyu çeşitli biçimlerde ele aldığımızı biliyorum ama belki yeni ilişkiler bulabiliriz. O nedenle, bu, değerler konusunu, yine, yeni bir biçimde ele almayı deneyelim. Bundan önce, bir felsefî bakış açısı doğsun, yani olaylara, olgulara, kültüre, uygarlığa yaklaşırken bazı kriterlerimiz olsun elimizde, ki, onların üzerine değerlendirme yapalım.

Bunun en temelinde, felsefî bakış açısından bir zemin bulsun diye, Aristoteles’in üç noktada ayrım yaptığını anımsatıp oradan hareketle bir kurgu yapabiliriz.  Aristoteles, üç soru soruyor:

  • Ne bilebiliriz?

İnsan bilgi edinmek istediği bu yaşamda neyi bilebilir?

  • Ne yapabiliriz?

Eğer bir şey yapmamız gerekiyorsa, bu yaşamda ne yapabiliriz?

  • Ne ümit edebiliriz?

Bu yaşamdan ne ümit edebiliriz?

Bu üç temel sorunun, gerçekten tarih sürecinde de gözlediğimiz zaman –böyle kategorik biçimde ele alınmasa bile– yaşamın içinde insan eğilimlerinin en temel belirlenimlerini gösteriyor olduğunu görebiliriz. Hem kendi kültürümüzde hem başka kültürlerde ya da insanın olduğu her yerde buna rastlayabiliriz. “Ne bilebiliriz?” Onu soru biçimine getirmiş olması Aristoteles’e ait, ama “O, icat etti, biz de yapıyoruz” demek değil. Yaşamın kendini okuma anlamında yaşama baktığı zaman, “Ne bilebiliriz?” sorusunu öne alıyor, çünkü, insan, yaşamında diğer tüm varolanlardan, “bilgi” ile ayrılıyor. Düşünme ve bilgi edinme, kullanma ile ayrılıyor ya da böyle bir ayrımdan, en temel ayrım olması nedeniyle söz edebiliriz.

 

“Ne bilebiliriz?” Bunu çözümlemek, bunu disipline etmek, bunu yaşamımızda kendimiz için anlamlı bir biçimde üretebilmek, ancak bu soruyu disiplinli düşünmeye yönelmek ve onu her alanda test etmek yoluyla mümkün olabilir. Dolayısıyla, bir disiplin ortaya çıkıyor ve bu disiplin, “Bilgi felsefesi” adını alıyor. Bu, Aristoteles’ten itibaren böyle değil. Ondan önce de insan neyi biliyor ise o bilgilerini düzenleyerek, belirli alanlarda, birbirinden ayırt ederek kullanıyordu ama bunun üzerine düşünmeyi, felsefeyle başlattı. Daha önceden bunu yapıyordu, her alanda bilgi üretiyordu, ama bu bilgiyi nasıl ürettiğini ve bu bilgiyi niçin ürettiğini, bu bilgi ile yapabilme olanaklarını, bilginin olanaklarını sorgulamıyordu.

Dolayısıyla, felsefenin dikkatimizi çeken böyle ayırt edici bir noktası var ya da felsefeyi, belki böyle bir noktadan başlatabiliriz diye düşünüyorum. İnsan, bilgiyi, günlük yaşamda, doğa karşısında, toplum ilişkilerinde, kendi psişik süreçlerinde üretip kullanıyor; ama bunu nasıl yaptığını düşünmeye başlaması, onun üzerine dönüp düşünmeye başlaması belki de felsefe denmeye lâyık olabilir. O nedenle, “Ne bilebiliriz?” sorusunun karşılığı, “Bilgi Felsefesi” olarak daha sonra disipline edilecek ve bildiğiniz gibi bu da yöntemli düşünme üzerine yöneltildiği zaman  “bilgibilim(epistemoloji)” adı altında bir disiplin olarak karşımıza çıkacak.

Bir de ne yapmamız gerektiği konusu var. İnsan, elbette, yaşamda, doğa ve toplum karşısında ve ilişkilerinde, birçok şeyi yapıp etmektedir ama bu yapıp ettiklerimizi sorgulamaya, onlar üzerine düşünmeye, onları değerlendirmeye başladığımız zaman, yapıp ettiklerimizin değerini aramaya başladığımız zaman, bu bir felsefe yöntemi ya da felsefenin konusu biçimine kadar yükselecek bir alanı, bir yönü önümüze çıkarabilir, çıkarmaktadır da. Nitekim, o zaman, ne yapmamız gerektiğinin karşılığı, davranışlarımızın değerlendirilmesi bağlamına taşındığı için buna, felsefede, disiplin olarak, “Ahlâk Felsefesi” adını veriyoruz. Ahlâk felsefesinin, ahlâktan farkı var; bilgi felsefesinin, bilgiden farkı olduğu gibi. Bilgi felsefesinde, bilgiden farklı olarak, bilginin üzerine düşünüyoruz; bilginin ne’liğini, niteliğini, ortaya çıkışını, süreçlerini, kullanılışını, hepsini sorguluyoruz.

Bilginin, kendini alıp kullanmak ya da edinip kullanmak, bu yaşamın içinde, neredeyse otomatikleşen, kendiliğindenmiş gibi bir duruma bürünen bir alışkanlık işi olarak karşımıza çıkıyor, ama üzerine düşündüğümüzde, felsefî bir nitelik kazanıyor demiştik; ahlâk da böyle. Ahlâk, davranışlarımızın üzerine düşünmediğimizde, yaptığımız, ettiğimiz herşeyi içeren bir çerçeve çizmez bize. Ahlâk, ancak ötekiyle olan ilişkimizde, ötekinin itirazlarıyla ve tepkileriyle ilgili bir zorlama ya da istek karşısında, kendi üzerimize dönüp düşünmeye başladığımız bir biçimde, davranışlarımızı sorgulamaya başladığımız bir biçimde ortaya çıkar ve o zaman ahlâkı sorgularız. “Niye böyle yaptım, yaptığım iyi miydi, kötü müydü, insanlar bunu niye beğenmiyorlar?” Bunun üzerine düşünmek ya da bunu dikkate alarak yaşamaya başlamak, bir ahlâkî kişiliği ya da ahlâkî bilinci oluşturur ama bu, ahlâk felsefesi değildir.

Ahlâk felsefesi, yapıp ettiklerimizin neden beğenilmediği ya da kabul edilip edilmediği ile ilgili değildir; neyin, hangi kritere göre iyi ya da kötü olduğunun üzerine düşünmektir. Bunun için evrensel birtakım kriterler var mıdır yoksa bu yerel, yöresel, törel, belirli toplum ve topluluklara ait kabullerle ilgili bir sorun mudur? Bunun dünyadaki çeşitli yaşam biçimlerinde ortaya çıkışı, coğrafî koşullar ya da tarihsel süreçlerdeki olaylar içinde bir bütünlük sunar mı, yoksa tüm bunların içinde, insanın idealize edebileceği birtakım temel kriterler var mıdır?

Bu idealize etme ve temel kriter arama kaygısı, insanın bulunduğu ortamla ve kendiyle ilgili olan, yakın gruplar ve yakın topluluklar içinde doğrudan gerçekleştirilen davranışların içindeki sorgulamadan çok, ötekinin, uzakta oluşuyla ilgilidir. Daha çok, tanımadığı kültürlerde daha sonra tanıştığı zaman anlayabileceği ya da onlarla paylaşabileceği birtakım değerler olup olmadığı sorunudur. O zaman, ahlâk felsefesi giderek kendi üzerine düşünme ve sorgulamadan bir sonuç çıkarırsa, ki, tarihte böyle oldu, buna, “etik” adını veriyoruz; yani, ahlâk değil, ahlâk felsefesi olarak etik.

“Ne ümit edebiliriz?” Bu, yaşamın içinde hazır bulduklarımızı, ilişkilerde gerçekleşenlerin değerlendirilmesinden sonra bunların değiştirilmesini, bunların bir hedefe doğru yöneltilmesini ya da hayatta bu gerçeklikleri değiştirerek ulaşılacak başka bir gerçekliğin tasarımı, önceden tasarlama olmadan bilmeyi kapsayan bir sorundur. O zaman, “ne ümit edebiliriz?” Burada, “ümit” kavramı, temeldir. Onun, disipline edilmesi, üzerine düşünülmesiyle üretilen bilgi topluluğuna da “din felsefesi” diyebiliriz. Din felsefesi, daha çok, mevcut dinlerin üzerine araştırma yapmak gibi düşünülüyor. Hâlbuki burada, Aristoteles,  onu çok daha temel bir noktaya oturtuyor; dinin de kaynak aldığı, dinin de neşet ettiği, içinden çıktığı bir temele götürüyor. “Ne ümit edebiliriz?” Temel soru bu.

Bu, davranışlarımızın değerlendirilmesinin, evrensel kılınma çabasının ve insanın kendi duyuncunda doyum aramasının bir biçimi olarak da karşımıza çıkabilir. Ümit etme, ahlâk felsefesi değil ama ahlâkı da kapsayan ve bilgiyi de kapsayan bir noktaya taşınabilir, çünkü ümit etme, sadece din felsefesiyle sonuçlanmaz. Din felsefesi, onun sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkar. “Ne ümit edebiliriz?” sorusunun karşılığını, insanoğlu, “ideoloji” olarak da üretebilir ve nitekim üretmiştir; tarihte karşımıza çıkıyor.

İnsanın, “Ne ümit edebiliriz ya da içine kendi yapma olanaklarını, üretme olanaklarını da katarak ne ümit edebiliriz?” sorusunu düzenleyip gerçekleştirmeye yönelik bir proje durumuna getirmesi de bir ideoloji olarak değerlendirilebilir. “Felsefeyi aşan” demeyeceğim, “felsefeden beslenen” ama “felsefî olma noktasında durmayan” bir proje olup yaşamda gerçekleştirmeye yöneltilen bir biçim alabilir, yani ideoloji olabilir.

Felsefe ile ideolojinin en temel ayrımı şudur: Felsefe, bir değerlendirme, bir anlamlandırma işi olma yanısıra gerçekleştirmeye yönelik örgütlü bir çabayı içermez. İdeoloji ise felsefî anlamlandırmadan hareket ederek bir dünya görüşü oluşturur, bunu, projelendirip yaşama sokar ve yaşamda onu gerçekleştirmek ister. Dolayısıyla, bu noktada, “Ne ümit edebiliriz?” sorusunun yansıtmalarında, din felsefesiyle ideoloji, birbirine yakın düşüyor fakat felsefî olarak değil din edimi olarak; yani din edimiyle ideoloji birbirine yakın düşüyor. Felsefe, her ikisinde de besleyici bir kaynak biçiminde, anlamlandırma işi biçiminde karşımıza çıkabiliyor.

Soru: Bunun tam bir ayırdını koyarsak, birinde, inancanın baskın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Din deyince, zihnimize, inanca gelmesinden dolayı, bu noktada ayrım var tabii. Din ile ideolojiyi ya da felsefeyi ayırt etmek istediğimiz zaman bu ayrım var. Ama burada vurgulamak istediğimiz şey, daha çok, “ümit” temelinde. İnsanın yaşamdaki bilgisi, becerisi, edimleri, ilişkileri içinde kendini doyumlu bulmadığı ve kendine, olması gerekenlerin bilinciyle bir tasarım yarattığı düşünülürse, bu, onun için bir ümit. “Bu ümidi nasıl gerçekleştirebilirim?” dediğinde, bu, dinsel bir platformda da ele alınabilir belki; hatta orada aşkın bir durum olabilir, gerçekliği aşan bir tasarım biçiminde karşımıza çıkabilir ama bu, ideolojilerde öyledir.

İdeoloji varolan gerçekliği kabul etmez; varolan gerçekten hareket eder, ama varolan gerçekliği değiştirip insanî kılmayı, insanın isteklerini ortak bilinçte doyurabilmeyi amaçlayan birtakım projeler yapar. Ama bu projeler, insanlarca ortaklaşa düşünüldüğü halde, herkesin katılımını sağlamayabilir. Bazen bu noktada –işte önemli bir noktadır burası– “Halka karşın halk için” diye de bir terim üretilmiştir; yani insanlar bunu anlamasa, kendi yararına olduğunu fark etmeseler de, aslında gerçekten onların yararınadır diyebilen bir “elit” oluşabilir ve bu elit, bu projeyi, önce, eğiterek halka, insanlara, hepsinin ortak bilincine sunar ve orada başarılı olabilmeyi umar. Bu bir “Eğitim ve aydınlanma sorunu” olarak tarihte karşımıza çıkıyor. Daha sonra da ortaklaşa bir dayanışmayla, bir güç birliği yaparak bu projeyi hayata geçirmek ister; ideolojinin böyle bir yönü vardır.

Din tavrı içinde bakarsak, din de birtakım mevcut gerçeklikleri kabul etmemekten hareket eder. Bir ümit olarak ortaya çıkar ve bu ümidi gerçekleştirmek için yine sonuç itibariyle bir bilinç tipi yaratmaya çalışır. Temelinde, aydınlanma değil daha çok inanmaya yöneliktir; insanların kendileri için neyin iyi olacağını tahmin etmelerini, ümit etmelerini, hatta ona bağlanmalarını bekleyen bir projedir. Yani ideolojide, aydınlanma, hizmet, bunları insanın ortak bilincine sunma olasılığı var; dinde ise insanların kabul etmesini, inanmasını sağlayıcı bir etki, bir hizmet söz konusu olabilir ya da tarihte kendini öyle gösteriyor. Ama sonuç itibariyle tüm bunlar, “Ne ümit edebiliriz?” temelinden hareket edince, bu ümit etme işinin projesi, planı, bilince nasıl yansıyor? Nereden alıyor insan bu bilinç tipini, nereden üretiyor? Böyle bir soru çıkıyor karşımıza.

En başa dönersek, “Ne bilebiliriz?” sorusu, bilgi felsefesi olarak sonuçlanacak olan, disipline edilecek olan bir sorudur. Yaşamda, nesne ile öznenin karşı karşıya geldiği ya da özneler arası ilişkide birtakım bilgilerin kendiliğinden üretildiğini, tarih sürecinde bunun giderek geliştiğini gözleyebilirsiniz. Ancak, bunun sorgulanmasında, “Neyi bilebiliriz, bilgimizin sınırları ne kadardır?” gibi bir soru sorduğunuzda, bu bir felsefî disiplin hâline gelebilecektir. Ama illâ felsefî disiplin yaratmak, üretmek amacıyla yapılan, yaşamda ortaya çıkan bir olgu değildir bu. Yaşamda, “ne”yi bilebilmenin, sorgulamanın arkasında bir gereksinim doyurulması vardır; insan, kendi gereksinimlerini doyurmayı istediğinden, “Neyi bilebilirim?” ve “Bunu, daha sonra nasıl kullanabilirim?” yani “Ne yapabilirim?” üzerine düşünür.

O zaman, en temel noktayı ve daha sonra ümit etmeyi de içine katarak en temel noktayı insan gereksinimlerinde aramak gerekir. Yaşamda, insan gereksinimleri nelerdir ki bu gereksinimler doyurulmaya kalktığında, önce bilgi edinmek, sonra bilgiyi kullanmak, sonra proje üretip geleceğe yönelik bilgi üretmek ve onun araçlarını gereçlerini üretip onu gerçekleştirmeye yönelmek gelsin? Eğer sonsal sınıflamaya sokulmuş bu soruların hepsini toplu olarak ele alırsak, bu değerlerle ilgili üç temel noktanın “bilmek”, “yapabilmek” ve “ümit edebilmek” noktasında sonsal sınıflamaya sokulduğunu görürüz.

Aristoteles’ten derlerken, bunlara, aynı zamanda, “estetik”i de eklemeli; bilgi felsefesi, ahlâk felsefesi, din felsefesi biçimindeki bu sonsal sınıflama(kategorizasyon) ile sınırlı kalınmasın diye onun üzerine odaklanacağım. İnsan, “Estetik yani sanat felsefesi olarak da yaptığım, ürettiğim şeyden estetik doyum, bir anlamda duygusal bir doyum nasıl sağlayabilirim? Estetik hazların doyumuna yönelik bir gereksinme insanın temelinde var mı, kendisinde böyle bir şeyi ümit edebilir mi?” gibi bir soruyu da estetiğe katabilir tabii. İnsanlar, bunları ortaklaşa düşünmeye başladıklarında, çeşitli farklı görüşler ortaya sürmekteler. Bilgiyi nasıl elde edeceklerine yönelik farklı görüşleri ve ne ümit edeceklerine yönelik farklı görüşleri ileri sürdüklerinde, genel olarak iki biçim söz konusudur. Kategorik düşünme kolay olsun diye böyle söylüyorum; aslında binlerce biçim içinde, indirgenmiş bir biçim gibi düşünebiliriz. Bu iki biçimden bir tanesi dışlayıcı, diğeri ilişkilendiricidir.

Dışlayıcı biçimler, genellikle o değerlerin anlaşılmaması ya da kendi gereksinimleriyle uygun düşmemesiyle ilgili olduğu zaman birbirini dışlayıcı, birbirinden uzaklaşıcı bir tutumla karşımıza çıkıyor. İkincisi, aynı sorunla ilgili ortaklaşa bilgi üretmek ve onu paylaşmakla ilgili olan paylaşıcı ya da ilişkilendirici bir biçim. Bu biçim, giderek aynı ortamda beslenirse ve süreklilik kazanırsa bir “okullaşma” olarak karşımıza çıkar. “Okullaşma”dan kasıt, bu üretilenler, üretilmiş çeşitli görüşler derlenip toparlanır, sonra bu hazır bilgiler yeni katılımcılara daha öncekilerin bu konuda düşündükleri ve yöntemleri şeklinde öğretilmeye başlanırsa, bu bir okullaşma olur. Sonra okullaşma içinde büyüyüp gelişen aynı yöndeki farklı görüşler, giderek, sivri taraflarını törpülerler, belirli ayrımları olmakla birlikte –renk ayrımları gibi– belki bir yöne doğru bir araya gelip birleşebilirler. Bu uzun soluklu, yani nesilden nesile bir çalışmayı da içeriyor olabilir, çünkü tarihte karşımıza çıkıyor bu. Buna da “ekolleşme” diyoruz; okullaşmayla varolan birikimler, tartışmalar aktarılıyor ve bunlar benimsenip kuşaktan kuşağa gidiyor ve sürdürülüyor yani yaşam buluyor ise, o zaman da ekolleşme olarak karşımıza çıkıyor. Ekoller, tarihte çok belirleyici bu üç alanda; bilgi felsefesi, ahlâk felsefesi, din felsefesi, kezâ estetikte yani sanat felsefesinde de karşımıza çıkıyor.

Bir okullaşma daha sonra da ikinci aşama olarak ekolleşme olabilmesi için –böyle algı düzeneksel bir incelemeyle, teknik bir incelemeyle olaya bakarsak– belirli bir konuya, aynı doğrultudaki insanların değişik açılardan bakabilmeleri ve bu insanların, birlikte çalışabilmeleri gerekir. Yani hem farklı bakacaklar, hem birlikte çalışabilecekler. Birlikte çalışabilmeleri gerekir ki, insanlar, o ortamın içinde bireyleşebilsinler. Burada, bir birey sorunu çıktı karşımıza. Bireyleşebilmek, yani ötekilerden ayırt edebilmek, özgün nitelikte olma ve kendini ötekilere karşın ama onlarla birlikte üretebilme olasılığı yaratmaktır.

Aynı konuda, aynı doğrultuda fakat farklı yaklaşımlarla, eleştirel bir biçimde aynı olguya katkı sağlayıp onu geliştirme yönünde bir ilişki birliği olabiliyorsa, oradaki, o ortamdaki insan, bireyselleşme yönünde bir gelişim ortamı bulur. Aynı zamanda, ötekilerle bunu paylaşabildiği için de toplumsallaşma sürecinden kopmaz. Buna, birlikte çalışma diyebiliriz. Birlikte çalışmayı, düşünce alışverişini yapamıyorsak; aynı şey üzerinde farklı farklı düşünceler ileri sürüyor, ama düşünce alışverişini, anlamlandırmayı başaramıyorsak, orada, okullaşma olamaz. Çünkü, kopma, birbirinden uzaklaşma, birbirini dışlama gerçekleşir. Eğer birlikte yürüyebiliyorsak, bu, okullaşmaya dönüşür.

Tarihte, uygarlıklara dönüp baktığımızda, okullaşmayı ve giderek de ekolleşmeyi başaran ve bu ayrımı artık okullar ve daha sonra da ekoller düzeyinde ayrım noktasında başarabilen toplumların daha hızlı, daha yüksek uygarlık düzeylerine yürüdüklerini görme olasılığımız var. Bu bir saptama olarak ele alınırsa, o zaman bir yöntem de çıkarılabilir bundan. Bir okul ortamında ya da bir bilgi topluluğu ortamında ne kadar farklı fikir, ne kadar farklı yaklaşım –ama lâf olsun diye değil, farklı olsun diye değil– farklılığı gösterebilecek bir düzeyde farklı yaklaşım yapılabiliyorsa ve bu paylaşım sürdürülüyorsa, birlikte bu ne kadar başarılabiliyorsa, o zaman bir gelişmeden söz etme olanağını bulabiliriz. Ancak, belirli bir konu üzerinde çalışıyorken, aynılık ve olası aynı fikirler ortamında bir ilerleme olmayacağını, bir çöküş olacağını, bir uyku hâli olacağını, bir farkındalıksız hâlin olacağını söyleyebiliriz. Farklı yaklaşım yapılmaz, iletişim olmaz, karşılıklı bilgi alışverişi anlamsızlaşırsa, kopma, ayrılma olur, uzaklaşmaya yönelinir.

Temelini, insanın varoluş yapısında bulan inanma, ümit etmeyi olanaklı kılar. Aristoteles’in, “Ne ümit edebiliriz?” ve belirli bir biçim aldığı zaman da “Neyi ümit edebiliriz?” diye sorduğu sorunun karşılığı olarak bir düşünce hareketiyle aradığımız da din felsefesidir. Düşünceyle çözümleyerek, bilgisini, bilincimize taşımadan bağlanıp, örgütlenip, onu paylaşmak, yani din biçimi bunun dışında kalır. Burada, din felsefesi, illâ belirli bir dini, objektif bir dini içeriyor olmayabilir, sadece, bireysel kanıları da içeriyor olabilir. Bu, yaygın duruma gelip belirli bir ad altında, belirli bir sıradüzeni(hiyerarşiyi), belirli bir davranış bütünlüğünü de kazanmıyor olabilir. Bireysel kanılarımızı paylaşmaya başladığımızda, bunda bir inanma arayışı yoktur; bu inanma ümit ettiğine bağlanmadır. Burada, inanmayı tanımlarsak, “Ümit ettiğine bağlanma”dır. Bu, dinsel bir inanmayı değil felsefî bir inanmayı bir bakıma içeriyor da olabilir.

İnsan, varolan gerçekliği yadsıyorsa, bu gerçekliği aşma yönünde düşünceleri, planları, projeleri varsa ve bunların gerçekleşeceğine bir bağlılık ve bir çalışmayı sürdürecek kadar kanaat, kendinde uyanıyorsa, o zaman, bu, “Ümide bağlanmak”tır. Bu, varolan gerçekliğe değil ümide bağlanmaktır. Ki, giderek ideolojilerde “ütopya” olarak, dinsel söylemlerin içinde de “cennet” olarak karşımıza çıkar. Daha olumlu, daha zevkli, daha estetik, daha bilgili, daha anlayışlı – tüm bu “daha”lar varolan gerçekliğin yadsınması anlamına geliyor, yani daha iyisini istemek. Hayır, bu bana yetmiyor. Varolan bilgi var, bu bana yetmiyor; daha çok bilgi, daha nitelikli bilgi istiyorum. İşte bunlar, kişilerin, birbirleriyle olan ilişkilerindeki belirli kriterlere bağlı davranışlar. Bu “daha”lar ümit; bu ümit etmeye de bağlanmak, ümit etmeyi istemek –geçici olmasından çok, ona bağlı kalmayı kastederek söylüyorum– inanmayı getiriyor. Bu, insanın varlık yapısında olabilir mi? Varlığıyla ilgili olabilir mi? Ontolojik bir soru olabilir mi? İnanma, kişilerin, varoluşsal temelde, yani varoluş yapısında taşıdığı bir olgu mudur, yoksa olmayabilir mi? Tartışmaya, buradan başlarsak –daha sonra onu besleyecek şeyler var ama buradan başlarsak– “Neyi bilebiliriz, neyi yapabiliriz, neyi ümit edebiliriz?”den değerler sorgulamasına gidebiliriz ve bugünkü noktadaki karşıtlıkları da değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.

S: Gelecek bilinci olduğu sürece, insanda, inanç, kaçınılmaz gibi görünüyor. Çünkü, inanç, bir noktada, gelecekle bağlantılıdır. Bilincin varoluşu, yani insanın kendini fark edişi ve bir geleceğin olması umudu, inancı ne olursa olsun, en inançsızın bile mutlak şekilde inandığı bir şey var. Dolayısıyla, gelecek diye bir şey var, inanç var ve inanca bağlı olarak da insanın mistik ve dinsel eğilimleri var diye düşünüyorum.

Burada, bir şey daha katılmış oldu. Yani, gelecek hakkındaki ümidimize bağlanmanın –inanç, eğer böyle tanımlanırsa, inanmayı böyle tanımlıyorsak– bunun mistik bir yönü de vardır. Nasıl inanma varsa, bunu da onun bir biçimi olarak korur; beslenmiş ya da beslenmemiş, kısır kalmış da olabilir. O zaman, ümidin, bu inan bağlamını biraz daha sorgulayabilir miyiz? İnanmayı başka bir biçimde de ele alabilir miyiz? Ümit ve inanma, hep geleceğe yönelik midir? Başka bir şey söylemek olanaklı mıdır bu konuda?

S: Kişinin, hayatını sürdürme isteğini de perçinliyor ya da kamçılıyor olabilir. Henüz gerçekleşmemiş olan bir şeyi, gerçekleşecekmiş gibi düşünmek, insanın varoluşunda varsa… Ölüm korkusu demek istemiyorum, ama varoluşunu sürdürme isteği olabilir.

Yani, yine ümit, geleceğe yönelik bir ümit biçiminde karşımıza çıkıyor.

 

Soru: Gerçekleşmiş olan bir şey yok, somut bir şey değil…

İnanma da, ümit de geleceğe yönelikse gerçekleşmiş bir şey yok, hatta gerçeği yadsıma var. Karl Marks diyor ki: “Din, toplumları uyutan bir afyondur.” İki söz söylüyor en temelde, ayrım için. Din diye içine atladık işin ama “inanmayı, ümit etmeyi, yani ümide bağlanmayı söz konusu ettiğimizde, bu bir ideoloji olarak da karşımıza çıkabilir” dedim. Büyük bir  ideolog Karl Marks. Din ile ideoloji arasındaki bu ayrımı, belki kendi de netleştirmek için böyle önermelerde bulunuyor: “Din, kalpsiz dünyanın kalbidir.” Bu, varolan gerçekliği yadsıyor ve varolan gerçekliğin yadsınmasında ümidi taşıyan bir sistem bakıyor, arıyor, dinde görüyor. Din, mevcut gerçekliği yadsıyor ve ümit olarak insanlara daha iyi bir gelecek, daha iyi bir yaşam vaat ediyor. Ama bunu doğru bulmuyor Marks, diyor ki: “Ümit, boş bir inan, gerçekleşemeyecek bir ümittir” –öyle anlıyor– eğer öyleyse o zaman, ümidi gerçekleştirebilecek, insanların o ümidi besleyeceği ve başarabileceği bir proje durumuna dönüştürülmek istendiğinde, akıl alır, anlaşılır, yani “olmadan önce, anlamı kendinde uyanabilir bir iş olmalıdır“ diye düşünüyor ve ideolojisini kuruyor.

İdeolojiden kastımız, anlaşılabilir bir şey. İnsan, ideolojinin içinde kendi geleceğini kurabileceği olanakları ya da ne kurabileceği, nasıl olacağı, önceden, bunların tasarımını yapma işini başarabiliyor ise o zaman, ideoloji yok, sadece bir umut var. Daha iyi olmalı, daha iyi olabilmeyi beklemek –buradaki ayrım, belki başka biçimde bir ayrım. Birçok ayrım olabilir ama benim gördüğüm bir ayrım şu: Birinde, çocuksuluk var, yani daha iyi koşullar istiyorsunuz; daha fazla iyilik, güzellik istiyorsunuz ama bunu, kendinizin yapabileceğine inanmıyorsunuz; bunun birileri tarafından yapılmasını bekliyorsunuz. Bu, bir güçte, belirli bir idealize edilmiş güçte de odaklanabilir ve Tanrı adını taşıyabilir ya da daha ilksel dönemlerde birçok kişi yapabilir, birçok tanrı yapabilir. Onda da güzel bir rekabet var; Zeus yapmıyorsa Adonis yapsın, Afrodit yapsın gibi. Alternatif tanrılar ama çocuksu; kendi gücüne, kendi geleceğini, kendinin yaratacağına, kendi ümitlerini kendinin doyuracağına inancı yok.

Burada çok ilgi çekici bir şeyle karşılaşıyoruz: Din, ümit besliyor, ümide bağlanıp kalma, inanma ama aynı zamanda onu gerçekleştirebilmeye inanılmadığından, inançsızlığı da barındırıyor. Aynı oranda ve aynı güçte, hatta baskın olarak belki inanmamak –dinde karşımıza çıkıyor bu ve çocuksu–. İdeoloji olduğu zaman ise, bunu ben yapacağım, ben yapmalıyım, bu sorumluluk bana ait, bunu kimseden beklemiyorum, bunu yapabilmek için çabalarım şunlar, yöntemlerim şunlar; yapabileceğim işler, ilişkilendirmeler, paylaşımlar belirli, önceden anlamlandırılmış olacak. İçinde anlamsız kalan bir yer varsa ideoloji, kendini bütünlememiştir. Orada hâlâ boşluklar vardır, çocuksuluk vardır; hâlâ kendi sorununu, kendi bilincini taşıyor olmaktan uzaktır diye düşünülebilir.

Burada, bir de felsefeyi, yani sorgulamayı, yine ortak noktada söz konusu edersek, “Dinde sorgulama olmaz mı? Din içindeki ilişkiler hep çocuksu mu kalır? Dinî bir bilinç tipi büyüyemez mi? Kendi yetkinliğine doğru gitmez mi?” diye düşünebiliriz. Bu, tarihte de karşımıza çıkıyor. Dinlerin doğuşunu, gelişme sürecini izlediğimiz zaman, hakikaten, felsefî nitelikte baktığımızda, öyle bir gelişmeyi görüyoruz. Dinsel bilinçte, o çocuksu dönemden, giderek kendi bilincine sahip çıkma dönemlerine ve objektif dinlerin içinde –objektiften kastım, toplumsallaşmış, kurumsallaşmış ve kuşaktan kuşağa kendi varoluşunu sürdürmeyi başaran dinlerin içinde– bu tür sivrilmeler, ileri çıkışlar görüyoruz. Nedir bunlar? O dinlerin, gnostik yanları. “Gnostik” yani hikmet arayışı yanları ya da bizim geleneksel bakış açısı adıyla “Tasavvuf”, felsefî söylemle “Theosophia”.

Tanrısal hikmet bağlamına dönüp baktığımızda, burada ilgi çekici bir şey görüyoruz: Dindeki çocuksuluk, çocuksu ümit ve inan, yerini, ideolojideki sağlam ümide, sağlam inana dönüştürmüş; başka bir deyişle, dinin kendini, ideoloji biçiminde, yeniden üretmiş. Dinler içinde, bazı tasavvuf akımları karşımıza çıkıyor. Bunların iki yönü var: biri seküler bir yön, dünyevî yön: Dinin umutlarını, dünyada gerçekleştirmek; dinsel beklentileri, dinsel umutları, dünyada gerçekleştirmek. Buradaki “dünya”, yerküre anlamında da olmayabilir; insan dünyası, insanın, kendini değerlendirdiği, algılarında, bilgilerinde değerlendirdiği bir atmosfer, böyle bir dünya… Neden böyle nitelendiriyoruz? Dünya, toplumsal olmayabilir, fantastik olabilir; psişik süreçlerde böyle bir gerçekleştirmeyi deneyebilir ya da orada doyum bulabilir.

Bu, bir yanılsama mıdır, o ayrı bir konu. Ama sonuç itibariyle ümidin güçlü bir şekilde kendi sorumluluğuna alınmasını, ideolojiye benzer bir biçimde ya da ideolojik nitelik kazanmış bir biçimde yeniden üretilmesini söz konusu ediyorsak, burada bir başkasının yapacağını, kendi dışındaki başka her ne ise onun yapacağını beklemek yerine kendinin yapması yolunu denemek ve bunu psişik süreçte, toplumsal süreçte, fantastik düzeyde, aşkınsal düzeyde, sezgisel düzeyde –hangi düzeyde olursa olsun– kendi sorumluluğunda bilmek, din içinde, dinin ideolojik olarak üretilmesi adına söyleyeceğimiz, tasavvuf ya da hikmet olarak da söyleyebileceğimiz bir alanı kapsıyor; yani dinî ümidin, dinsel inanın, büyümüş, kendine sahip çıkmış durumu.

Bunu biraz işleyelim. Günümüzde, bunlar çok tartışılacak. Son krizden sonra dünyada, artık, dinler, bu biçimde sorgulanmaya başlayacak. Önümüzde bunu göreceğiz, çünkü varolan yorumların, varolan algılamaların ve dinsel algılamaların, dünyada, çeşitli yargılara neden olduğu ve bunlar üzerinde ciddi şekilde yıkılma ve bozulma haberlerini görüyoruz. Bu çıkarlar üzerine yapılan çatışmalara da âlet edilen ya da çıkarlara âlet edilerek kullanılan insanların, yeniden, şöyle bir kafalarını kaldırıp bu değerleri, “Nedir bunlar gerçekten, neydiler, bunların halen gücünü sürdürebilmesinin, yani dünyada gücünün halen var olabilmesinin nedeni nedir?” diye sorgulamaya başladıklarını ve bunun gerçekten felsefî bir sorgulama olarak, derin nitelikteki bir sorgulama olarak karşımıza çıktığını göreceksiniz. Biz biraz erken davranalım dedim; girdiğimiz alanı önümüzdeki günlerde göreceksiniz. Dünya platformunda genel olarak en çok tartışılacak konulardan biri bu olacak:  Modernizm döneminde, değersizleştirilmiş, hiçleştirilmiş(nihilize edilmiş) değerler, yaşamın dışına itilmiş değerler, böyle bir kriz noktasında nasıl oluyor da bu modern dünyada, modern insanlarda yeniden diriliyor ve yaşamlarında birincil oluyor?

Terör diye nitelendirilen ortamdaki insanların, dinî inancası olarak ele alındığında, bu, anlaşılabilir bir şey olabilir. Orada fakirlik vardır, yaşamda, umutlar neredeyse sönmektedir, o umutsuzlukları umuda çevirecek bir beklentinin kızgınlığına, kaygısına, kavgasına dönüştüğünde, bir dine yaslanma, dinden bir güç alma, dinî beklentinin yani dinî inancın güç vermesi biçiminde ortaya çıkabilir. Buna tüm psikologlar, sosyologlar, “Tamam, öyle olurdu,” diyebilirler ama karşısındaki modern dünyanın, dine gereksinimi olmayan, cennetini kendi yaşamında kurmuş olan dünyanın cennetine, birdenbire düşen bir ateşten sonra, bu cennet, cennet değil. Niye? Cennette paranoya yoktu, şimdi var. “Acaba, içtiğim suda zehir var mı? Acaba, bugün bomba düşecek mi? Acaba, bugün beni öldürecekler mi?” Cennet, birden kayboldu, cennet kaybolunca, beklerdik ki, modern dünya, akılla, kendi buna başka bir çözüm üretsin. Ama gördük ki, modern dünya, ilk tepkisini, aynı biçimde, kısasa kısas, yani şeriat noktasında verebilir; kendine yapılan saldırı karşısında, “Ben de saldırırım, siz bana atarsanız terördür, ben size atarsam savaştır ve haklıdır,” diyebilir ve yapıyor da. Bunun değerlendirilmesi ayrı bir konu…

Bu durumda, böyle bir ümidin tekrar ortaya çıkması, “Acaba, ne tip bir şey yapıyor?” Sorgulamamız gereken yer orası. İnsan şuuru zedelendiğinde, yönelimini(oryantasyonunu) yitirdiğinde, çeşitli inan yönelimlerini yitirdiğinde bir geri dönüş(regresyon) mü yaşıyor? Bu geri dönüşünde, insan, tekrar o yetişkin şuurundan çocuksu şuuruna mı geri dönüyor? Niye bunu soruyorum? Çünkü, davranış biçimi eğer doğruysa, başta koyduğumuz “Dinsel inan, çocuksuluktur,” dinsel ümit, beklenti, çocuksuluktur; burada, kastım, zayıflıktır –aşağı bir şey, kötü bir şey değil– çocuksuluktan kastım, başka bir güç tarafından iyilikler gelecek, ben yapamam anlayışı. Dolayısıyla, bir anne-babaya gereksinim duymak, bir çocuğun, kendi anne-babasından umut beklemesi, hayatın iyileştirilmesini onlardan beklemesi bağlamında çocuksuluktur diyorum. Saflıktır, aynı zamanda, çocuksu ve safça bir şey, temiz bir şey hatta. Ama bu yetkin “Ben yapacağım, ben gerçekleştireceğim”den, birdenbire buna geri dönüş, o alandaki başarısızlık, şuurun, o alandaki çözülmesi, böyle bir geri dönüşe neden oluyor ve tekrar bu biçimde ortaya çıkıyor ise –illâ Hıristiyanlık olarak çıkmayabilir, her toplumda kendi dini olarak, kendi dinî görüngüleri(fenomenleri) olarak ortaya çıkacaktır kuşkusuz– hangi biçimlerle süslenirse süslensin, temelinde yatan çocuksu inandır; yani “Ben yapamıyorum, daha güçlü bir varlık yapsın.”

Bu çocuksuluk, bana şunu söylüyor: O zaman, “inan”, insan varolanıyla ilgili bir sorundur. Kültürel değildir, ontolojiktir; insanlık, var olduğu sürece var olabilecek bir şeydir bu bağlamda. Öyle anlıyorsak, onun kültürel biçimleri değişebilir, başkalaşabilir, başka başka biçimler alabilir, ama her zaman kendi yaşam gücünü zayıf bulduğu, çözülmüş bulduğu yerde kendi çocuksuluğuna geri döner. Eğer ileride, insanlar, birdenbire on sekiz yaşında doğmayacaklarsa, hep çocuk yani bebek olup büyüdüklerini varsayarsak, o çocukluk sürecini hep yaşayacak olurlarsa, her çözülmede, bu geri dönüş de yaşanacaksa ve o zaman da o ümidi taşıyacaksa,  “din”, varoluşsal bir sorun olarak, insanın yaşamında vardır. Şu din, bu din değil; din olgusu ya da onun en temeli “ümit”, ümide bağlanmak, inanmak. Eğer böyleyse, bu doğruysa, bunun yerine başka bir şey koyamıyorsak –eğer koyuyorsak kaldırırız, doğru değildir o zaman, seçeneğini koyduk mu tamam– yetişkinin, ileriye bağlı ümidi ve onun projesinin ideoloji olmasının yerine de başka bir şey koyuyorsak, onu da kaldırırız.

İdeolojilerin, kültürel biçimleri, çağa uygun biçimleri, toplumsal ilişki biçimleri değişebilir; ama ideolojiyi biz en temelde bir ümit, varolan gerçekliğin yadsınması ve gelecekte yeniden kurulma projesinin üstlenilmesi, sorumluluğun kendine alınması olarak anlıyorsak ve ona bağlanmaya bir ideolojik inanma, bir “inan” olarak yaklaşıyorsak, bunun da varoluşsal, insanın varoluşunda, zorunlu ve her dönemde kendinde bulacağı ve bunun için çabalayacağı bir değer ya da değerler temeli, değerler kaynağı olarak karşımıza çıkacağını düşünüyorum.

Hakeza, “Neyi bilebiliriz?” sorusu daha ilkel, daha ilksel bir soruymuş gibi. Neyi bilebileceğimiz, bilginin ne olduğu sorusu belki daha yalın bir soru, ama kendinden sonraki gelişmiş süreçleri kapsayan bir soru. Bilgi, bilginin yöntemi, bilgibilim(epistemoloji) noktasına taşındığında, bilmenin yöntemlerinin sorgulandığı noktaya taşındığında, her ideolojinin kurgulanması ve ona beslenecek olan bağlılık, ümit, o bilginin niteliği ile ilgili olacaktır. Ne nitelikte bilgi üretebiliyorsak, o nitelikte ümidimiz, o ümide bağlanmamız söz konusu olacaktır. O zaman, tüm bu beklentilerimizi, belirleyici olarak da bilgi üzerinde sorgulayabiliriz. Eğer ölçüt olarak bilgiyi ve bilgibilimi söz konusu edersek, o zaman, çocuksu inan ile ideolojik inan, yani dinsel inan ile ideolojik inan arasında yeni bir ölçüt bulur ve onun üzerine bir sorgulamada bulunabiliriz. “Bilgi” ya da “Bilgibilim” ne demektir?

Dinsel inandaki çocuksuluk, bilginin yeterli düzeyde üretilememesi, bilginin kendinde, kendini yönetebilecek düzeyde, nitelikli bir biçimde üretilememesiyle de ilgilidir aynı zamanda. Eğer, insanlar, kendilerini yönetme bilgisine ulaşmamışlarsa, çocuksu umudu ve inanı taşımak, onları, ancak dengeli kılabilir, yoksa yaşamlarına son verirler; yaşamlarını besleyecek başka bir güçleri olmaz. Nitelikli bilgi ise onları ideolojiye, yapılacak olanın sorumluluğunu üstüne almaya taşıyacaktır. O zaman, bilgi ölçütü –eğer söz konusu olabilirse– bilgibilimin, yöntemli bilimin, bilimsel bilgi niteliğinde, sanatsal bilgi niteliğinde, öteki nitelikli bilgiler düzeyinde üretilmesi, kişileri, bu çocuksuluktan, kendi yaşamlarını, sorumluluğun bilincinde, ödev bilincinde, kendilerinin gerçekleştirebileceği bilincine taşıyacak bir öğe, bir nitelik olarak karşımıza çıkar.

O zaman, sorgulama burada şöyle bir yere gelebilir: Bilgibilim yoksa bilgilerimiz var ama onları sorgulayamıyorsak, onları değiştirme, dönüştürme, geliştirme gibi bir bilinç, yani yöntemli bilinç ya da yöntemli bilgi bilinci elimizde değilse, o zaman, çocuksu umuttan ve inandan kurtulma olasılığımız yok. Bu ilgi çekici bir sorgulama yeridir; böyle kolayca söylüyorum ama sorgulamayı toplumsal düzeyi yukarıda olan bir noktada yaparsak, örneğin, akademik bir çevreyi düşünelim: Bilimsel bilgi var; birikmiş, paylaşılmakta ve aktarılmakta ama bu bilimsel bilgi edinilirken, çocuksuluğumuza mı ulaşıyor yoksa ideolojik benliğimize mi ulaşıyor noktasında sorgulanabilir. Çok bilgili olup çocuksu olabiliriz. Nasıl yani? Örneğin, “AIDS” bir hastalık –çok da hoş bir adı var, aid dediğiniz zaman, yardım demek– yardım diliyoruz, bilmiyoruz ki nasıl yapılacak, daha önce hiç öyle bir şey yapmadık ki, laboratuvarlarımız yok o konuda, sanayimiz yok, yapma bilgimiz(know-how’ımız) yok. Neyimiz var? Üniversitelerimiz var. Peki, ne öğreniyoruz orada? Bilgi öğreniyoruz. Bilgiyi biz mi üretiyorduk? Hayır, başkaları. İşte, bu “başkaları”, çocuksuluktaki anne-babalardır, dindeki Tanrı’dır, meleklerdir, cinlerdir, çünkü biz değiliz. O zaman, bekleyeceğiz.

Burada anlatmak istediğim bu çocuksuluk; safça ondan kurtulmayı ümit ediyorsunuz ama yapabileceğinize yönelik bir özgüveniniz yok, yine de istiyorsunuz. Bunu anlatırken, bu düzey, genellikle sokaktaki kişilere söyleniyormuş gibi gelir, genellikle çocuklar böyle düşünür. Hayır, yetkin biliminsanları da olabilirler; makaleleri de yayımlanmış olabilir bu kişilerin, kendi disiplinlerinde çok başarılı da olabilirler. Ama öyle bir noktada, kendi toplumsal yapısında, yani gerleştireceği alanlarda kendinde böyle olanaklar yoksa, buradaki ümit, o ümide bağlanma, kendi dışındadır, kendi dışındaki güçlerdedir, o zaman, çocuksudur.

Bu nitelikte dönüp baktığımızda, bilimsel bilginin, felsefenin, sanatın, din felsefesinin, etik felsefenin, ahlâk felsefelerinin, bilim felsefesinin içinde ne kadar rol aldığımıza bakalım. İçinde ne kadar rol alabiliyorsak o kadar ideolojimiz olabilir; olmadığımız ölçüde de o kadar çocuksu ümidimiz. O zaman, böyle bir bilinç tipi, illâki bizim toplumumuzda yaygın ya da Doğu toplumlarında çok yaygın, Batı’da yok demek istemiyorum. Aksine Batı’da, az önce söylediğim gibi, o modernist yapı içinde, birdenbire çocuksu inana, birdenbire ümide dönüp bağlanmak, kendi toplumlarındaki bilimsel üretimin, teknik üretimin siyasal güçteki kullanımına güvensizlik, yani imansızlık olduğunda başka bir iman arıyor, başka bir ümit arıyor, ama o da çocuksu; çocuksu olunca da adına, din diyoruz.

Bizdeki biçimi, bilinçsiz çocuk; oradaki biçimi, bilinçli çocuk. Niye? Çünkü, oradaki biçiminde, böyle bir çocuksu umut, kendi toplumundaki güçlerin; siyasi, ekonomik, bilimsel güçlerin bunu başarabileceklerine imanıdır. Neden? Daha önceki tehlikelerin farkındadır, kendi tarihine baktığında, daha öncekilerin, bunları başarıp başarmadıkları ile ilgili bir güvencesi vardır, “Bunun da hakkından geliriz” der. Bilime, bilimin teknik yapısına ve onun kullanımına katılmamış, edilgin bilgi işleyen, bilgiyi, sadece kitaplarda gören ve bunu kendi üniversitelerinde paylaşan toplumlara dönüp baktığımızda, bunlar, kendi dışında üretilen bir bilginin, kendi dışında üretilen bir aklın edilgin talipleri olunca –talebeler, yani kendi üretmedikleri bir bilgiyi alanlar– kendi dışlarındaki güçlerden, kendilerini korumasını beklemek zorundalardır. Ya da ontolojik bir şeyse bu, –ki öyle görüyorum ben– o zaman, başka türlü işin içinden çıkamayacağını düşünerek, yaşamını doğrudan doğruya ortaya koyabileceği bir tepki vermek zorunda kalır.

Bu söylediğim, nesnel bilgi ortamı, paylaşımın da yetmezliğinden sonraki bir aşama –yani bu, baştaki bir öznellik değil– bu, nesnel süreçlerden geçen bir bilgi aşamasının tekrar kendi üzerine döndükten sonraki sorgulanmasına götürebilir bizi; tam böyle bir nokta. İkinci öznellik aşaması diyorum buna, yani bireyin üretildiği öznellik. Şöyle ele alabiliriz: Birinci öznellik süreci, çocuksu öznellik sürecidir; kendi dışında bilgiler vardır, ona ulaşacaktır, onları öğrenecektir ve tasarımlarını, beklentilerini yaşamda gerçekleştirecektir. Umudu, buraya da taşıyabiliriz; bunları yapar ama tüm bunlar gerçekleşme noktasına geldiğinde başka bir sorgulama başlar. İkinci öznellik dönemi başlar; çocuksu değildir bu, deneyimden geçmiş, nesnel süreçleri yaşamış olarak, kendi üzerine dönüp doyum bulup bulmadığına ve kendini o durumda anlamlandırıp, anlamlandırma çabasında anlamlı bulup bulmadığına bağlı bir sorundur. Ki, o noktaya, yine belirli bir biçimde, sonsal sınıflandırma olarak iki biçimde yaklaşıyorum.

Böyle bir süreçte, bazı bilinçler doyum bulabiliyor, bununla yetinebiliyor, kanaat sahibi olabiliyor. Geçmişine dönüp bakıyor; daha kötü durumdaydım, daha iyi duruma geldim, daha ne olsun, şükür hamdolsun diyor. Ya da çevresine bakıyor; çoğu da üç aşağı beş yukarı; “Kader, yaşam bu işte“ diyor. Bu çok dalgalı bir şey, bazen topluma egemen olur, bazı noktalarda bizi sarsar, “Yok! Böyle olmamalı!” deriz, sonra yine edilgin kalabiliriz. Fakat bilinç, o noktada, –ikinci aşamada, ikinci boyutta– doyum bulmuyorsa ikiye ayrılır: Biri hastalıksaldır(patolojiktir), artık o, yaşamı anlamsız bulmaktadır. Yaşamı anlamsız bulduğundan, onu anlamlandıracak heyecanlara yönelecektir. Bu heyecanlar, kendi zihinsel düşlemleri olabilir, oraya kaçabilir; çeşitli kendini unutma yöntemleri olabilir: alkol, uyuşturucular, seks, şiddet, hızlı araba kullanımaları, dağa tırmanışlar, deniz dibine dalışlar… Heyecan var, kendini anlamlandıracak en temeldeki bir şeye başvuruyor. Heyecan niye? Bu çok hoş bir sözcüktür, hay-e-can; “hay” dirimsellik, diri olmak. Canın diriliğini fark etmek, varoluşsal bir şeydir; öyle bir şey yapacak ki yaşamını duyumsayacak, “Yaşıyorum ben” diyebilecek.

Yaşam noktasındaki diriliği tattığı zaman, insan için yeni bir yaşam vardır; yaşamdaki yitmiş umutların hepsi gider, yeniden yaşamdan tat aldığı bir duruma gelir kişi. Bunlar, çeşitli maddî araçlarla da yapılabilir; onlara, hastalık(patoloji) diyorum ama hastalıksal ortamda, insanlık, çok ilerleme kaydedebilir, yani birileri, kendini böyle tüketir. Örneğin, bazı sanatçılar vardır –aşağı yukarı sanatın her alanında gözlemleyebiliriz– bu kişilerin yaşamlarını büyüteç altına aldığımızda görürüz ki, hastalıksal görünüşlerdir; geçimsiz, kavgacı, tutarsız… Tüm bu araçları, bazen kullanır ama ürettiklerine bakarsın, toplumları devindirir. Kendilerinden vazgeçmiş, kendi bunalımlarını yaşamışlardır. Onun içinden çıkma gayreti ile yaptıkları ürünler, kişilere yeteri kadar doyurucu malzeme sağlamış olabilir. Hastalıksal dediğim, dışlanan hastalık değil, böylesi bir hastalık bu; başka bir ad da verebiliriz.

Bir de ikinci ve hastalıklı olmayan bir durum vardır; bu da ikinci öznel durumda ya da o çocuksuluktan çıkmış, nesnel süreçleri yaşamış ve doyumsuzluk içinde olan bireyin, yaşamı anlamlandırmak üzere, daha derin sorgulamalara yönelmesidir. Burada anlamlandırma ve anlam sorunu vardır; bazı akımlarda, bazı dinler ve tasavvuf akımlarında da bu çok kullanılır, bazı içrek(ezoterik) okullarda da kullanılır. En eskisinden başlayarak söyleyeyim: Gnostisizm, Hermetiktir, ta Hermes’ten beri. Eğer Antik Mısır’da gerçek tarihe bakarsak beşbin yıl önce görünüyor; bazı söylencelerden hareket ederek çeşitli öngörüler var, sekizbin yıl önce gibi. Bence, üçbinle beşbin arasında o kadar büyük fark yok, çünkü uzun yıllar, büyük bir gelişme olmamış bir dönem. Hangi eskilikte olursa olsun, Hermetik döneme baktığımızda, oradaki söylemin içinde ilginç bir kavram var: lapidem; felsefe taşı. Bu lapidem’le ilgili bir formülasyon da var: V.I.T.R.I.O.L.

Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem.

Visita: Bu, bildiğimiz “vizite”; doktorların çıktığı sabah vizitesi gibi. Nedir o? Gezi. Vize kartları da oradan geliyor.

Interiora: İnteriör, içedönük, içe yöneliş.

Terrae: Toprak.

Visita Interiora Terrae: Toprağın içine kıvrıl, içine seyahat et.

Rectificando: Onu rafine et, yüksek ısılarda kaynat. Altını rektifiye ederler ya; yani ayrıştır. Onun içindeki öteki malzemeleri ayrıştır.

Invenies: Bulmak. Onu bul.

Occultum: Okült, büyü demek biliyorsunuz; günümüzde büyücülük gibi, ama o dönemde gizem, yani gizemli.

Lapidem: Taş, ama felsefe taşı.

Invenies Occultum Lapidem: O gizemli taşı bul.

“Toprakta, içe dönerek gizemli taşı bul, onu rektifiye et; arındır.”

Aranan sır buydu. Altındır dediler; tabii canım, olsa olsa toprağı rektifiye ettikten sonra kıymetli olarak ortaya çıkan şey altındır! Doğru, altınla simgelenmiş. Hermetik simya bilimi buna altın demiş; felsefe taşı altın. O zaman, nerede yapacağız bunu? Toprağı eritip yapacağız. Bakırla karışıktır, bakırı eritiyorlar, altın yapacaklar; derken daha sonra yok dediler, böyle değil. Kurşunu öyle bir rektifiye edeceksin ki, altın olacak. Arada ne gerek? Ona, cıva katmak gerek diyor, işin içine Merkür giriyor –onlara girmeyeyim şimdi. Burada, Hermetik dönemde, daha sonra tüm gnostik öğretilerde ve günümüzdeki tüm  içrek(ezoterik) öğretilerde, V.I.T.R.I.O.L. kavramı kullanılıyor. Bir ilginç yanı var: Varolanların kendi içindeki bir şeyi bulup çıkarmaktan söz ediyor, olmayan bir şey için “Yap!” demiyor, “icat et!” demiyor bu öneri. Kendi toprağında –varolanda– öyle bir şey var ki, onu bulup ortaya çıkardığında, tamam işte bu o! Aranan o!

Bazı içrek(ezoterik) okullar, “Kaybolmuş sözcüğü bul!” diyorlar. Bakıyorsun, V.I.T.R.I.O.L. içinde kaybolmuş sözcük hangisi? Taştı. Kaybolmuş sözcüğü bulduk, lapidem’miş. Ne yapacağım onu? Ham bir taş bu, toprağın içinde ham durumda. Al onu. Mermer parçası örneğin; al ve onu rektifiye et. Mermeri, öteki parçalardan ayır, saf mermer durumuna getir. Getirdim, tamam mı? Hayır. Kaybolmuş sözcük bunun içinde. “- Bul! – Nasıl bulacağım?” Mermeri bulduk, saflaştırdık. Gizli diyordu; okült. Bu, o kadar gizli değil, bildiğin taş bu. O zaman, bu taşın olanaklarını bul, çıkar. Gizli olan bu. Bu mermer, nelere olanaklıdır? Kolaylaştırıcı bir örnekle anlatayım: Örneğin, bir piyano. Bir piyano koyuyorlar önümüze; mermer yerine piyano. Diyorlar ki: “Bu piyanonun içindeki gizemi bul, çıkar!” Başlıyor sanatçılarımız. Bu fenâ değil galiba; koyuyor bir yana, bir beste. Yine arıyor, arıyor, arıyor. “Bu daha iyi galiba!” Eğer oysa yapmaz bir daha, habire arıyor. Çıkarıp bir daha yapıyor, çıkarıp bir daha yapıyor, habire piyanonun içindeki olanakları çıkarıyor, koyuyor, “Bu muydu acaba?” diye. Fenâ da değil ama “Hayır!” Bir daha arıyor, sürekli arıyor…

Bunu, en iyi, cazcılarda görürüz. Cazcılar, orada hoşlanılacak şeyi aramak yerine, onun kendini keşfetmeyi isterler. İşte, mermerin içindeki tüm olanakları çıkarmak da heykeltıraşın işidir. Dolayısıyla, bitmeyen bir arayıştan söz ediyoruz. Kaybolmuş sözcük, sürekli aranıyor ama hiç bulunamıyor. Hiç bulunamadığından, bu arayış, sürekli üretim, sürekli gelişim, sürekli, insanın olanaklarının buluşu demek. Dışarıda, bu, piyano da olabilir, resim de olabilir, heykel de olabilir. Yaptığımız tüm bu üretim arasında kendi olanaklarımızı, bu taşın yani kendimizin olanaklarını deniyoruz. Bunda ne var, ne yapabilir? Tüm tarihe baktığımızda şaşırtıcı şeyler yapmış, bitmiyor, daha neler var interiora terrae? Bu rectificando, bitmez bir senfoni!

“Kaybolmuş olanı bul!” Bu kaybolma sözü, –yaşamı anlamlandırma noktasında sorgulayacağımızdan– ikinci nesnel süreçleri de tükettikten sonra anlamsızlığa bir çözüm arayışı, yani anlam arayışı: Yaşama, Anlam Arayışı. Yaşama anlam arayışı, eğer varoluşsal düzeyde, varlık düzeyinde insanı doyurmuyorsa, o, anlam değildir. Yaşam için konuşuyoruz tabii. Platon, Hermetik gelenekteki bu V.I.T.R.I.O.L.’ü, felsefî bir düzeyde söyledi; Anomi dedi Platon. Anomi, yani anlam yitimi. Anlam yitmiş, sözcük kaybolmuş. Neydi o sözcük? “Anlam” yani yaşamın anlamı. Peki, bunu nasıl yerine getireceğiz? Tüm gerçekleştirmeler, bunu yapamıyorsa böyle bir şey var mı? Bir olasılık olarak mı hep önümüzde durmakta ve acaba, aramak mıdır kârımız? İnsan, sürekli bir arayış içinde olduğu sürece bir anlam arayışına bağlanıp kalmaktır ümidi. Böyle bir inan da var mı, böyle bir noktaya taşıyabilir miyiz? Çocuksu inan, ideolojik inan, bir de yaşamı anlamlandırma sürecine bağlanıp kalma inanı, yani felsefî inan.

Bunu, psikoloji yapabilir diye düşünüyor çoğu kişi ve bunun üzerinde çok ciddi çalışmalar var. Ülkemizde de çok ciddi çalışmalar var; psikolojinin, yaşamı anlamlandırması ile ilgili çalışmalar. Göreceksiniz, incelediğinizde, psikoloji, yaşamı anlamlandıramıyor. Psikoloji, yaşamdaki gerçekliğe uyumu sorguluyor ve o uyum bozukluklarını gidermeye yöneliyor ama yaşamı anlamlandıramıyor. Bilim, bilimin psişik süreçleri ve sosyolojik süreçleri ile ilgili tüm alanları, yaşamı anlamlı kılamıyor. Yaşamı, daha nitelikli, daha gereksinimlere uygun üretimlerle besliyor ama anlamlı kılamıyor. Kim için? Biraz önce konuştuğumuz, nesnel süreçleri yaşadığı halde –hastalıksal noktalar dışında– yaşamda anlam bulamayanlar için. Bunlar kimler? Böyle kişiler var mı? Var. Niye herkes öyle değil? Herkes birazcık öyle ama bir de bunun derdine düşenler var, bunu dert edinenler var; bu da bir “hastalık”. Filozoflar; işte filozoflar bunlar.

Filozoflar, inanılmaz bir biçimde, yaşamda anlam arıyorlar ve bunu ontolojik düzeyde üretmedikçe, üretemedikçe, doyum bulamıyorlar. Peki, bu filozofların içine illâ ki, Batı’daki felsefî disiplinler ve düşünce tarihi içindeki insanlar mı girer? Dar anlamda, “Evet”, geniş anlamda ise felsefe edimi, yani yaşam üzerine düşünmek, estetik üzerine düşünmek, bilgi üzerine düşünmek, ahlâk üzerine düşünmek, yani “üzerine düşünmek”. Düşünme üzerine düşünmek. Nerede varsa; bu okul yapısına gelmemiş olabilir, akım(ekol) durumuna gelmemiş olabilir, bazen küçük öbeklerde olabilir, bazen tek bir bireyin kendi içinde akıyor olabilir ki gizemciler(mistikler) herhalde bu noktada sorgulanabilir. Her ne kadar gicemcilerde o kadar soyut olmasa da onların da ortamları var; onların da paylaştıkları şeyler, çok soyutlandıkları zamanlar var –peygamberlerde olduğu gibi. Örneğin, Hz. Îsâ kırk gün çöle gider. Tek başına kalır orada; aç, susuz, düşünmede. Çeşitli görüşler(vizyonlar) yaşar, düşler görür ve tekrar döndüğünde, kendinde bir değişim yaşar. Dıştan anlatımı böyle, ama biraz daha derinden incelediklerinde, Esseniler ile birlikteydi. Esseniler, gizemci bir öbekti; onlarla birlikte uzun seneler iç deneyimler yaşamış, felsefî çalışmalar yapmış. Ya da Güzel Muhammed’e baktığımızda, Hira dağına çekiliyor. Yedi yıl, bir mağarada, içsel düşünüşler, deneyimler, birtakım yöntemler uyguluyor ve ondan sonra çıkıyor, diyor ki: “Ben buldum o varoluşsal doyumu. “İşte! Yaşamın anlamı şu!” diye ortaya çıkıyorlar.

Filozoflar, açık seçik, bilince kazanılmış, yani anlaşılmayacak bir şeyin olmadığı, bilinci o terminoloji ve o eğitim ile donattığınız zaman anlamayacağı bir şeyin olmadığı açık seçik bir bilinç biçimi ile yaşamı anlamlandırma biçimini sunuyorlar. Gizemci boyutta değerlendirdiğimiz ya da dinsel boyutun içine soktuğumuz ama yine de yaşama anlam arayan öteki öbeğe baktığımızda, o çocuksuluk, hâlâ var. Yaşamlarına, kendilerinin anlam bulmalarından değil kendilerinin yaşamına anlam katacak bir şey  bulmaktan söz ediyorlar: Tanrı. Varoluşsal düzeyde bir şey buluyorlar, bu çok önemli. İnsanın, en temel varoluşsal sorusunu ve sorununu öne çıkaracak bir ilişki, bir kaynak olarak, O’nu gösteriyorlar. Yine, dediğim gibi, çocuksu. Neden? Ümidi, o bulduğu gücün, bu anlamı, kendine katacağının beklentisi. Bunların içine, saydığım adlar da katılır.

Tasavvuf dediğimiz, hikmet(gnostik) öğretilerinin içinde derler ki, gizemciler, yaşamda böyle bir ikilem içinde, kendilerinin yaşamına anlam katacak bir Tanrı’yı bulmakla yetinmediler; o noktada kalmadılar, aksine, kendileri, kendilerini varoluşsal düzeyde keşfettiler, yani lapidem’i buldular. Bunu dile getirirken, ötekilere iletirken, zorunlu olarak, onların kendilerinde gerçekleştirmedikleri bir bilgiyi sunduklarında, bu, onlar için bir umut oldu –ötekiler için çocuksu bir umut ama kendileri için ideolojik bir umut. Hatta umudun da ortadan kalktığı bir gerçekleştirme olduğunu söylüyorlar.

Burası, çok duyarlı bir nokta; değerler noktasının en çok sorgulandığı, en derin sorgulandığı nokta. İnsanın yaşamına bir anlam verme, en derin yani varlık düzeyine de “Niye varım, neyim, kimim?” sorularının yanıtını bulma açısından en derin biçimde bir anlam verme ya da bu anlamla en azından yetinme, doyma, kanaat getirme, aldanma, yanılsama, hepsini içeriyor olabilir; böyle bir noktada, kendini anlamlandırma işi var. Daha önce söylediğimiz gibi, hastalıksal olanlarda heyecan noktası var. Ama bu tür şeylerde, hastalıksal olmadığını ileri sürdüğümüz kişilerin (ki, psikologların çoğu onların da yani velîlerin, peygamberlerin o durumlarının da patolojik olduğunu söylüyorlar), bu, anlamlandırma işinde, duygusal, lezzet ya da haz yönünden yaklaştığımızda bir yanıtları var mı? Var. Onlar da ötekilere hastalıklı gözüyle bakıyorlar ve diyorlar ki, sizin, yaşamda bulduğunuz basit coşkular geçicidir; yaşamınıza, varoluşsal bir anlam katmaz, çünkü geçicidir.

Temel ciddi nokta, “geçicilik”; “Kalıcılık(bekâ) yok bunda” diyorlar. Evet, kendini o coşku düzeyinde algıladın; örneğin, orgazm –insanın varlık düzeyinde kendini lezzetli olarak algıladığı, en yüksek deneyim biçimi– ya da bazı alkaloidler, insanın, kendini varoluş düzeyinde algılayabileceği, görünüşlere kapılmaya neden olan bazı tatlar ya da adrenalin üreten coşkular. Tüm bunlar diyorlar, bu kalıcılık iddiasında olanlar, birincil(aslî) değildir, varoluşsal değildir. Bunlar, zihinseldir yani geçicidir. Evet, kendinizi o düzeyde algılıyorsunuz fakat geçici. O durumda, bu değil. Peki ne? “Öyle olmalı ki, hiç geçmesin.” diyorlar. Vay canına, var mı böylesi?

Bu ilginç hakikaten; diyorlar ki: “Var ve adı ‘aşk’”. “Ben de bir kızı sevmiştim” gibi mi? “O, geçici. O değil!” diyorlar. Varoluşsal düzeyde bir aşk deneyiminin var olduğunu, bunun nesnesinin Tanrı olduğunu söylüyorlar; yani “Tanrı’yı keşfetmenin kanıtı aşktır” diyorlar. Aşk ki, seni bir daha terk etmez; ontolojik bir iç algılamadır. Bununla yaşam da anlamlanmış, kaybolmuş olan taş bulunmuştur, ama “taş” değil “ateş” çıktı. Bu ateşle rektifiye olacak taş sensin; yani “benliğin(ego)” “taş”mış diyor. “Nefs” diyorlar buna Doğu’da. Taş olan benlik, rectificando olacaktı, onu rektifiye edecektin, onu, potada eritecektin; ateş potasında. İşte o “aşk”tır diyor; kaybolmuş olan buydu, senin varoluşundu, çünkü kaybolmuş olmak, örtülü olmaktır. Kaybolmuş, gizlenmiş daha doğrusu. Kaybolmuş sözcüğü, daha sonra, kültürel olarak girmiştir. “Okült” diyor, yani gizli. Gizli olan ne? Var ama gizlenmiş. Diyor ki: “Sen, kendi varlığını, varoluşunla örttün.”

Tam bu noktada, Doğu gizeminde, hac ritüeliyle ilgili küçük bir değerlendirme ile bir yaklaşım getirelim. Sûfî, diyor ki: “Elbise, bir kandırmacadır, gizlemedir, yani “küfr”dür. Küfr, elbiseymiş; elbise bir göstergedir, hicaptır, işarettir, simgedir. Hangi elbiseden bahsediyor, “ten”den mi? Bu sözcükler hoştur sûfî terminolojisinde. Elbise, giydiğimiz şeylere denir, değil mi? Ama varolanı örtüyorsa, varolanın üzerine giyiliyorsa “varoluş elbisesi”dir. Elbise, libas – biz  Türkçe’de bunları kullanıyoruz. Bir de eblese var, iblis –onu da kullanıyoruz. Aynı kökten türetiliyor bunlar; “eblese” de ikircimlik demek. Elbise, bizi, “eblese”ye götürüyor; yani libas, bizi ikircimliğe götürüyor. “Ben şuyum” dediğimizde, “ben şuyum” dediğimiz elbise, bir örtü, bir küfr, kâfir. Sûfî de çok ilginç bir şey söylüyor: “Ötekine kefere diyen, yani ötekine kâfir diyen, kendi örtüsünden dolayıdır. Kendi aklının, kendi gözünün perdesini gördü, onu göremez diyor. Ötekini göremediği için örtülüdür.” diyor ona; kendi örtüsünü gördü. “Küfr” çok ilginç bir sözcük. Küfr, örtmekten geliyor ama kâfir, daha ilginç bir sözcük. “Örtülü” anlamına gelmesine karşın, Arapça’daki fiil karşılığı, “örten” demek. Örten, yani çiftçi; Arapça’da, çiftçiye “kâfir” derler. “Neyi örtüyor?” dedim ilk duyduğumda. Hakikati örtüyormuş; yani tohumu.

Saban, toprağı yarıyor (visita terrae); okült, lapidem’i –tohumu– içine atıyor, örtüyor kâfir; bu da simge. “Allah Allah, simgeden, simgeye geçtik”. Bu da simge, yani Âdem ile Havva, Havva toprağı… Naturaya baktığımız zaman, naturada, okült lapidem’i, toprağın derinliklerinde, rahmin içine emanet ediyor, oraya koyuyor. Asıl gizlenen bu. Vay canına! Hepimiz, orada gizlenmişiz, sonra oradan çıktık geldik. O zaman da diyor ki bir Sûfî:

“Küfr içinden seyrederim,

İman benim, kime ne!”

“Küfr içinden seyrederim.” Burada, küfr, bir örtü, gizleme örtüsü, yani varoluşun kendi; natura, doğanın kendi. Doğa, küfr; kâfir olan o. Örttü. Neyi? Varlığı. Varoluş, Varlık’ı örttü. Bu, varoluştaki şuur, kendi Varlık kaynağına döndüğü zaman; ona temas ettiği, ona dokunduğu zaman, bir akıma tutulmuş gibi; öyle bir yere dokunuyor ki “vecd”. Şuur öyle bir kaynağına döner, öyle bir noktasına kendinde dokunur ki, “Yandım Allah; bir ateş dünyası; ‘aşk’”. İşte “Yunus Emre”lerin, “Mevlânâ”ların ve benzeri sûfîlerin bahsettiği aşk, kendi varlığına tanık olmak, örtüyü kaldırmak, başka bir şey değil. Böyle olduğu zaman, tüm bu anlatılan çocuksu din öğretilerinin içine simgesellikle saklanmış olan, çocuksu bir umut değil; çocuksu umutlara örtülü olan bir biçim çıkıyor karşımıza sûfîlerin söylemlerinde; yani kâfir olan, sûfînin kendi. Başka bir deyişle, kâfir olan, dinin kendi. Neyi örtüyor? Hakikati. Ne ile örtüyor? Simgelerle. Birçok simgeyle örtmüş. İnsanlar bakıyor, “Bu ne?” Bilmiyor, bulamıyor. Peki, ondan çıkardığı sonuç ne? Kendilerinin, kendi çocuksu tasarımlarının, umutlarının, beklentilerinin ideolojik yansımaları. Bu örtü, aynı zamanda bilgisizlik(cehâlet) örtüsüdür. Küfr, kâfirlik bir yanda, –doğanın kendi yapısının tohumu örtme olgusu. Tasavvuf şiirlerine dikkat edersek, çoğunda, kadına, kâfir denir ama bu kâfir, hakaret kâfiri değildir. Sevgiliye, kâfir denir, tohumu örttü çünkü. “Eblese” –yani ikircimlik, ikilem–, insanın, doğası ile kendi varlığı arasındaki bu ikircimlik önkabullerle söylenmiş bir şey şu anda. Niye? Varlığı var diyorum; varlığı ile deney yaptı diyorum. Varoluştaki şuuruyla mı acaba? Bunu nasıl söylüyoruz? Deneyenler varmış, ondan söylüyoruz. Ben anlamıyorum; anlamalıyım ya da denemeliyim. O zaman, bu sorgulamaya döndüğümde, yani üzerine “yansıma(refleksiyon)” yaptığımda, karşıma, ilk sorun olarak “epistemoloji” çıkıyor – bilginin bilimi. Bilgi, hangi yollarla elde ediliyor? Ne kadar sağlıklıdır? Yanılsamalarını ne kadar rektifiye edebiliyorum da oradan hakikaten bilgi diyebileceğim bilgiyi üretebiliyorum?

Tohum olan, bilinç içinde bilgi ise o zaman, kâfir olan beynim ya da kâfir olan aklım; bilgiyi örten aklım; kendi rektifiyelerini yaptıktan sonra bilgiyi üretecek, o tohumu ortaya çıkaracak, onu doğuracak olan aklım, ikinci rahim olmasın? O zaman, benim aklım kendine küfr, örtü olmasın?

Sûfîlik bir de böyle bir boyut açıyor. O zaman, diyor ki: “Varlığın anlamının bilgisinin bilimi, yani epistemoloji, varoluşsal düzeyde üretilirse, varlık deneyimi düzeyinde üretilebilirse (varoluş değil, tek tek nesnelerin deneyimi değil), bütünsel(holistik) bir varlık deneyiminin bilgisi olarak çıkarsa, yaşam, ancak o zaman anlamlı olur.” Nereden anlayacağım? Belirtisi, aşk. Ona-şuna, aşk mı? Bitmeyen, kalıcı olan aşk ise o zaman, onun nesnesi Tanrı’dır. Peki, Tanrı orada, şurada, burada mı? Sûfî diyor ki, “Hayır!” O, senin Varlığın; sen, sana örtüsün. Kendi Varlığına âşık oluyorsun.” Nesnesi ile öznesi aynı. O zaman, şöyle bir söz söylüyor Sûfî:

“Âşık benim ma’şuk benim,

Ara yerde nâr benim.”

Âşık? Benim. Ma’şuk? Benim. Ara yerde nâr? Benim. İşte tevhid, yani bütünsellik; Varlık bütünselliğinde, kendini doyuma ulaştırma noktası.

Böyle bir şeyin örtüsü bilgisizlik örtüsü; burada da küfr cehâlet. O zaman, dikkat ederseniz eğer, ilginç şeyler vardır; siz de düşünün, bunları bulursunuz. Bir iki örnek vereyim: karşıtlıklar sorunu, yani coincidencia oppositorum –karşıtların birliği kavramını anlayabilmek için, her alanda, V.I.T.R.I.O.L.’ü gerçekleştirmek adına.

Hz. Musâ’nın karşıtı Firavun’dur. Firavun, ne yaptı? Musâ’yı, öldürmeye kalktı. Yani ne yaptı? Tüm “Musa” olasılıklarını ortadan kaldırmaya yeltendi, değil mi? Öykü, böyle değil mi; mit, böyle değil mi? Doğan çocukların hepsini öldürdü, biri kaçtı. Kendi kaçmadı, annesi kaçırdı. Peki, nereye koydu? Sepete koydu. Nerede? Nil nehrinde. Kim buldu? Firavun’un karısı. Sonra, Firavun büyüttü onu. “Allah Allah, ne karışık iş.” Yok canım, meğer Firavun’la karısının birlikteliklerinin ardından, Nil nehrinden sepete yani ovülün içine binen “Musâ” kurtulmuş, öteki spermatozoitler, yani “Musâ” adaylarının hepsi öldürülmüş. Her an öyle olmaktaymış meğer. Bakın, arketipal, mitsel bir öykü. Peki, oradan geldik, Hz. Îsâ’ya. Hz. Musâ’nın karşıtı Firavun; Hz. Îsâ’nın karşıtı kim?

S: Yudas mı?

Hayır. Yudas, onun sevgili öğrencisi. Yudas, ona o kadar âşık ki, Hz. Îsâ, onun mutlaka gidip oradakilerin hakkından geleceğini biliyor; hatta Hz. Îsâ’nın emriyle kalkıp gitmiş kendi. Derler ki, Hz. Musâ, şeriatı temsil eder, yani yasaları. “Şeriat”, yasalar demektir biliyorsunuz. Arapça söyleyince, bizde de şeriat başka türlü anlaşılınca, şeriat denince, “ay!” diyoruz. Şerait, koşullar; şeriat, yasalar demek Arapça’da. Âdetu’llâh dedikleri, Allah’ın âdeti olan da şeriattır. Ona da Kur’ân’da diyor ki: “Allah’ın âdeti, yani değişmez yasaları vardır.” Nasıl olur, değişmez yasa olur mu? Çok açık ve seçik bir şey var: Doğa yasaları. Allah’ın âdeti, doğa yasalarıdır, değişmez. Doğanın kendi, olguları değişir; yasaları değişmez; o yasalara bağlı olarak devinir.

Bizim küfrümüz, örtümüz de bizi örtüyor.  Şeriatta, yani bir insan ekilmesi ve biçilmesi olgusuna –seksolojiye– baktığımız zaman, Musâ’nın, ırmaktaki gidişi, Firavun’un onları yok edişi, karısının Musâ’yı kurtarışı, onu tekrar çocuk olarak kucağına verişi. Şeriata, yani yasalara baktığınız zaman, insanın yaratılma yasaları, “seksoloji”dir. İnsanın yaratılma yasalarının kitabı seksoloji, Tanrı’nın yaratım kitabı seksoloji. Başka türlü yapmıyor; böyle yapıyor. Peki, Hz. Îsâ? Ruh, hakikat. “Ben Allah’ın oğluyum, ruhuyum,” diyor söyleminde. Demek ki, şeriatta, “Musâ” yoluyla gelip kurtulan, sepete binip yakayı kurtaran bu “beden”. “Aklı Meryem, ruhu Îsâ’dır anın,” diye söylüyor sûfî. Îsâ, burada bir yerde; ruh. O, aşağıdaki tohum gibi burada da bir tohum var: Logos. Ateşli bir bilgi. Bir bilgi ama ateşi var. Bunun karşıtı nedir?

S: Madde mi?

Fiziksel olgu olarak, gerçekten, bunu söylemek  olanaklı. Buna, o terminolojide, “şeytân” deniyor. Bu kez iblis değil şeytân. İblis, öbürü idi: elbise, libas, lebas, eblese, bu gövde. Ötekine, şeytân deniyor: şeytân, şeyi ta’n etmek, yani “zan”.

“Zahit bizi ta’n eyleme,

Hakk ismin okur dilimiz.”

Zahit, bizi ta’n eyleme; yani bizim aleyhimizde konuşma, bizim için zan üretme, senin zannettiğin gibi değiliz. Hakk ismin okur dilimiz. Buradaki şeyi, ta’n etmek, herhangi bir şeyin ne olduğunu bilmeden, onun hakkında bilgi üretmek, yani zan. O zaman, Hz. Îsâ’nın karşıtı zandır, şeytândır. Dikkat edelim, İncil’i alıp bakalım, Hz. İsa’nın karşıtı şeytândır. Çölde onunla karşılaşır ve şeytân, onu sınar; oradaki macera, harikadır, çok güzel anlatır. Bilginin nasıl oluştuğunu, orada görürsünüz. Hakikî bilginin nasıl oluştuğunu anlatır orada, simgesel olarak. Peki, Hz. Muhammed’in karşıtı kim?

S: Ebû Cehil.

Teşekkür ediyorum. Hz. Muhammed’in karşıtı, Kur’an’da ve tüm İslâm literatüründe, Ebû Cehil’dir, yani cehâlet. Bazı sözde Müslümanlara bakınız, hepsi Güzel Muhammed’in karşıtı. Bilinçler, Cehâlet perdesi ile örtülmüş. Burada büyük bir şey var, hikmet var; çünkü Ebû Cehil’in karşıtı, Ebû Hikmet’tir. Cehâletin karşıtı bilgidir ama herhangi bir bilgi değil. Rafine edilmiş, hikmet olmuş; yani gerekçeleri, dayanakçaları, tüm nedenleri ortaya çıkarılmış bilgi. Bilgi olmuş. Örtüsü ne? Cehâlet. Objektif dinlerin “Vahiy aldım, sana dedim, sen de öğren; öğrenmezsen asarım, keserim” gibi bir şey olmadığını, böylesi bir zemini olduğunu, ontolojik bir zemini olduğunu, epistemolojik bir zemini olduğunu, fakat şekillenirken kültürel şekillenmeler içinde çeşitli adlar aldığını, bu adlarla sosyalleştiğini ve bunların kültürel olgular hâline geldiğini söyleyebiliriz.

 

*11 Ekim 2001 AAV toplantısı “Değerler Sorunu” başlıklı konuşma kayıtlarından yazıya geçirilmiştir.