Geçtiğimiz 29 Ekim’de Cumhuriyet’in 102. yaşını kutladık, 10 Kasım’da ise Atatürk’ün ölümünün 87. yılının yasını tuttuk. Atatürk’ün emaneti Cumhuriyet sadece “bir yönetim şekli” demek değil. Felsefeci Taylan Altuğ’a göre de Cumhuriyet sözcüğü sırf bir yönetim şeklini imlemez, çok daha büyük, çok daha öte bir anlam ifade eder ve bu anlam “yeni bir kültür ve uygarlık çevresi içerisinde bugün durduğumuz yerde” bulunmaktadır. Cumhuriyet, insanın özerkliği, özgürlüğü, eşitliği ve aslında felsefeyle de çok yakından ilgilidir. Çünkü Altuğ’a kulak verecek olursak “insanın özerkliği, özgürlüğü, eşitliği felsefeyle, bilimle bu alanda verilen mücadelelerin sonucunda kazanılabilir ancak” (Altuğ, 2021, s. 62). Bunun için de insana çok iş düşüyor. Peki ama kim bu insan dediğimiz varlık?
Bugün bilim ve teknolojide akla hayale sığmayan, baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı; yapay zekânın, robotların, metaverse’ün insan dünyasına dahil olduğu bir çağa tanıklık etmekteyiz. Ancak bütün bu gelişmelerle birlikte insan dünyasındaki sorunlar da aynı oranda artıyor, hatta daha çetrefil hale geliyor. Dolayısıyla içinde yaşadığımız dünyanın, olası dünyaların en iyisi olmadığı apaçık ortada. Çünkü pek çok şey değişip dönüşüyor ve gelişiyor olsa da değişmeyen tek bir şey var ve onu gözden kaçırıyoruz. Her şey değişse de değişmeyen o tek şey “insan”; tür olarak insan. Antikçağ’da da Ortaçağ’da da, günümüzde de, Doğu’da da Batı’da da, kutupta da çölde de, aydınlık ve karanlık yanıyla tür olarak insan aynıdır. Bu nedenle asıl mesele, insanı merkeze almak ya da insanı merkezden çıkarmak değil, bilgi nesnesi olarak insanı bütünlüğünde ele almak.
Dünya üzerindeki hemen her sorunun kaynağı, yaratıcısı olan insanın kendinden, kendisi dışındaki canlı varlıklardan/türlerden, doğadan, gezegenden, gelecek kuşaklardan, dünden, bugünden ve yarından sorumlu olduğunu kabul ediyorsak eğer, zoolojiden biyolojiye, antropolojiden arkeolojiye, sosyolojiden siyasete, psikolojiden felsefeye varana dek, doğa bilimleri ve tin bilimleri alanında yapılan çalışmalarda “insan”a mikroskobik bir bakışla yaklaşmak ve insanın neliği üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor. Bunun için de felsefenin, felsefi antropolojinin, yani insan felsefesinin yol göstericiliğine ihtiyacımız var.
İçinde yaşadığımız dünya, insanın canavarlaştığını da, insanlaşabildiğini de, iyinin ve kötünün ötesine geçebildiğini de görebildiğimiz bir dünya ve her iki dünyayı da var eden/edecek olan insan. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacağını iddia edebiliriz. İoanna Kuçuradi’nin şu sözleri de, diğer canlılarla birlikte içinde yaşadığı dünyayı yaşanılır bir yer haline getirenin de yaşanılmaz kılanın da tek tek insanlar olduğuna işaret ediyor: “Olumlu yöndeki değişiklikler de olumsuz anlamda değişiklikler de tek tek insanlardan başlıyor. Bir değişikliğe yol açan bir düşünceyi bir kişi getiriyor, bir eylemi de önce bir kişi yapıyor” (akt. Ok, 21.02.2024).
Ne var ki, günümüzde insanı gözden kaçırmış, neredeyse insanın kendisini unutmuş gibiyiz. Peki, insanı yeniden nasıl hatırlayabiliriz? İnsan olmak ne demek, nasıl insan olunur? Ya da zaten insan değil miyiz? Kendi isteğimizle gelmediğimiz, anne-babamızı, yaşayacağımız coğrafyayı, konuşacağımız dili seçemediğimiz, adeta fırlatıldığımız bu dünyada, sonunun ne zaman geleceğini bilemediğimiz, akıp giden bir hayat var elimizde. Biçilmiş ömürlerimiz var. Peki, doğumla ölüm arasında, payımıza düşen o zamanı nasıl geçirmeli, o iki uç arasında ne yapmalı, bu sonlu hayatı nasıl yaşamalıyız?
Bize verilen bu hayatın bir anlamı var mı, yoksa biz mi ona bir anlam katmalıyız? Ya da katmak zorunda mıyız; öylece yaşayıp gidemez miyiz? “Niçin yaşıyorum?”, “Ben kimim?” diye soruyor muyuz kendimize? Peki, “ben” dediğimiz, “kendim” dediğimiz kim ve kendimizle aramız nasıl?
1842 yılında doğan, ancak nasıl, neden ve ne zaman kaybolduğuna dair hiçbir bilgi olmadığı gibi ne zaman öldüğüne dair de kesin bir bilgi bulunmayan Amerikalı gazeteci-yazar Ambrose Bierce, Şeytanın Sözlüğü’nde insanı şöyle tanımlar: “Olduğunu sandığı şeyi büyük bir esriklik içinde düşünmekten, olması gereken şeyi gözden kaçıran bir hayvan. En önde gelen uğraşı diğer hayvanları ve kendi türünü öldürmektir” (2014, s. 105). Nietzsche de “İnsan göreceli olarak, en bozuk yapılı hayvan, en hastalıklı hayvandır” der Deccal’de (2017, s. 25). Bir de Nietzsche’nin Zerdüşt’üne kulak verelim: “Yeryüzünün bir derisi var dedi Zerdüşt, ve derinin hastalıkları var. Örneğin, bu hastalıklardan birinin adı –‘insan’dır” (2022, s. 128).
İnsan bu kadar kötücül bir varlıkken, yeryüzündeki bütün kötülükler insan elinden çıkmayken, insan onuru da yine insan tarafından ayaklar altına alınıp insan hakları ihlal edilirken insanın değerini nerede arayacağız peki? Neden değerli bir varlıktır insan? Kendi türümüze torpil mi geçiyoruz acaba?
Bugün yeryüzünde pek çok kötülük kol geziyor, yanlış giden pek çok şey var, sorunlar dağ gibi. Bu sorunların kökeninde birçok unsur birden barınsa da, o kökenin özünde “insan”ın yattığını, yanlışlardan ve yanlışların düzeltilmesinden yine insanın sorumlu olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Sorunların nedenlerini anlayabilmek, öte yandan bunlara çözümler üretebilmek ise, öncelikle insanın neliği üzerine düşünmekle mümkün olabilir. Felsefe tarihinde birçok filozofun bu konuda enine boyuna ve etraflıca düşündüğünü, “insan nedir?” sorusuna yanıt aradığını görürüz. “İki kere iki dört eder” gibi kesin bir cevabı olmayan bu soru, her çağda yeniden sorulması ve her defasında yeni cevaplar aranması gereken bir soru olarak karşımızda duruyor. İşte bu soruya da ancak felsefeyle, felsefî bilgiyle cevap aramaya devam edebiliriz.
Felsefesinin merkezine insanı alan Friedrich Nietzsche, “insanlar üzerinde pekçok şey söylenir, ama insandan söz edilmez hiç” der (akt. Kuçuradi, 2009, s. 9). Yine Nietzsche Zerdüşt’te “Ne kadar zavallı şu insan dedikleri” der, insanı aşmak gerektiğinden bahseder (2022, s. 270): “İşte bu sırrı verdi bana yaşamın kendisi. ‘Bak’ dedi, ‘ben kendimi sürekli olarak aşması gerekenim” (2022, s. 112). Sonra “İnsanı keşfetmek zordur” der (2022, s. 194). “İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır” (2022, s. 184).
O halde öncelikle “insan nedir?” sorusu üzerine derin derin düşünelim. Mezar taşında “Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm” yazan Yunan yazar Nikos Kazancakis’in yaşamı seven, yaşamaktan korkmayan, özgür ruhlu kahramanı Zorba’ya söylettiği sözlerle ifade edecek olursak “Bir sırdır insan, vesselam!” (2017, s. 252). Engin Geçtan da İnsan Olmak adlı kitabının önsözüne şu cümleyle başlar: “İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur” (2018, s. 9). Fransız şair Charles Baudelaire’e kulak verecek olursak insanı tanımanın, onun sırlarını çözmenin hiç de kolay olmadığını görürüz. “İnsan ve Deniz” başlıklı şiirinde “İnsan, kimse inemedi senin uçurumuna” der Baudelaire (2006, s. 44). Her ne kadar o uçurumun, o dipsiz kuyunun dibine inmek tam anlamıyla mümkün olmasa da, uçuruma inen yolda yürüme cesaretini gösterenlerin izinden giderek, “insan nedir?” sorusuna cevap vermeye çalışabiliriz.
Felsefe tarihine bakıldığında Platon, Aristoteles gibi Antikçağ filozoflarının ve daha sonra Immanuel Kant, Max Scheler, Nicolai Hartmann gibi modern dönem filozoflarının, insanı “ikili” bir varlık olarak ele aldıkları görülür. Oysa Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanında dile getirdiği gibi “Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pekçok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer” (2017a, s. 57). Nermi Uygur’un şu sözleri de bu farklı ipliklerden dokunmuş olmaya işaret eder: “Dışta patlamasa bile her an içten içe kaynayan bir yanardağ insan: öfke, kızgınlık, kıskançlık, istek, korku, tutku, sevgi, burukluk…” (2017, s. 46). Bozkırkurdu’ndaki anlatıcı ses de “kurt” ve “insan” yanlarıyla çatışmakta olan Harry ile ilgili şunları söyler:
“(…) ilkel bir zenci de olsa, bunak biri de olsa hiçbir insan yoktur ki, varlığının sadece iki üç temel öğeden oluştuğu söylenebilsin; hele Harry gibi alabildiğine ayrımlaşmış birini nahif bir tutumla kurt ve insan diye ikiye ayırıp açıklamaya kalkmak, umarsız ve çocukça bir girişim sayılır. Yaşamı (her insanın yaşamı gibi) yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce, hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salınıp durur” (Hesse, 2017a, s. 55).
Demek oluyor ki “her şeyi ile somut bir bütündür insan.” Çalışmaları “felsefî antropoloji” alanında yoğunlaşan filozof Takiyettin Mengüşoğlu da disharmonik bir varlık olan insanı bir bütün olarak ele alır ve insanın iki-üç temel öğeden oluşmadığını savunur. “(…) düalist bir insan görüşünden hareket eden ve insanı parçalayan bir görüşün bizi artık ileriye götürmeyeceğini” ifade eden Mengüşoğlu (2014, s. 23), Kant ve Scheler’de İnsan Problemi başlıklı kitabında, insanın neden ikili bir varlık olarak görülemeyeceğini şu sözlerle dile getirir:
“İnsandan söz ederken onu yalan söylemesiyle, haksızlık yapmasıyla, masum olmasıyla, hile yapmasıyla, haksızlığı haklı göstermek istemesiyle (hem birey hem toplum olarak), bir ide için kendisini feda etmesiyle, sevmesiyle, nefret etmesiyle, yapıp-etmeleri ve davranışları hakkında hesap vermesiyle, bir ethos’a bir değer duygusuna sahip olmasıyla; teknik, sanat, bilim gibi yüksek başarılara, bir dine, bir dile sahip olmasıyla, vb. somut yeti ve başarıları bakımından incelemeliyiz. Bu başarılar ve fenomenler insanın ikili (dual) bir varlık olarak görülmesine imkân bırakmamaktadır” (Mengüşoğlu, 2014, s. 20).
Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi adlı kitabında, insanın neliği üzerine söz söylerken, ontolojik bir yaklaşımla “insanın varlık koşulları” olarak kabul ettiği fenomenlerden yola çıkar ve onun varlıktaki özel yerini, yani ayırt edici özelliklerini ortaya koyar. Ayrıca “Temelini insanın somut varlığında, somut yapıp etmelerinde bulan” bu fenomenler “ne sadece psişik, ne de biyolojiktirler” (Mengüşoğlu, 2017, s. 74). Hesse’nin betimlemesiyle “yüz zardan oluşan” insanı ve onun varlık bütünlüğünü parçalamadan, bir bütün olarak ele alan Mengüşoğlu’nun söz ettiği bu fenomenler:
“(…) insanın bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden belirleyen, isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, biyopsişik bir yapıya sahip olan bir varlık olduğunu” (Mengüşoğlu, 2017, s. 19-20) göstermektedir. İnsanı varlık bütünlüğü içerisinde anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan Mengüşoğlu’na göre, onu hayvanlardan ayıran ve varlıktaki özel yerini belirleyen fenomenlerden biri “disharmoni”dir. İnsandaki ölüm-yaşam, haz-acı, iyilik-kötülük, yetinme-yetinmeme, itaat-itaatsizlik, adil olmak-haksızlık etmek, sevmek-nefret etmek gibi karşıtlıklara, zıt kutuplara, çatışmaya ve uyumsuzluğa karşılık gelen bu fenomen, insanı olanaklar varlığına dönüştürür, bir başka deyişle olanaklar varlığı kılar. İşte bu disharmonik varlık yapısı nedeniyle kişi, bazen kendi kendisiyle çatışır ve kendi kendine “hayır” da diyebilir. Mengüşoğlu da buna dikkat çeker: “kuzuyu parçalayarak yiyen kurt, kendi kendisiyle uyum içindedir. Oysa insan bir şeyi yaptığı, bir şeyi işlediği zaman, kendi kendisiyle çatışma durumuna gelebilir, kendi kendisinin kurdu olabilir” (2017, s. 453). Bu kendiyle çatışma ya da kendi kendinin kurdu olma durumu, insanın insanlaşma olanağına ve özgürlüğün çekirdeğini taşıdığına işaret eder.
Emin Özdemir Kurmaca Kişiler Kenti başlıklı “kurmaca” kitabında Tolstoy’u, roman kahramanı Anna Karenina ile konuşturur. Tolstoy, Anna’ya onu niçin yarattığını anlatır ve şunları söyler: “ben insanlara ders verme amacıyla yaratmadım seni. Yaşamda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu göstermek, ahlâk öğretmenliği yapmak için de yaratmadım. Kestirmeden söyleyeyim, insanı anlatmak, onu kuşatan toplumsal yaşamdaki çelişkileri yansıtmak için yarattım. İnsan yüreği her türlü duyguyu barındırır içinde. Nefret de vardır, sevgi de; bencillik de vardır elcillik de” (2012, s. 87). Özdemir de edebiyat ve Tolstoy aracılığıyla aslında insanın “disharmonik” bir varlık olduğuna ya da uyumsuzluğuna işaret eder. Bu disharmoni, insanı sırf doğal varlık olmaktan kurtarır ve insana kendi kendini belirleyebilmenin yolunu açar. İşte tam da bu nedenle, Mengüşoğlu’nun dediği gibi “insan kendisinidisharmonik bir varlık olarak yarattığı için doğaya teşekkür etmelidir” (2017, s. 451). Çünkü “Ancak böyle bir donatımladır ki insan kendisinden, kendi durumundan hiçbir zaman hoşnut olamıyor. Bu donatım, insanda birgerginlik yaratıyor; insan bu gerginliği gidermek istiyor. Bununiçin de didinmek, çalışmak, yaratıcı olmak zorunda kalıyor”(Mengüşoğlu, 2017, s. 289).
Kuçuradi, Mengüşoğlu’nun insanın varlık koşulları ya da tür olarak insanın özellikleri dediği fenomenlerin (insansal etkinliklerin) bir kısmını, insan türünün özelliği olarak ve tek tek insanlara açık birer olanak olarak kabul eder. Bu olanaklar bilme olanağı, yapıp-etme olanağı, değerler ortaya koyma olanağı vb. olanaklardır. Bu durumda insanın konuşan, seven, çalışan, eğiten-eğitilen bir varlık olması ya da bilim, sanat, felsefe, tekniğin yaratıcısı olması, hem tür olarak insanın özellikleri hem de her bir insan tekine açık olanaklardır. İşte her insan tekine açık bu olanakların bazı kişilerce gerçekleştirilmesiyle insan başarıları ortaya çıkar. Bilim, sanat, hukuk, felsefe, teknik gibi bu insan başarıları “insanın değerleri”dir ve Kuçuradi’ye göre “Ürünlerini kişilerin birbirine bağlı olarak ortaya koydukları bu başarılar, kişi-üstü değerler olarak insan dünyasının belli başlı öğelerindendir” (2013, s. 40).
Başarılar ortaya koyan, değerler yaratan insan doğadaki diğer canlılardan farklıdır. Bitkiler ve hayvanlar âleminde, doğa tarafından belirlenmişlik söz konusuyken, insan için yalnızca doğa tarafından belirlenmişlik söz konusu değildir. Çünkü insan, kendi kendisini belirler. Camus’nün dediği gibi “İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır” (2017, s. 20). Ayrıca doğa, Mengüşoğlu’nun belirttiği gibi “hayvana bol bol verdiklerini insandan esirgemiştir. Bundan dolayı insan ancak kendisi gibi insanlardan oluşan bir sosyal varlık içinde gerçekleştirdiği eylemlerle, bunların ürünü olan başarılar sayesinde yaşayabilir” (Mengüşoğlu, 2017, s. 151).
Doğaya bakıldığında, diğer canlılar ve insan arasındaki en belirgin fark hemen ortaya çıkar: İnsan doğduktan sonra keçi, inek ya da bir at yavrusu gibi hemen ayakları üzerinde doğrulup yürüyemez. Annesine, onun bakımına ve ilgisine muhtaçtır. Oysa keçi ya da inek hemen dört ayağı üzerinde dikilir, yürümeye başlar, kendi başına yemeğini yer, tuvaletini yapar, zamanı geldiğinde de süt verir. Yani ne ise o olarak, varoluşunu tamamlar. Ya da bir şeftali çekirdeği (tohum) toprağa düştüğünde, güneş, hava, su ve topraktaki mineraller sayesinde yavaş yavaş kabuğunu çatlatır ve kök salmaya başlar, ardından filizlenerek topraktan başını çıkarır, dallanır budaklanır, yapraklanır, tomurcuklanır. Derken çiçeklenir, koca bir ağaca dönüşür ve nihayet şeftali vererek varoluşunu gerçekleştirir. İranlı yazar Samed Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali masalında da varoluşunu gerçekleştiren, neyse o olan bir şeftaliyle karşılaşırız:
“Kim bilir kaç kez daha değişime uğrayacaktım. Topraktan, sudan ve güneş ışığından yaratıldım ben. Annem toprağı meme emer gibi emdi. Tepesine dek tüm dallarını, yapraklarını besledi. Bir dalın ucunda tomurcuklandım. Gonca oldum. Çiçek oldum, sonunda ben oldum. Annem emzirdi beni, güneş yoğurdu beni. Çekirdeğim, etim, canım oluştu. Olgun, lezzetli bir şeftali oldum” (Behrengi, 2014, s. 245).
Behrengi, masalın sonunda kötü kalpli bahçıvana boyun eğmemek için bütün şeftalilerini döken şeftali ağacı aracılığıyla, insanın kendi kendisinin belirleyicisi olduğuna, yeri geldiğinde “hayır” diyebileceğine ya da istemesinde özgür olduğuna vurgu yapar. Herhangi bir çekirdeğe ya da öze sahip olmayan, sırf doğa yasasıyla belirlenmediği için sürekli bir oluş halinde olan “insan”, kendi kendini gerçekleştirme, belirleme, var olma olanağına sahip bir varlıktır. Rollo May’in de belirttiği gibi “tüm organizmaların yalnızca bir tek esas amacı vardır: kendi potansiyellerini hayata geçirebilmek” (2014, s. 90). İnsan dışındaki bazı canlılar bu potansiyellerini şu şekilde hayata geçirirler: “Palamut meşe olur, enik köpek olur ve bir köpeğe uygun düşecek şekilde sahipleriyle arasında sevgi ve sadakat dolu bir ilişki kurar ve bir meşe ağacıyla köpekten beklenenler bunlarla sınırlıdır” (May, 2014, s. 90).
Ne var ki insan kendi kendini belirleyebilir, ne olacağına kendisini karar verebilir. Ancak öyle kolay bir şey değildir bu; insanın “kendi doğasını gerçekleştirmedeki görevi çok daha zorludur, zira bunu benlik bilinciyle yapmalıdır. Yani gelişimi asla otomatik değil de kendisi tarafından seçilmiş ve onaylanmış olmalıdır” (May, 2014, s. 90). Rönesans döneminin büyük düşünürlerden ve hümanizmin önemli isimlerinden Giovanni Pico della Mirandola, insanın sadece doğa tarafından belirlenmediğini, kendi kendini belirleyebilen bir varlık olduğunu İnsanın Değeri Üzerine Söylev ya da Rönesansın Manifestosu adlı kitabında şu sözlerle ortaya koyar:
“Ey adam! Biz sana ne hazır bir yüz ne de özgün, doğuştan gelen bir özellik verdik, ta ki kendi yerini, biçimini, yeteneklerini kendin seçesin, onları kendi yargın, kendi kararın ile edinebilesin. Bütün öteki yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla belirlenip sınırlanmıştır. Oysa senin önünde böyle sınırlamalar yok, kendi yüzünün çizgilerini sana koruma görevini verdiğimiz özgür isteğinle çizebilirsin. Seni dünyanın tam ortasına koyduk, baktığın yerden dünyadaki her şeyi daha kolay görebilesin diye. Seni ne yersel ne göksel, ne ölümlü ne ölümsüz olarak yarattık; özgür, olağandışı bir yontucu gibi kendini, kendi seçiminle biçimleyebilesin diye. Aşağıya, yaşamın kaba biçimlerine inmek de tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde” (Mirandola, 2013, s. 20).
Mirandola’nın bu sözleri, insanın kendi kendini var etme, kendi yolunu çizme ve kaderini tayin etme, istediği şey olma, kendi şeklini, kendi yüzünü belirleme olanağına sahip olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insan, özgür iradesiyle kendi kendini yontup şekillendiren, insan kılan bir heykeltraştır. Dostoyevski de Yeraltından Notlar adlı kitabında “istek ise tüm yaşamın, yani aklı ve diğer her şeyi içeren tüm insan yaşamının yansımasıdır” der (2017, s. 29). Doğa tarafından belirlenmemiş olan insan, bu isteme özgürlüğüyle de bitkilerden ve hayvanlardan ayrılır. Çünkü “Hayvanlar her zaman sahip olacaklarını, doğdukları andan başlayarak, (…) daha analarının döl yatağından kendileriyle birlikte getirirler. (…) Oysa insana yaradılış anında bütün olanaklara gebe tohumlar, yaşamın bütün biçimlerinin tohumları bağışlanmıştır. Bu tohumlar, onlara bakan insanlarda gelişip meyve verecektir” (Mirandola, 2013, s. 22-23). Ne var ki her insan bu tohumlara iyi bakıp meyve vermesini sağlayamaz. Tohumların meyve vermesi, bir insanın hayattaki varlık amacına, yani “ben neden varım?” sorusuna bulduğu cevapla da çok yakından ilgilidir.
İnsan da tıpkı Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı gibi kendine şu soruları sorma yürekliliğini gösterebilir: “Yaşam sadece bir avuç suyun ardı sıra dolaşarak zaman doldurmak mı gerçekten? Öğrenmek istiyorum. Yoksa başka türlü bir yaşam türü de var mı şu dünyada?” (2014, s. 214). Elbette “durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı!” (Behrengi, 2013, s. 14).
George Orwell’n, distopik bir dünyada geçen politik romanı 1984’te anlatıcı, proleterlerden bahsederken onların çalışmayı ve üremeyi sürdürdükleri sürece, başka ne yaptıklarının bir önemi olmadığını söyler. Orwell aslında proleterler üzerinden sürü insanını, çoğunluğu, hâlâ dört ayak üzerinde yol almaya çalışan insanı da resmetmektedir. Bu proleterler “Kendi başlarına bırakıldıklarında, Arjantin ovalarına salıverilmiş sığırlar gibi, doğal buldukları bir yaşam biçimine geri dönmüşler, bir anlamda atalarının yolundan gitmişlerdi. Doğuyorlar, sokaklarda büyüyorlar, on iki yaşında çalışmaya başlıyorlar, güzelleşip cinsel isteklerinin uyandığı kısa bir gelişme çağının ardından yirmisinde evleniyorlar, otuzunda orta yaşlı insanlar olup çıkıyorlar, altmışına geldiklerinde de ölüp gidiyorlardı” (2016, s. 84).
İçimizdeki Şeytan adlı romanındaki şu cümlelerle, Sabahattin Ali de böyle bir yaşamın anlamsızlığına işaret eder: “Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı” (2020, s. 188). İşte insana düşen, anlamlı bir hayat yaşamak amacıyla, o daha büyük ve insanca sebebin peşine düşmektir.
Behrengi, Orwell ve Ali’yi dikkatle dinleyecek olursak, şu gerçeğin farkına varırız: İnsan yaşamı sabahleyin kalkmak, tramvaya, otobüse, metroya binmek, bir büroda, hastanede, okulda ya da fabrikada sekiz-on saat çalışmak, tıka basa yiyip içmek, uyumak ve tekrar uyanmak ve aynı rutini boyuna tekrar etmek, karnını doyurup iyi-kötü geçinebilecek kadar para kazanmak ya da koynuna birini alıp yatmaktan ibaret olmasa gerek.
Michael Ende’nin Momo’sundaki berber Bay Fusi de böylesi tekdüze ve anlamsız bir hayattan dert yanar, “Hayatım böyle geçip gidiyor” diye düşünür: “Makas şakırtısı, sabun köpüğü ve gevezelik. Varlığımdan ne anlıyorum? Bir gün gelecek ve sanki hiç yaşamamış gibi öleceğim” der (2017, s. 66). İşini severek yapan ve bu konuda gayet de başarılı bir insan olan Bay Fusi, hayatının baştan sona yanlış olduğunu hisseder ve varoluş amacını sorgulamaya soyunur. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’undaki anlatıcı da anlamsız bir hayat sürmekten mustariptir ve şöyle der: “Hayatımın serseri bir gölge gibi, hamam duvarındaki titrek gölgeler gibi anlamsız, maksatsız geçip gittiğini hissettim” (2008, s. 71).
Çünkü Wilhelm Reich’ın dediği gibi “yaşamının amacı yığın yığın para biriktirmek, ya da kızlarını toplumsal konumu iyi birileriyle doğru dürüst evlendirmek, ya da bir siyasal göreve atanmak, adının başına bir yığın sözcükler eklemek ya da Nobel Ödülü almak değildir” (2009, s. 32). Bütün bu örnekler bizi Terry Eagleton’un Hayatın Anlamı başlıklı kitabında sorduğu şu soru üzerine düşünmeye sevk eder: “Hayatın anlamı, ya ne pahasına olursa olsun keşfetmemiz gereken bir şeyse?” (2013, s. 71). O anlam, gümüş tepside, hazır bir şekilde insana sunulmaz. Hayatın anlamını keşfetmek için, onu aramak üzere yola koyulmak ve daima yolda olmak gerekir. İşte bu anlamın peşine düşüp yaşamın anlamsız tekrarlarına, monotonluğuna gözlerini açıp dekorları yıkmayı başaran ve tıpkı Küçük Kara Balık gibi o “daha fazla anlam”ın peşine düşen bir insan, usul usul insanlaşma yolculuğuna çıkmış demektir.
Richard Bach’ın uçmayı büyük bir tutkuyla seven Martı Jonathan Livingston’ı da daha fazla anlamın peşinde koşan ya da uçan, sıra dışı bir kuştur örneğin. Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönmek için uçup durur, bunun dışında bir şey öğrenmek istemez. Onlar için uçmanın tek bir anlamı vardır: karınlarını doyurabilmek. Oysa Martı Jonathan için önemli olan yemek değil, uçmaktır. Diğer martılar gibi “normal” bir martı ya da sınırları belli bir martı olmak istemez Jonathan. Çünkü o şöyle düşünüyordur: “Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” (2018, s. 31).
İşte Camus’nün de dediği gibi kimileyin “dekorların yıkıldığı olur”, çünkü “bir gün ‘neden?’ [sorusu] yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar” (2008, s. 24). İşte o “neden?” sorusu dekorları yerle bir etmeye yol açar. Artık bilincin devinimi başlar, insan uyanır ve bundan böyle bazı kişiler “neden?” ya da “ne için yaşıyorum?” sorusuna cevap bulabilmek üzere bir yaşam kurgularlar kendilerine. Tıpkı Küçük Kara Balık ya da Martı Jonathan Livingston gibi. Üstelik yaşamın anlamını arayan insan, sorumluluk sahibi biridir artık. Jonathan’ın dediği gibi “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi” (Bach, 2018, s. 39).
Auschwitz’ten sağ çıkmayı başaran Avusturyalı psikiyatr Viktor E. Frankl’a kulak verecek olursak “Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yaşamımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu” (2018, s. 92). Doğru eylemi ve doğru yaşamı belirleyen de kişinin “ne için yaşıyorum?” sorusuna verdiği cevaplarla, nasıl bir insan olmayı seçtiğiyle, kendini bilmesiyle yakından ilgilidir.
“Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek” der Oruç Aruoba, Hani adlı kitabında. “Kendini tanımak, mutluluğun ilk kanunudur” der Alain Mutlu Olma Sanatı’nda. İşte insan olmak, insanlaşmak, etik kişi olabilmek, etik bilgi ve bu bilgiyle de bağı olan “kendini arama” ve “kendini bilme” ile yakından ilişkilidir. Nietzsche de insanın kendini araması gerektiğine dikkat çeker ve şöyle der: “Bilmiyoruz kendimizi, biz bilenler: Bunun da iyi bir sebebi var. Hiç araştırmadık ki, −nasıl olacak da bir gün buluvereceğiz kendimizi?” (Nietzsche, 2017, s. 27). Ya da bildiğimizi sanıyor, ama çoğunlukla yanlış anlıyor ve gerçekten kim olduğumuzu bilmiyoruz. Nietzsche’nin sözleriyle: “Zorunlu olarak yabancı kalıyoruz kendimize, kendimizi anlamıyoruz, yanlış anlamak da zorundayız kendimizi, çünkü ebedî yasa ‘herkes kendinde en uzaktadır’ diyor −kendimiz için hiç de ‘bilen’ değiliz.” (2017, s. 27-28).
Çoğunluk farkında olmasa da “kendini bilme”nin anlamı derindir. Rollo May’in Kendini Arayan İnsan başlıklı kitabında altını çizdiği gibi “günümüzde pek çok insan Sokrates’in ‘kendini bil’ derken bireyin önüne en zorlu meydan okumalardan birini sürdüğünü fark edemiyor. Ve benzer şekilde ‘ve en üst anlamıyla yola çıkmak kendi benliğinin farkına varmaktır’ diyen Kierkegaard’ı anlamakta güçlük çekiyorlar” (2014, s. 63). Ancak insan kendini bilmesi ve aşması gereken bir varlıktır, bunu gerçekleştirmek için de büyük çaba sarfetmesi gerekir. Nietzsche “insanı, kendi dünyasını yaratmaya davet eder. Ancak bu daveti kabul etmek, ağır bir sorumluluktur. Tanrı Dionysos gibi parçalanıp, yeniden doğmayı göze almayı ve buyurup duran bir Zerdüşt’ün sözlerine kulak vermeyi, hatta bir Zerdüşt olmayı gerektirir” (Özüaydın, 2019, s. 51). Öyle kolay bir iş değildir, her insanın tek başına yapacağı zorlu bir yolculuktur bu. Zerdüşt’e göre “Herhangi bir şeye veya kişiye bağlanıp körü körüne onun yolundan gitmek, insanın kendisini bulmasına engeldir”, oysa “Her insanda yaratıcı olma, kendi gözüyle görme, kendini aşma imkânı vardır” (Öztürk, 2019, s. 107). Kendini aramak, kendini didiklemek ve kendini bilmek bir “insanlaşma” yolculuğudur. İnsanlaşmak “yani bir insanın [insan olarak] diğer varlıklardan farkını ortaya koyacak olan kendi özünü yaratması, her tekin kendi başına yürümesi gereken bir yoldur ve ancak bazıları bu yolu sonuna kadar yürüyebilir” (Özcan, 2011, s. 177). Bu yolu sonuna kadar yürüyenler ise etik değerlere, yapa yapa edinilen huylara, yani erdemlere sahip olmayı başaran etik kişilerdir.
“Neden?” ya da “ne için yaşıyorum?” sorusu, insanın yalnızca doğa varlığı olarak kalamayacağının da bir göstergesidir. Çünkü Sevgi İyi’nin de Felsefe ve Düşünmek başlıklı yazısında belirttiği gibi “doğada insan sırf bir doğa varlığı olarak kalamaz. Diğer canlılar gibi elbette o da doğada, doğaya bağlı şekilde yaşar, doğa yasalarına bağlıdır; ama aynı zamanda kendi kurduğu bir dünyası vardır ve ancak onun içinde var olabilir” (İyi, 2018, s. 243). Dünya kurmak da “neden?” ya da “ne için?” sorusuyla çok yakın bir ilişki içerisindedir. “Dünya kurmak, insanın var olma koşuludur. Dünya yoksa insan da yoktur. Sadece belirli bir canlı türü vardır ortada” (İyi, 2018, s. 243). İnsanın kendini tanımasında, kim olduğunu bulmasında yadsınamaz bir öneme sahip olan bu soru, insanın varlıktaki özel yerinin, yani değerinin farkına varmasını da sağlayabilecek zor bir sorudur. İnsan, “ne için?” sorusunu tıpkı Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i gibi bıkmadan usanmadan, inatla ve ısrarla kendisine sormaktan vazgeçmemelidir. Bu kadim sorusunun peşine düşmede felsefenin, felsefî bilginin rolünü yadsıyamayız.
İoanna Kuçuradi’nin de vurguladığı üzere “Etik ve siyasal bir sorun olarak insan haklarının korunması da felsefeye ve felsefe eğitimine bağlıdır” (2011, s. 8). Çünkü felsefe ile insan olma arasında sımsıkı bir bağ vardır. Nermi Uygur da şu sözleriyle bu bağa işaret eder: “Düşündüğünü düşünmediğini, yaptığını yapmadığını apaçık bilerek, kıyıbucağın hesabını vererek gerçekleştirmektir felsefe. Aynı şey yaşamak, eylemek, insan-olmak için de geçerlidir” (2017, s. 29).
Schopenhauer “İnsan olmak ve insan olarak kalmak giderek zorlaşıyor” (2007, s. 16) der. İnsanın insanlaşabilmesi için özenle yetiştirilmesi gerektiği açıktır. Schopenhauer’ın şu sözleri de buna dikkat çeker: “İnsan bu dünyada sair her canlıdan daha büyük bir özenle, daha büyük bir ihtimamla yetiştirilmesi gereken varlık: Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Hatta bugün çok sayıda ve farklı sebeplerden ötürü daha da fazla böyle” (2007, s. 20). İnsanın özenle yetiştirilmesinde ise felsefe ve etik eğitimi, felsefî-etik bilgi önemli bir rol oynar. Bu eğitimin çok küçük yaşlardan itibaren verilmeye başlanması gerektiğinin altını da kalınca çizmek gerekir. Çocuklara insan onurunun nerede tehlikede olduğunu, insan haklarının ihlal edildiği durumları görebilecek bir göz kazandırmak konusunda da felsefî-etik bilgi, değer bilgisi çok büyük bir öneme sahiptir.
Camus “İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır” (2017, s. 20) der ya, işte o olmadığımız şeyi oldurabilecek bir bilgidir de felsefî bilgi. Hani Herakleitos “Kendimi keşfettim/araştırdım/aradım” (akt. Çakmak, 2005, s. 237)[†] der ya, işte felsefî bilgi, bizi bu araştırmaya götüren ve araştırma sırasında bize yön gösteren, sorular sorduran, önümüzde kapılar açan bilgidir. “Kişi oluşan varlıktır: yani, henüz yoktur ama vardır (varlıktır); öyleyse varoluşu, her adımdaki yokluğunu varlığa çevirme uğraşısıdır” der Oruç Aruoba Yürüme adlı kitabında. İşte yokluğumuzu varlığa çevirme uğraşımızda, elimizden tutacak olan en önemli ve gerekli şey felsefî etik bilgi sanırım. Kendimizi bilmek, bulmak, insanlaşmak için felsefenin ışığında sorular sormaya devam…[*]
KAYNAKLAR
Ali, Sabahattin (2020), İçimizdeki Şeytan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 60. Baskı.
Altuğ, Taylan (2021). Hakikat Korkusu-Türkiye’nin Tini ve Felsefe, İstanbul: Sia Kitap.
Bach, Richard (2018), Martı Jonathan Livingston, çeviren: Kader Ay, Aslı Tümerkan, İstanbul: Epsilon Yayınevi, 7. Baskı.
Baudelaire, Charles (2006), Kötülük Çiçekleri, çeviren: Ahmet Necdet, Dharma Yayınları.
Behrengi, Samed (2013), Küçük Kara Balık, çeviren: İlknur Özdemir, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 3. Baskı.
Behrengi, Samed (2014), Toplu Masallar, çeviren: İldeniz Kurtulan, İstanbul: Büyülü Fener Yayınları.
Bierce, Ambrose (2014). Şeytanın Sözlüğü, (Çev. Özge Duygu Gürken). İstanbul: Metis Yayınları.
Camus, Albert (2008), Sisifos Söyleni, çeviren: Tahsin Yücel, İstanbul: Can Yayınları, 12. Baskı.
Camus, Albert (2017), Başkaldıran İnsan, çeviren: Tahsin Yücel, İstanbul: Can Yayınları, 19. Baskı.
Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç (2017), Yeraltından Notlar, çeviren: Fatma-Serdar Arıkan, İstanbul: İthaki Yayınları, 5. Baskı.
Eagleton, Terry (2013), Hayatın Anlamı, çeviren: Kutlu Tunca, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 3. Baskı.
Ende, Michael (2017), Momo, çeviren: Leman Çalışkan, İstanbul: Pegasus Yayınları.
Frankl, Viktor E. (2018), İnsanın Anlam Arayışı, çeviren: Selçuk Budak, İstanbul: Okuyan Us Yayınları, 46. Baskı.
Geçtan, Engin (2018), İnsan Olmak, İstanbul: Metis Yayınları, 16. Baskı.
Hamidi, E. N. (2024). İnsan Hakları Işığında Gazetecinin İşi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.
Hamidi, E. N. (2024), “Çağımızda İnsan Felsefesi Bilgisinin Eksikliği ya da İnsanın Unutulmuşluğu”, Özne Dergisi. 40. Kitap, Bahar sayısı, s. 405-422.
Herakleitos (2005), Fragmanlar, çeviren: Cengiz Çakmak, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Hesse, Hermann (2017), Bozkırkurdu, çeviren: Kâmuran Şipal, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Yayınları, 25. Baskı.
Hidayet, Sadık (2008), Kör Baykuş, çeviren: Behçet Necatigil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı.
İyi, Sevgi (2018), “Felsefe ve Düşünmek”, yayına hazırlayanlar: Ahu Tunçel, Zekiye Kutlusoy, Güncel Önkal, Felsefeye Giriş Yolları/Betül Çotuksöken’e Armağan, İstanbul: Papatya Yayıncılık.
İyi, Sevgi, Tepe, Harun (2012), Etik, editörler: Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Doç. Dr. Demet Taşdelen, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2356, 2. Baskı.
Kazancakis, Nikos (2017), Zorba, çeviren: Ahmet Angın, İstanbul: Can Yayınları, 29. Baskı.
Kuçuradi, İoanna (2009), Nietzsche ve İnsan, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 5. Baskı.
Kuçuradi, İoanna (2011), İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2. Baskı.
Kuçuradi, İoanna (2013), İnsan ve Değerleri, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 5. Baskı.
May, Rollo (2014), Kendini Arayan İnsan, çeviren: Kerem Işık, İstanbul: Okuyan Us Yayınları, 7. Baskı.
Mengüşoğlu, Takiyettin (2014), Kant ve Scheler’de İnsan Problemi, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 3. Baskı.
Mengüşoğlu, Takiyettin (2017), İnsan Felsefesi, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2. Baskı.
Mirandola, Giovanni Pico della (2013), İnsanın Değeri Üzerine Söylev ya da Rönesansın Manifestosu, çeviren: Levent Özşar, Bursa: Biblos Kitabevi Yayınları, 2. Baskı.
Montaigne, Michel de (2010), Denemeler, çeviren: Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 20. Baskı.
Nietzsche, F. (2017). Deccal/Hristiyanlığa Lanet. Çev. Oruç Aruoba, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.
Nietzsche, F. (2022). Böyle Söyledi Zerdüşt. Çev: Mustafa Tüzel, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 29. baskı.
Orwell, George (2016), 1984, çeviren: Celâl Üster, İstanbul: Can Yayınları, 54. Baskı.
Özdemir, Emin (2012), Kurmaca Kişiler Kenti, Ankara: Bilgi Yayınevi.
Reich, Wilhelm (2009), Dinle Küçük Adam, çeviren: Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel Yayınevi, 13. Baskı.
Schopenhauer, Arthur (2007), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, çeviren: Ahmet Aydoğan, İstanbul: Say Yayınları.
Şalom İnternet Gazetesi (21.02.2024), İoanna Kuçuradi: Karamsar Olmayın, Erdemli Yaşamak İsteyen İnsanlar da Var (Sebla Selin Ok’un söyleşisi), 21.02.2024 tarihinde https://www. salom.com.tr/haber/130881/karamsar-olmayin-erdemli-yasamak-isteyen-insanlar-da-var-dunyada adresinden alındı.
Uygur, Nermi (2017), Bütün Eserleri II (1. Cilt), Çağdaş Ortamda Teknik, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
[*] Bu yazı, İnsan Hakları Işığında Gazetecinin İşi başlıklı kitaptan ve “Çağımızda İnsan Felsefesi Bilgisinin Eksikliği ya da İnsanın Unutulmuşluğu” başlıklı makaleden derlenerek oluşturulmuştur.
[†] Herakleitos’un Fragmanlar’ını Türkçeye kazandıran Cengiz Çakmak, bu 101. fragmanla ilgili düştüğü dipnotta şöyle bir açıklama yapıyor: “Bu kısa ve özlü fragmanda geçtiği şekliyle edizesamen fiili “soruşturmak ve aramak” anlamlarına gelen dizemai fiilinden türemiştir. Bu fiil ‘kehanet sözlerinin anlamını açığa çıkartmak, bir bilmeceyi çözmek, bir şeyin asıl yapısını ve işlevini açığa çıkartmak’ anlamlarına gelecek biçimde kullanılmıştır. Herakleitos sözcüğü, ‘kendime sorular sorarak kendimi soruşturdum ve kendimi tanıdım’ anlamlarında kullanır. Bu fragman bir bakıma Gnothi s’auton (kendini tanı) ifadesini çağrıştırır.”


Elif N. Hamidi’nin İnsan Hakları Işığında Gazetecinin İşi başlıklı kitabı, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları’ndan çıktı.
