Kuşlar, her zaman özgürlüğün en belirgin temsillerinden biri olarak düşünülmüştür. Gökyüzünde serbestçe süzülebilmeleri, diledikleri anda yerle temaslarını kesebilmeleri, sabit bir noktaya bağlı kalmaksızın hareket edebilmeleri ve mevsimsel döngülerle birlikte uzun mesafeler kat edebilmeleri, onları insan nazarında hayranlık ve gıpta ile bakılan varlıklar hâline getirmiştir. Bu yönleriyle kuşlar, hayvanlar âlemi içinde yalnızca biyolojik özellikleriyle değil, aynı zamanda insanın özgürlük tasavvurunu yansıtan sembolik anlamlarıyla da öne çıkar.

Ancak kuşu yalnızca özgürlük fikriyle sınırlı bir biçimde düşünmek, onun taşıdığı daha derin anlam katmanlarını gözden kaçırmak olur. Kuş, gök ile yer arasında hareket eden bir varlık olarak, sadece serbestliğin değil, aynı zamanda yönelmenin, geçişin ve anlamın da taşıyıcısıdır. Onun uçuşu, rastlantısal bir dağılma değil; aksine, belirli bir yön, ritim ve hatta kimi zaman geri dönüş içeren bir harekettir. Bu nedenle kuş özgürlük bağlamında incelendiğinde kuralsızlığın değil; belirli bir düzenin, rastgeleliğin değil; belirli bir hedefin, tek başınalığın değil; beraberliğin ve iki âlem arasında kurulan ilişkinin sembolü olarak da düşünülmelidir.

Güneş, ay, yıldız, bulut gibi nesneler mahiyetleri gereği yeryüzüne indirilemez. Onlar göğe aittirler. Gök, bu anlamda sınırsızlığın ve ilahi hükmün tecelli ettiği bir sınırsız mekân olarak belirirken, yeryüzü ise tezahürlerin ortaya çıktığı, biçim kazandığı mahaldir, sınırlıdır. Ancak bu iki alan birbirinden kopuk değildir; aksine, kuşatıcı olan gökten gelen hüküm, yeryüzünde şekil bulur, onu dönüştürür ve belirler. Kuş hem gökyüzünün hem de yeryüzünün varlığıdır.

Bu iki alemde sürekli gidip gelir. Fakat elbette bir menzili vardır, ötesine geçemez. Sınırsız olan göğe yönelir, fakat sınırı aşamaz ve onu bütünüyle kuşatamaz; yeryüzüne döner, fakat onda da bütünüyle hareketsiz kalamaz. Kuş, sınırsız olandan aldıklarını, sınırlı olanın içine taşır. Bu nedenle onun taşıdığı bu anlam, bilgi bağlamında incelendiğinde doğrudan ve açık bir ifadeden ziyade perdeli bir anlatıma bürünür. Sınırsızı anlatabilmek bir sınır ile mümkündür. Buna gelenekte “kuş dili” denir. Herkesin işitebildiği fakat ancak belirli bir yönelişe sahip olanların kavrayabildiği bir dildir. Kuş dili bilgiyi doğrudan veren bir söylem olmaktan çok, insanı anlamın derinliğine çağıran sembolik bir idrak biçimine dönüşür. Kuşun göğe yükselip yeniden yere dönüşü gibi, bu dil de aşkın olan ile görünür olanın arasında gidip gelen bir anlam hareketi kurar.

“Süleyman Kuş Dili Bilir Dediler”

Kuş dili denildiğinde gelenekte ilk akla gelen anlatılardan biri, Kur’an’da geçen Hz. Süleyman’ın Hüthüt kuşu ile konuşmasıdır.[1]  Bu anlatım çoğu zaman literal bir okumayla, Süleyman’ın kuşların çıkardığı sesleri kelime kelime anlayabilmesi şeklinde değerlendirilir. Oysa sembolik ve tasavvufî yorum geleneğinde Süleyman’ın kuş dilini bilmesi, hakikat bilgisine ve hikmete ulaşmasının alegorik bir ifadesi olarak düşünülmüştür. Çünkü dilin imkânı dar, anlatımı ise sınırlıdır. Özellikle idraki güç ve doğrudan kavranması zor olan meselelerde bu sınırlılık daha belirgin hâle gelir. Bir tecrübe anlatılabilir; ancak o tecrübenin hakikati, onu yaşayanın sadece kendinde bilinir. Bu nedenle hâlin bütünüyle dil anlatımı ile aktarılması çoğu zaman mümkün değildir. Nitekim insan duygularının dil yoluyla aktarılması zorluğunu Mircea Eliade “Mitler, Rüyalar ve Gizemler” isimli kitabında şu sözlerle açıklamıştır. “…Terminolojinin de bir analojiye dayandığı ve sadece insanın tamamen öteki olan (ruhaniyet) şeyi ifade etmedeki yetersizliğine bağlı olduğunu biliyoruz; dil doğal deneyimi aşan her şeyi bu deneyimden ödünç alınmış terimlerle ifade etmeye çalışmaya mecburdur.”[2]

Tasavvuf edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Mantıku’t-Tayr (Kuş Dili) da konuya yaklaşım bakımından dikkat çekici örnekler sunar. Eserde konuşanlar kuşlardır. Hüthüt kuşunun rehberliğinde otuz kuş, Simurg’a ulaşmak amacıyla uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkar. Yol boyunca çeşitli vadilerden geçer, korkuları, arzuları ve sınırlılıklarıyla yüzleşirler. İlk bakışta bir yol hikâyesi gibi görünse de kuşlar arasında geçen konuşmalar ve anlatının sonunda ortaya çıkan anlam dikkate alındığında, metnin çok katmanlı bir hakikat yolculuğu olduğu görülür.[3]

Bu bağlamda Hüthüt kuşu manevi rehberi, yolculuk insan hayatını ve nefis terbiyesini, Simurg ise hakikati temsil eden sembolik bir karşılık olarak okunabilir. Ancak kuş sembolizmi tek katmanlı değildir; aksine her sembol gibi çoklu anlam imkânları taşır. Bu nedenle sembolik anlatım tek bir yoruma indirgenemez. Hakikati temsil eden kuş aynı zamanda hareket eden, yönelen, yükselen ve dönüşen bir varlık olarak ruhun sembolü hâline gelir. Böylece kuşun yolculuğu, insan ruhunun hayat içerisindeki seyrini; hakikate yaklaşma, ona temas etme ve dönüşme çabasını anlatan alegorik bir anlatım olarak da yorumlanabilir.

Kuşun ruh ile kurduğu ilişki aynı zamanda Türk kültüründe de karşılık bulur.[4] Özellikle turna, Türk düşünce ve inancında sıradan bir kuş değildir. Ruhsal geçisin, haber taşımanın ve kutsal olana yönelmenin de sembolüdür. Uzun mesafeleri kat etmesi, mevsimsel göçleri gerçekleştirmesi, tek eşli olarak yaşamaları ve eşler arasındaki ritüelik dansları sebebi ile önemli bir sembol olarak karşımıza çıkar. Turnaların karşılıklı dansları Alevi-Bektaşi geleneğinin semahında o dönüş hareketleri ile göksel devinimi arasında kurulan ilişkide sembolik hafızayı ve insanın insana hürmetini anlatır. Eşi öldükten sonra başka bir eş edinmemeleri ise sadakati gösterir. Mevsimler değişirken uzun mesafeleri birlikte ve bir ritim ile kat etmeleri toplumsal birliktelik, dayanışma ve beraberlik ruhunun önemini bize gösterir. Ayrıca Alevi-Bektaşi geleneğinde turna kuşunun kutsallığı ve Hz. Ali ile özdeşleştirilmesi, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu erenlerinin deyişlerinde, ayrıca bazı akademik çalışmalarda da yer almış ve incelenmiştir.

Hazreti Şah’ın avazı
Turna derler bir kuştadır
Asası Nil deryasında
Hırkası bir derviştedir
Nil deryası umman oldu
Sarardı, gül benzim soldu
Bakışı aslanda kaldı
Dövüşü dahi koçtadır
Nerde Pir Sultan’ım nerde
Özümüz asılı darda
Yemen’den öte bir yerde
Daha Düldül savaştadır

Yine eski Türk inanışlarında ruhun bedenden ayrılması çoğu zaman kuş ile sembolize edilir.[5]  Bedenden ayrılan ruhun kuş gibi uçup gitmesi ruhun bir yerden bir yere göçünü konu eder. Turnalar da vakti geldiğinde göç ederler. Bu sebeple Anadolu’nun türküleri ve deyişlerinin önemli bir kısmında turnalara selam ve çağrı vardır. Bazen de ayrılık ve hasretin sembolü olarak karşımıza çıkar. Ruhlar diyarına göçenlere turna ile selam gönderilir.

Turna kuşu sadece Anadolu ve Türklerde değil, Şamanlardan Çin’e kadar geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerde kutsallığı ile kendine yer bulmuş önemli bir semboldür. Bu tür örnekler kültürler arası bağlamda çoğaltılabilir.

“Ne Varsa Alemde O Var Ademde”

Mitolojik ve tasavvufî anlatılarda kuş sembolü aynı zamanda taşıma, aktarma ve yönelme düşüncesiyle de ilişkilidir. Bu nedenle kuş dili, yalnızca metafizik bir bilginin değil, canlılığın sürekliliğini sağlayan daha temel bir hafızanın da sembolü olarak düşünülebilir. Çünkü yaşam, en küçük düzeyde dahi, sürekli bir aktarım ve çoğalma hareketi içinde varlığını sürdürür.

Mitoz bölünme, tek hücreli canlılarda üremeyi, çok hücreli canlılarda ise büyümeyi, gelişmeyi ve yenilenmeyi sağlayan yeni hücre oluşturma şeklidir. Bu süreç beş evreden oluşur. Mitoz bölünme sonucunda kromozom yapısı ve sayısı değişmez. Bu nedenle mitoz bölünmede genetik bilgi doğrudan yavru hücrelere aktarılır.

Hücre bölünmesi sırasında mikrotübüllerin oluşturduğu iğ iplikleri kardeş kromatitlerin ayrılmasını sağlar. Profaz evresinin sonuna doğru çekirdekçik kaybolur, çekirdek zarı parçalanarak kromozomlar serbest kalır ve iğ iplikleri uzayarak sentromer çevresinde oluşan ve kinetokor olarak adlandırılan proteinler aracılığıyla kromozomları tutar.[6]

Canlılık bütünüyle durağan değil, titreşimsel bir düzen içinde varlığını sürdürür. Nefes, ses, kalp atışı, hücre bölünmesi ve hatta gök cisimlerinin hareketi belirli ritimler ve tekrarlar üzerinden gerçekleşir. Bu nedenle titreşim yalnızca fiziksel bir hareket değil, aynı zamanda varoluşun sürekliliğini sağlayan temel ilkelerden biri olarak düşünülebilir. Sesin anlam taşıyabilmesi nasıl titreşim aracılığıyla mümkün oluyorsa, yaşamın kendisi de görünmeyen bir hareketin sürekli tekrar eden ritimleriyle var olur.

Bu durum biyolojik düzlemde en açık biçimde hücre bölünmesinde görülür. Mitoz bölünme sırasında hücre, kendi içindeki bilgiyi kopyalayarak yeni oluşacak yapılara aktarır. Böylece canlılık yalnızca korunmaz; büyür, gelişir ve kendini yeniler. İlginç olan ise bu bölünme sırasında ortaya çıkan bazı görüntülerin, biçimsel olarak gökyüzünde hareket eden kuşları andırmasıdır. İlk bakışta yalnızca görsel bir benzerlik gibi görünen bu durum, (bkz. Şekil 1) sembolik açıdan düşünüldüğünde daha derin bir anlam katmanı açığa çıkarır. Çünkü burada da hareket eden şey, görünmeyen bir bilginin yeni bir varoluşa taşınmasıdır. Bu, elbette aşırı bir yorum sayılabilir fakat bu benzerlikler üzerine düşünülmesi kıymetli olacaktır.

Şekil 1

Bu bağlamda kuş, yalnızca gök ile yer arasında hareket eden bir varlık değildir. Gökte süzülüşüyle bilgi ve hafızanın taşıyıcılığını, ruhu, yaşamın sürekliliğini, yasaya tabi özgürlük ilkesini ve devridaim hâlindeki hareketi temsil ederken; yeryüzünde hücrenin bölünmesi, çoğalması, gelişmesi ve yaşamı taşıması üzerinden, canlılığın aynı ontolojik hareket içindeki farklı görünüşlerine işaret eder. Görünmeyen bir bilginin hareket hâlindeki tezahürü…

İçindeki göğe bakan insanın, bu iki alem arasında kurduğu bağın iğ iplikçileri…[7]

 

Kaynakça

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2010

Mircea Eliade, Mitler Rüyalar ve Gizemler, Doğu Batı Yayınları, 2020

Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, İş Bankası Yayınları, 2006

Jean Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, Kabalcı Yayınları, 1999

https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/mitoz-bolunme-nedir

https://www.kuranvemeali.com/neml-suresi

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0%C4%9F_iplikleri

 

[1] Kur’an-ı Kerim, Neml Suresi 20-30 ayetleri

[2] M. Eliade, Doğu Batı Yayınları, 2020, s.138-139

[3] Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t- Tayr, İş Bankası Yayınları, 2006

[4] B. Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2010

[5] J. Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, s. 80-100, 1999

[6] https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/mitoz-bolunme-nedir

[7] İğ iplikçileri: Hücre bölünmesi sırasında homolog kromozomların (mayoz) veya kardeş kromatidlerin (mitoz) sentromerlerinden tutunarak karşı kutuplara çekilmesini sağlayan ipliksi yapılardır. Mikrotübüller interfaz sırasında hızla parçalanır ve serbest kalan tübülinler sentrozomlardan ışınlar halinde yayılacak şekilde yeniden polimerleşir (yıldızsı mikrotübüller). Hücre bölünmesinin tamamlanmasını takiben iğ iplikleri tübülinlere ayrılarak tekrar hücre iskeletini oluşturan interfaz mikrotübüllerine dönüşürler.

+ Son Yazılar