Canlı-cansız tüm varlıklar; nesneler, olaylar dışarıdan görülen sınırlarının içinde sırlarla dolu dururlar. Görünüşler sadece bir biçim olmaktan öte kendi içsel niteliklerini bir arada tutan örtücü bir yüzeydir. Bu yüzeyin altında onun özü, niteliklerinin, varlık enerjilerinin tamamı saklıdır. Bu anlamda tüm görünüşler bir anlamda “sır küpleridir.”
Nesneler, olgu ve olaylar insanlar karşısında tarafsız, onlara eşit mesafede durarak kendini sergiler. Onun için gerçekler insanlara gelmez, insanlar gerçeklere giderler. Ona kavuştukları oranda sırlarına vakıf oldukları ölçüde de gerçeği ele geçirmiş olurlar.
Evren ve genel olarak yaşam bir ilişkiler bütünüdür ve kendini bu bütünlük içerisinde bize sunar. Evrensel durum bize her şeyin başka şeylerle ilişkili olduğunu söyler; dahası bu ilişkinlik, kendisi bağımsızmış gibi görülen her şeyin varlık koşulu olduğunu da söyler. Bilmenin-anlamanın amacı söz konusu bağıntılı ve bütünlüklü sürecin ritmini, bileşenlerini, kaynağını ve yönelimini açığa çıkarmak, görünüşlerin sakladığı sırları nesnel kılmaktır.
İlişkinliğin, karşılıklı bağıntının olması orada bir düzenin, kendi içinde zorunlu ritmik akışın olduğunu da gösterir. Bu zorunluluk bilinçte “yasa” olarak belirlenir ve bilinir. Pozitif bilimlerde “determinizm” olarak ifade edilen ilke doğal süreçlerde evrensel olarak hükmünü sürdürür.
Toplumsal yaşam alanı doğada olduğu gibi determine olmasa da her şeyin başıboş, keyfi, öznel iradelerin kaprisleriyle var olduğu söylenemez; tarihin de, tinsel alanın da kendine özgü içsel yasalılığı olduğu unutulmamalı.
Genel olarak iki tür yasadan söz edebiliriz. Birincisi doğa yasaları; bunlar oldukları halleriyle geçerlidirler, değiştirilemezler, çiğnenmeye olanak vermezler. Başka bir ifadeyle insanların iradesi ile kaldırılamaz, yenileri eklenemez. Kendi hükümlerinde toleransları yoktur. Ama hem zorunlu, tavizsiz hem de uysaldırlar, ama bir koşulla, kendilerinin kudretine-iradesine boyun eğildikçe. Onlar keşfedildikçe ve iradelerine boyun eğildikçe olduğu halleri ile koşulsuzca hizmet ederler. Bilgece bir söz bu hakikati şöyle ifade ediyor: “Hâkimiyetimiz mahkûmiyetimizdendir” (İsmail Emre).
İkinci olarak toplumsal yaşamı düzenlemek için üretilen politik düzenlemeler ve hukuksal yasalar. Bu yasalar insan iradesiyle belirlenip uygulandığı için keyfiliğe açık, kişilerin isteğine göre uydurulmuş karar ve uygulamalar olarak görülebilir.
Böylesi bir keyfiliğin mi yoksa tarihsel zorunlulukların dayattığı düzenleme ve üretilmesi gereken yasaların mı geçerli olduğunun kanıtı toplumsal yaşamın akışı içinde görülür.
Toplumların sosyolojik, ekonomik, politik yaşantıları tarihsellik taşırlar, ama bu alanlarda da zorunluluklar kendini dayatır. İnsanların üretip uyguladıkları yöntemler ekonomik ve hukuksal yaşamın yasaları ile bir çatışma içine düşebilirler. Bu çatışmaları çözme biçimleri hakka dayalı, tarihsel akışın taleplerine uygun olarak olabildiği gibi keyfi, haksız, dayatmacı biçimde de olabilir. Birinci yol toplumun rızasını kazanmış olarak insanların katılımına yol açarak onların enerjilerini sorunların çözümü yönünde harekete geçirebilir. İkinci yol ise çatışmalı, dayatmacı, baskı ve zulme varan yöntemlere başvurur.
Olması gerekenle var olan, doğal hak olanla olması gerekenin belirlenmesi ve bunun uygulanması arasında bir karşıtlık olabilir, ama öte yandan bu karşıtlık toplumsal alanda tarihi devindiren dinamizmi de oluşturan bir enerjidir.
İnsani gereksinimlerin artması kültürel, düşünsel, sosyolojik olguların dayatması ile toplumsal yaşamın bütünlüğü kabuğuna sığamaz duruma gelir; yeni ilkeler, düzenlemeler, kurallar, ekonomik ve hukuksal yapılanmaları kaçınılmaz olur. Bu durum farklı talepleri, inançları, politik iradeleri karşı karşıya getirebilir; ideolojik, dinsel ve tarihsel önyargılarını, kendi duruş noktalarını korumak isteyen kesimlerin direncini doğurur.
Buna karşın bilimsel anlayış ve tutum belirli kesimlerin ve güçlerin ayrıcalığı yerine tüm farklılıkları kucaklayan adil, şeffaf, hakkaniyetli, sorgulamaya açık yöntemler kullanabilir. “Olabilir”, “yapılabilir” gibi ifadelerin kullanılması karşıtının da denenmesinin mümkün olacağından dolayıdır. Çünkü toplumsal yaşamda düzenleyici uygulamalar yapmak bir irade ortaya koymaktır. İrade ise belirli bir düşüncenin kendince belirlediği yöntemi belirlediği hedefe ulaşmak için kullanmasıdır.

Hukuksal düzenlemeler, ekonomik karar ve programlar kişilerin, partilerin, devletlerin kısaca insanların keyfi kararları, ideolojik kalıpları ve dinsel önyargıları ile de uygulanabilir. Peki, yol açıcı alabilir mi? Hayır. Elbette tarihin ve toplumsal koşulların dayattığı dayatmış olduğu sorunlara öznel yöntemlerle çözümler uygulanabilir, ancak sonunda pek çok acı pahasına yanlışlığı ve anlamsızlığı ortaya çıkar. Çünkü bu alanın da tarihsel-toplumsal bir süreç olarak kendilerine göre evrensel İlkeleri vardır.
Toplumsal yaşam özgür iradelerin; arzuların, eğilimlerin, çıkarların ve amaçların çatışma alanı olduğu için aynı zamanda bir çekişmeler, çatışmalar ve uzlaşımlar alanıdır da. Bu durum ekonomik, politik, kültürel yapılanmaların nasıl olacağına dair keyfi seçim ve yöntemlere başvurmaya fırsat verir. Ancak bu uygulamalar bir müddet sonra çökmek zorunda kalır: çünkü insanın özgürlüğüne, kendini gerçekleştirmesine, bireysel haklarına uygun olmayan, hiçbir politik yapı, hukuksal düzenleme, ekonomik karar ayakta kalamaz.
Tarih özgürlüğün kendini gerçekleştirme ve koruma sürecidir ve evrensel gelişim ilkesidir. Tarihin bu ussal nitelik taşıyan ilkesinin bilinci tarihsel iyimserliğin ve umudun nesnel temelini oluşturur.
Tarihi özneler yapar: Özneler ki evrensel gerçekliği kavramış; yaşadığı sürecin gereksinim, talep ve eğilimlerini belirlemiş, çözüm yolları oluşturup hayata geçirmiş; düşünceleri ve tutumları ile geleceğe ışık tutan fikirler ortaya koyanlardır. Bu özneler önderlerdir, insanlığın evlatlarıdır ve şunu dile getirebilenlerdir:
“Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. …Dünyada her şey için; medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir” (Mustafa Kemal Atatürk).
