Her şeyi ölçmeye çalıştığımız bir dönemde yaşıyoruz. Beynimizin kaç milyon nöron taşıdığını biliyor, genomun harflerini tek tek diziyor, kalp atışlarımızı saniyesi saniyesine kaydeden akıllı saatleri bileklerimizde taşıyoruz. Bu telaş ve hız çağında insana dair her şeyi bir veriye, bir sayıya ve grafiğe indirgedik. Tabii hâlâ verilere dökemediğimiz şeyler de var; mesela gözümüzden süzülen bir damla tuzlu suyu hâlâ tam bir yere oturtabilmiş değiliz. Bir damla tuzlu suyu bir zayıflık ve çabucak silinmesi gereken bir ıslaklık sanıyoruz. Oysa insanın kendisi hakkında pek de bilmediği şey, belki de bütün bir hayatı boyunca en çok döktüğü şeydir.
Aslına bakarsanız aynı gözden üç farklı su damlaları akar ve bunlardan yalnızca sadece bir tanesi insanın ruhuna aittir. Gözümüzü sürekli ve bütün bir ömür boyunca ıslak ve canlı tutan gözyaşlarımız var; ayrıca evde soğan doğrarken ya da gözümüze toz kaçtığında onu savunmak için akan bir başka su daha var. Fakat bizi asıl ilgilendiren, üçüncüsüdür: Veda ederken, pişmanlık duyduğumuz zaman ya da tarifsiz bir güzellik karşısında dökülen gözyaşlarımız. 1980’lerde biyokimyacı William Frey bu üç farklı göz sıvısını ayrı ayrı toplayıp inceledi ve şaşırtıcı bir gerçekle yüz yüze geldi. Duygularımız sebebi ile meydana gelen gözyaşı, diğerlerinden kimyasal olarak farklıydı; içinde daha çok protein temelli hormon ve bedenimizin kendi ürettiği doğal bir ağrı kesici taşıyordu. William Frey’in yorumu netti: Ağlamak insan için bir ayrışma, bir çözülüş değil, aksine bedenin kendi kendini arındırmasıydı (Frey & Langseth, 1985).
Üstelik bilim, ağlamanın fizyolojik olarak nasıl gerçekleştiğini bizlere artık söylese de neden gerçekleştiğini hâlâ çözemedi. Bu insan mekanizmasını en iyi bilen Charles Darwin bile, sıra insanın duygusal gözyaşına geldiğinde tereddüde düştü ve neredeyse duygu ile akan gözyaşlarını gereksiz bir taşma olarak varsaydı (1872). Oysa asıl şaşırtıcı olan; insan, duygularından ötürü ağlayan neredeyse kesin tek canlıdır. Pek çok hayvanın gözü nemlenir ama bir kaybın, bir özlemin karşısında yalnızca insan gözyaşı akıtır (Vingerhoets, 2013). “İnsanı diğer canlılardan ayıran nedir?” sorusuna kimi akıl der, kimi dil, kimi de nesnelere hükmediş yetimiz. Belki de en dürüst cevap bu soruya şudur: İnsanı insan yapan şey, onun ağlayabilmesidir. Gözyaşı, insanın varoluşsal sızısının en görünür ve en sıvı halidir.
Biyoloji bize bedenin nasıl ağladığını gösterir ama bu damlanın neden bu kadar önemli olduğunu göstermez. İnsan, bu gözyaşlarının, bedenin tek başına taşıyamayacağı bir yük olduğunu hep sezmiştir. Açıklayamadığı her şeyde yaptığı gibi, onu da bir hikâyeye yüklemiştir. Gözyaşının asıl serüveni de, biyolojinin yanıt veremediği tam bu noktada, mitoslarda başlar.
Mısır’ın en eski hikayelerinden birinde insanlık, yaratıcı tanrının gözünden dökülen yaşlardan doğar; öyle ki eski Mısır dilinde “insanlar” anlamına gelen rmt kelimesi, “ağlamak” anlamına gelen rmyt kelimesini de çağrıştırır (Quirke, 2000). İnsan kelimenin kökeninde, ilahi bir gözyaşının yeryüzüne düşmüş bir damla tuzlu suyu olarak belirir. Yunan düşüncesi de keza benzer bir şey sezmiştir. Niobe, çocuklarının öldürülmesine dayanamamış, çektiği acının yası ile taş kesilmiş ve taşa dönüştükten sonra bile ağlamaya devam etmiştir. Onun “Ağlayan Kaya”sı bugün bile Manisa’da, Spil Dağı’nın hemen yamacındadır. Phaethon’un kız kardeşleri Heliadlar, ağlaya ağlaya kavak ağacına dönüşür ve gözyaşları katılaşarak kehribara evrilir (Ovidius, Dönüşümler, II ve VI. kitaplar). Yani görünen o ki, mitos, gözyaşını asla küçük görmemiş; onu dünya kuran, insan yaratan ve hatta maddeyi şekle sokan kozmik bir güç olarak yüceltmiştir.
Ve tabii ki hemen arkasından logos çağı gelir ve gözyaşını ehlileştirir. Platon Devlet’te trajedinin tehlikesine dikkat çeker; ona göre trajedi, kurumaya bırakılması gereken tutkuları sulayıp besler ve insanı, başkasının acısına ağlarken aklının dizginlerinden koparır (Devlet, X. kitap). Stoacı bilgeler için ise erdemin adı apatheia‘dır; marifet, gözyaşına kapılıp gitmek değil, aksine ona hâkim olmakta aranır. Aristoteles ise gözyaşını bir işleve indirger ve trajediyi, seyircinin içindeki korkuyu boşaltan bir katarsis olarak tanımlar ve bu yüzden ağlamak, kozmik bir güç olmaktan çıkar ve dramanın yönettiği hijyenik bir arınmaya dönüşür (Poetika). Aslında işin acı tarafı şu: Gözyaşını zayıflıkla eşleyen bu inanç, tam da aklın zirveye çıktığı bu çağda doğar. Şöyle ki ağlamak insanların ilk çağında bir zayıflık değildi; bizler aklımızı yüceltirken, ağlamayı da zayıflığa dönüştürdük.
Semavi dinlerin gelmesi ile gözyaşı yeniden özüne döner ve kendi dilleri ile
kutsanır. Yahudi geleneğinde Tanrı, kullarının gözyaşlarını bir şişede saklayan bir varlık olarak anılır (Mezmurlar, 56:8). Mezmurlar’daki imge, insanın döktüğü hiçbir gözyaşı damlasının kaybolmadığını, aksine ilahi bir kayıt aracı olarak kullanıldığını söyler. Yeremya’da Rahel, evlatları için ağlar ve avutulmayı kabul etmez ve böylece yas, teselliye direnen bir sadakate dönüşür (Yeremya, 31:15). Fakat en çarpıcı hüküm Talmud’dan gelir: Mabedin yıkılışından bu zamana kadar dua kapıları kilitlenmiştir, ancak gözyaşı kapıları asla kapanmamıştır (Berakhot, 32b). Sözsüz olan, sözlü olanı geçer; insanın en dilsiz hali, en derin ve içten duasından bile üstün tutulur.
Hristiyanlıkta ise gözyaşı Tanrı’nın kendi yüzüne taşınır. İncil’in en kısa cümlesi bir gözyaşıdır: “İsa ağladı” (Yuhanna, 11:35). Tanrı’nın vücut bulmuş hali, dostunun mezarında gözyaşı döker; kudret, kırılganlığı reddetmez ve ona bürünür. Bir kadın, İsa’nın ayaklarını gözyaşları ile yıkar; pişmanlık, suyun en saf halinde bir arınmaya evrilir (Luka, 7:38). Ve nitekim Hristiyanlık mistisizminde gelenek bir adım öne gider ve ağlamayı bir “gözyaşı armağanı”, bir lütuf olarak öne çıkarır. İoannes Klimakos, gözyaşını, vaftizden sonra insanın ruhuna bahşedilen ikinci bir arınma olarak anar (1982). Ve bu sayede gözyaşı bir kaybın değil, bir dönüşüm suyuna evrilir.
Ve Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi ile meselenin de tam kalbine geliriz. Alak kelimesini klasik müfessirlerin çoğu “kan pıhtısı” olarak anlar ve yaratılış sıralamasında alak, “damla” anlamındaki nutfenin ardından gelen ve rahme tutunan aşamayı gösterir. Alak’ın kökü olan ع-ل-ق, sözlüklerde yalnızca “pıhtı” ve “tutunmak” anlamına gelmez; aynı zamanda “bağlanmak, ilgi ve sevgi” anlamını da taşır (Lane, 1863–1893; Zebîdî, t.y.). Bu nedenle kimi müfessirler, Mevlâna Muhammed Ali gibi, ayetin bu ikinci anlamı ile de okunabileceğini, yani “insanı sevgiden yarattı” denebileceğini belirtir ve bu okumayı da doğrudan meşhur kudsi hadis ile ilişkilendirir: “Gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, bu yüzden âlemi yarattım” (Ali, 1917). Bu söz her ne kadar bazı hadis kitaplarında sahih bir hadis olarak görülmese de, İbn Arabi geleneğinin kurulduğu temel ifadelerden bir tanesidir (krş. Chittick, 1989).
Ekberi düşüncede Arapça ayn (عين) kelimesi aynı anda üç manayı da içinde barındırır: göz, pınar ve öz (İbnü’l-Arabî, 2006; Izutsu, 1983). Ve tek bir gözyaşı damlası da bu üç kelime anlamını aynı anda taşır; hem gözün suyudur, hem hakikatin dışa vurumudur, hem de “her canlıyı sudan yarattık” (Enbiyâ, 21:30) ayetindeki o saf sudur. Şimdi elimizdeki her ipliği birbirine bağlayalım: İnsanın özlemden ağlaması, kelimenin lügat anlamı değildir; ama onun işârî hakikatidir. İnsan, ilahi bir muhabbetten yaratılır ve o yaratıldığı muhabbetin izini ise kendi göz pınarından damlayan bir tuzlu suda barındırır. İşte bu yüzden gözyaşı, alak’ın bedendeki mührü olur. Zira insan gözyaşı döktüğü her an, yaratılışının ham maddesini, yani ilahi sevgiyi yeniden hatırlar. Zayıflık sandığımız gözyaşlarımız, Tanrı’ya en çok yaklaştığımız anlardır.
Peki bütün bu okumalar ve karşılaştırmalar bizi neye götürür? İnsan, yeryüzünde Allah’ın olgunlaşmasını beklediği bir umuttur. Bu sadece duygusal bir temenni değil elbette; bu durum İbn Arabi’de dört tane ayağı olan bir tasavvurdur. İnsan yeryüzünün halifesidir; melekler “yeryüzünü ifsat edecek birini mi yaratacaksın?” diye itiraz ederken, Allah “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” der ve insanı halife kılar (Bakara, 2:30). Bu, Allah’ın meleklerin itirazına rağmen insana duygu sevgi bağlamındaki umudun ifadesidir. İnsan aynı zamanda emanetin de taşıyıcısıdır; göklerin, yerin ve dağların yüklenemediği ağır yükü, insan gönüllü bir şekilde sırtlar (Ahzâb, 33:72). İbn Arabi’ye göre insan-ı kâmil yaratılışın bir meyvesidir. Gizli Hazine’nin kendisini seyrettiği cilalı bir aynadır; “Olgunlaşması beklenen” ifadesinin tam karşılığı da budur (2006). En nihayetinde insan rahmetten yaratılmıştır; “Rahmetim her şeyi kuşattı” (A’râf, 7:156) denir ve varlık ise Rahman’ın nefesinden yaratılmış bir nefes olarak anlaşılır (Nefes-i Rahmani). Ve insan bu rahmetin karşılığında yeryüzünde meyve vermesi beklenen bir tohumdur.
O halde ağlayabilmek, bu meyvenin hâlâ canlı olduğunun işaretidir. Oysa baktığımızda modern çağ, gözyaşını utanılacak, mahrem bir anlayışa dönüştürmüştür. Norbert Elias’ın “uygarlık süreci” dediği bu uzun terbiyede, ağlamak salonlardan çekilir ve gizlenir (1939/2000). Byung-Chul Han’ın “yorgunluk toplumu” ise bu çağda bizlerin oturup ağlayacak bir vakti olmadığını bizlere hatırlatır ve bizlerin sürekli performans peşinden koştuğumuzu dile getirir, gözyaşını mitos gibi yeniden kamusallaştırır ama içini de boşaltır (2010/2023).
Artık bizler kamera önlerinde ağlıyoruz, yabancıların önünde ağlıyoruz; ancak tek başımıza ve sahiden içten bir şekilde ağlamayı yavaş yavaş unutuyoruz. Belki de sorun ağlamayan çağın kendisindedir; bu çağ olgunlaşmayı reddeden meyvedir. Sağlıklı ve doğru olan ise, içinde hâlâ dürüst bir gözyaşını, yaratıldığı sevginin izini canlı tutabilendir. Ağlayabilmek, insanın en kırılgan hali demek değil, insanın yaratılış hikmetinin en sadık halidir.
Kaynakça
Ali, M. M. (1917). The Holy Qur’an: Arabic text, English translation and commentary. Lahore: Ahmadiyya Anjuman Isha’at Islam.
Aristoteles. (t.y.). Poetika (İ. Tunalı, Çev.). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Chittick, W. C. (1989). The Sufi path of knowledge: Ibn al-‘Arabī’s metaphysics of imagination. Albany: SUNY Press.
Darwin, C. (1872). The expression of the emotions in man and animals. Londra: John Murray.
Elias, N. (2000). Uygarlık süreci (Cilt 1–2). İstanbul: İletişim Yayınları. (Özgün eser 1939)
Frey, W. H. & Langseth, M. (1985). Crying: The mystery of tears. Minneapolis: Winston Press.
Han, B.-C. (2023). Yorgunluk toplumu (S. Yalçın, Çev.). İstanbul: İnka Yayınları. (Özgün eser 2010)
İbnü’l-Arabî, M. (2006). Fusûsu’l-hikem (E. Demirli, Çev. ve şerh). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
İoannes Klimakos. (1982). The ladder of divine ascent (C. Luibheid & N. Russell, Çev.). New York: Paulist Press.
Izutsu, T. (1983). Sufism and Taoism: A comparative study of key philosophical concepts. Berkeley: University of California Press.
Kitab-ı Mukaddes. (t.y.). İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi.
Kur’ân-ı Kerîm.
Lane, E. W. (1863–1893). An Arabic-English lexicon. Londra: Williams and Norgate.
Lutz, T. (1999). Crying: A natural and cultural history of tears. New York: W. W. Norton.
Ovidius. (t.y.). Dönüşümler (İ. Z. Eyuboğlu, Çev.). İstanbul: Payel Yayınevi.
Platon. (t.y.). Devlet (S. Eyuboğlu & M. A. Cimcoz, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Quirke, S. (2000). Digital Egypt for Universities. Londra: University College London.
Talmud, Berakhot 32b.
Vingerhoets, A. (2013). Why only humans weep: Unravelling the mysteries of tears. Oxford: Oxford University Press.
Zebîdî, M. M. (t.y.). Tâcü’l-arûs min cevâhiri’l-kâmûs.
