Temel İnsan Hakk’ı: Yaşam, Yaşabilmek…

“Bir Kum Tanesinde
bir Dünya görmek

Ve bir Kır Çiçeğinde bir Gökyüzü

Sonsuzluğu avucunun içinde tutmak

Ve Öncesizliği Sonrasızlığı bir
saate sığdırmak.”

“To see a World in a n of Sand

And a Heaven in a Wild Flower,

Hold Infinity in the palm of your
hand

And Eternity in an hour.”

William
Blake[1]

“Yaşam Hakkı” bir temel özgürlüktür, haktır. “Yaşam Hakkı” “Birinci Hak”tır demek
istiyorum.

Gerçekten
de önce “yaşam” vardır. Önce,
insansal varlığın kendisi vardır: Onun bu yeryüzü yuvarlağında fiziksel olarak
var oluşu ve bir fiziksel varlık olarak kendini idame edişi vardır. İnsansal
varlık olarak yeryüzüne gelmek ve orada, kendini idame etmek “yaşam”dır, ilk özgürlüktür; hiç
kimsenin, başka herhangi bir varlığın önleyemeyeceği, engel olamayacağı,
sınırlayamayacağı bir özgürlüktür bu.

Bu
yeryüzü yuvarlağında, bir insansal varlık var olmak, ilk özgürlüğü oluşturur.
Bu ilk özgürlüğün somutlaşması da ilk hakkı, temeldeki ilk hakkı oluşturur. Ve
buna biz “yaşam hakkı” deriz.

Bir başka
deyimle; evren vardır. Yeryüzü yuvarlağı vardır. –Buna isterseniz doğa
diyebilirsiniz– insansal varlık vardır. Yani, ilk olgu olarak bir “Evren-doğa-insan” üçlüsü vardır.
Bunların üçünü birden bir tek sözcük deyimler. Bu üçlüyü bir tek sözcük ile
mükemmel olarak anlatabiliriz:

Özgürlük…  

Ve ilk
olarak, özgürlüğün var oluşu vardır.

Bu
özgürlük; evrenin ve doğanın, kendi iç yasasından başkasına tabi olmamaktır. Yani
kendi Doğal/tanrısal yasasından başka bir dış etkene, bir dış etkiye, bir dış
güce bağlı olmamaktır, özgürlük.

İnsana
gelince, bu özgürlük, insanın, doğa ve evren bütünü içinde kendi içgüdüsünden
başkası ile bağlı olamamasıdır. Ama insan, hemen toplumsallaşmıştır. Öyle ise
onun için söz konusu özgürlük, toplumsallaşma süreci içinde saf usun
gerçekleşmesidir, insanın bu saf ustan başkasına bağlı kalmamasıdır.

Özgürlük
evren-doğa-insan üçlüsü için budur. Yani özgürlük evren-doğa-insan üçlüsünün,
kendilerine özgü, kendilerine ait olan yasalardan başkasına bağlı
olmamalarıdır. Burada, özgürlüğü, insan için vurgulamak gerekirse, Hegel’den
esinlenerek şunu söyleyebilirim: Özgürlük saf ustur, onun gerçekleşmesidir.

Buraya
kadar söylediklerimi, daha çok, kuramsal bir anlayışla belirttim. Özgürlüğü
somutlaştırınca, ondan ne çıkacağını ne doğacağını bilmemiz, görmemiz gerekir.

Evrenin
bir duruşa doğru gittiği fikri, makinelere ilişkin basit bir gözlemden gelir. İngiliz
bilim felsefecisi Karl Raimund Popper’in metodolojisi olan, ‘eleştirel akılcılık’ı, sorun çözmek için varsayım önermek ve
önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri
(yanlışlanmış olanları) elemek olarak ifade edilebilir. Karl R. Popper, 1935’te
yayımlanmış olan “Bilimsel
Araştırmanın Mantığı
” adlı eserinde bilimi şu şekilde tanımlar: “Bilim, içerdiği ifadeler, gözlem
raporlarını oluşturan ifadelerle yanlışlanabilecek düşünce sistemlerinin tamamına
verilen addır.”
Bu nedenle, genel ifadelerin doğrulanması veya
yanlışlanması arasındaki asimetrinin çok önemli olduğu görülmektedir. Karl R.
Popper’a göre gerçekçi bilgi kavramı şöyledir: “Bilgi, herhangi bir nesne veya sürecin, gözlemcinin ilgisini çeken
özellikleri arasında ulaşılabilir olanlardan kodlanabilenlerin tamamıdır.”

Eleştirel akılcılığı da yedi maddede özetlemektedir:

  1. Problemin
    saptanması (Bu gözlemler veya mevcut varsayımlar ışığında yapılır).
  2. Problem
    çözümü için bir varsayımın uydurulması.
  3. Varsayım
    çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi.,
  4. Gözlemlerle
    çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi.
  5. Genişletilmiş
    gözlem temeliyle uyumlu yeni bir varsayım oluşumu.
  6. Yeni
    varsayım çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi.
  7. Dördüncü ve sonraki aşamaların
    (sağlama yapılması açısından) sırasıyla tekrarı.

Her
makine ortaya koyduğundan daha çok enerji tüketir. Enerjinin bir bölümü
sürtünmelerde, bir bölümü aşınmalarda boşa gider. 1850’de Rudolf Clausius bu
düşünceyi basit bir ilke haline getirdi. Ona göre, bir, yararlanabilir enerji
vardı, bir de yararlanılması mümkün olmayan bir enerji artığı vardı. Clausius
bu yararlanılmaz olan enerjiye entropi
adını verdi ve Termodinamiğin ünlü İkinci Yasası’nı formüle etti: Entropi daima artıyor. Evrende ısı,
artık yararlanılması mümkün olmayan bir eşitlik gölüne sızıp gidiyor.

Bir
yüzyıl önce bu güzel bir fikirdi; çünkü o zamanlar ısı, hâlâ bir akışkan olarak
düşünülüyordu. Ama ısı, alev ya da hayatın olduğundan daha çok maddesel
değildir. Isı, atomların rastgele bir hareketidir. Bu fikri çok zekice
kavrayan, Avusturyalı Ludwig Boltzmann oldu ve bir makinede, ya da bir buhar
makinesinde veya evrende olanlara yeni bir yorum getirdi.[i]

Boltzmann,
enerjinin alçalması, atomların çok daha düzensiz bir durum olmaları demektir,
diyordu. İşte entropi bu düzensizliğin bir ölçüsüdür ve bu, Boltzmann’ın
yeni yorumundan çıkan derin bir kavramdır. Oldukça tuhaf ama bir düzensizlik
ölçüsü konabilir; belli, özel bir durumun ortaya çıkma ihtimali ölçü olarak
alınabilir –burada da ölçü, atomların belli bir durumda bir araya gelmeleri
ihtimali olarak tanımlandı. Boltzmann bunu tamamen doğru olarak, “s = k log(W)
biçiminde formüle etmişti. Burada s; entropiyi, W; verili durumun
ihtimalini, k; şimdi Boltzmann sabiti diye anılan bir katsayıyı gösteriyordu ve
demek ki entropi, söz konusu ihtimal sayısının logaritmasıyla doğru
orantılıydı.[2]

Elbette,
düzensiz durumlar düzenli durumlardan çok daha muhtemeldir; çünkü atomların
rastgele her biraya gelişi düzensiz olacaktır; demek ki genellikle, herhangi
bir düzenli tertip kalmayacaktır. Ama “genellikle” demek, “her
zaman”
anlamına gelmez. Düzenli durumların sürekli olarak düzensizlikte son bulduğu doğru değildir. Burada söz
konusu olan, istatistiksel bir yasadır; bu yasa, düzenin yokolma eğilimini
gösterir. Ama istatistik, evrenin bazı adalarında düzensizlik egemen olurken,
bazılarında da düzenin yeniden kazanılmasına izin verir.

Bu güzel
bir kavrayıştır. Ama hâlâ sorulacak bir soru var. Eğer, bizim buraya gelmemizin
bir olasılık sonucu olduğu doğruysa, bu olasılık, burada olmaya hakkımız
bulunmayacak kadar düşük değil midir?

Bu soruyu
soran insanlar, bütün atomların bir anda bedenimizi meydana getiriverdiğini
düşünürler; kafalarında canlandırdıkları her zaman böyle bir tablodur.
Atomların bir anda burada bir araya gelerek ‘BEN’i
oluşturuvermeleri tamamen olasılık dışıdır. Oluşumun yolu bu olsaydı, BEN’im varolmam yalnızca olasılık dışı
değil, fiilen olanak dışı olurdu.

Elbette,
doğanın tuttuğu yol bu değildir. Doğa aşamalı olarak çalışır. Atomlar
molekülleri oluşturur, moleküller bazları oluşturur, bazlar amino asitlerin
oluşumunu yönlendirir, amino asitler proteinleri oluşturur ve proteinler hücreler
içinde çalışır. Hücreler ortaya çıkar. Bir düzeyi ya da bir kademeyi oluşturan,
kararlı bir yapıya sahip birimler, daha yüksek oluşumları ortaya çıkaracak olan
rastlantısal karşılaşmalar için birer hammaddedirler; yeni oluşumlardan da
bazılarının kararlı bir yapı kazanma şansları olacaktır. Kararlılık,
gerçekleşmeyen bir potansiyel olarak kaldığı sürece daha ileriye gitme şansı
yoktur. Evrim, basitten karmaşığa doğru, bir merdivene basamak basamak
tırmanmak demektir ve o basamakların her biri kendi içinde kararlı bir yapıya
sahiptir. Yavaş adımlarla, ama giderek bir karmaşıklığa doğru yükselen bir
merdivene sürekli tırmanma; işte yaşamın doğuşu budur –evrimdeki ana ilerleme
doğrultusu ve ana problem budur. Ve biz şimdi bunun yalnızca yaşam için değil,
madde için de doğru olduğunu biliyoruz. Eğer yıldızlarda, demir gibi ağır bir
elementin ya da uranyum gibi süper-ağır bir elementin, bütün parçaların bir
anda bir araya gelivermesi ile oluşması zorunluluğu olsaydı; böylesi bir
durumun ortaya çıkması fiilen olanaksız olurdu. Bir yıldız önce hidrojen helyum
yapar; sonra, bir diğer aşamada, bir farklı yıldızda, helyumdan karbona,
oksijene, ağır elementlere doğru bir dönüşüm olur; doğadaki doksan iki elementi
yapmak için merdiven adım adım çıkılır.

Yıldızlardaki
süreçleri (process) bir bütün olarak yineleyemeyiz; çünkü çoğu elementin
kaynaşması için gerekli olan muazzam sıcaklıklara egemen olamayız. Ama
merdivenin ilk basamağına ayağımızı basmak, ilk aşamayı, hidrojenden helyuma
geçiş aşamasını yinelemek üzereyiz.[3]

Güneşin
içlerindeki sıcaklığı –on milyon santigrat derecesinin üzerinde– yeniden
yaratmak zordur. Ve bu sıcaklığı sürdürebilecek ve hatta bu sıcaklığı saniyenin
bir kesri kadarlık bir sürede tutabilecek herhangi bir tür kap yapmak daha da
zordur. Buna dayanacak hiçbir malzeme yok; böylesine azgın bir durumda bulunan
bir gaz için, ancak, manyetik tutucu biçimindeki bir kap kullanılabilir. Bu
yeni tür bir fiziktir: plazma-fiziği.
Yarattığı heyecan ve önemi, doğanın fiziği olmasından kaynaklanıyor. Bir kere,
insanın işlerliğe koyduğu bu yeni düzenlemeler, doğanın yöneliminin tersine
değil; doğanın kendisinin güneşte ve yıldızlarda attığı adımlarla aynı
doğrultuda.

Ölümsüzlük
ve ölümlülük arasındaki karşıtlık üzerinde durarak, metafizik düşünsel platform
oluşturmak zorundayız. Yirminci yüzyıl fiziği ölümsüz eserdir.

Ortak
olarak işleyen insan imgelemi (muhayyilesi) şimdiye dek buna eşit başka herhangi
bir eser yaratabilmiş değil ne piramitler ne İlyada & Odysseus, ne
külliyeler, ne katedraller bu esere eş tutulabilir. Yirminci yüzyıl fiziğini
oluşturan kavramları birbiri ardından ortaya koyan insanlar, ağımızın öncüsü
olan kahramanlardır. Kartlarını karan Mendeleyev; atomların bölünemez olduğu
yolundaki Yunan inancını yıkan J.J. Thomson; atomu bir gezegen sistemine
dönüştüren Rutherford ve her modele işlerlik kazandıran Niels Bohr. Nötronu
keşfeden Chadwick ve nötronu, çekirdeği kırmak ve onu dönüştürmek için kullanan
Enrico Fermi. Ve hepsinin başında, put kırıcılar, yeni kavramların ilk
kurucuları: enerjiye, maddede olduğu gibi atomsal bir karakter veren Max Planck
ve atomun bizim kendi dünyamız kadar gerçek –dünya içinde bir dünya- olduğunu
kavramamızı herkesten çok kendisine borçlu olduğumuz Ludwig Boltzmann.[4]

İnsanların
daha dün denecek kadar yakın zamanda, 1900’de, atomlar gerçek mi, değil mi,
diye birbirlerini yedikleri kimin aklına gelir. Fizikçi_filozof Ernist Mach,
Viyana’da, “Hayır!”, demişti, gerçek
değil. Büyük kimyacı Wilhelm Ostwald, “Hayır!”,
demişti. Ama ne var ki bir adam, çağın kritik dönüm noktasında, temel kuramsal
gerekçelere dayanarak, atom gerçeği üzerinde direnmişti. Bu adam, anısına saygı
duyduğu Ludwig Boltzmann’dı.

Boltzmann,
Darwin’in ilk izleyicilerindendi, çabuk kızan, kavgacı, neşeli ve olağanüstü
güç bir insandı; yani bir insanın olması gereken her şeydi. O çatışma
sırasında, insanın yükselişi, ince bir entelektüel denge üzerinde inip
çıkıyordu; çünkü eğer o zamanlar, “anti-atom” doktrinler gerçekten kazanmış
olsaydı, ilerlememiz kesinlikle onlarca yıl, belki de yüzyıl geri kalırdı. Geri
kalan yalnızca fizik olmazdı, fiziğe can alıcı bir noktadan bağımlı biyolojinin
de başına aynı şey gelirdi.

Boltzmann
ikna edici oldu mu? Hayır. Bu ihtirasla yaşadı ve öldü. 1906’da altmış iki
yaşındayken, tam atom doktrininin kazanmak üzere olduğu bir sırada, kendisini
yalnız kalmış ve yenilmiş hissederek, her şeyini kaybettiğini düşündü ve
intihar etti. Ondan geriye, anısını yaşatacak, mezar taşında kazılı ölümsüz
formülü kaldı: s=k log(W).[5]

Boltzmann’ın
sağlam, insanın içine işleyen güzelliğini anlatacak sözcükler boğazımda
düğümleniyor.

Ressam-Şair
William Blake’ten girişte sağ üst köşeye aldığım, Auguries of Innocence (Masumiyetin Belirtileri)’tan alıntı bu
duyguyu betimleyebilir:

“Bir
Kum Tanesinde bir Dünya görmek

Ve
bir Kır Çiçeğinde bir Gökyüzü

Sonsuzluğu
avucunun içinde tutmak

Ve
Öncesizliği Sonrasızlığı bir saate sığdırmak.”

Fizik
bilimlerinin bir amacı maddesel dünyanın tam bir resmini vermekti. Fiziğin
yirminci yüzyıldaki bir başarısı ise bu amacın ulaşılamazlığını ispat etmek
olmuştur. Yüksek somut bir nesneyi, örneğin insan yüzünü ele alalım. Gözleri
görmeyen bir kadın, varlığını ilk kez algıladığı bir erkeğin yüzünü
parmaklarıyla yoklayarak tanımaya çalışıyor olsun ve o arada yüksek sesle
düşündüklerini biz de izleyelim: “Yaşlıca
olduğunu söyleyecektim. Sanırım, Türk olmadığı açıkça belli. Çoğu Türk’ten daha
köşeli bir yüzü var. Ama muhtemelen Avrupalı olduğunu söylemeliyim, belki de
Doğu Avrupalı. Yüz hatlarının bir ıstırabı ifade etmesi mümkün. İlkin bu
hatları yüzündeki kırışıklıklar olarak düşünmüştüm. Mutlu bir yüz değil.”

Fiziğin
şimdi yapmış olduğu şey, bu yöntemin, bilginin tek yöntemi olduğunu
göstermiştir. Mutlak bilgi yoktur. İster bilim adamı olsun ister dogmatist
olsun, bunun aksini iddia edenler, olsa olsa, bir trajediye yol açarlar.
Enformasyon/malumat olarak her ne elde edilirse edilsin mükemmel olamaz. Bunu
kullanırken tevazulu olmak zorundayız. İşte insanın içinde bulunduğu şartlar
budur ve kuantum fiziğinin söylediği de budur. Aslında anlatmak istediğim de
bu.[6]

Yüze
ilişkin enformasyon/malumat elde etmek için, bütün bir elektromanyetik tayfı,
boydan boya kullanarak bakalım. Dünyanın en iyi ölçüm aletleriyle –hatta
mükemmel bir aletle, öyle bir alet düşünebiliyorsak eğer- baktığımızda, ince
ayrıntıları hangi noktaya kadar tam olarak görebiliriz?

Ve
ayrıntıyı görmek, gözle görülebilir ışığı kullanarak görmeye sınırlı kalmamayı
gerektirir. James Clerk Maxwell 1867’de ışığın elektromanyetik dalga olduğunu
ileri sürdü; ortaya koyduğu eşitlikler başka elektromanyetik dalgaların da
varlığına işaret ediyordu.

Gözle
görülemeyen dalgaların en uzunu radyo dalgalarıdır; bunların varlığını Heinrich
Hertz neredeyse yüzyıl önce, 1888’de, ispatlamış ve böylece Maxwell’in kuramını
doğrulamıştı. En uzun oldukları için, en kaba olanları da bunlardır. Birkaç
metrelik dalga boylarıyla iş gören radar tarayıcısı, insan yüzünü, taştan
oyulmuş Paskalya Adası Yontuları gibi birkaç metre getirmediğimiz sürece
göremez. Bu dev kafalarda da ancak, dalga boyunu kısaltırsak ayrıntı görülür;
örneğin bir metrenin altına düşülürse kulaklar görülür. Radyo dalgalarının
pratikteki sınır birkaç santimetreye indirildiğinde, bu heykellerin yanında
duran insan, ancak fark edilir.

Burada
bilginin can alıcı paradoksuyla yüz yüzeyizdir. Yıllardır, doğayı daha ince
ayrıntılarıyla gözlemek için daha hassas aletler geliştiriyoruz. Ama yapılan
gözlemlerle baktığımız zaman, bunların hâlâ bulanık, şimdiye kadarkiler gibi
belirsiz olduğunu görünce insanı sıkıntı basıyor. Görüş alanımıza her girişinde
sonsuza dek sıçrayarak bizden uzaklaşan bir hedefin peşinden koşar gibiyiz.

Bilginin
paradoksu ufak atom çekirdeğiyle sınırlı değildir; tersine, hatta yıldızlar
ölçeğinde de geçerlidir.

Gözlemci,
bir yıldıza baktığında, hata için birçok neden olduğunu bilir. Dolayısıyla
çeşitli okumalarda bulunur ve doğal olarak, yıldızın konumuna ilişkin en iyi
tahminin okuna değerlerin ortalaması –değer dağılımın merkezi- olduğunu
düşünür.

İnsanlığı
çıkmaza sokan iki şey var. Birisi, “Amacın her türlü aracı meşru kıldığı
inancıdır.” Bu basma-kalıp felsefe, bu çekilen acılara karşı kulakları bilerek
tıkayış… Diğeri, “İnsan ruhunun ihanetidir; aklı ortadan kaldıran ve bir
milleti, bir uygarlığı bir hayaletler –boyun eğen ya da işkence gören
hayaletler– kitlesine döndüren dogmanın savunulmasıdır, ihanet.”

Bilim,
bilginin çok insansal biçimidir. Her zaman bilinenin sınırındayız ve her zaman,
geleceğin umut edileni getireceği duygusu içindeyizdir. Bilimdeki her hüküm
hatanın kenarında dikili durur ve kişiseldir. Bilim, yanılabilir olmamıza
rağmen bilebildiklerimiz için ödediğimiz bir şükran borcudur.[7]

Kendimizi
mutlak bilgi ve kudret illetinden kurtarmak zorunda olduğumuzu; uzaktan kumanda
ile insan davranışı arasındaki mesafeyi kapatmak zorunda olduğumuzu; insanlara
dokunmak zorunda olduğumuzu…

Buraya
kadar bilimin kısacık bir yolculuğundan, eğer bu yolculuğu yapan “biz”lere nasıl
sembolik eylemler, var olan işaretleriyle birlikte eğer manalarını korurlarsa
ve eylemleri yapan kimse bilinçli ve bilerek yaparsa ve çok asil eylemlerden
daha üstündür. Çünkü asılla ilgili olan doğrudan eylemlerin doğrudan belirli ve
sınırlı sonucu vardır. Anlatımsal ve simgesel eylemlerin ise insanın anlaması,
hissetmesi ve güç yetirmesi ölçüsünde manası ve etkisi vardır ve belli bir mana
ile sınırlı değildir. Çünkü onun eylemleri semboliktir. Bu eylemler kendi renk
ve anlamlarından ayrıldıklarında bir dönmeler, koşmalar ve insanın hiçbir anlam
veremediği ve kendi kendine yaptığına güldüğü birtakım işler yığını haline
gelirler.

Nerde?

Neyin
etrafında dönüyoruz?

Sembolik,
dolaylı ve anlatım aracı olan eylemin de bizzat eylemin yerine getirilmesinde değeri
yoktur; aksine bu eylemin şifreli manalar, tin ve bu eylemler bütününün
hatırlatıcısı olduğu amaç ile ilişkisinde değeri vardır. Yoksa kendi kendine ne
bir şey üretilir ne kendisine ve bir kimseye bir fikir ve duygu aktarılabilir
ne de bundan kendisi ve başkaları bir pay alabilir. Hukuksal bakış açısından
ilkelerin kendisi böyledir.

Birey ve
toplum ilişkisini birinin ötekine zarar vermeyeceği ve her ikisinin de
haklarının korunacağı biçimde düzenlenip uyulması zorunlu kılınan yasaların
bütününe, hukuk denir. Hukukun amacı toplumsal harmoniyi
sağlamak; işlevi doğru olanı, yanlış olandan ayırmaktır. Mantığı kurumsal uygunluk,
yaptırım gücü maddi cezalara dayanır. Ahlâk/Etik, toplumsal değerleri zamanla
oluşan gelenek, görenek ve ortak kültüre göre düzenleyen kurallıklar bütünüdür.
Amacı, tıpkı hukuk gibi toplumsal
uyumu sağlamak; ama işlevi iyi olanı, kötü olandan vicdani edinimlerle
ayırmaktır. Hukuk zorunlu etiksel ve etiksel olan da zorunlu hukuksal değildir.
Her iki düzeneğin birbiriyle çeliştiği, hatta çatıştığı güncelde yaygındır. Bu
çatışmayı Immanuel Kant, “Yakalanırım
korkusuyla hırsızlık yapmıyorsam, davranışım yasalara uygundur, ama
etiksel/ahlâkî sayılmaz,” der
.[8] Gerçek adalet ancak
etiksel uygun bir hukukla sağlanır. Etiği göz ardı eden bir yargı kararı ya da
hukukçu, haklarını korumak iddiasında olduğu toplum vicdanında onaylanmaz ve
adalete güvensizlik yaratır.

İranlı
düşünür Ali Şeriati; “Her kelime, bir
kavramın aktarımı için bir işaret ve araçtır,”
der ‘Dine Karşı Din
yapıtında. Bu anlatım bazen baş ve el işaretleri şeklinde, bazen işaretler,
bazen şiir, ritim ve ses, bazen renk, devinim ve tavır değişikliği şeklinde,
bazen de ortaklaşa kabul ettiğimiz kelimeler veya simgeler aracılığı ile olur.
Nitekim trafikte kavşaktaki bir kırmızı, sarı veya yeşil ışık da bir anlatım
işaretidir, yani bir düşünce veya emir o ışığa bakanlara bu yöntemle iletilmiş
olur.

Düşünce
ve duygu aktarımının yaygın aracı olan sözlü anlatım iki türlüdür.

Birisi, doğrudan
ve açık anlatımdır
.

Doğrudan
ve açık anlatım, düşük, tek boyutlu ve anlam ve geçişim içselliğinde, belirli
bir anlam veya bilinen, somut bir duygu ile sınırlı olan anlatımdır. Bizim diyalog(os)
ve bilim dilimiz doğrudan dildir, yani okuyucu ve dinleyicilere nesnelerden,
niteliklerden, hâllerden ve düşüncelerden bahsetmektir. Bu, doğrudan ve tek
boyutlu saf anlatımdır. Gündelik konuştuğumuz sözler, bir olay, bir durum,
tarihsel bir gerçek, bir fizik veya kimya yasası, günlük meseleler veya düşünce
ve kavramlarla ilgili olarak verdiğimiz enformasyon böyledir. Bilimsel anlatım
ve insan ve doğayla ilgili bilimsel meselelerden bahseden kitapların anlatımı
da doğrudan anlatımdır.

Diğeri ise,
sembolik anlatımdır.

Sembolik
eylem, bir anlatım eylemidir. Eylemin bizzat bir etkinliği görecelidir. Anlatım
ve aktarma aracı anlamdadır. Kime? Kendine ve başkalarına…

Anlatım
aracı olan şifreli, sembolik ve dolaylı eylemlerdir.

Anlatım
aracı ne demektir?

Şu an
söylediğim kelimeler birlikteliği anlatım aracıdır. Eğer bu kelimelerin anlamı
yoksa yahut bizzat ben şu an söylediğim bu kelimelerin anlamından haberdar
değilsem bu bir saçmalamadır; hiçbir eylem yerine getirilmemiş ne kendim ne de
başkaları için hiçbir sonuç alınamamıştır. Anlatımla ilgili eylem, eğer bir
sonucu yoksa eğer anlatımın anlamlarından haberdar değilsek, bizzat anlatım
yerindelik bulmuyorsa saçmalamadır. Saçmalama nedir? Saçmalama bizzat
yerindelik bulan bir konuşmadır. Niçin konuşur? Konuşmak için konuşur. Ne
söyler? “Ne söyler?” sorusu yoktur. Konuşmaktadır sadece. Yani saçmalama!
Yerindelik duyguları ve anlamları aktarma aracı olabilen bu konuşma, insanlığın
hizmetinde olan ve ‘Kutsal’ı
tarafından kendisine ant içme ritüeli yapılan bu en kutsal araç, bir saçmalama
düzeyinde inebilir. Ne zaman? Bizzat yerindelik bulduğu zaman. Yani anlamlardan
ayrı kalır, aktarılacak amaçtan ayrılır.

Hangi
anlam? Şimdiye kadar hakkında tam bir ön bilgiye sahip olmadığımız bir anlam!
Benim anlatım üslubum, konuşma kokum, etkilenme alanı ve düşüncemle tanışıklığı
konusunda her zaman normal anlamda kullanılan bir kelime ile ilgili olarak
belirlediğim ve gönderim konumu okuması gerekir. Mesnevî hikâyesinde duyduğum
gibi bir ney veya su sesinden bahsedersem, bir ağacın büyümesinden veya bir
denizin, çölün suskunluğundan söz edersem bu, ne ney, ne deniz, ne çöl, ne
suskunluk, ne de bir ağacın büyümesi anlamındadır; özellikle tohum ve çiçeğin
aniden benim düşünceme saçtığı bir anlamın gelişimidir. O ağacın ismi olmadığı,
ilgili bir tasavvuru bulunmadığı ve ben de ona anlatmak istediğim için ağacın
büyümesini bunun gelişimini taşımak yoluyla kendi içimde hissediyorum. Yani bu
kelime aracıyla diğer örtük anlamdan bahsediyorum. Bazen biz bir manzarayı tasavvur
etmek, bir gün doğumunu seyretmek ve bir ritmi dinlemek suretiyle güneşin doğuşuna,
o sesin güzelliğine ve o rengin keyfiyetine katılımda bulunamayız; daha doğrusu
düşüncemiz ve imgelememiz derinleşir ve yükselir, sanki dünyaya gelmeden önceki
yaşamın anısını içimizde canlandırıyormuş gibi belirsiz ve çok uzak manzaralara
ve ufuklara doğru gider. Bu duygu içimizde açık ve belirgin değildir. Bu
duyguyu sahilde aktarmak isterse ne yapar? Böyle bir duygu hangi araçla ile
aktarılır? Bu duygunun ne tür bir kelimesi, nasıl bir anlatım ve kavramı
vardır? Güneşin doğuşundan insanın hayatta edindiği bir arzuya geçişin, gün
batımından insanın yeryüzündeki yalnızlığına ve yabancılığına geçişin, bu
duygunun nasıl bir kelimesi ve değişimi vardır? Hiçbir tane! Ama nasıl
anlatayım?

Yazar,
halkın bildiği gündelik yaygın kelimeler içinden seçer. Nasıl?  “Bir
gece sahilde şezlong üzerinde yatar; hava karanlık ve nemlidir. Susuzdur, gözü
uyku tutmaz. Susuzluğun şiddeti uykusunu kaçırır. Ses gelir, denizin sesi
kesilir, dalgalar yoktur. Ama gecenin derinliğinden, uzaklardan, ‘Bilmiyorum orası nerededir?’ den kulağına
bir teknenin deniz suyunu yarışının geçiş sesi, bir suyun şırıltısı gibi
gelir.”
Susuz birinin öylesine karanlık bir gecede suya erişememesi ve ümitsizlik,
karanlık ve susuzluk içinde iken kulağına su şırıltısı sesinin gelmesi,
görünürde güneşin doğuşundan veya batışından, sabahtan ve akşamdan, yaşamdaki
bir renk, ses, şekil veya olaydan, gizem ve sonsuzlukla uzaklara düşünce ve
duygusundaki geçmiş, anlam ve metafizik yayılan çekici ve düşünce dolu bir
düşünürün haline benzeyen bir hâldir. Başka bir susuzluk, başka bir ses, başka
bir su, başka bir ısılımdır. Bu, sembolik anlatımdır. Doğrudan anlatım yerine
sembolik, şifreli ve dolaylı anlatımı seçer.

Niçin?

Çünkü
herkesin anlama düzeyinin aynı olmadığını, olamayacağını biliyorum. Bildiğim
için sözümü özgürce, doğrudan ve herkesin anlamaya açık olmasını umuyorum. Bu
şekilde insanların düşünce düzeyi farklılaşıyor; değişik dönemlerdeki bütün bu
farklı ve gelişmiş insanlar sözümün kendisiyle iletimde bulunanlar oluyorlar.
Bir Türk bir türlü düşünür, Yunanlı da bir türlü düşünür, Hintli de başka türlü
düşünür. Bir anlamı her üçü de doğru anlar ama bir türlü anladığını görürüz. Bu
nedenle “benim” kendisiyle iletimde
bulunanlarla ilgili değişik sosyokültürel görüşleridir. Eğer burada ben doğruda
‘tek boyutlu’, bir düzeyli söz
anlatırsam “benim” sözüm o ortamdan
çıktığında değersizdir. Niçin? Çünkü sözün değerinin o zaman yazıya gelmediği,
aksine düşünceye girdiği anlaşılır. Söz eğer düşünceye girmezse tıpkı hiçbir
zaman devinime dönüşmeyen enerji gibi değersizdir. Eğer sözümü uygarlık, ekin
ve bilimin tarihsel bir zaman ve aşamalı düzleminde anlatırsam bilimsel
görüşün, düşünsel gelişimin, düşünce ve duygu düzeyinin yüksek tarihsel
aşamalarda değiştiği bir sonraki aşamada sözüm kendisiyle iletimde bulunanlarla
karşılıksız, aforizmatik söylem olarak kalacaktır.

Günümüz
insanının tragedyası, yalnızlığını ve “ben”ini
meydana getiren ve “biz”i zayıflatan
bireyselliğini geliştirmiş olmasıdır. Öte yandan bu, insanın gelişiminde bir
sıçrama aşaması olmasıdır. Öyle bir dönüşüm aşamasıdır ki eğer kalırsa başına
gelen bu tragedyadan ve insanî benin ve insanî bireyin bu aşamada sadece
korunmasından başka bir sonucu olmaz. Nasıl bir sonucu vardır?

Doğada,
tarihselliğin zorlayıcılığına, zamanın mevcut durumuna, toplumun işlevsel
dinamiklerine, halkın geleneğine ve sosyal ilişkilere isyan eden; her şeyden
haberdar olan ve kendisini tanıyan; kendi huyunun zorlayıcılığına, doğa, tarih, toplum ve insanın kendisinden oluşan dört
zorlamaya genel olarak başkaldıran ve bilgili bir asiye dönüşen bu “ben”,
iradeli ve geçmişine karşı mutlak bilinçli bir insan olduğunda zirveye çıkan
bir fıskiyenin ters dönmesi gibi bir aşamaya ulaşır, tepetakla olur.[9]

Ne tarafa
doğru?

Özgürleştikten,
kurtuluş için çalıştıktan sonra işte o zaman, Erich Fromm’un deyişiyle “Özgürlükten
Kaçış
”.

Kurtuluş
şeklindeki ‘Özgürlükten Kaçış’, doğayla ilişkisiz ve bağlantısız, yabancılaşmış
olarak kalmaktır. İnsan yalnızlığı işte bu şekilde hisseder ve teslimiyeti bu
şekilde seçer. Teslimiyet, ancak kişi onu seçerse nefret uyandıran bir şeydir.
Kim? Köle, dalkavuk ve kompleksli kimse değil, isyankâr. Bütün bu bilinçsizlik
olanaklarına, onu bitki veya hayvan gibi bir doğa varlığı haline getirmek için
bilinçsizce baskı yapan olanaklara başkaldıran bir kahraman! İsyankâr, bu
isyandan sonra bağlanmak/birleşmek için geri döner. Bu, başkasının onun için
seçtiği bir bağlanma değil, bizzat seçtiği bir bağlanmadır.

Peki,
neye bağlanma?

Burada
Budizm, Doğu dinleri ve felsefeler, kurtuluş için ve aynı şekilde
kavuşma/birleşme için çeşitli yollar önermiştir. Bizim tanıdığımız ve ahlâkî
ilklerimizde çokça anılan meşhur yollardan biri, benlik ile mücadeledir. Benlik
ile mücadeleden anladığımız anlam, bir bireyin bir köşede oturması, dış dünya
ile bütün ilgisini keserek, sadece içrekliğine yönelmesi, orada kendisinde
hissettiği her arzuyu, eğilimi, çekimi ve aşkı bastırması, bir düşünce, inanç
ve totemle daima ilişki halinde olması demektir. Bu, bireyi, onu zorla bağlayan
zincirlerden kurtulmaya sürükler ve kavuşturabilir.

Bu,
Lacan’a göre ‘Sapkın bir bireysel
özgürlük’
tür. İnsanın özgürlüğü, bireyin bilinçli ve bilinçsiz olarak
kendisine yönelen bütün baskılardan kurtulması demektir.[10]

Ortaya
çıkan çelişkilerden birini rastgele irdelersek: bir yanda oyun alanındaki
bozulma, gündelik olanın programlanmasındaki, örgütleyici akılcılıktaki sıkıcı
zihniyet; öte yanda doğa güçlerinin ve toplumsal etkinliklerin bağrında
rastlantının, riskin, oyunun, stratejinin bilim tarafından keşfi.

Şu halde,
bu temel düzeyin –gündelik yaşamın- incelenmesi, farklı önem derecelerine sahip
olan fakat küresel ölçekte işleyen yeni çelişkileri ortaya çıkarıyor. Bunların
en önemlilerinden biri, tekniklik ideolojisi ve teknokrasinin mitosları ile
gündelik olanın gerçekliği arasındaki çelişkidir. Bu çelişkilerin en ciddisi,
bir toplumsal düzen ve bir planı, yani gündelik yaşamı oluşturdukları kabul
edilen zorlamalar kümesi ile; çok
daha temel bir yolun ve bir projenin açımlayıcısı olan, zulümlere ve baskılara
karşın bir dış görünüş olarak korunan Özgürlük
İdeolojisi
arasındaki çelişkidir.[11]

Toplum,
kendi eleştirisini içinde taşır. Onu anlamak için kaçınılmaz olan eleştirel
mesafeyi, gerekli eleştirel kavramları, onları eleştiri olarak
biçimlendirmeksizin ya da dile getirmeksizin gösterir. Bunları algılamak için,
toplumsal pratiğin boşluklarını saptamak; bu çatlaklarda veya uçurumlarda yüzen
sözel belirsizlikleri maddesel “gerçeklik”
diye alıp boşlukları doldurmaktan kaçınmak yeterlidir.

Toplumun
amacı, hedefi, resmi vizyon ve misyonu, doyumsal mutluluktur. Bilinen,
tasarlanan gereksinimlerimiz doyuma kavuşturulmaktadır ya da kavuşturulacaktır.
Karşılanabilir gereksinimler söz konusu olduğunda, bu doyum olabildiğince tez
bir doygunluğa dayanır. Gereksinim bir boşluğa, fakat iyi tanımlanmış bir boşluğa,
sınırları belirlenmiş bir çukura benzer. Bu boşluk tüketim ve tüketici
tarafından kapatılır, doldurulur. Doygunluk budur. Doyum elde edilir edilmez,
tüketici doygunluğa yol açan aynı düzeneklerce kışkırtılır. Yeniden verimli
hale gelmesi için gereksinim, öncekinden biraz farklı bir biçimde yeniden
uyarılır. Gereksinimler, aynı manipülasyonlarla kışkırtılan doyum ve
doyumsuzluk arasında salınırlar. Böylece örgütlenmiş tüketim sadece nesneleri
değil, bu nesneler tarafından doğurulan doyumu da böler. Motivasyonlar üzerinde
oynanan oyun, onlar üzerinde etkide bulunabildiği ölçüde, onları yalanlar veya
çürütür. Üstelik bu oyunun kuralını hiçbir zaman itiraf etmez.[12]

Gerçek ve
hakikatte bir hoşnutsuzluk hüküm sürüyor. İlkesel olarak genelleşen doyuma “değerler”in, fikirlerin, felsefenin,
sanatın, kültürün genelleşmiş bir kriz eşlik ediyor. Anlam kayboluyor, fakat
başka bir biçimde yeniden ortaya çıkıyor: Devir boşluk, retoriğin haricinde
hiçbir şeyin dolduramadığı bir anlam boşluğu beliriyor, fakat bu durumun bir ya
da birden fazla anlamı var yine de. Bu anlamlardan biri, “doygunluğun”, “gereksinimlerin” bir hedef sunamayacağı, bir
erekliliğe sahip olamadığı, anlamdan
yoksun olduğudur. Doyumu, zevki, mutluluğu birbirinden açıkça ayırmak
gerekiyor. Aristokrasi, zevke ulaşmış ve onu tarif edebilmişti… Burjuvazi en
iyi olasılıkla doyuma ulaşıyor.

Peki,
mutluluğu kim anlatacak, kim tarif edecek?

Gündelik
yaşamdaki bu rahatsızlık duygusu, pek çok modern edebiyat yapıtının temasını
oluşturuyor. Onlarca yıldan beri, önem taşıyan bütün yapıtlar bunu açıkça ve
dolaylı olarak dile getiriyorlar. Tiyatronun, sinemanın, felsefenin neredeyse
sürekli “bunalımı” içinde,
diğerlerinin başarısı ne olursa olsun, sadece bu yapıtlar kalımlı bir ilgi
topluyorlar. Bazıları sadist veya mazoşist bir titizlikle gündelikliği
betimliyorlar veya karalıyorlar. Diğerleri, bu bariz doyumu kışkırtan ve resmen
onaylayan düzenekleri sökerek, doyumun içinde kaybolan trajiği yeniden
oluşturmaya yöneliyorlar. Resmî “kültür”ün
dışında bulunan bu kültür kalıntısının içinde, bu toplumun özünde bulunan
rahatsızlık toplumsal ve kültürel bir olgu haline geliyor.

Toplumu
bir sınıfa bağımlı kılan yapıcı (yapılandırılan- yapılandıran) toplumsal
ilişkiler, yani üretim ve mülkiyet ilişkilerinde, yalnızca sınıf stratejisi (yani
gündelik yaşamın sağlamlaştırılması) açısından bir değişiklik yaşandı. Sınıf
stratejisinin hedeflediği olgu gelişme değil, bu biçimiyle büyümenin “dengesi” ve “uyumu”dur. Kentsel yaşam da dahil olmak üzere toplumsal
ilişkilerin gelişmesi, karmaşıklaşması ve zenginleşmesi “kültürel” olan bırakılır ve sıfatla kurumlaşır. Bu andan itibaren,
maddi doğa üzerindeki teknik egemenliğe,
insanın kendi doğasıyla (beden, arzu, zaman, mekân) uyum sağlaması gerekmez. Bu durumda, büyüme ve gelişme arasındaki
çelişkiye, (teknik) egemenlik ve uyum sağlama arasındaki daha önemli ve
daha temel bir çelişki eklenir. Önceden bildiğimiz bu önermeler, tam
anlamlarına, ancak bu terimlerini açıkça belirtirsek kavuşurlar. Büyüme, sanayileşme süreciyle; gelişme ise kentleşmeyle ilgilidir.
Kentleşme, onu sanayileşmeye bağımlı kılan uzun bir dönemin ardından esas hale
gelir; böylece baştaki konum tersine döner, ancak sınıf stratejisi bu
bağımlılığı korumayı sürdürerek, diğer sürekli bunalımlara eklenen bir kent bunalımı yaratır.[13]

Toplum
kendi sınırlarını; kapitalizmin, var olduğu biçimiyle kapitalist üretimin
sınırlarından farklı olan sınırlarını kendinde taşır. Ekonomizmi hiçbir sıfatla, hiçbir düzeyde kabul edemeyiz ve
onaylayamayız. Ekonomizm yanlıştır, çünkü bu toplumu oluşturan şeyi küçümser.
Yine de bu onu, eşit derecede dar görüşlü bir felsefecilikle veya bir
sosyolojicilikle tamamlamak için bir neden değildir.[14]

“Modern zihniyet” içinde esas olduğu söylenen
sürekli değişme iddiasıyla ters düşen değişimleriyle birlikte bu toplum nereye
doğru gittiğini bilmemektedir. Toplum yerinde sayar; labirentten çıkma umuduyla
tünelin içinde, karanlığın içinde, gözü kapalı, körlemesine ileriye doğru
kaçar. Dahası, bu sadece bir yerinde sayma değil, olduğu yerde dururken kendi
kendini yok etmedir.

Eserlerin,
üslupların, sanatın, geçmiş ekinin, kitlesel tüketim tarafından yenilip
yutulması ve yıkılması üzerinde durmayıp, bu tüketimin özünde bulunan düzeneği
daha yakından incelemeliyiz.

‘Kullanımdan düşme’, bir tekniğe dönüşmeden önce, çeşitli
incelemelere konu olmuştu. Konunun uzmanları, nesnelerin kullanım sürelerini
iyi bilirler: bir banyo, üç yıl; bir oturma odası, beş yıl; bir yatak odası
takımı, sekiz yıl; bir dükkân, bir otomobil, üç yıl. Bu istatistiksel
ortalamalar, üretim maliyetleri ve kârlarla karşılıklı bağıntı içinde,
nesnelerin demografisi içinde yer alırlar. Üretimi örgütleyen bürolar, kullanım
süresini kısaltmak, ürünlerin ve sermayenin dolaşımını hızlandırmak için bu
istatistiksel ortalamaları dikkate alırlar. Otomobil konusunda yaşanan skandal
ise küresel boyutlardadır.

Ereklilik
“değerleri”ni en öne koyar. Akılcı
olduğunu ileri sürer ve kendini böyle tanımlar. Bütün gücüyle hiç durmaksızın
örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu
topluma gereken makinaları sağlar. Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları
olarak görülür; kendisinin “uzman”
olduğunu ileri sürerek çıkıp gelen her aptal sınırsız bir prestijden
faydalanır. Oysa akıldışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir.
İnsanların, gündelik yaşamlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve
yaşamlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir.
Kuşkusuz bu yönelişleriyle, dolambaçlı bir yoldan arzularını uyumlu kılmaya çalışırlar.

Gündelik
yaşamda ve onun haber kaynakları içinde psikolojimizin
ve “Kimsiniz? Kendinizi tanımayı öğrenin”
tarzındaki testlerin hızla çoğaldığı görülmektedir. Psikoloji ve psikanaliz,
klinik ve terapötik bilgi olmaktan çıkıp ideolojiye dönüşmektedir. Doyum,
ısrarla aranan S. Freud’un “Haz ilkesi”
durumu, doyumsuzluk ve rahatsızlık, birbirlerine ters düşerek, karşı karşıya
gelerek, birbirlerini kapsayarak birbirlerine karışıyorlar. Gösterinin
tüketimi, bir tüketim gösterisine dönüşüyor. Geçmişin (sanat yapıtları,
üsluplar, kentler) doymak bilmeden tüketilmesiyle hızlı bir doygunluk ve
sıkıntı birbirini izliyor. Bu andan itibaren kopmayı yürekten istememek,
gündelik yaşamdan kaçmayı istememek nasıl olanaklıdır? Tabi ki bu istek, bu
dilek, bu kopma ve bu kaçış, turizmin örgütlenmesi, kurumsallaşma, programlama,
kodlanmış seraplar, geniş çaplı denetimli göçlerin harekete geçirilmesi
sayesinde kolaylıkla içerilebilir. Nesnenin ve arayışın kendi kendilerini
yıkmasının nedeni budur. Göz alıcı kentler, turistik bölgeler, müzeler, onların
sadece varlıklarını ve birikimlerini tüketen tüketicilerin hücumu karşısında
kaybolurlar.[15]

Basit bir
çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı “yapısal
olarak”
karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir:

  1. Derin
    bir doyumsuzluk duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve
    çocuklarının önünde “Artık her şey
    mümkün!”
    diye bağıran Soren Kierkegaard vari kişilik durumuna düşüren,
    gündelik bütünleşmiş boş zaman…
  2. Gidiş
    beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, uyuşturucu, şenlik,
    delilik aracılığıyla kaçma isteği.[16]

Deneysel
ve kavramsal çabalamaları sırasında, çağdaş felsefe ve sosyoloji, bir keşifte
bulundular: bireysel imgelemden ve aynı zamanda kaybolmuş üsluplardan miras
kalan büyük simgeciliklerden ayrı bir olgu olarak toplumsal imgesel. [17]

Bu
toplumsal imgeselin en iyi görüntüsünü, şu ya da bu bilim kurgu filminde veya
yapıtında değil, kadınlara seslenen medyada buluruz. İmgesel ve pratik,
prensipte kadın okuyucuya seslenen yayınların içine girerek, kadın ve erkek
izleyicilerin kafasını iyice karıştırır.

Gündelik
yaşamın bu çatışmaları ve sorunları, kişiyi, gerçek çözümler olanaksız
olduklarında ya da öyle gözüktüklerinde, onların üstüne eklenen kurgusal çözümlere yöneltirler. Sorunlar
ve çözüm arayışı, böylece imgesele adım atmış olurlar. “Yansıtma”, pratik ile imgesel arasına yerleşir ya da daha ziyade
nüfuz eder; insanlar arzularını, şu ya da bu nesneler grubuna veya şu ya da bu
etkinliklere, eve, daireye, mobilyaya, mutfağa, tatile çıkmaya, “doğa”ya, yansıtırlar. Bu yansıtma,
nesneye, gerçek ve imgesel olmak üzere çifte bir varoluş kazandırır.

Sanatın,
geçmişte zamanın, mekânın, arzunun uyarlanması olduğu ileri sürülebilir. Yapıt
zamana ve mekâna duyularla algılanabilen bir biçim veriyordu ve bunu bazen,
örneğin kentteki mimari ve anıtlarda olduğu gibi toplumsal bir ölçekte
yapıyordu. Sanat üzerine söylem, yorum ve retorik olarak estetik, daha ziyade
imgesel olan düzeyinde yer alır. Sanat ve estetik üzerine ikinci dereceden
söylem, yanıltıcı uyumlaştırma,
gündelik yaşamın kurgusal başkalaşımı, sözel tüketim olarak estetizme gelince,
onu daha ziyade imgesel ile ideoloji arsında bir yere yerleştirmeyi
yeğleyeceğiz. Bu tercih, söylemin “niteliği”ne
bağlıdır.

Kadınların
durumlarının belirsizliğini zaten biliyoruz. Gündelik yaşam içine sürülmüş olan
kadınlar, gündelik yaşamdan bir kale kurarlar; yine de bilincin gereklerinden
yan çizerek, gündelik yaşamın dışına çıkmak için çaba harcarlar. Buradan da pek
amacı olmayan taleplerden başka bir şey ortaya koymayan sürekli ancak
beceriksiz bir protesto doğar.

Aydınlar
ise, retorik, dil ve üstdil tarafından tam anlamıyla sürüklenen imgesel içinde;
onlara durumlarının vasatlığını, iktidar sahibi olmamayı, düşük kazancı, bazı
basamakları tırmanmak ve toplumsal kademelerin daha üst noktalarına çıkmak için
zorlamalardan ve mitoslardan geçme zorunluluğunu unutma olanağı sağlayan bir
yerleşime sahiptirler…

Çeşitli
gruplar, bir yandan durumdan yarar sağlamak için, sırayla itiraz ve
protestolarını ortaya koydukça; protestolar, itirazlar ve talepler ayakta
kalır. En belirgin olanı, azınlıkta olan fakat sürekli yenilenen “gençler” grubunun, bu topluma karşı
yönelttiği reddediştir. Toptan, bütünsel, umutsuz, evrimsiz, mutlak, sürekli
yeniden başlanan bir reddediştir bu. Reddeden gruplar, bilindiği gibi, şiddet yanlısı ve şiddet karşıtı olarak ikiye ayrılır. Reddediş, gündelik yaşamdan
çıkmak ve yapıt üretmenin, uyarlamanın egemen olduğu bir başka yaşamı kurmak
için harekete geçmeyi gerekli kılar. Bu “başka
yaşam”,
farklı araçlarla sınanır: serseriler, uyuşturucular, kendine ait
bir jargon ve suç iş birliği…

Bu
toplum, üyelerini, grupları ve bireyleri, atomları ve molekülleri, artık bir “özne” olarak görülmeyen kendisiyle bütünleştirmek ister. Onun sorunu ve
çelişkisi budur.

Eğer
kişinin öznel bakışı bir göz yanılgısıysa, başkalarının nesnel perspektifi,
yani bakış açısı da bir göz yanılgısı olabilir. Felsefe tarihi de bu tür
düşüncelerin tarihiyse, felsefe tarihi de bir göz, göz yanılışından ibaret
demektir. Öznel bakış açısı ile nesnel bakış açısı arasındakidüşüncenin eleştirisi olarak kabul
edilir. Düşünceden çoğu zaman, insanın kendi imgesini aynada görmesi metaforuna
başvurularak bahsedilir. Felsefe bir ayna olarak içebakıştan çıkar yola ve
yolun sonuna vardığı yer de orasıdır. Başkasının perspektifini ortaya koymaya
yönelik hiçbir çaba bu temel olguyu değiştirmeye yetmez. Felsefe en önce
Sokrates’in “diyalog(os)”uyla
başlamıştı. Ama diyalogun kendisi, deyim yerindeyse, aynanın tuzağına
düşmüştür. Şeyleri kendisinin ya da başkalarının bakış açısından görme meselesi
değil, farklılık yoluyla açığa çıkan gerçeklikle yüzleşebilme meselesiydi bu. İnsanlığı,
onun niyet ve maksatlarını hiç hesaba katmadan düzenleyen, onları birbirinden
ayırıp yeniden birleştiren bir güç, dinsel-türeyimsel bir oluşumdur.

“Karşılıklı armağan alıp verme
yoluyla, topluluk başka bir toplulukla ilişkisinde “doğa durumu”nu arkasında
bırakıp bunun yerine barış durumu yaratır. Keza devlet de doğa durumunun
aşılmasını temsil eder, fakat karşılıklı armağan alıp-verme yoluyla sağlanan
barışın doğası temelden farklıdır. Karşılıklı armağan alıp-verme aracılığıyla
tesis edilen daha üst seviyede bir topluluk doğası itibarıyla devletle
örgütlenen tarım topluluğundan farklıdır”.[18]
Devlet tarafından örgütlenen ve tâbi
kılınan tarım topluluğundan farklı olarak, karşılıklı armağan alıp-vermeyle
biçimlenen daha üst seviyede topluluk, alt düzey toplulukların bağımsızlığı
ortadan kalkmaz. Bu bakımdan, kabilenin içinde karşıtlık devam eder. Bunun bir
sonucu olarak karşılıklı armağan alıp-verme, başka topluluklarla dostane
ilişkiler kurmayı sağlamakla birlikte, sık sık saldırgan bir rekabet halini de
alır. Burada amaç hiç kuşkusuz başkalarına hükmetmek değil, topluluğun
bağımsızlığını savunmak; başka bir ifadeyle topluluğu diğer toplulukların oluşturduğu
tehditten kurtarmaktır.

Bir diğer
amaç da topluluk içinde “kimlik duygusu”nu
güçlendirmektir. Bu bakımdan ‘kan davası’
da bir karşılıklılık örneğidir. Örneğin bir topluluğun üyesi başka bir
topluluğun üyesi tarafından öldürüldüğünde intikam (karşılık verme) peşine
düşülür. Karşılık verme “yükümlülüğü”
burada armağan ve karşı-armağan “yükümlülüğüne”
çok benzer. Topluluğun bir mensubu öldürülünce topluluk için bir kayıp söz
konusu olur ve buna da ancak failin topluluğu aynı şekilde kayba uğratılarak
karşılık verilebilir. Fakat kan davası başladı mı ve intikam alındı mı buna da
bir karşılık vermek gerekecek ve bu böyle devam edip gidecektir…

Bir sufi
kıssasında olduğu gibi, tarımla uğraşan bir çiftçi, bir sebeple deredeki
yılanın taşın altından
çıkamadığını görünce ona yardım
eder, yılan taşın altından kurtulur. Ertesi gün çiftçi dereden su almaya
gidince, o yılanın ağzında parlayan bir taş ile görür ve yılan ağzındaki
kıymetli taşı derenin kıyısına bırakır ve gider. Çiftçi bunun kendisine yılan
tarafından armağan edildiğini anlar, bu kıymetli taşı kimseye hissettirmeden
kasabada satar, evinin eksikliklerini tamamlamaya ve geçimini daha rahat
ettirmeye başlar. Ailesine de bu durumdan kimseye bahsetmemelerini söyler. Gel
zaman git zaman yılan ayda bir çiftçiye kıymetli taş getirmeye devam eder.
Çiftçide yılanın yiyeceklerine katkıda bulunur. Karşılıklı armağan alıp-verme
düzeni kurulmuştur. Fakat çiftçinin çocukları büyümüştür, bilhassa tek erkek
çocuğu aşırı yaramazdır.

Babası ile beraber tarlaya gelir, baba
çocuğa dereye gitmemesini, kendini korumasını söyleyerek uyarır… Fakat çocuk,
karakterine uygun olarak meraklıdır, babasının uyarısını da aşırı merak eder,
babasına hissettirmeden dereye gider, bakar ki derede küçük yılan yavruları
kıvıl kıvıl oynamakta, çocuk korkmakla beraber, bu kıvıl kıvıl oynayan yılan
yavrularına taş atar, değnekle vurmaya çalışır, tam bu sırada yavru yılanın
babaları gelir, yavruları kendi yuvalarına ulaştırır ama kendisi çocuğun
sopasından koruyamaz, ve kuyruğu darbeyi alır, büyükçe bir kısmı kopar. Yılan
da bu acıyla çocuğa hamle yapar, bacağından ısırır, zehrini boşaltır, o sırada
çocuğunu merak eden çiftçi dereye geldiğinde çocuğunun yılan tarafından
ısırıldığını görünce daha kuvvetli olarak hücum eder, ama yılan bir fırsatını
bulup gözden kaybolur… Aradan aylar geçer, çiftçinin oğlu ölür. Çiftçi tek
oğlunun ölmesine mi yansın, yılanla olan alış-verişinin bozulacağı endişesine
mi? Çiftçi öfkesinin, intikam arzusunun azaldığı, bu durumu kabullendiği aşamada
dereye her gün gidip bakar, yılan gelmiş mi gelmemiş mi? Ama yılan yoktur.
Artık bu trajedinin senesi geçmiştir. Çiftçi de alıştığı zenginlik, kendine
yeterlilik azaldığı, kızlarının da evlenme çağına gelmeleri sebebiyle
masrafların çoğalması gibi sebeplerle dereye gider-gelir, fakat hiçbir şey
eskisi gibi değildir… Yılan da gelmemektedir. Ama ısrarlı takibinden
vazgeçmez, aslında yılan da çiftçiyi hep uzaktan, hissettirmeden izlemektedir.
Onun da kendisi gibi üzgün olduğunu fark etmiştir. Bu duruma son vermek için,
gene ağzında kıymetli taşla dere kenarına gelir, çiftçiye göstererek kendini,
dile gelir: “Çiftçi kardeş, sende ki evlat acısı, bendeki bu kuyruk acısı
olduğu müddetçe biz senle dostluk yapamayız,” der. Karşılıklı armağan
alıp-verme son bulur.[19]
  

Peki,
karşılıklılığın böyle uzamsal bir biçimde değil de zamansal bir gelişim ekseni
doğrultusunda konumlandırsak? Bu durumda önce kaynakları ortak havuzda toplayan
gruplar ortaya çıkar, ardından bu gruplar karşılıklı karşılıklılık bağları
kurup genişleyerek aşama aşama bir toplum tesis eder.

Neden
böyle bir değişim yaşansın?

Grup
toplumu kaynakların bir havuzda toplanmasına, yeniden bölüşüm yoluyla ulaşılan eşitlik ilkesine dayanır. Bu durum
avcı-toplayıcı halkların göçebe niteliğinden ayrı düşünülemez. Zira sürekli
hareket halinde olduklarından, ganimetlerini depolama olanağına sahip
değildirler. Ganimete özel mülk muamelesi yapmanın hiçbir anlamı olmadığından,
bunlar üyeler arasında eşit olarak dağıtılır; hatta bazen yabancı konuklar bile
ganimetten nasiplenir. Karşılık verme yükümlülüğü içermeyen en saf haliyle
armağandır bu. Asla erzak depolamamak demek, yarını asla düşünmemek, hatta dünü
hiç hatırlamamak demektir. Göçebe grup toplumunda bizzat göçebeliğin (özgürlük)
kendisi eşitliği sağlar.

Öyleyse
bu halklar neden yerleşik yaşama geçmeyi seçti?

Sorunu
ele alırken öncelikle yaygın bir önyargıdan kurtulmamız gerekli: İnsanın esasen
yerleşik bir yaşam yaşamaya meylettiği, koşullar elverirse doğal olarak belli
bir yere yerleşeceği düşüncesi temelsizdir. Hâlbuki bugün bile, devletin
dayatmasıyla dahi, göçebe halkları sabit bir meskeni zorlamak kolay bir iş
değildir. Bu durum avcı-toplayıcı halklar için daha da geçerliydi. Göçebe bir
yaşam tarzına sahip olmaları, avlarını takip etmeleri gerektiği için zorunlu olarak
ortaya çıkmış bir şey değildi. Öyle olsaydı, mesela kendilerine yeteri kadar
besin sağladığı takdirde belli bir yere yerleşirlerdi. Ama böyle olmadığını
görüyoruz.

Yerleşik
yaşam grup içinde ve dışında kişisel çatışma ve uyumsuzluklara neden olur.
Göçebelikte, işler kötüye giderse kendi yolunuza bakarsınız. Mesela nüfus çok
artmışsa, üyeler gruptan ayrılabilir.

Kitâb-ı Mukaddes’te
şöyle betimlenir:

“Ve İshak o diyarda ekin yaptı, ve
o senede yüz katını aldı; ve Rab onu mübarek kıldı. Ve adam büyük oldu, ve çok
büyük oluncaya kadar, git gide büyümekte idi; onun koyun sürüleri ve sığır
sürüleri ve sayısı çok ev halkı oldu, ve Filistîler onu kıskandılar. Ve babası
İbrahim’in günlerinde babasının kölelerinin kazmış oldukları bütün kuyuları
Filistîler kapamışlar ve toprakla doldurmuşlardı. Ve Abimelek İshak’a dedi: “Yanımızdan
git, çünkü bizden çok kuvvetli oldun.” Ve İshak oradan gitti, ve Gerar vadisine
kondu, ve orada oturdu.”[20]

Bunlar
grup toplumlarının esnek olduğunu gösteriyor. Fakat bir grup yerleşik yaşama
geçtiğinde, nüfusla birlikte sıklığı artan çatışma ve uyuşmazlıklarla başa
çıkmanın yollarını bulmak zorundadır. Ya birçok klan ve kabileyi parçalar
halinde birleştirerek daha üst seviyede bir topluluk tesis etmek ya da doğrudan
doğruya üyelere katı kısıtlamalar dayatmak gerekli hale gelir. Ortaya çıkan
kişisel çatışmalar yaşayanlarla sınırlı değildir. Yerleşik yaşam ölülerden
kurtulmayı zorlaştırır. Animizmde genelde ölülerin yaşayanlara gücendiğine
inanılır. Göçebe yaşam tarzında tek yapmanız gereken ölüyü gömüp yaşamınıza
devam etmektir. Buna karşılık yerleşik yaşamda, daima yakınlarınızda bir yerde
olan ölülerle birlikte yaşamak zorundasınızdır. Bu durum, ölülere bakışınızla
birlikte, ölüm hakkındaki temel fikirlerinizi de değiştirir. Yerleşik yaşama
geçen bir topluluk, ata-tanrıları olarak ölülere tapan soya dayalı bir yapı
şeklinde yeniden örgütlenir. Bu tür bir topluluk karşılıklı mübadele temeli
üzerine inşa edilir.

Yerleşik
yaşam, göçebeyken sürekli hareket sayesinde kaçınılabilen çeşitli güçlüklerle
doğrudan yüzleşmeyi gerektirir. Öyleyse dünyadaki avcı-toplayıcı halklar neden
yerleşik yaşama geçmiştir? Bunun nedeni esas nedeni olarak iklim değişimiydi.
Buzul Çağı’nda insan ırkı ilerleye ilerleye tropiklerden orta enlemlere kadar
uzanan bir alanı kapladı; on binlerce yıl önce, Paleolitik Çağ’ın sonlarında
daha da yayılıp orta enlemlerin kutup altı bölgelerine kadar ulaştı. Bu dönemde
insanların asıl meşguliyeti büyük hayvanların avlanmasıydı. Fakat Buzul
Çağı’nın son bulmasının ardından gelen ısınmayla birlikte orta enlemlerin
ılıman bölgelerinde ormanlaşma arttı ve bu da büyük hayvanların sayısında bir
azalmayı beraberinde getirdi. Mevsim değişimlerinin giderek belirginleşmesi
besin arayışını da etkiledi. Bu dönemde insanlar balıkçılığı benimsedi.
Avcılıktan farklı olarak, balıkçılığın gerektirdiği ekipman kolaylıkla
taşınamayan cinstendi. Tüm bunların sonucunda yerleşik yaşama geçmek bir
zorunluluk haline geldi. İlk yerleşimler muhtemelen nehir ağızlarına, deltalara
yerleşti.

Balıkçılık
yapmak için yerleşik hayata geçmiş toplumları bugün bile görebiliyoruz.
Sosyo-antropolog Alain Testart, bu bağlamda balık
tütsüleme teknikleri
nin öğrenilmesine büyük önem atfeder, zira bu sayede
stok yapmak mümkün hale gelmiştir: Testart’a göre “eşitsizliğin kökeni” budur. Fakat stoklamayı mümkün kılan
tek şey tütsüleme değildir. Esasen yerleşik hayatın kendisidir. Tam da bu
tütsülenmiş balığı stoklama becerisi öncelikle yerleşik yaşama geçmiş olmayı gerektirir.[21]

Yerleşik
yaşam baştan amaçlanmamış başka sonuçlar da doğurmuştur. Örneğin basit ekin ve
hayvan yetiştiriciliği, yerleşik yaşamın benimsenmesinin neredeyse doğal bir sonucu
olarak ortaya çıktı. Çünkü ekim örneğini alırsak, yedikleri bitkilerin kök alıp
büyümesini sağlayarak çevredeki bitki örtüsünün, kadim ormanların değişmesine
neden olan şey, tam da insanların yerleşik yaşama geçmesiydi. Yerleşik yaşam
nasıl ki toplayıcılık faaliyetlerinin bir uzantısı olarak toprağın işlenmesine
yol açtıysa, avcılığın bir uzantısı olarak hayvan yetiştiriciliğinin ortaya
çıkmasına da sebep oldu. Bu bakımdan yerleşik yaşama geçiş, tarım ve
hayvancılığın doğumundan önce gelir. Bu tür bir ekicilik ve hayvan
yetiştiriciliği Neolitik Devrim ile ilişkili değildi. Fakat yerleşik yaşam
Neolitik Devrim’den daha önemli bir değişikliğe neden oldu: karşılıklılık ilkesine dayana klan
toplumunun doğuşuna.

Yerleşik
yaşam stoklamayı olanaklı kıldığı gibi, eşitsizlik ve savaşı da beraberinde
getirdi. Kendi haline bırakılınca, muhtemelen devletin ortaya çıkmasıyla
sonuçlanacaktı. Başka bir deyişle, yerleşik yaşam Neolitik Devrime yol
açacaktı. Klan toplumu bunu engellemek için oluşturuldu. Göçebe gruplar için
kaynakların ortak bir havuzda toplanması doğal bir gereklilikti. Fakat çok
sayıda evin toplu olarak yerleşik yaşama geçtiği bir toplumda, havuz soyut bir
norm haline gelir; zira her evin kaynakları ortak havuzda toplama faaliyeti,
birbirlerine karşı armağan yükümlülükleri biçimini alır.

Yerleşik
yaşama geçiş, kadınların statüsüyle ilgili problemler de yaratmıştı. Bir
avcı-toplayıcı halk yerleşik yaşama geçtiğinde, pratikte geçim için balıkçılık
ya da basit ekicilik ve hayvancılıkla uğraşıyor, fakat avcı-toplayıcı dönemdeki
yaşam tarzını muhafaza ediyordu. Kısacası, erkeklerin avcılıkla, kadınların ise
toplayıcılıkla iştigal ettiği iş bölümü varlığını sürdürdü. Fakat
erkeklerin avcılık işleri gerçekte büyük ölçüde ritüel bir faaliyet haline
geldi. Yerleşik yaşama geçişle birlikte zorunlu üretim giderek daha ziyade
kadınlar tarafından gerçekleştirildi. Ancak bu değişimin kadınların statüsünde
bir yükselmeye değil alçalmaya neden olduğunu vurgulamak gerekiyor. Doğrudan
üretim yapmayıp yalnızca sembolik üretim veya gözetimle iştigal eden erkekler
daha üstün bir konuma geldiler.[22]

F. Engels,
L. H. Morgan, J.  J. Bachofen’i
izleyerek, insanlık tarihinin en eski aşamalarında anaerkinin olduğunu
varsaymış ve toprağı ekip biçmenin gelişmesiyle birlikte kadının statüsünün
yükseldiğini düşünmüştür. Marksist antropolog Maurice Bloch, Marksizm ve
Antropoloji, yapıtında ise bunu eleştirir: “Her
şeyden önce, tarihin en eski döneminin anaerkinin biçimlendirdiğini düşünmek
için hiçbir neden yoktur. İkincisi, anasoyluluk pratiği ile fiili anaerkilliği
birbirinden ayırmak gerekir. Kadınların tabi konumda bulunduğu birçok anasoylu
toplum örneği vardır. Burada önemli olan, babasoyluluk ile anasoyluluk
arasındaki fark değil, toplumun genel olarak soya göre yapılanmasıdır.” M. Bloch
şöyle devam eder:

“Engels’in de belirttiği gibi,
kadınlar farklı tiplerdeki toplumlarda üretim süreçlerine farklı şekillerde
katkıda bulunur; fakat toplum için en önemli malların üretimine katkıda
bulunuyor olmaları, Engels’in sandığı gibi onları ille de yüksek bir statü
kazandırmaz. Doğu Afrika’nın daha ziyade hayvancılıkla uğraşan göçebeleri olan
pastorilistlerde, tarım yaparak, besin maddelerinin çoğunu üreten kadınlardır,
fakat yalnızca erkekler tarafından yetiştirilen sığırlar gerçekten önemli ve
asil ürün olarak değerlendirilir. Hatta kadınların bu baskın nitelikteki
üretici katkısı, pastoralizmin estetik ve siyasi değerinden nasiplerini almamış
düşük yaratıklar olarak toplumsal açıdan değersizleştirilmelerinin bahanesi
olur. Aynı şekilde, Yeni Gine’nin dağlık kesiminde hem tarımsal ürünlerin hem
de sahip olunan en değerli şey sayılan domuzları yetiştirilmesinde esas
aktörler kadınlardır, fakat bu insanların bakış açısına göre asıl önemli olan
üretim değil büyük ölçekli mübadele merasimleridir; kadınların üretimde
oynadığı rolün önemi burada da ideolojik olarak inkâr edilir”
.[23]

Yerleşik
yaşamın ortaya çıkışıyla birlikte kadınların statüsünün düştüğünü, bununla
beraber klan toplumlarında kadınların toplumsal statü bakımından nispeten daha
iyi bir konumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kadınların statüsündeki bu
belirleyici düşüş, devletin kurulması ve tarım uygarlığının başlamasıyla
birlikte gerçekleşti. Bu uğraktan itibaren, üretim kadınlar ve fethedilen
topraklardaki tabi halklar tarafından yapıldı. Diğer taraftan klan toplumu,
durmaksızın ürettiği servet eşitsizlikleri ve iktidar hiyerarşilerini
zayıflatma bakımından gayet iyi işleyen bir sisteme de sahipti; göçebe
toplumunda geçerli olan eşitliği, artık uygulamada pek mümkün olmadığı yerleşik
yaşam aşamasında bile muhafaza eden bir sisteme: karşılıklılık sistemine. Devleti ortaya çıkartan Neolitik
Devrim’den ayırmak için, Masaki Nishida’nın tanımladığı gibi: yerleşik yaşama geçiş devrimi demeliyiz.

Klan
toplumlarında kaynakların ortak bir havuzda toplanması ve yeniden bölüşümünden
sorumlu bir şef olurdu. Fakat bu şef mutlak bir iktidara sahip değildi, bunun
nedeni tam da karşılıklılık ilkesinin
engellemesiydi. Örneğin şeflik pozisyonu, insanlardan hiç sakınmadan büyük
ziyafetler vererek elde edilen zenginliğin dağıtılmasıyla elde ediliyordu;
fakat bu, aynı zamanda şefin servetini ve nihayetinde de şeflik pozisyonunu
nasıl yitirdiğinin de hikâyesidir.[24] Karşılıklılık ilkesi, sınıf farklılıklarının uç vermesini ve
devletin kurulmasını engellemiştir. Bu bakımdan, yerleşik yaşamın derhal ve
doğrudan sınıflı topluma veya devlete yol açtığı doğru değildir. Tam tersine,
yerleşik yaşam, sınıflı toplumu ve devleti reddeden bir sistemin doğuşuna neden
olmuştur.

Klan
toplumunu şekillendiren süreci, özellikle de devletin doğuşuyla karşılaştırmalı
olarak değerlendirilmeli. Avcı-toplayıcı bir halkın bir tür yerleşik yaşama
geçtiği, başka grup ve evlerle birlikte var olduğu bir durumu düşünmeyi
denedik.

Nasıl bir
durumdu bu?

Göçebe
grup, yerleşik yaşamı benimsemeden önce bile, diğer gruplarla temas halindeydi.
Başka bir deyişle, diğer gruplarla ticaret, savaş ve karşılıklı armağan
alıp-verme olanağı zaten vardı. Karşılıklı bir korku içinde yaşarlar, yine de
bir şekilde birbirleriyle temas kurup mübadeleye girmeleri gerekliydi. Bunun
için önce karşılıklı armağan alıp-vererek mübadele yoluyla dostane ilişkiler
etmeleri gerekir.

Bu
noktada ilişkinin iki tarafı üzerinde de durmak gerekiyor. Grup toplumunda aile
gruba aittir ama tabi değildir. Aile halkını birbirine bağlayan kuvvetin
nispeten zayıf olduğu anlamına da gelir bu: karıkoca ilişkisi kolayca
kopabilir. İnsanlar bir topluluk oluşturmak için bir araya gelir, fakat
topluluğu terk etme olanakları her zaman vardır. Klan toplumunun doğuşundan
sonra bile, grup toplumunun ayırt edici özelliklerinden olan göçebelik temelde
değişmeden kalmıştır. Örneğin nüfuz artarsa ya da topluluk içinde bir
uyuşmazlık doğarsa, insanlar göç etmekte özgürdür. Bu da ayrıldığı klanla
müttefik olmakla beraber ondan bağımsız yeni bir klanın kurulmasıyla
sonuçlanır. Karşılıklılık ilkesine dayanan bu tür bir ittifak klandan kabileye,
kabileden kabileler konfederasyonuna kadar uzanır. Fakat asla hiyerarşik bir
düzen halini almaz. Alt seviye gruplar bir bakıma daha üst seviyedeki gruba
tabi olsa da topyekûn bir tâbiyet değildir bu; bağımsızlıklarını korurlar. Bu, karşılıklılık ilkesine dayanan mini
dünya sistemlerinin tamamlayıcı bir özelliğidir.

Kritik
nokta, karşılıklılık ilkesine
dayandığı ölçüde, topluluğun kendisini daha üst seviyede bir topluluk olarak
örgütleyebilmesi, fakat bunun asla bir devlet, yani mutlak, merkezi bir güç
haline gelememesidir. Kararın insanlar tarafından kabul görmesi için oybirliği
ile alınmış olması esastı. Askeri meseleler genellikle gönüllülük esasına göre
işliyordu. Teorik olarak her kabile, bir barış anlaşması yapmadığı diğer her
kabileyle savaş halindeydi. Her isteyen savaş için bir grup oluşturup sefere
çıkmakta özgürdü.[25]

Bugün
hiçbir ülke demokratik olmadığının düşünülmesini istemez. Demokrasinin cazibesi
o kadar güçlüdür ki dünya üzerindeki ülkelerin ezici çoğunluğu, demokrasiye
ucundan kıyısından benzeyip
benzemediklerine
bakmaksızın, kendilerini “demokratik” addederler. Demokrasi dışı yönetimler anayasalarında,
yasalarında, yönetmeliklerinde kendilerini demokrasi dışı yönetimler olarak
genellikle göstermedikleri gibi demokratik yönetimler olmadıklarına kendileri
de muhtemelen inanmazlar.

Demokrasi
ile demokrasi dışılığın arasındaki temel ayırımın, bu iki yönetimin izin
verdiği siyasi rekabetin türü olduğunu düşündüğümüzde, demokrasi için önem
taşıyanın sadece bu olduğunu söylemiyoruz.
Hatta demokrasi idealinin, yöneticilerin belirlenmesinde seçimlerin varlığını
gerekli kıldığından dahi bahsetmiyoruz. Antik Yunanlılar, örneğin, siyasi
rekabete girişte var olduğuna inandıkları (makamlar seçimle gelinebilecek
olduğunda, yoksulların bu makamlar için yarışmakta zorlanacak olması gibi) yapısal engellerle ilgili sebeplerden
ötürü, seçimlerin (yönetimde zenginlerin olduğu) “oligarşik” yönetimlerin ayırt edici özelliği olduğunu düşünürdü.
Antik Yunanlıların bakış açısıyla, tüm vatandaşların eşit olduğu ideali demokratia (halkın iktidarı) ve isonomia (“kanun önünde yurttaşların
eşitliği”) kavramlarında belirtiliyordu ve söz konusu ideale daha uygun olan
yöntem seçim değil, kura idi.[26] Günümüzde, katılımcı veya
doğrudan demokrasinin çeşitli biçimlerinin temsili demokrasi yerine
kullanılabilecek geçerli alternatifler olduğunu birçok insan düşünüyor. Hatta
İsviçre gibi ülkelerde, siyaset büyük ölçüde referandumlarla yürütülüyor. Tabii
bu gibi örneklerde siyasi partilere hâlâ rastlayabiliriz: Bu partiler seçimi
kaybedebilir; başka bir deyişle, rakiplerinin seçmenlere hitap etmesini ve
gerekli çoğunluğu sağladıkları sürece tercihlerini politikalara dönüştürmesini
sistematik bir biçimde engelleyemezler.

Daha
genel bakış açısıyla, seçim rekabeti, halk egemenliğinin, “Halkın halk tarafından halk için” yönetiminin, özgürlüğün ve eşitliğin
veya demokrasi kavramıyla ilişkilendirilen diğer ideallerden herhangi birinin
gerçekleşmesini kendiliğinden mümkün kılmak durumunda değildir. Her halükârda,
demokratik idealin çok boyutu vardır ve bu nedenle demokrasiyi doğru anlamak
için sadece seçimlere değil, tüm boyutlara bakmak gerekir. Fakat modern
devletlerde yeterli derecede seçim rekabeti demokrasinin asgari önkoşuludur; bu yüzden de eksikliği, “demokratik” ve “demokrasi
dışı”
siyaset arasına bir çizgi çekmek için kullanışlı bir araçtır. Demokrasi-demokrasi
dışılık ayrımı, her durumda devlet politikalarının sonuçları veya yönetiminin
kalitesi hakkında düşünülürken göz önünde bulundurulacak en önemli ayrım da
değildir. Söz konusu ayrımlar, (demokratik veya demokrasi dışı) devletlerin
kontrolü için yürütülen siyasi rekabetin biçimlerinden ziyade devletin
kendisinin yönetme olanakları ile daha çok alakalı nedenlerle sistematik olarak
değişiklik gösterebilecektir. Max Weber’in 20. yüzyılın başında öne sürdüğü
üzere, modern devletler kendilerine has örgütlenmelerdir; bir coğrafi bölge
içerisinde normatif açıdan düzenlenmiş gücü kullanma olanağını tekellerine
almış veya almaya çalışır.[27]

Demokrasi
dışılığın tanımı tam da bu noktadan hareket eder: Bugünkü demokrasi dışı
yönetimler, devletin kontrolünü elinde bulunduran grupların, olayların normal
seyrinde cereyan etmesi halinde, bazen sadece siyasi rekabetin seçimler
olmaksızın yürütülmesi nedeniyle, seçim kaybetmedikleri
siyasi sistemlerdir. İktidardakilerin seçim kaybedemeyecek
olmasının birçok sebebi bulunduğundan, demokrasi dışılığın da çok çeşitli
biçimleri mevcuttur.

Demokrasi
dışı yönetimlerdeki iktidar sahiplerinin hepsi, iktidara tutunmaya çalışırken
siyasi rakiplerini katledecek, protesto gösterilerini engelleyecek veya muhalif
grupları doğrudan yasaklayacak değildir. Demokrasi dışı yönetimlerin bazıları
kendilerini neredeyse demokratik bir yönetimmiş gibi gösterecek incelikli yöntemler
kullanır ve seçim kaybetmemeyi sağlama alır; ancak bazıları çok daha acımasız
yöntemler kullanır. Yine de kendi aralarında nasıl farklılıklar gösterirlerse
göstersinler, demokrasi dışı siyasi sistemlerin tamamında iktidar sahipleri ve
yönetimdeki elitler, kontrolü ele geçirmelerini veya hatta devlet politikasının
yönünü etkilemelerini bile engellemek için diğer grupları sistematik bir
biçimde ve bazen çok maliyetlere katlanmak zorunda bırakır. Bilinçli bir
şekilde yüklenen bu maliyetler, bir demokraside devleti kontrol etmeye çaba
harcayan tüm grupların siyasi rekabetin yapısı gereği üstlendiği maliyetlerden
farklıdır.

Demokrasi
dışı siyaset çok farklı biçimlere bürünür ve farklı isimlerle bilinir:

  • Diktatörlük,
  • Tiranlık,
  • Otoriterlik,
  • Otokrasi,
  • Totaliterlik ve
  • Despotluk.

Demokrasi
dışı devletleri demokrasilerden ayırt etmek için akademisyenlerin ve sıradan
insanların kullandığı birçok terimden sadece birkaçıdır. Bu çeşitliliğin içinde
kaybolmamak için öncelikle demokratik devletleri demokrasi dışı devletlerden
genellikle hangi niteliklerin ayırdığını bilmemiz gerekir.

Demokrasinin
kendisi tartışmalı bir kavramdır ve günümüzde farklı anlamalara gelebilir. “Halkın İktidarı” ile toplumlarımızdan
ve kurumlarımızdan ne beklediğimiz tartışmalıdır. Bununla birlikte kabaca
açıklamak gerekirse, demokrasilerde çok sayıda örgütlü grup büyük halk
topluluklarının desteğini kazanmak için seçimlerde yarışır; amaçları, devletin
temel kurumlarının kontrolünü ellerine almak, örneğin başkanlığı kazanmak, yasama
organında çoğunluğu sağlamaktır. Siyasi rekabetin bu biçiminin önemli bir
özelliği, iktidar yarışına katılmanın önündeki formel “giriş engellerinin”
nispeten az olmasıdır. İktidardakilerin, devletin gücünün uygun kullanım
yöntemleri hakkındaki farklı fikirlere sahip grupların ortaya çıkmasını,
örgütlenmesini, seçmene hitap etmesini ve seçim kazanırsa göreve gelmesini
engelleme olanakları çok sınırlıdır; bu gruplara katılanlara fiziksel zarar
verme olanakları ise çok azdır.

Hem
devlet kapasitesini hem de devletin kontrol edilmesi için yürütülen siyasi
rekabeti yöneten normlar ve kurumların bileşimini siyaset bilimi “siyasi
yönetim” olarak adlandırır.[28] Siyasi yönetimler iki
farklı eksende hareket eder: demokrasi – demokrasi
dışılık ekseni
ve devlet kapasitesi
ekseni
halkın refahı açısından bir yönetimin her iki unsuru da –devlet
kapasitesi ve demokrasi- fark yaratabilir; diğer taraftan, devletlerin yönetme
kapasitesi düşük olduğu ölçüde, (ister demokratik ister demokrasi dışı olsun)
devletin kontrolü için yürütülen rekabetin aldığı biçimler, halkın önemli
gördüğü sonuçları çok fazla etkileyemeyebilir.

Söz
konusu mücadelelerin anlam ve içeriğini şekillendiren tarih olmuştur. Son iki
yüzyılda görülen önemli jeopolitik değişikliklerin de etkisiyle, yasallık
sağlama biçimlerinin dünya genelinde monarşilerden demokrasilere kayması ilk
başta dikkate alınması gereken ve muhtemelen en çok önem taşıyan değişikliktir.
Diğer taraftan, değerler, kaynaklar
ve çıkarlarda da Sanayi Devrimi’nden
bu yana dünyayı şekillendiren birçok yerel ölçekli değişiklik yaşanmıştır. Bu
değişiklikler ideal bir demokrasi biçiminin zaferine asla yol açmamakla
birlikte, güç dengelerini öyle bir değiştirmiştir ki demokrasi dışı yönetimler,
daha demokratik hale gelmeseler bile en azından yanlışlıkla demokrasi zannedilme
olasılıklarını artıracak şekilde uyum sağlamak ve değişmek zorunda kalmıştır.
Bu nedenle, başlangıcı, yasallılık sağlama normlarında ve siyasi rekabet
biçimlerinde son iki yüzyılda görülen “büyük
resim”
değişikliklerinin tasarımlarıyla uğraşıyoruz.[29]

Fakat
teoriler ile toplum arasındaki ilişki iki yönlüdür: Sadece teoriler topluma
değil, toplumda teorilere şekil verir. Tam da farklı teoriler insanları ve
toplulukları farklı yönlere götürdüğü için şu soruyu sormalıyız:

Farklı
teoriler neden vardır?

Bu soruya
insanlık tarihi boyunca çeşitli yanıtlar verilmiştir – ve koca koca felsefi
sistemler geliştirilmiştir. Şöyle düşünebilir miyiz? Toplumsal koşullar
bireyleri öyle şekillerde etkiler ki bireyler alternatif teoriler yaratırlar
veya alternatif teorileri desteklerler. Farklı çevrelerden insanlar yaşamı
farklı şekillerde deneyimler, yaşamın anlamını farklı biçimlerde düşünerek
teorileştirirler. Bazen farklı teoriler oldukça benzer ve birbirleriyle
uyumludur. Böyle olduğunda insanlar “hemfikir
olduklarını”
hisseder, dünyalarının nasıl çalıştığına dair ortak bir vizyon
paylaşırlar. Başka olduğunda insanlar, sohbetlerine ve ilişkilerine etkileyici
olan düşünsel ayrılıklarıyla nasıl baş edecekleri, bu ayrılıkları nasıl
anlayacakları hakkında belirli bir gerginlik hissedebilirler.

Bilhassa
17. Ve 18. Yüzyıllarda, insanların toprağı nasıl ekip biçtikleri, çocuklarını
nasıl yetiştirdikleri, Tanrı’yı nasıl anladıkları, toplum hakkında nasıl
düşündükleri ve ekonomilerini nasıl organize ettikleri de dahil her şey
değişti. Yeni teoriler doğdu, birbirleriyle çarpıştı ve birbirini besledi. Gel
zaman git zaman, teorilerin bazıları rağbet gördü, değişen dünyayı
anlamlandırmanın kabul gören biçimleri haline geldi.

Feodal/tarımsal
toplum içinden doğup gelişen ve o toplumla ilişkilendirilen eski teoriler, çoğu
Avrupalıya artık yeterli ve kabul edilebilir gelmiyordu. Yeni toplumsal
koşullar sadece yeni teorileri tetiklememiş, onları gerekli de kılmıştı.
İnsanlar, aniden değişerek yaşamları üzerinde travmatik etkiler bırakan
olayları kontrol edebildiklerini hissetmenin yollarını aradılar. Yeni teoriler
böyle bir kontrole katkıda bulunacak önemli araçlar gibi görüldü.

Teorilerin
toplumsal değişimle baş etmeye, hatta değişimin izleğine yön vermeye yardımcı olmaları
bekleniyordu. Yeni teoriler toplumsal eylemler için kullanım kılavuzları
olacaktı. Yoğun bir biçimde benimsedikleri zaman kapitalizmin fiilen nasıl
geliştiğine müthiş etki ettiler. Yeni teorik aidiyetler sadece Avrupa’daki toplumsal
gelişimine değil, Avrupa kapitalizmi ardı ardına sömürgeler edinip genişledikçe
küresel gelişime de şekil verdi.[30]

Temel
Bilim teorileri de şiddetli bir biçimde değişti. Newton, Galileo, Kopernik ve
birçokları, evrenin ve doğanın nasıl işlediğine dair yeni teoriler keşfettiler,
dünyanın o koca evren içindeki konumunu baştan düşündüler. Türlü türlü bilimsel
araştırma kitaplı dinsel metinlere meydan okudu, hiç değilse onları kısmen
değiştirdi.

Bilim,
yaşamın gizemleri hakkındaki soruları Allah’ın emri diyerek yanıtlamak yerine
bu gizemlerin sebebini başka yerlerde, çoğu zaman doğanın veya bireylerin
birtakım anlayışlarında aradı (keşfedilen fizik, biyoloji, siyaset, iktisat vb.
“yasaları”). Sadece doğanın nasıl işlediğine dair yeni teoriler değil,
insanların doğayı nasıl kontrol edebileceği de sonuçlar arasındaydı. Bireyin
merkezde ve iktidarda olduğu, bireyin olanakları ve hakları hakkında yeni
anlayışlar çoğaldı.

Sonrası
mı? Alexander Pope’un dediği gibi: “İnsanoğluna
uygun araştırma alanı insandır.”[31]

Bilimin
güçlü yükselişi, din içindeki değişimler ve bölünmelerle birleşerek geniş ve
yeni bir teorik tutum yarattı. Daha önce Allah’ın işi diye Allah emrine
dayandırılan toplum ve doğa gizemleri, insan zihninin çözebileceği düşünülen
bulmacalara dönüştü. Doğanın ve toplumun nasıl işlediğinin yakından incelenmesi
olarak görülen bilim dünyanın gizemlerini çözebilirdi ve çözecekti. Doğadaki
olayları artık takdir-i ilâhî değil, yerçekimi, termodinamik, merkezkaç kuvveti
veya canlı organizmaların hücre yapıları
açıklayacaktı. Toplumdaki olayları artık takdir-i ilâhî değil; piyasalar,
zenginlik birikimi, bireylerin siyasi iktidara susamışlıkları açıklayacaktır.

Feodalizmden
kapitalizme geçiş sırasında meydana gelen düşünce biçimlerindeki karmaşık ve
birbiriyle bağlantılı değişimler yeni teorilerin çoğundaki bazı temel temaları
doğurdu. Merkezde Tanrı değil insan bireyler duruyordu. Yeni teoriler bireye
odaklanıp, bireyi ayrı bir mertebeye yükselttiler. Onlara göre bireyler evreni
kavrayabilirdi, dünyaya bireyler hâkimdi ve toplumsal yaşam birey üzerine
temellenmeliydi.

Belki de
düşüncedeki değişimlerin en çarpıcısı modernitenin, Antik Yunanların siyasi
yaşam kavrayışlarını yeniden keşfedip yorumlamalarıydı. Özellikle demokrasi
fikirleri giderek daha fazla ilgi çekti, ilham kaynağı oldu. Modernitenin
demokrasi anlayışına göre, demokrasi toplumun nihai zeminini açıklıyordu. Bu
düşünce izleğine Edgar Morin’in ‘Avrupa’yı Yeniden Düşünmek’ yapıtındaki
çözümlemelere bakılabilir.[32] Yani, ancak bireyler
kendi özgürlüklerinin sınırlarını kabul ederlerse, toplum var olabilirdi.
Nitekim herhangi bir toplumda, kabul edilebilir ve sürdürülebilir tek idare
biçimi, gücünü ve yasallığını T. Jefferson’un sözleriyle “idare edilenlerin rızasından” alan biçimdi. İdarenin Tanrı’nın
planlarını temsil ettiğine dair feodal kavrayıştan epey farklıydı bu, zira
feodal kavrayışta Tanrı’nın planı bireylerin rızasına gereksinim falan
duymuyordu. Feodal çağda krallar ve soylular yönetme güçlerinin ilâhî haklardan
geldiğini (Tanrı vergisi olduğunu) iddia ederdi. Kapitalizm feodalizmi yerinden
ettikçe sadece ilâh, halklar değil bizzat kral ve soylular da ekseriyetle
ortadan kayboldu. Bunun yerine, aydınlanmanın, toplumun kendisinin ve
ilerlemenin, Ruhbanlık ve Kral’ın otoritesinden ve gelenekten değil, insanların
doğuştan oldukları, akıl yürütme yeteneğinden doğduğu düşünülmeye başlandı.[33]

Tarihsel
bir sistemin bunalımından en hesap şaşırtıcı yönü şu ki, bu sistem derin altüst
oluşların boyunduruğunda bile yavaş yavaş gelişmeye devam etmekten geri
durmuyor. Bireysel ya da ortak kaygılarımızın ötesinde, bunalım hem (sistemin
çelişkileri bağlamında) mantıklı hem de (çıkış yolu konusunda) önceden kestirilemez
biçimde normal akışını izliyor. Böyle bir durum sabır ve ihtiyattan çok
şimdinin açık bir değerlendirmesini ve gelecek için güçlü bir imgelem
gerektiriyor.

Karşılaştığımız
ikilemlere çözüm bizzat sistem-karşıtı güçlerin kendi içinde bulunacaktır.
Bunların, teorilerini daha uzun vadeli bir perspektifle gözden geçirmeleri ve
bunalımın birinci everesindeki tarihlerin açık bir değerlendirmesini yapmaları
gerekebilir. Durgunluğun şimdiki dönemi döngüsel iniş evresi ile bunalımın kendisini
karıştırmamak koşulu ile yararlı bir şok görevi yapabilir. Bunalım nesneldir ve
normal akışını izliyor. Fakat çözümü bizim ortak insan müdahalemize bağlıdır ve
önceden belirlenmiş değildir.

“Hümanizm”,
Rönesans’a ve daha sonra kapitalizmin ortaya çıkışına eşlik eden, teorik tutumlardaki
geniş çaplı değişime verilen isimdi. Toplumun ve düşüncenin nihai kaynağı ve
asıl sebebi olarak bireye odaklanmayı özetliyordu. Hümanizm, Tanrı’yı evrenin
merkezine koyan önceki dini düşüncenin yerine merkezine (ve evrenin özü olarak)
bireyi konumlandırdı: Hümanizm (İnsancılık).[34]

Sayın
Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin 1980 Yılında Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen
“İnsan Hakları Semineri” açılış konuşmasına yönelmek istiyorum:

“… Hemen hemen on iki yıl önce
(1970), “Bütün inanların… Onu(değer) ve haklar bakımından eşit olduğu” bir
bildiriyle resmen açıklanmış; bu açıklama da, onu somutlaştıran “insan
hakları”na ilişkin yirmi dokuz maddeyle birlikte, dünyamızın hemen hemen bütün
ulusları tarafından imza edilmişti. Nereye geldik bugün?

“Hükümetleri bu Bildiriye imza
atmış ülkelerde insan hakları gerçekten daha az mı çiğnendi, ya da yaşanması
daha çok sağlandı mı?” sorusuna, hiç kimse haklı çıkarabileceği bir karşılık
veremez. Yine de, son on yılda, insan haklarının çiğnenmesini duyuran haberlerin,
dolayısıyla insan haklarına ilişkin tartışmaların günden güne arttığı şüphe
götürmez. Uluslararası siyasal tartışmalarda, tarafların birbirlerine saldırmak
için en çok kullandıkları –kötüye kullandıkları- silah da insan haklarıdır,
denebilir. Herkes başkasını insan haklarını çiğnemekle suçlamak için fırsat
kollar; kendi çiğnemelerini örtbas etmek için ise elinden gelen yapar. Ve işin
garibi, bütün bunların (başka) insan hakları adına yapıldığı söylenir. Bu
ikiyüzlülük, öylesine yaygındır ki, pek çok insan –iyi niyetli insan kuşkusuz, –
insan haklarına ilişkin harcanacak her çabanın artık anlamsız olduğu, yapılacak
her tartışmanın da boş laf kalmağa mahkûm olduğu düşüncesine kapılıyor.

“Bu olgu, sanırım, insan haklarını
koruma sorununun –bu bunca dikenli sorunun- dünyamız için önemini göstermekle
kalmaz; aynı zamanda, insanlık olarak bugün bu konuda girmiş olduğumuz bazı
çıkmazlara da dikkat çeker.

“Bu çıkmazlar nelerdir? Genel
olarak denebilir ki, bu çıkmazlara götüren şey, insan hakları ile değer
sorunları arasındaki özce ilginin açıkça ve temellendirilebilecek kadar
görülememesi; insan hakları ile insanın değerinin –ya da “onur”unun içeriğinin-
bilgisi arasındaki temel ilginin gözden kaçmasıdır. Bu dediğimi somutlaştırmak
için, insan haklarının korunması konusunda karşılaşılan güçlüklerin, tek
değilse de teorik kaynağını şu üç nokta etrafında özetlemek istiyorum:

  1. Kavram
    karışıklıkları: bir hakkı “insan hakkı” yapan ölçütle ilgili düşüncelerdeki
    karışıklık, dolayısıyla bu kavramın içeriği konusunda olduğu kadar, çeşitli tek
    tek hakların içeriği konusunda da ortaya çıkan kargaşalık, bunun bir sonucu
    olarak da bu hakların gerektirdikleri konusunda duraksama;
  2. İnsan
    haklarının korunması için bugün özellikle uluslararası düzeyde benimsenecek
    ilkeler ve izlenecek yollar konusunda karışıklık; karışıklık ki, kimi zaman,
    geçerlikte olan ilkleri ve yoları hem koşullar hem de “insan onuru”nun içeriği
    bakımından değerlendirememekten; kimi zaman da “içinde bulunduğumuz koşullarda,
    insan hakları nasıl korunabilir?” sorusuna siyasal çıkarlar dışında, dünyayı bir
    bütün olarak kucaklayan resmi bir yanıt verecek kadar cesur düşünememekten
    ortaya çıkar;
  3. İnsanın
    onurunun tam nerede tehlikede olduğunu görebilecek bir gözü kazanmayı sağlayan,
    gençken görülecek sistematik bir eğitimin eksikliği sonucu, karar verenlerin
    çoğunun, belirli bir insan hakkını çiğneme durumunu –ya da çiğneme iddiasını-
    çıkarlar bakımından değil, insanın değeri bakımından değerlendirme
    yetersizliği. Oysa bu onuru karar verenler de paylaşıyor.

“İnsan haklarına ilişkin bütün
bildirilerimize, sözleşmelerimize, komisyonlar ve divanlarımıza rağmen,
insanlık olarak içinde bulunduğumuz ana teorik çıkmaz ve nedenleri, bana
bunlardır gibi geliyor.

“Bu şekilde ortaya konduğunda,
açıktır ki, bu çıkmazların nedenleri felsefeyle ve felsefe eğitimiyle yakından
ilgilidir. Seminerimizin çerçevesi, işte bu sözünü ettiğim noktalara göre
çizilmiştir.

“Bu seminerden beklediğimiz, insan
hakları kavramına ilişkin uluslararası düzeyde bir tartışma –amacı, hangi
hakların (ya da türlerinin) “insan” hakları olduğunu, hangilerinin ise
olmadığını açıklığa kavuşturmak olan bir tartışmayı- başlatmaktır. Bu
beklentilerimiz dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar öldürülürken, işkence
görürken, insan dışı muamele görürken, keyfi tutuklanırken, fazla teorik
görülebilir ilk bakışta. Ancak unutmamamız gerekir ki, kişi olarak ve karar
verenler olarak sahip olduğumuz insan hakları kavramı, bu haklara ilişkin
çıkardığımız teorik ve pratik sonuçların ana belirleyicisidir. Unutmamalıyız
ki, sahip olduğumuz insan hakları kavramı, eylemde, çıkarlara ve tutkulara
karşı insan haklarının korunmasından yana ağırlığını koyabilecek tek şeydir.
İnsan hakları dediğimiz hakların ne olduğunu biliyorsak –her birimiz
biliyorsa-, bu hakların özü gereği neleri gerektirdiklerini belki daha açık
görebiliriz ve bu gerektirdiklerini daha açık görebiliyorsak, insan haklarına
ilişkin çekişme konusu olan bazı noktalarda ve korunmaları konusunda, bu
Seminerde tartışılmasını beklediğimiz bazı sorunlarda daha sorumlu sonuçlara
ulaşabileceğimizi umabiliriz.

“İnsan haklarının neyin istemi
olduklarını, aynı zamanda da bu istemi kime yönelttiklerini biliyorsak, her an
herkesçe herkes için neden korunması gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu
biliyorsak, aynı zamanda başkalarını insan haklarını çiğnedikleri için
suçlamağa, kendi çiğnemelerimiz ise örtbas etmeğe neden bunca hazır olmamamız
gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu biliyorsak, her kişinin bu kendi başlarına
amaç olan devredilemez haklarının, neden her toplumsal ve siyasal kararın
temeli yapılmaları gerektiğini de bilmiş oluruz.

“İnsan haklarının neyin istemi
olduklarını biliyorsak, tek tek hakların içeriğini belirlemek için sağlam bir
temel bulabiliriz.

“İnsan haklarının neyi, neden
istediklerini biliyorsak, belki de hak kısıtlamaları sorunlarına ilişkin bir
ölçüt elde edebiliriz. Belki de kişi haklarından hangilerinin
kısıtlanabileceği, hangilerinin ise kısıtlanmaması gerektiği konusunda daha
kolay karar verebiliriz; öyle ki bu kısıtlamalar, insan haklarının korunmasına
yarasın.

“İnsan haklarının neyi
istediklerini biliyorsak, bu hakların korunması için kişilerin ve devletlerin
ödevlerini daha emin bir şekilde belirleyebiliriz; kaçamaklar için daha az yer
açık bırakabiliriz.

“İnsan haklarının, isteklerini
neden istediklerini biliyorsak, eğitim programlarında, kitle iletişim
araçlarında vb. insan haklarına önemlerine uygun yeri –ya da felsefeye,
işlevine uygun düşen yeri– verebiliriz.

“Kişi haklarından hangilerinin
insan hakları olduğunu biliyorsak, hangi hakların, doğal koruyucusu –yani
devlet- onları korumadığı ya da çiğnediği durumlarda, uluslararası
mekanizmalarla korunabileceğini ve korunması gerektiğini, belki daha iyi
anlayabiliriz. Ve bunu anladığımız zaman, bütün uluslar “insanlık” olarak
birleşip, bugün karşılaştığımız teorik engelleri –söz gelişi bir devletin iç
işlerine karışmama ilkesinin amacından uzak yorumlarını– aşarak, insan
haklarını koruma yolunu bulabiliriz.

Sayın Konuklarımız,

“Uluslararası ilişkilerin bugün en
önemli sorunu, dünya barışı sayılıyor. Ne var ki, insan haklarının çiğnendiği
yerde barış barınamaz; insan haklarının yaşanması sağlanmadığı yerde, barış,
ancak görünüşte olur. Dünya barışını koruma çabalarının çoğunda (söz gelişi
“yumuşama” çabalarında), karar verenler, barışın korunması ile insan haklarına
saygı ve bu hakların yaşamasını sağlama, sürekli barışın olduğu kadar, bütün
yapıcı uluslararası düzeyde korumanın siyasal bir sorun olduğu; oysa insan
haklarını uluslararası düzeyde korumanın sorun olmadığı olgusu (ulusal düzeyde
kısmen böyle olsa bile). Ne var ki, insan haklarını koruma sorunları, siyasal
sorunlar sayılıyor ve öyle sorunlar olarak ele alınıyor. Siyasal sorunlar söz
konusu olduğunda ise karar verici olan, çıkarların girdisi-çıktısıdır.
Uluslararası mekanizmalarda insan haklarını korumada karşılaşılan ana
engellerin kaynağı, sanırım, insan haklarının böyle siyasal bir sorun olarak
ele alınmasında bulunabilir.

“Böylece, 20. yüzyılın son
çeyreğinde insanlık, insan haklarını koruma hakkına sahip olduğunun bilincinde,
ama eli kolu bağlı, dünyamızın çeşitli yerlerinde bazı insan hakları adına
başka bazı insan haklarının –devletlerce, teröristlerce vb.– çiğnenmesine
çaresizlik içinde tanık oluyor.

“Otuz yıllık deneyim göstermiştir
ki, bugünkü insanlığın resmî temsilcisi, yani Birleşmiş Milletler, şu andaki
yapısıyla, dolaylı korunan haklara ilişkin insanlığın yüz yüze bulunduğu
sorunların çözümünde pek az bir şey yapabiliyor; insan haklarının fiilen
çiğnenmesine ise hemen hiçbir şey yapamıyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler bu
zayıflığın bilincinde olduğunu ve bu zayıflığı –ama ancak ilk noktasıyla ilgili
olara – giderme yolunu bulmağa çaba gösterdiğini görüyoruz. “Yirmi Beş Uzmanın Raporu” bu çabaların
örneğidir. Ancak, ikinci noktasıyla ilgili herhangi resmî bir çalışmanın
yapıldığını bilmiyorum. Doğal koruyucuları kişileri, yurttaş olarak değil,
insan olarak korumadığı yerde, onları koruma istemi Birleşmiş Milletlere
yöneltildiği halde, üyelerinden bir kısmı, insan hakları sorunlarını siyasal
sorunları aldıkları gibi ele alan başka bir kısım üyelere, şaşkın şaşkın,
bakaduruyor.

“Şu anda gereksindiğimiz şey, bir
bütün olarak insanlığın, dünyanın her yerinde insan haklarını koruma hakkını, insanın
olanaklarının gelişmesi engellendiği yerde karışma hakkını kullanabilmesini
sağlayacak yolları ortaya koyan, dünya düzeyinde bir proje geliştirmektir.

“Bu proje, uluslararası düzeyde
insan haklarını korumanın siyasal bir sorun olmadığı, etik bir sorun olduğu
kabulüne –bu temellendirilebilir kabule- dayanmalıdır; bir proje ki, Evrensel
Bildirinin 28.maddesinin herkes için istediği uluslararası düzeyde yolu
açabilir.

“İnsanlık olarak sahip olduğumuz en
kapsamlı kuruluş Birleşmiş Milletler olduğuna göre ve böyle bir projenin,
geliştirildiği takdirde, yürütülmesi siyasal kararlar gerektirdiğine göre, bu
projeyi geliştirmenin yeri Birleşmiş Milletlerdir.

“Ve Birleşmiş Milletlerin şimdiki
yapısını ve organlarını oluşturma biçimini hesaba katarsak, derim ki, Birleşmiş
Milletler içinde bu yer UNESCO olabilir; görevi, insan onurunu, oluşturan ana
etkinliklerinden bazılarının –eğitimin, bilimin, kültürün- gelişmesini desteklemek
olan UNESCO. Felsefe de UNESCO aracılığıyla, bugünkü insanlığa saygı borcunu
böylece ödeyebilir belki.

“UNESCO bu girişimi üzerine alamaz
mı?[35]

Sonuç
olarak insan özcülüğü önceki ilâhî özcülüğü yerinden etti Ludwig Feuerbach’ın
dediği gibi, “Tanrı insanı değil, insan
Tanrı’yı yaratmıştı
.[36]  

“Beni
kara diye yerme /

Mevlâm
yaratmış hor görme/

Ala
göze siyah sürme /

Çekilir kara değil mi?”

Karacaoğlan

William
Shakespeare’in Venedik Taciri’nde Shylock’un monologunda: “Ben bir Yahudi’yim, Yahudi’nin gözleri yok
mu? Bir Hıristiyan’la aynı nimetlerle beslenmedi mi, aynı silahlarla
yaralanmadı mı, aynı hastalıklara yakalanıp aynı yollardan iyileşmedi mi, aynı
yazla ısınıp aynı kışla üşümedi mi? Bize bir şey saplasanız, kanımız akmıyor
mu? Bizi gıdıkladığınızda gülmüyor muyuz? Bizi zehirlerseniz ölmüyor muyuz?”

kinaye yer alır. Üstelik burada olduğu gibi çoğu toplumlarda dışlananlar,
kökten bir farklılıktan dolayı değil, yabancı olmaktan, daha genel bir deyişle,
aynı gruptan olmamaktan dolayı dışlanmaktadır. Benzerlik dâhil olmaya
sağlamadığı gibi dışlananların bu yöndeki talebi de bir ağırlık taşımamaktadır.
Benzerlik ile uyuşmazlık ilişkisi, oldukça karmaşık bir niteliktedir.

Çoğu
kimlik talebinde, talepte bulunan kişi veya topluluklar, kendi farklılıklarını
öne çıkarırken; ayrımcılık durumunda, aynı kişi veya topluluklar
farklılıklarında kalmaya zorlanmaktadır.

Birinci
halde ‘ben/biz, sizden farklıyım’
söylemi; ikinci halde ise ‘sen/siz,
bizden farklısınız’
söylemi hâkim olmaktadır.

Bu iki
yan, diyalektik bir biçimde işlemektedir. 1960’lı yıllarda eşitlik talebi
taşıyan toplumsal protestoların önemli bir kısmı günümüzde farklılık talebi ile
öne çıkmaktadır.

2017
yılında Türkiye PEN Yazarlar Derneği “Yaşadığımız
günlerde ve koşullarda, bir kez daha vurgulamak ve kamuoyuna duyurmak gereğini
duyduk”
notuyla açıklama yayınlamıştı.[37]

Denemeyi
aynı sözleri yeniden anımsatma gereğini duyarak görüşlerinize sunuyorum:

“Adaletin
olmadığı bir dünyanın sonu çoktan gelmiş demektir.

Adaletin
olmadığı bir toplumu birbirine bağlayan hiçbir şey kalmamış demektir.

Adaletin
olmadığı bir yerde ne yazlar güzeldir ne meyveler lezzetlidir.

Adaletin
olmadığı yede türküler yalan, şarkılar ikiyüzlü, şiirler sahte sayılır.

Adaletin
olmadığı bir ülke ne tarihiyle övünebilir ne geleceğini aydınlık görebilir.

Adaletin
olmadığı bir gün bile bir yüzyıla bedeldir.

Adaletin
olmadığı bir yerde zulüm vardır, haksızlık vardır, kötülük vardır.

Adalet
varsa bir uygarlık vardır, bir ülke vardır, şan, şeref, gurur vardır, tarih
vardır, insan vardır.

Adalet
yoksa hiçbir şey yoktur.”

Yararlanılan
Kaynaklar:

  1. Ünlü Filozofların Yaşamları ve
    Öğretileri
    ,
    Diogenes Laertios, Ç. Candan Şentuna, YKY yy. 5. Baskı, 2013.
  2. Antik İsrail’in İnancı ve Tarihi, George E. Mendenhall, Ç. Mia
    Pelin Özdoğru, İnsan yy. 1. Baskı, 2016.
  3. Tanrı’nın Doğduğu Yer, Bruce Feiler, Ç. Barış Satılmış,
    Pegasus yy., 1. Baskı, 2006
  4. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, Ç. Alâeddin Şenel,
    İmge yy., 1. Baskı, 1991.
  5. Milliyetçilikten Önce Milletler, John Alexander Armstrong, Ç. S. Erdem
    Türközü, İletişim yy., 1. Baskı, 2018.
  6. Dünya Tarihinin Yapısı, Kojin
    Karatani, ç. Ali Karatay, metis yy.1.bası, 2017.
  7. Immanuel Kant, Yargı Yetisinin
    Eleştirisi, ç. Aziz Yardımlı, idea yy. 1.bası, 2016
  8. Bilimsel Araştırmanın Mantığı, Karl
    R.Popper, ç. İlknur Aka & İbrahim Turan, YKY yy. 7.bası, 2003.
  9. Fizik Yasaları Üzerine, Richard Feynman,
    Nermin Arık, Tübitak yy., 2.bası,1995,
  10. Fiziğin Evrimi, A.Einstein & L.İnfeld,
    ç. Öner Ünalan, onur yy. 1.bası, 1977
  11. Fizik ve Gerçeklik, Şakir Kocabaş,
    Küre yy., 1.bası, 2001..
  12. Bilimin Sınır Bölgeleri, Michael
    Shermann, Zeynep Reyhan  KOÇ, Altın Bilek
    yy. 1.bası, 2008.
  13. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi
    yy. 2016.
  14. İnsanın Yükselişi, Jacob Bronowski,
    ç. Aykut Göker, V yy.1. bası, 1987.
  15. Tarih Boyunca Kent, Lewis Mumford,
    ç.G.Koca&T.Tosun, Ayrıntı yy.,1.bası, 2007
  16. Demokrasi Dışı Siyaset, Xavier
    Marquez, ç. İsmail Çekem, İletişim yy. 1.bası, 2019.
  17. Sürüden Devlete, Eugene Enriquez,
    Ç. Nilgun Tutal, Ayrıntı yy. 2.bası, 2019.
  18. Suskun ve Yokmuşçusuna, Ehud
    R.Toledano, ç. Y.Hakan Erdem, İst. Bilgi Ün.yy. 1.Bası, 2010.
  19. Marksizm ve Antropoloji, Maurice
    Bloch,  ç.Mehmet Bozok, Ütopya yy.
    1.bası, 2002.
  20. Özgürlükten Kaçış, Erich Fromm,
    ç.Şemsa Yeğin, Payel yy. !.Bası,1996 .
  21. Psikanalizin Dört Temel Kavramı,
    Jacques Lacan, ç. Nilüfer Güngörmüş Erdem, Metis yy. 1.bası, 2013.
  22. Haz ilkesinin Ötesine Ben ve İd,
    Sigmund Freud, ç. Ali Babaoplu, metis yy. 1.bası, 2001.
  23. Baştan Çıkarıcının Günlüğü, Soren
    Kierkegaard, ç. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı yy. 1.bası, 2002.
  24. İlâhîname, Cilt I, Feriddün Attar,
    ç. Abdülbaki Gölpınarlı, MEB yy.!988.
  25. Ortak Benlik, Tahir M. Ceylan,
    Ayrıntı yy.1.bası, 2012.
  26. Kimlik İnşası, Nuri Bilgin, İzmir
    Büyükşehir Belediyesi yy.2.bası, 2014.
  27. Avrupa’ya Kimlik (Çokkültürlülük
    Sınavı), Riva Kastoryano, ç.tuğba Doğan, Bağlam yy.,1.bası, 2009.
  28. Modern Dünyada Gündelik Hayat,
    Henri Lefebvre, ç. Işın Gürbüz, !.bası, 1998.
  29. Yakın Geleceğin Mitosları,
    J.G.Ballard, ç.Ümit Altuğ, Ayrıntı yy., 1.Bası, 1993.
  30. Tarihte Neler Oldu, Gordon Childe,
    ç.A.Şenel& M.Tunçay, Odak yy. 1.bası, 1974
  31. İnsan Yaratmak, Virginia Satir, ç.
    Selim Yeniçeri, Beyaz yy., 1.bası, 2001.
  32. Kendini Arayan İnsan, Rollo May, ç.
    Ayşen Karpat, Kuraldışı yy.2.bası, 1998.
  33. Kutsal Aile ya da Eleştirel
    Eleştirinin Eleştirisi, K.Marx & F.Engels, ç. Kenan Somer, Sol yy. 1.bası,
    1976.
  34. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
    Devletin Kökeni, F. Engels, ç. Kenan Somer, Sol yy. 1.bası, 1992.
  35. Weber, M. Ekonomi ve Toplum, ç.
    L.Boyacı, Yarın yy. 2013.
  36. Tilly, Charles, Demokrasi, ç. Ebru Arıcan,
    phoenix yy. 2011.
  37. Hıristiyanlığın Özü, Ludwig
    Feuerbach, ç. Oğuz Özügül, say yy. 2008.
  38. Kapitalizm’de Korku, Dieter Duhm,
    ç.Sargut Sölçün, Kırmızı yy.2.bası, 2015.
  39. Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla,
    Leo Huberman, ç. Murat Belge, İletişim yy. 2016.
  40. Hümanizm (İnsancılık), Boğos
    Zekiyan, Düşünsel İçlem ve tarihsel Kökenler, İnkîlâp ve Aka yy.,1982
  41. İnsan Haklarının Felsefi Temelleri,
    Yayına Haz. İoanna Kuçuradi, Hacettepe Ün.yy., 1982.


[1]
William Blake, Saflığın Belirtileri

[2]
Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi.

[3]
Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine

[4]
Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi

[5]
Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi

[6] A.
Einstein & L. Infeld, Fiziğin Evrimi

[7] Michael
Shermer, Bilimin Sınır Bölgeleri,

[8] Yargı
Yetisinin Eleştirisi,
ç. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları

[9]
Tahir M. Ceylan, Ortak Benlik

[10]
Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı

[11] J. G.
Ballard, Yakın Geleceğin Mitosları

[12] J. G.
Ballard, Yakın Geleceğin Mitosları

[13]
Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent – Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler ve
Geleceği

[14] Dieter
Duhm, Kapitalizmde Korku

[15] Sigmund
Freud, Haz ilkesinin Ötesine Ben ve İd

[16] Soren
Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü

[17] Bu
kavramın kâşifleri arasında şu isimleri sayabiliriz: G. Bachelard, J.P.Sartre, E.Morin, R.Barthes, burada sayamayacağım
kadar uzun bir liste oluşturanları da unutmayalım: tiyatro ve bilimkurgu
yazarları, sinemacılar, vb. (Hulusi Akkanat)

[18]
Kojin Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı, Üretim Tarzlarından Mübadele
Tarzlarına

[19] F.
Attar, İlâhînâme I.Cilt

[20]
Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bap 26:12-17

[21] Ehud
R.Toledano, Suskun ve Yokmuşçasına İslam Ortadoğu’sunda Kölelik Bağları

[22] V.
Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu?

[23]
Maurice Bloch, Marksizm ve Antropoloji

[24] Bu
saptamaya yönetmen Nesli Çölgeçen’in 1985 yılı yapımı “Züğürt Ağa” filmi
değerli bir örnektir.

[25]
Karl Marx & F. Engels, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin
Eleştirisi
. – F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

[26]
Alaeddin Şenel, Eski Yunan’da Siyasi Düşünce Hareketleri

[27] Max
Weber, Ekonomi ve Toplum

[28] Max
Weber, Ekonomi ve Toplum

[29]
Charles Tilly, Demokrasi

[30]
Edgar Morin, Avrupa’yı Yeniden Düşünmek

[31] Cemal
Yıldırım, Bilim Tarihi

[32]
Edgar Morin, Avrupa’yı Yeniden Düşünmek

[33] L.
Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla

[34]
Boğos Zekiyan, HÜMANİZM,
(İnsancılık) Düşünsel İçlem ve tarihsel Kökenler

[35]
Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin 1980 Yılında Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen
“İnsan Hakları Semineri” açılış konuşması. (Kaynak: İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Yayına Hazırlayan İoanna
Kuçuradi, Hacettepe Ün. yy., 1982.)

[36] Ludwig
Feuerbach, Hıristiyanlığın Özü

[37] Bu
metin 15 Eylül 2019 Pazar günlü Cumhuriyet Gazetesi, Kültür sayfasındaki Zeynep
Oral’ın köşe yazısından alıntılanmıştır.


[i] ARİSTOTELES Usta’ya saygı: ilk yapıtlarından
olan Fizik’ten başlayıp, süreci son yapıtına ad verilen Metafizik’le
tamamlamaya çalışmıştı. (Hulusi Akkanat)