Kaygı

Kaygı sözcüğünü kısaca betimleyecek olursak; kötü bir sonuca varılacak diye duyulan, duyumsanan, üzüntü, endişe anlamına gelir. Aslında kaygı insan varoluşunun temelinde bulunur. Kaygının birçok çeşitleri vardır. Birkaç örnek verecek olursak; yaşam kaygısı, psikolojik kaygılar, geçim kaygısı ve sağlık sorunlarını sayabiliriz. Aslında tüm canlılar genel olarak ölüm kaygısı taşırlar ve bu kaygıların hepsi bedene aittir. İnsanlar genel olarak bedensel tutkularını (Pathe) tatmin etmek amacıyla yaşarlar ve bunları gerçekleştiremedikleri zaman endişe ve üzüntü duyarlar, hayal kırıklığına uğrarlar. Bu tür arzuları “gerçekleştireceğim” diye büyük sorunlar içine düşebilirler. Hatta bu onların hayatlarına bile mal olabilir.

Genel olarak kaygıları;

A- Tensel,

B- Tinsel olarak ikiye ayırabiliriz.

Yukarıda belirtildiği gibi tüm kaygıların, sıkıntıların, tedirginliklerin hepsi, bedene aittir.

Sokrates’e göre filozoflar, Tin’i bedenle birlikte olmaktan kurtarmaya çalışırlar ve onlarda bedenin tiranlığından kurtulma kaygısı vardır. Zihin kendi içine kapandığında, seslerle, görülerle, acıyla, beğeniyle, rahatsız edilmediğinde, bedenle ilişkisini kesip gerçek varlığı özlediğinde beliren düşünce en iyi düşüncedir. O anda filozof, beden kaygısından kurtulur. Bu noktada Sokrates idealar, biçimler ya da özlere geçer. “Göze görünmeyen bu mutlak adalet, mutlak güzellik, mutlak iyilik vardır” der. Sokrates konuşmasına devam eder: “Yalnız saydıklarımdan değil, mutlak güçten, her şeyin görülebilen gerçek yapısından ya da özünden söz ediyorum, bütün bunlar yalnız anlıksal olarak görülebilirler, böylece biz bedendeyken tin bedenin kötülüklerine bulanmışken doğruluk yolundaki arzumuz doyurulamayacaktır”.

Sokrates’in bu düşünceleri (açıklamaları) tinsel bir kaygıyı imlemiyor mu?

Platon’da Bedenin Kötülüğü

Platon da tinsel kaygısını, Cumhuriyet’te şöyle dile getirir:

Bizi bilgi uğraşısından, doğruluk görüşünden uzaklaştıran arzuların kaynağı olan bedendir. Her zevk ve acı, ruhu bedene çivileyen bir çividir”.

Beden sadece yiyecek gereksinimi yüzünden bile sonsuz üzüntü kaynağıdır bize. Ayrıca bizi uğraştıran gerçek varlığı araştırmamıza engel olan savrukluklara da açık, her türlü sevgi, istek, korku, gelip geçici boş imgeler ve bitimsiz aptallıklarla da doldururuz içimizi, gerçekten söylendiği gibi olanca düşünce gücümüzü alır götürür. Savaşlar, dövüşler, anlaşmazlıklar nereden doğar? Bedenden ve bedenin isteklerinden değil mi? Para sevgisinden çıkar savaşlar. Paranın beden uğruna ve bedenin işine yaraması için elde edilmesi gerekir. Bütün bu engeller nedeniyle felsefeye ayıracak zamanımız kalmaz. En sonu ve en kötüsü; kendimizi düşünceye verecek zamanımız olsa bile beden daima başımıza çöreklenir, araştırmalarımızda sıkıntı ve karışıklığa yol açar, şaşırır, doğruyu göremeyiz.

Herhangi birşeyin doğru bilgisine sahip olmayı istediğimizde, bedenden sıyrılmak gerektiği mânevî deneyimle anlaşılabilir. Tin kendi içinde, içlerinden kavramalı şeyleri… O halde istediğimiz, sevdiğimizi söylediğimiz bilgeliğe yaşarken değil, öldükten sonra kavuşacağız demektir. Çünkü bedenle birlikteyken tin salt bilgiye varamıyorsa, bilgiye ölümden sonra varılacaktır eğer varılacaksa…

Böylece bedenin aptallıklarından, çılgınlıklarından kurtulunca arınacağız ve arıyla içli dışlı olacağız. Doğruluk ışığından başka bir şey olmayan aydınlık ışığını her yerde kendiliğimizden bileceğiz. Artık bu, Tin’in bedenden ayrılmasından başka nedir? Tin’in bu ayrılış ve kurtuluşuna “ölüm” denir. Gerçek filozoflar (…) sadece onlar ölümü ararlar. Bütün şeylerin kendisiyle değiştirilebileceği tek bir geçer akçe vardır: “Bilgelik”.

Gizemlerin kurucuları bir gerçeği anlatmak istemiş olmalı. Onlar, gerekli yüküm ve işlemi yerine getirmeksizin yer altı dünyasına geçenlerin, çamurlar içinde yatacağını, gerekli işlem ve arınmadan geçenlerin ise tanrılarla birlikte olacağını söylerlerken saçmalıyor değillerdi. Çünkü gizemlerde söylendiği gibi insanların çoğu “Thyrsos[1] taşıyıcısıdır ve pek azı gizemcidir. Daha doğrusu, benim yorumumla, pek azı filozoftur.

Burada, Platon’un kullandığı bütün dil (anlatım) gizemcidir ve gizemlerden türemiştir.

Tensel, yani bedensel arzular, tutkular derinden kavrar bizi. Olmadık dertlerin içine düşebiliriz. Platon’a göre üç çeşit insan vardır;

1- Zenginliği sevenler,

2- Şöhreti sevenler,

3- Bilgiyi sevenler.

Aşağı yukarı, hemen hemen tüm insanlar, zenginlik ve şöhret peşindedir. Platon’un kastetmiş olduğu bilgi ontolojik veya hakikat, doğruluk bilgisi (Aletheia) kimseyi ilgilendirmez, çünkü maddi anlamda hiç bir getirisi yoktur.

Aristoteles de ruhu Platon gibi üç kısma (Meros) ayırmıştır.

1- Bitkisel ruh (beslenme)

2- Hayvansal ruh (üreme)

3- Zeka ruhu

İnsanlar genel olarak ilk iki ruh arasında yaşarlar ve zeka ruhuna yükselemeden, bu dünyadan geçip giderler. Tinsel (ruhsal) kaygıları olan insan yeryüzünde pek az bulunur. Kinikler’in bilge filozofu Diogenes (MÖ. 412-323), gündüz vakti elinde fenerle birlikte Athina sokaklarında tinsel kaygısı olan insan arıyordu sohbet etmek için…

Tinsel veya ruhsal sorunlarımız daima en geri plandadır tüm yaşamımız boyunca ve daima ertelenir. Dürüstlüğün, doğruluğun, adaletin geçersiz olduğu ve güçlünün zayıf olanı ezdiği ve yok etmeye çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar güç ve paraya tapmaktadırlar. Böyle bir dünyada yaşayan insan nasıl olur da kaygısız olabilir? Aksine yüreği kaygı dolu olarak yaşar. Nefs terbiyesinden ve hakikat imbiğinden geçmemiş ve arınmamış insanların cirit attığı bir dünyada manzara bu şekildedir.

İncil’de şöyle bir söz vardır: “Dünya’nın idaresi iblisiyete verilmiştir”. Yani mânevî terbiye görmemiş insan nefsine…

Antik çağlarda dünya, “Hades”, yani “Cehennem” olarak yorumlanmıştır filozoflar ve bilgeler tarafından…

Kinik filozofu Epiktetos (MS. 55-135)

Sen küçücük bir tinsin, bir bedeni ve onun kaygılarını üstlenen” diyerek, tinin beden içinde çektiği kaygıları, üzüntüleri dile getirmiştir.

Dünya yaşamı böyle olduğuna göre, bireyler ne yapmalıdırlar? Her bir birey kaygısını giderecek, ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulmalıdır. Gerçek bir yol gösterici bulunduğu taktirde, bedensel ve tinsel kaygılar yok olabilir, kurtuluşa ve huzura kavuşulabilir.

Yüreğinde ve aklında maddî kaygılardan başka hiçbir kaygı duymayanlara gelince; onlar da kendilerinde maddî değil ama tinsel (ruhsal) kaygı uyandıracak bir rehber bulmalıdırlar, huzur ve mutlulukları için…

“İnsanlar felsefi kaygı duymalı mıdır ve buna ihtiyaç var mıdır?” sorusuna Antik bilgeliğin şu söylemi, yeterli cevap olacaktır kanaatindeyim:

Kendisinde hiçbir eksiklik duygusu duymayan insan, bilgelik aşkı (Philosophia) da duymayacaktır”.

Antik çağın gülen ve ağlayan, melankolik, tinsel kaygılı filozofları: “Demokritos ve Heraclitus”

Demokritos (MÖ. 460-370)

Trakya/Abdera’da doğmuş, daha çocuk yaştayken evlerinin arka bahçesine kendisi için küçük bir kulübe yapıp, orada tek başına yaşamaya başlamış, “garip kişiliği” ile dikkat çekmiştir. Genç yaşta babasından kalan tüm varlığını paraya çevirmiş, psişik kaygıları yüzünden çocukluğundan beri düşlediği bir geziye çıkmış, Mısır, Mezopotamya, İran ve Hindistan’a gitmiş, kendi anlatımıyla “Gökyüzü ile yeryüzü arasında çok yer görmüş, pek çok bilge ile konuşmuş”. Astronomi, fizik, tıp, coğrafya, geometri ve teoloji gibi konularda çok şeyler öğrenmiş, bununla birlikte tinsel kaygılarını oldukça tatmin etmiştir.

Bu arada Atina’ya gitmiş fakat orada Demokritos ile ilgilenen pek olmamış, fakat Sokrates; “Demokritos Atina’ya gelmiş olsaydı, onunla mutlaka konuşurdum” demiştir. Sonunda parasız kalıp geriye Abdera’ya dönmüş ve son derece yalın bir yaşam sürmeye başlamıştır. Demokritos giderek yalnızlığa kaymış, tek başına fakat kendi kendine yeterli (Autarkie) bir yaşam sürmeye başlamıştır. Bu arada Demokritos’un yüzünde garip bir gülümseme belirmiş, Abdera’da geleneksel cemaat hayatı sürdüren yakınları bu garip gülümsemeye bir anlam veremedikleri için Demokritos’u ünlü hekim Hippokrat’a göstermeye karar vermişler. Hippokrates ile Demokritos’un karşılaşmaları, düşünce tarihinde önemli bir olay olmuş ve aralarında uzun süreli büyük bir dostluk başlamıştır. Hipokrat, Demokritos’un hasta değil, büyük bir bilge olduğunu, gülümsemesinin bir tür savunma işlevi gördüğünü, gülerek içindeki “öfkeyi” azaltmaya çalıştığını söylemiştir.

Kitapları, düşünceleri, garip yaşam tarzı ve yüzündeki garip gülümseyişiyle “Gülen filozof” olarak ünlenmiştir. Demokritos, tinsel kaygıları gidermenin, içteki öfkeyi kontrol etmekten geçtiğine inanıyordu. Diyaframın (göğüs çatalı) işlevi olan öfkenin kontrolü, insanın yaşamında çok önemli bir yer kapsar. Başımıza gelen türlü dertlerin öfke enerjisinin kontrol altına alınamamasından ileri geldiği söylenir. Bunun sağlanabilmesi için sakin bir zihinsel hayat gerekir.

“Su”, Antik Yunan mitolojisinde bilgiyi sembolize eder. “Su ile yıkanmak”, bilgiye (Gnosis) sahip olmak demektir. Bu aynı zamanda bilgiyle arınmanın ve sadeleşmenin sembolüdür ve bunun göstergesi insan psyche’sinin (nefs enerjisi) sakinliği, huzuru ve kendi kendine yeterliliğidir (Autarkie).

Demokritos’a göre insanı ruhsal kaygılardan, sadece “doğruluk bilinci” kurtarır ve ruh dinginliğini sağlar. Bunun için üç yol vardır:

1- Doğru düşünme

2- Doğru konuşma

3- Doğru eylem

İnsanın mutluluğu, iç durumuna bağlıdır. Mutluluğa eremeyişi, insanın kendi suçudur. Mutlu olma sanatı, insanın kendisinde olanlardan faydalanması ve bununla yetinmesidir. Çok isteyen kimse, elinde olanları da yitirir.

Heraclitus (MÖ. 540-470)

Tüm felsefe tarihi içinde en kaygılı filozofların başında gelmektedir. Heraclitus, ussal bir filozof olmasına rağmen tüm yaşamı boyunca ölüme övgü düzmüştür. Bu nedenle Nietzsche ve Schopenhauer’a öncülük etmiştir. “İnsanın yaşamak için doğduğunu ancak doğduğu andan itibaren ölüm ya da dinginlik özlemi içinde olduğunu” söylemiştir. Heraclitus’un bu tespiti 2500 yıl sonra, Freud’da ölüm içgüdüsünün savunulmasına katkıda bulunmuştur.

Heraclitus’a göre dünya pek çok gücün boy ölçüştüğü bir savaş alanıdır. Evren bir yandan sürüp giden bir hareket, diğer yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasında savaş olmasaydı evrende nesneler de olmazdı, çünkü nesneler savaşa hükmeden yasa tarafından meydana getirilmiş birliklerdir, uyumlardır. Birbirine karşıt olan yüksek ve alçak olmadan, uyum da olmazdı. Bu karşıtların arkasında duran bir şey vardır. Bu yüzden savaş, bütün nesnelerin babasıdır. Hareket olmasa, varlık da ortaya çıkmazdı. Sonsuz meydana geliş içinde var oluş gizlidir.

Bu gerçek, Heraclitus’un tüm yaşamı boyunca en büyük kaygısı, üzüntüsü olmuştur. Daha sonraları Heraclitus bu sonsuz savaş yüzünden Efes’te Artemis tapınağına kapatmış, su ve yenilebilir otlar ile yaşamını sürdürmüştür.

Tinsel kaygının doruğunda bir filozof: Pythagoras (MÖ.580-500)

Pythagoras, Samos (Sisam) adasında doğmuştur. Pythagoras, 18-20 yaşlarındayken, tinsel kaygılar doruğuna ulaşmıştır. Pythagoras’ın bedensel ve maddî hiçbir sıkıntısı yoktu, çünkü varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Babası kuyumcuydu. 20 yaşına geldiğinde tinsel (ruhsal) gelişimini tamamlamak için Mısır’a gitti. Elinde firavun Amesis’e yazılmış bir mektup vardı. Bu mektup Samos Tiranı Polykrates tarafından yazılmıştır. Amesis, Osiris rahiplerine Pythagoras’ı eğitmelerini söyledi, fakat rahipler onu küçümsediler ve kabul etmek istemediler, zorluklar çıkarttılar, eziyet ettiler. Fakat Pythagoras yılmadı, azmetti ve sabırla kendisine karşı çıkartılan tüm zorluklara göğüs gerdi.

22 yıl eğitim gördükten sonra amacına ulaştı ve bir Osiris rahibi oldu. Fakat tam o sırada Babil’i fetheden kral Kambiz’in oğlu, Mısır’ı işgal etti ve firavunu çarmıha gerdi, kızlarını çöle sürdü. Kambiz’in oğlu Mısır’dan Babil’e 12 rahip götürdü. Bunların arasında Pythagoras’da vardı. Pythagoras, Babil’deki sarayda, 12 yıl sürgün hayatı yaşadı. Vatandaşı olan kralın doktoru sayesinde serbest bırakıldı. 54 yaşında Samos adasına geri döndü. Annesini de yanına alarak Atina’ya gitti.

Delf mabedinde rahiplere, tinsel eğitim dersleri verdi. Delf’teki Apollon tapınağında rahibe olan Themis Theoklea’yı, bir yıl özel eğitimden geçirdikten sonra İtalya’ya giderek Kroton kentinde okulunu kurdu ve ölünceye kadar burada matematik, geometri, astronomi, müzik ve felsefe dersleri verdi.

Pythagoras tüm yaşamıyla insanlığa büyük bir irade örneği göstermiş ve tinselliğiyle kendine hayran duyulacak bir öğretmen olmuştur. Pythagoras’ı kendi yaşamlarına örnek alarak aşağı yukarı onun izinden gitmiş filozoflar şunlardır: Heraclitus, Demokritos, Sokrates ve Platon.


Dipnotlar:

[1] Thyrsos: Çam kozalağı, bazen de asma yaprağı ve sarmaşıklarla süslenen bir sopa. Bunu Dionysos ve Satyr’ler taşırmış.