KAFKA ve Yabancılaşma

18 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Geçtiğimiz yüzyılda kitle kültürünün, teknolojik uygarlığın ve Avrupa nükleer hareketinin en ateşli karşıtlarından olan Polonyalı düşünür ve aktivist Günther Anders, Franz Kafka’nın benliğine ve sanatına sinen yabancılaşmayı, onu kuşatan koşullar itibarıyla ele alır. Anders’in tespitlerine göre Kafka’nın yabancılığı temelde Hristiyan dünyasında bir Yahudi oluşuyla başlıyordu. O ise Yahudiliğini umursamıyordu. Bu yüzden Yahudilerden de pek sayılmazdı. Almanca konuşan birisi olarak tam anlamıyla bir Çek insanı da değildi. Ve yine Almanca konuşan bir Yahudi olarak tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu da söylenemezdi. Bohemyalı olması tam anlamıyla bir Avusturyalı olmasını da önlüyordu. Sosyal sigorta memuru olarak tam bir burjuva da değildi. Aynı zamanda bir burjuva ailesinin oğlu olduğu halde burjuva da sayılmazdı. Fakat Kafka bir büro insanı da değildi, çünkü yazar olduğunu hissediyordu. Bir yazar da değildi, çünkü gücünü ailesine harcayan bir “yabancı”ydı.

Anders’in bu tanımları Kafka’yı daha başlangıçta varoluş kökleri açısından bir yabancı kılar. Ayrıca sanatçının Praglı bir Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmediği, Almanca konuştuğu için Çekler tarafından hor görüldüğü de bilinmektedir.

Kafka’nın psikolojisini yönlendiren temel unsur ise birçok incelemeye konu olan babası ile olan ilişkisidir. Kafka’nın babası Hermann Kafka, çalışmaya daha küçük yaşlarda iken başlar. Zamanla işinde ilerler ve zengin bir ailenin kızı olan Julie ile evlenmesi toplumsal konumunda bir rahatlama sağlar fakat o bununla yetinmez, durumunu sağlamlaştırmak için azimle çalışmaya devam eder. Sonunda güçlü bir işveren olur. Büyük zorluklarla elde ettiği bu birikime ise çocuklarının sürekli dikkatini çeker.

Hermann Kafka, oğlu Franz’ın aksine iri yarı, oldukça sağlıklı ve otoriter bir adamdı. Kafka’nın babasıyla başlayan otorite fobisi bütün eserlerine sızmıştır. Babasına gerçek yaşamda sesini duyuramayan sanatçı, ona mektuplarında seslenir. Bu mektuplar “Babama Mektup” adıyla toplanmıştır. Kafka bu çatışmayı şöyle belirtmiştir: “Bana uyguladığın yetiştirme yönteminin sonucu ise uzaktan bile seni hatırlatan her şeyden kaçmam oldu. Her şeyden önce işyerin… Önceleri orada doğal olarak saydığım şeyler, bana acı ve utanç verdi. Özellikle personele karşı davranışların… Çalışanlara ücretli düşmanlar diyordun, öyleydiler de ama onlar öyle olmazdan önce kanımca sen onların ücret veren düşmanları kesilmiştin”.[1]

Kafka, Yahudi mesellerinden etkilenmiş bir sanatçıydı. Bu inanç sistemi ile kurduğu ilişki dinsel değil gelenekseldi. Yahudiliğin özündeki itaat edilmesi gereken kural ve yasaları olan cezalandırıcı Tanrı arketipi, Kafka tarafından cezalandırıcı babaya yansıtılır ve anlamını orada bulur. Gökçe Çataloluk bu konuda şunları söylemektedir: “Deleuze ve Guattari, Kafka’nın evreni Oedipus[2]laştırdığı savındadır. Onlara göre, aslında yazarın bütün değerlendirmelerinin üstünde ölçüsüzce büyütülmüş bir babanın gölgesi vardır. Bu anlamda, Baba’ya Mektup’ta bütün açıklığıyla seslendiği babası da, Tanrı da, Şato da, Büyük Yargıç da bir ve aynı şeydir. İşte bu yargıç, bir taraftan da bilinç tarafından öyle bir sahiplenilmiştir ki, o varolmasa da sanık K. yahut Kafka’nın, kendi kendini yargılaması ve kefaret ödemesi gerekecektir. Düşünceyi tarihsel bağlamına oturttuğumuzda, babadan kurtulmanın hatta baba katlinin dönemsel olarak sembolik bir önem taşıdığı gerçeğiyle karşılaşırız.”[3]

Bu dönemler tam da kapitalizmin gelişme dönemleriydi. Kafka, istemeyerek yaptığı memuriyet yaşamında sistemin çarkları arasında sıkışmış bir yabancıydı. Bu yabancılık eserlerinin neredeyse bütün ana eksenini oluşturmaktaydı. Kafka’nın yapıtlarında toplumsal yaşamın ve kurumların yarattığı adı konulmamış, niteliği tam olarak belli olmayan ve otorite unsurları tarafından bütün çıkışların kapatıldığı bir dünya söz konusudur. Kafka’nın bu umutsuzluğu eserlerinin mekânlarına ve atmosferine de yansıdığı için sanat dünyası “Kafkaesk” terimini kazanmıştır. Bu dünya şöyle tanımlanabilir:

“Kafka’nın dünyası bizimkinden ayrı bir dünya değildir. İçinde yaşadığı dünya ile kurduğu dünya tek bir dünyadır. Boğucu, insanîliğini yitirmiş bir dünya, bir yabancılaşma dünyası, fakat yabancılaşmanın bilincine ulaşmış ve harikulade ile mizahın parçaladığı bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası.”[4]

Aynı otorite baskısı, “Ceza Sömürgesi” isimli kısa öyküsünde de özel olarak tasarımlanan bir işkence aletinde simgeleşerek kendini gösterir. Fransızca konuşulan bir sömürgede eski bir asker olan mahkûmun tek suçu büyüğüne saygısızlık etmektir. Ceza, özel olarak tasarlanmış bir makineye mahkûmun sokulmasıyla verilecektir. İnfaz biçimi hakkında görüşlerini sunmak üzere davet edilen uzman, uygulamaya karşı çıkar. Bunun üzerine mahkûmun infazı gerçekleşmez, fakat makineyi daha önceden pek çok defa kullanan ve onun sistemine büyük hayranlığı olan ceza uygulayıcısı subay, alete kendisi girme kararını alır. Son derece hassas, detaylı ve sistematik bir tasarımı olan cihaz, üzerindeki dişler ve tırmıklar ile suçlunun suçunu üzerine kazımakta ve on iki saat kadar acı çekmesini sağlayarak ölümüne yol açmaktadır. Subay makineye girdiğinde makine bozulur ve subayın hemen ölümüne neden olur. “Kafka Okur” dergisinde Ebru Gürhan ve Gülşah Seyhan yaptıkları analizde şunları belirtirler:

“Öykünün başlangıcında mahkûm, saçı başı dağılmış, ağzı açık bir aptal olarak tasvir edilmektedir. Mahkûm, nöbet başında uyuduğu ve bu nedenle kendisini kırbaçlayan amirine hakaret ettiği için idama mahkûm edilmiş eski bir askerdir. Fransızca bilmemesi sömürgeci devletin vatandaşı olmadığını göstermektedir. Yani mahkûm, öyküdeki iktidarın dilini bilmemektedir. Kafka’nın yapıtlarında iktidarın ya da süper egonun dilini bilmeyen, bu nedenle iletişim kuramayan karakterlere hep rastlarız. Dava romanında Josef K. mahkemenin, Yargı öyküsünde oğul Georg babasının dilini anlamamaktadır.

Öyküdeki mahkûm, serbest bırakılsa bile kaçmayacak, idam saatinde çağırılırsa hemen dönecek bir kişilik olarak yani ‘uysal bir köpek’ olarak tanımlanmaktadır. Mahkûmun kişiliği, Frankfurt Okulu’nun araştırdığı otoriteryan kişilik tipine çok uymaktadır. Otoriteryan kişiler gibi, mahkûm sistemi, otoriteyi o kadar içselleştirmiştir ki kaçabileceğini, sistemin dışına çıkabileceğini hayal bile edemeyecek bir kişi olarak sunulmaktadır. Zaten öykünün sonunda, askerin ve serbest bırakılan eski bir asker olan mahkûmun sistemin dışında yani onlar için kararları veren birilerinin olmadığı bir durumu tasavvur edemedikleri belli olmaktadır. Şöyle ki; mahkûm ve ölen subayın verdiği emirlerle kendini var edebilen asker, lider olarak uzmanın/yolcunun peşine takılırlar. İzleyecekleri biri olmadan yaşama imkânları yoktur sanki!”[5]

Daha önce de değindiğimiz gibi subay makineye hayrandır. Özellikle infaz edilen suçluların altıncı saatten sonra yüzlerinde beliren aydınlanma görünümü onu büyülemekte ve bu esnada kendini makineye atma özlemi çektiğini söylemektedir. Yani eski günlere olan özlemi ve bu günlerin yeniden yaşanabileceği duygusu onu yaşatmaktadır. İdamların bayram havasında geçtiği, büyük kalabalıklarla izlendiği, daha iyi görebilsinler diye çocukların önde tutulduğu ve kendisinin kıvançla infazı gerçekleştirdiği güzel günler… Subay makineye o kadar hayranlık duymakta ve onu o kadar çok anlatmaktadır ki öykü boyunca uzmanın başka bir soru sormasına dahi izin vermez. Kendisi, Amerikalı toplum yazarı Eric Hoffer’ın yorumuyla “kitle içerisinde varolabildiğine inanan, ancak bunun yanı sıra o kitlenin kendisinin bireyselliğini yok ettiğini göremeyen kitle insanı” gibi, sistemin kalkacağını anlayınca kendini yok etmiştir.

“Dönüşüm” isimli çok ünlü öyküsü için ise Kafka’nın, öz değerine bu kadar direkt saldırdığı önde gelen bir eserdir demek, sanırım abartılı olmaz. Bir mağazada çalışarak annesi, babası ve kız kardeşinden oluşan ev halkını geçindiren Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Bu ironik karşılaşma aslında modern birey için hiç de sürpriz olmayan bir sonuçtur. Varoluşunun anlamını sorgulamayan, sürünün bir parçası olmuş, itaatkâr ve otomatlaşmış bir birey olan Gregor Samsa bir böceğe dönüşebildiği zaman ilk defa hayatına bakar.

Gregor, kendini ailesinin geçimine adamıştır. Kendi hisleri, ihtiyaçları ve idealleri arka plandadır. İlk önceleri psikolojik olarak başlayan bu yabancılaşma daha sonra fiziksel bir nitelik alır. Bu dönüşüm, çok önceleri başlayan bir yabancılaşmanın getirisi olmuştur. Bir başka deyişle toplum tarafından böceğe indirgenen birisi, böcek gibi hissetmekten böcek oluşa doğru yol almıştır. Peki, Kafka dönüşümün simgesi olarak neden böceği seçmiştir?

“Kafka’nın yabancılaşmasının sembolü olarak kedi, köpeği değil, fakat böceği seçmesi tesadüf değildir. Böceğin iğrençliği, toplumda izole olmuş bağımsız insanların ‘ötekiliğini’ gözler önüne serer. Dönüşüm, ironik bir biçimde, farklı olanların toplum tarafından nasıl ötekileştirildiğini, efendi-köle ahlâkına göre kalıba sokulduğunu ya da asimile edildiğini gösterir. İnsanların ötekileri nasıl acımasızca yargıladığını, dışladığını, haklı haksız demeden kategorize ettiğini, başkalarının nasıl cehennem olduğunu gösterir.” [6]

Gregor’un dönüşümüyle bütün aile bireyleri de dönüşüme girmiştir. Kız kardeşi Grete, evin maddi yükünü üstlenmiş ve farkında dahi olmadan sistemde devre dışı kalan bir parçanın yedeği gibi devreye girmiştir. Çünkü modern toplumda insanlar nesneye indirgenmiş; öznellikleri, bir insan olabilecekleri, bir dünyaları olabileceği unutulmuş; farklılıkları, yetenekleri, idealleri, hayalleri, özlemleri ve canlılıkları ötelenmiştir. Gregor’un dönüşümü aslında toplum tarafından kendine dayatılan kadere yabancılaşarak gerçekleşmiş bir başkaldırıdır. Sanayileşmeyle beraber geçiş süreci yaşayan toplumların bunalımını anlatmaktadır. Bu yeni dünyada birey ürettiğine yabancıdır; Gregor Samsa üzerinden verilen bu yabancılaşma kendisi böceğe dönüştükten sonra bile hâlâ işe nasıl gideceğini düşünmesiyle daha da belirginlik kazanır. Modernizmin iletişim, tüketim ve konfor araçlarının insanları daha da yakınlaştırdığı düşünülürken, aslında ciddi boyutlarda bir iletişimsizlik söz konusudur. Mesafeler kısalmış ama duygusal temas kesintiye uğramıştır.

“Yaygınlaşan televizyon ve internet ile aile bireyleri gitgide birbirlerine yabancı bir ortamda yaşamakta, duygusal açıdan birbirinden uzaklaşmaktadır. Aile içinde yaşanılan yabancılaşmanın dışında, modern toplumun açmazlarından biri de sanayileşmenin getirdiği sorumluluklar nedeniyle bireylerin toplumda üzerlerine bazı roller almak zorunda kalmaları ve buna uygun davranmak mecburiyeti taşımalarıdır. Gregor Samsa da kendisine atfedilen rolü yerine getirmek zorunda olan ve bu durumdan bir türlü kurtulamayan bir karakter olarak öyküde verilmiştir.”[7]

Gregor’un aile için ne denli önemli olduğu kendisi böceğe dönüşüp çalışamaz duruma gelince anlaşılmıştır. Gregor, ailesinin kendi patronundan aldığı borç dolayısıyla yoğun bir tempoda çalışmış ve en sonunda çalışamayacak hale gelmiştir. Gerçek dünyada da insanların diğerinin önemini fark etmemesi, buna geç kalınması, her daim güncelliğini ve önemini koruyan bir konudur, fakat Gregor sadece sağladığı işlevle önemsenmektedir. Böcek, kedi ya da köpek gibi sevimliliği, insanla iletişimi ve temizliğiyle kabullenilebilir bir hayvan değildir. Böcek problemdir, pistir ve uzak tutulması gerekir. Günümüzde tüketim gücü insanlar arasında yanılsamalar oluşturduğu için modern dünyada kişiler kendilerini bulundukları konumdan aşağı çekecek özne ve nesneleri etraflarında bulundurmak istemezler. İnsanların özlerine bakmadan, gerçekte ne olduklarını düşünmeden onları unvanları, statüleri, ekonomik güçleri hatta kişiliklerinin nüfuz gücüyle değerlendirerek yaşam daha da vahşi kılınmaktadır. Metne göre bunun tam tersi de düşünülebilir. Modern dünyada insanlar maddi güvence peşinde koşarken kendilerini bir böceğe çevirdiklerinin farkında değillerdir. Günün sonunda anlamsızca kalakalan, birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olmayan, fiziken yakın olsalar da ruhen uzak, herkesin kendi yalnızlığıyla kendine yeter gözüktüğü, ertesi gün işe gidilmesi gereken, hayatın zorluklarının büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yüceltildiği, kimsenin vaktinin olmadığı ve bunların ayrımsızca bütün sosyal dokuya sindiği bir böcekleşme…

Tıpkı “Dönüşüm”de olduğu gibi bilinmeyen bir kudretin toplumsal hayata ve kişilere olan etkilerini “Şato” isimli romanında da görürüz. “Dönüşüm”deki sorunlu sistemin uçsuz bucaksızlığına karşın biraz daha daraltılmış ve kurgulanmış bir alanda geçen romanda kudret, bu sefer şato denilen yerde somuttur ve merkezidir. Tezahürleri ise kendi dışında gözlenmekte ve gözükmektedir, fakat kendisine ulaşılamamaktadır.

K. isimli kadastro memuru şato civarındaki köylerden birinde konaklamak ister. Köye adım atar atmaz meraklı bakışlar, dışlayıcı tavırlar ve muhbirlerin hedefi olur. K.’nın nereden geldiği belli değildir, şatoya gitmesi gerekiyordur. K.’nın ayrıksılığını, kişisel güvenini ve yabancılığını daha başından hissederiz. Fakat zamanla şatonun iç mantığı onu da esir almaya başlar. Mesafesini, özgüvenini yitirir ve kadastrocu olarak geldiği yerde, kendini köyün ilkokulunda hademe olarak bulur. Kalacak yeri yoktur ve okulda yatıyordur. Ayrıca bir de bir gönül ilişkisi gelişmiştir ve bu sefaleti sevgilisi de onunla paylaşmaktadır. Üstelik şato tarafından kendisine “yardımcı” olarak gönderilen, nereye gitse yanında gelen, fakat hiçbir işine de yaramayan, kendiliklerini devamlı birbirleriyle tamamlayan ama asla ayrı birer birey olamayan, iki tane absürt tip de yanında bulunmaktadır. K. bir türlü şatoya gidemez. Artık şatoya gitmenin kendisi bir saplantı haline gelir. K. karakterinin yitimi de bu yolda olmaktadır, çünkü şato aşılmaz bir bürokrasi engeline sahiptir.

Romanda, iktidar ile bireyin iletişimsizliğini ve kopukluğunu çok yaygın olarak hissederiz. Trajik olan ise bu durumun kanıksanmış olarak köylülere sinmiş olmasıdır. İnsanlar adeta bilinçli ve dirimli niteliklerini yitirip şaşkın, naif ve donuk bir karaktere bürünmüşlerdir. Süreyya Evren, Kafka’nın şatosunu şöyle analiz eder:

“K., Şato’ya ilk yaklaştığında Şato’yu “tepede açık seçik kenar çizgileriyle” görür. “Ne eski bir derebeyi kalesi ne de bir saraydı; az sayıda iki katlı, buna karşılık çok sayıda alçacık binadan oluşup geniş bir alana yayılmış, birbirine pek yakın bir yapılar topluluğuydu. Bir şato olarak bilinmese, küçük bir kent gözüyle de bakılabilirdi.” K. uzaktan Şato’ya bakınca tek bir kule de görür, ancak bu kulenin ne olduğunu asla öğrenemeyiz. Bu kule bir hedef olmaktan kısa zamanda düşer, sislere karışır ve kahramanımız ufak tefek memurların, dedikoducuların, entrikaların oyuncağı olur. Tüm binaların taştan olduğunu da öğreniriz, bir dayanıklılık, sağlamlık metaforuyla tanıştırılıyormuşçasına. Roman ilerledikçe Şato’nun konturları dahi silikleşir. “Kenar çizgileri eriyip dilinmeye yüz tutmuş şato, her zamanki gibi suskun duruyordu” diye tarif edilir K. tarafından. Genel izlenimler dışında şato hakkında çok az somut mekânsal veri vardır. Bir avludan haberimiz olur, bir de evrak işlerinin görüldüğü bölmelerden ve bir iki ufak tefek yapı parçasından. Zaten bütün mesele de belli ki buradadır; dışarıdan baktığımızda Şato az çok belirgindir, içine girmeye başladığınızdan ele avuca sığmaz, bir türlü tam kavranamaz olur, biraz daha yaklaştığınızda, parça parça da olsa, büsbütün anlaşılmaz olmaktan uzak olduğunu fark edersiniz. Değil mi ki belirli odaları, belirli düzenleri, habercileri, memurları, temizlikçileri vardır. Kim bilir belki de Şato son derece başı sonu belli, dış dünyayla bağları güçlü, iç işleyişi tıkır tıkır bir yerdir de bizim kahramanımız K., önemsiz biri olduğu kadar aynı zamanda da ‘Kafkaesk’ bir karakter olduğundan, yolunu şaşırmış, çaresiz, çevreye rahatsızlık veren tehditkâr ve manasız hareketler içerisinde biri olduğundan, çevresini de kendi gibi bilmekte ve güzelim “taş gibi” Şato’yu arapsaçına dönmüş bir belirsizlikler şatosu olarak bize anlatmaktadır!”[8]

“Dava” isimli romanında ise bir sabah uyandığında kendisini işlemediği bir suçun sanığı olarak tutuklanırken bulan Joseph K. isimli şahsın trajedisi işlenir. Joseph K. bir bankada memur olarak çalışmaktadır. Bir sabah ansızın nedenini bilmeden tutuklanır. Fakat tutuklanmasına rağmen normal yaşamına devam edebilecektir. Roman, şu cümle ile başlar: “Joseph K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.”

Joseph K. “varolma hakkı” için yargılanmaktadır, fakat romanın sonuna kadar bunu anlayamayacak ve suçunun ne olduğunu araştırarak ömrünü geçirecektir.

K. garip bir biçimde herkes tarafından yargılanmaktadır. K. sürekli yardım arayışındadır. Fakat sanıkların avukatların kölesi, avukatların ise yargıçların kölesi olması, her şeyin rüşvetle dönmesi, parası ve mahkemede tanıdığı olmayanın bir “hiç” olması onu çok yıpratır. Bir yılın sonunda artık yorulmuş ve kendini kaybetmiştir, hayatı dava olmuştur, eline de hiç bir şey geçmemiştir.

Joseph K. idam edilir. Ölmeden önce gördüğü son şey ise uzaktaki bir binada yansıyan güneş ışığının içinden ellerini ona uzatan bir adamdır. Ancak bu küçücük umudun bir yararı olmaz.

Sonuçta Dava’da vurgulanan, insanoğlunun içine doğduğu dünyanın tüm kurumlarıyla bireyi nasıl esirleştirdiğidir. Ölüm, Kafka’nın yaşam kafesinden kurtulmasının gereğidir adeta.

Kafka’yla ilgili genel saptamalardan bir tanesi de yaşadığı açmazların onda büyük bir yaratıcılığı tetiklemesinin yanı sıra, kendini aşamamasıdır. Sanatçıda adeta tamamlanmamış bir buluğ çağının varlığı gözlenir. Dünyayı Oidipal[9] algılayışının getirisi olarak bir yetişkin bilincine de erişememektedir. Gökçe Çataloluk bu konuya şöyle devam eder:

Bu Kafka’nın bitmek bilmeyen çocukluğunun bir yansımasıdır. Kafka, hiç büyümeyen bir çocuk olarak dünyaya, deyim yerindeyse kocaman açılmış gözleriyle baktığından, şeyler ve olaylar ona, biz yetişkinlere göründüğünden farklı gözükmektedir. Georges Bataille, bu duyguyu çaresiz durumlarda mantıklı eylemi gerçekleştirememe haline yol açan çılgınca bir saflık olarak tercüme eder. Bataille’nin açıklamasını temel alan Nurdan Gürbilek, Kafkaesk düşünme tarzının, yazarın “gücünü çocukluğun mecazi düşüncesinde ısrarlı bilinçli bir yazar tavrına dönüştürmüş olmasından” kaynaklandığını öne sürer. Kafka’daki çocuksu neşe, karakterlerinin olayları çözmesine engel olsa da tasvirinin yabanıllığını açıklamak için akla yakın bir formül gibi görünmektedir. Çocuk/yazar, evrendeki her şeyi kendine özgü bir buğu arkasından algılamaktadır. Bu anlamda Adorno’nun Kafka’da metaforların belli bir otonomisi olduğu saptaması doğrudur. Aynı nedenle yine Kafka’nın Gürbilek’in yeniden yorumladığı bir ifadesiyle bunlar “gerçek dışı ama gerçektir”. Değinilen düşünce, sadece çocuğa özgü değildir, onun gibi bir saflık sembolü olan “köylü”ye de sirayet edebilir.”[10]

“Dava”, Kafka’nın yaşamının da oldukça çalkantılı bir döneminde yazılmıştır. Kafka, nişanlısıyla ayrılmıştır ve ayrılık sahnesini “otelde mahkeme” olarak nitelendirecek kadar suçluluk hissetmektedir. Ancak roman, sadece psikolojik bir sürecin ürünü değildir. Bir memur, üstelik hukuk devletine inanan bir memur nedensiz yere sanık haline gelmiştir. Kafka bunun kara mizahını; hukuku, bir sistem olarak karşısına alarak yapar.

Toparlayacak olursak “yabancılaşma” konusu Kafka’nın eserlerinin temel kavramlarından bir tanesidir. Çağdaş yaşamın çözümlenmesinde çokça kullanılan “yabancılaşma”, özü itibarıyla insanın kendinden, çevresinden, işinden, emeğinden, kişiliğinden uzaklaşması anlamını taşıdığı gibi, daha genel olarak bireyin toplumsal, kültürel ve doğal çevresine uyumunun –bunlar üzerindeki denetimini yitirmesi sebebiyle– azalması ve etkinliğini kaybetmesi olarak değerlendirilebilir. Birey, kendindeki potansiyellere habersiz ve yabancı kalır, çok yönlülüğü indirgenir.

Kafka’nın neredeyse bütün yapıtlarında modern bir toplum ve onun değişen yüzlerinin eleştirisi söz konusudur. Adorno’nun başyapıtı sayılan Minima Moralia’nın sunuşunda dediği gibi: “Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır.” Bu bakış açısıyla Adorno’nun “parçalanmış yaşamdan yansımalar” sözüyle ifade ettiği, mikro bir boyutta seyreden, fakat bütün iktidar ilişkilerini o boyuttan açıklayan “insan şeyleşmesi” Kafka’nın temel konusudur. Bu yüzden Kafka’nın bütün yapıtlarında konunun bütünlüğünden çok ayrıntıların sunumuna bakmak gerekir. Kafka’nın yakaladığı ayrıntılar gündelik hayatı tümüyle biçimlendirmeye başlamış yeni bir çağın yaşantısıdır.


[2]  Oedipus; (Yunanca Oidipous, “şişik ayaklı”; Latince Oedipus) veya Œdipus. Thebes’in mitolojik kralı, Laios ve Jokaste’nin oğlu. Babasını öldürüp, annesiyle evlenmiştir.

[3]  Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk, http://e-dergi.marmara.edu.tr/maruhad/issue/viewFile/5000001560/5000000508

[9]  Oidipus kompleksi veya Oedipus karmaşası, Sigmund Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı.