Tegâbün[1] Sûresi 64/14-15. Âyetleri Üzerine
“Hikmetli oğul babasını sevindirir; akılsız oğul ise annesine kederdir.”[2]
Kral Süleyman
Kur’an-ı Kerîm kendi ifadesiyle apaçık ve anlaşılır bir kitaptır. Bu açık bir manifestodur ve bu iddiaya göre onu okuyan herkes zorlanmaksızın onu anlayabilecektir.[3] Metne daha derin yaklaşanlar, bu apaçık anlamın geçerliliğini inkâr etmezler ama her cümlenin ardında, doğrudan okumayla seçilemeyen daha derin anlamların barındığını, bunun anlayış ve deneyimle malum olduğunu beyan ederler.[4] Dolayısıyla kitap herkese konuşur, ancak herkese aynı şeyi söylemez.[5] Yorumbilimin sembolik yapısı nedeniyle çoklu anlama açık olduğunu söylediği bu metin kurgusu, ona yönelenin kendi hal ve donanımına göre yanıt verecektir. Üstelik tam da Borges’in hayran olduğu biçimde, aynı kişinin dahi her yöneliminde farklı bir anlam sunarak.[6]
Metin, anlam kargaşasını önlemek için hitabın öznesini titizlikle belirler. Her âyet kime yöneltilmişse, ilk muhatabı odur; yorum da önce bu hitabın öznesi dikkate alınarak kurulmaktadır. Bu vurgunun asıl mahiyeti dikkatten kaçtığında oldukça büyük yanılgılar doğurur. Zira âyetlerin yöneltildiği topluluklar, önceden belirlenmiş topluluklar değildir. Her özne kendi fiil ve eylemleriyle bir topluluğun içinde kabul edilir. Şöyle ki, “ey müminler”

dendiğinde, kendine mümin diyenlerden oluşan bir topluluk yoktur. Bu işaretin muhatabı, imanın işlerini yerine getirenlerdir. Kur’an, kişinin imanı ile ameli arasındaki olası çelişkiyi münafıklığın temel göstergesi olarak sunar. Kur’an’ın bu hassas ve kavramsal vurgusuna göre tarih boyunca hiçbir Yahudi, Hristiyan, Zerdüşti vb. asla münafık olmamıştır. Hatta münafıkların tümü Müslümandır. Çünkü münafık İslam’a iman ettiğini söyleyen ama bu imanın gereği olan amelleri yerine getirmeyenlerdir. Dolayısıyla münafıklık, eylemden hareketle içeriklenen bir kavramdır.
Yine buna göre örneğin kâfirler de bir topluluk değil, kâfir kelimesinin anlamından hareketle öznel ve sınırlı kanaatlerini, doğru bilginin üzerinde tutan, kendini yine ve ancak kendi eliyle “örtenlerin” adıdır.[7] İslam’a göre kimse şu veya bu dine aidiyetinden veya imanından dolayı kâfir sayılamaz. Kâfirlik bir aşağılama değil, kişinin seçim ve eylemden hareketle, bilgiye direnmenin kişilikte somutlanması ve bu somutluğa getirilen tespittir. Dolayısıyla Kur’an’ın “cemaat” olarak tanımladığı tüm topluluklar özünde bireyseldir.[8] Kişi ancak kendi tavır, seçim, eylemleriyle vs. bir topluluğa iyedir ve onun asli üyesidir, üstelik bu topluluğun diğer üyelerini hiç tanımasa bile. Kur’an’ın “ferdiyet dini” olarak tanımlanmasının özünde bu varoluşsal hakikat vardır. Onda ceza ve mükâfatlar, Tanah’ın ilk metinlerinde[9] kurunun yanında yaşı da yakan toptancı yaklaşımına karşı bütünüyle bireyseldir.
Dolayısıyla Kur’an, “ey” nidasıyla başladığı cümlelerde bu nevi bir bireysellik ve eylemden hareketle bir topluluğun üyesi olma vurgusu anlaşılmalıdır. Kur’an, “Ey iman edenler”[10] veya “Ey inkâr edenler”[11] dediğinde işaret ettiği bu nevi bir bireyselliği ve topluluğu ifade eder. Bunun yanında “Ey Kitap ehli”[12] veya “Ey İsrailoğulları”[13] dediğinde kastettiği hem topluluğun genel tavrı ve kabullerinedir hem de bu topluluklar içinde, ikrarlarından dolayı tek tek her bireyedir. Böylece gerçekte onun işareti insanlığın tümüne ama eylemlerinden hareketle sınırlanmış topluluklaradır. Bu sınırın kaldırıldığı özel durumlarda hitap insanlığa yönelir ve o zaman “Ey insanlar”[14] ifadesini kullandığını görürüz. “Ey Âdemoğulları”[15], “Ey Peygamber”[16], “Ey resul”[17], “Ey örtüsüne bürünen”[18] [19] gibi özel kullanımlar, mesajın hususiyetine göre özel kullara, kulun özel durumuna veya tamamen hususi olarak belirtilir. Buradaki hususiyet bir kişiye değil, bir kişide tecelli eden özel durumadır, yoksa mesajın evrenselliği ile çelişki taşıdığından değil. Bu özel durum daha ziyade kulluk ile tanımlanır ve burada nida “Ey kulum”[20] şeklinde tecelli eder.
Kendisinin apaçık olduğu ve okuyanın zorlanmaksızın, doğrudan anlaşılacağını ifade eden bu metinde kimi âyetler okuru şaşkınlığa uğratır. Fazla sert veya fazla genellemeci ifadeler, metnin geri kalanındaki detaylı yaklaşımlarla çelişir gibi durur. Bu şaşırtıcı âyetlerden biri Tegâbün Sûresinin 14-15 âyetleridir. Âyet şöyle tercüme edilir:
“Ey iman edenler, eşlerinizden (ezvâcikum) ve çocuklarınızdan (evlâdikum) bazıları size düşmandır (aduvven). Onlardan sakının. Ama affeder (ta’fû), hoş görür (tasfehû), bağışlarsanız (tagfirû) muhakkak Allah da bağışlayandır (gafûrun), esirgeyendir (rahîm). Mallarınız ve evlâdınız fitnedir (fitneh). Büyük mükâfat (ecrun azîm) Allah’ın indindedir.”
Bu âyeti Kur’an’ın önerdiği yalınlıkla okumak, ona iman eden biri için zorlayıcıdır. Zira inançlı biri Allah’tan geldiğini kabul ettiği kitabın sözüne iman eder ve ona bağlanır, öğüdünü tutar, emirlerine uyar. Bunun yanında (sağlıksız zihin her şeyi yapabilir) ama sağlıklı bir zihne sahip her kişi çocuğunu sever, canı pahasına onu korur, gözetir. Hatalarını görür, kendisine de gösterir. Bunları düzeltmesi konusunda rehberlik eder ama onu bir düşman olarak göremez. Öyleyse doğrudan okuyan ve ondan şüphe etmeyen bir kişi için bu âyet bir çelişkidir. Zira âyet inançlı bu kişiden, açıkça kendisine gözetip koruması için emanet edilen çocuklarını bir düşman olarak görmesini öğütler. Aynı düşmanlık vurgusunu bir gerekçe göstermeksizin eşleri için de yapar. Evini, hayatını paylaştığı eşin bir düşman olarak görülmesini bekler, eğer iman ediyorsa…
Bu âyetin katmanlı yorumuna geçmeden önce, müfessirlerin bunu tarihsel bir işaret olarak gördüğünü ve İslam’ın tebliğ edildiği ilk yıllarda, iman edenlerin kendi aileleri tarafından maruz kaldığı zorluklara, dışlanmalara karşı bu âyetin geldiğini düşünürler.[21] Bu yorum, tarihsel bakış açısıyla oldukça geçerli ve anlaşılırdır. Bunun benzerini Hristiyanlığın ve diğer dinlerin ilk yayılışlarında da görmek mümkündür. Zira dinsel bilinç, doğası gereği muhafazakârdır ve kendini içinde bulduğu dini korumaya iyedir. Bunun hangi din olduğu önemli değildir. Dinden her dönen, o dinin kâfiridir ve tekfir edilmesi doğaldır. İlginç olan ise bu âyetin merkez figürünün baba olmasıdır. Zira çocuk din değiştirdiğinde baskı ebeveynden gelir. Tarihsel baktığımızı unutmayarak, 7. yüzyılın gerçekleri içinde kadının din değiştirmesi veya buna benzer bir bağımsızlık göstergesinin erkek tarafından sert bir müdahaleye maruz kalacağı açıktır, zira evin reisliği erkeğe verilmiştir. Ancak erkeğin kendi ailesi üzerinde şartsız egemenliği olan bir toplumsal yapıda eşin ve çocuğun baskısı pek bir şey ifade etmeyecek, baba ne derse o olacaktır. Yine tarihsel dinamiklerden yola çıkarak yapılan bu sosyolojik yorumun, ilk Müslümanlara verdiği özgüveni ve kazandırdığı asi ruhu düşününce, belli ölçüde kabul edilebileceğini düşünebiliriz.
Daha katmanlı bir yorum için kelimelerin kavram olarak anlaşılması ve bu sembolik ifadenin kendi iç kavramsallığı ile kavranması gerekmektedir. Âyet başta vurgusunu yaptığımız üzere genel bir kullanım değil özel bir işaret üzerine kurulur. Ve burada özne ne erkektir ne de baba. Zira devamında gelen öğüt erkekliğin öne çıktığı biyolojik veya psikolojik bir ifade taşımaz. Özne erildir, evet. Hitapta eril formda mümin denmektedir. Zevce de kadına işaret ettiğinden hitabın iman eden erkeğe olduğu açıktır. Ancak bireysellik vurgusu içinde erkeğin, erkeksi değil, “iradi” bir sakınımı söz konusudur. Dolayısıyla burada hitap kendini sınırlama ve korunma ihtiyarına sahip olan iradeyedir. Eğer tarihsel bakışla yapılan yorum esas alınsaydı, âyetin erkeklere hitaben “yâ eyyühe’r-ricâl” ifadesini kullanması gerekirdi. Âyette ise özneyi öne çıkaran erkekliği değil, “etkin özne” olarak iman etmesidir.
Özneyi iman olarak yorumladığımızda “düşman”, imanı sarsan her ne ise o olur. Bu yaklaşımda “eş” ve “çocuklar” sembolik bir içerik kazanır. Cümleye mutlaka sembolik ve kavramsal olarak yaklaşılmalıdır, aksi halde tüm iyiliği ve kötülüğü seçimlerde ve amellerde temellendiren Kur’an’ın, hiçbir gerekçe göstermeden diğer bireyleri, üstelik kişiye ey yakın olan ev halkını düşman addetmesi tutarsız olacaktır. Kaldı ki, Kur’an insanın yegâne düşmanının şeytan olduğunu da açıkça beyan eder: “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır; siz de onu düşman edinin.”[22], “Ey Âdemoğulları, şeytan sizi aldatmasın; o sizin apaçık düşmanınızdır.”[23] Bunun dışında düşmanlıkla ilişkilendirilmiş tüm özneler şeytanın ümmetidir. Bunlar ya nefsine uyanlar ya ona uyulmasını tavsiye edenler[24], ya da Allah’a düşmanlık eden[25] ateş halklarıdır[26].
Dolayısıyla bu iki sembolik unsur “eş” ve “çocuklar” imanın iki karşıtıdır. Bu karşıtların ne olduğunu anlamak için imanın ne olduğunu Kur’an metninin kendisinde bulmak zorundayız. Kur’an’ın kavramsal dilinde iman (إيمان), aynı kökten türeyen emn (أمن, güvenlik), emanet (أمانة) ve emîn (أمين, güvenilir) kelimeleriyle ortak anlam içeriğini paylaşır. Bu nedenle Kur’an’ın iman kavramı, zihinsel bir kabul değil, Allah’a güvenmeyi, O’na güven içinde bağlanmayı ifade eder. Böylece iman, şahsi kanaati aşan, eminlik, sadakat ve teslimiyetle tamamlanan manevi bir yönelişi ifade etmiş olur. Bu nedenle bir olgu olan “iman”, kanaatten ayrılır. Örneğin Firavun için denilmiştir ki, “Vicdanları kesin olarak kanaat getirdiği (vesteykanethâ) hâlde, zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler.”[27] Dolayısıyla kanaat, yani anlamak, iman etmek için yeterli değildir. Bunu destekleyen diğer bir âyette, İslam’ın tebliğini dinleyip, onu kabul ettiğini ve bununla “mümin” olduklarını söyleyen bir gruba atıfta bulunur: “Araplar[28] ‘İman ettik’ (amennâ) dediler. De ki: “iman etmediniz (lem tû’minû), fakat ‘İslâm olduk’ (eslemnâ) deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…”[29]
Bu sembolik ifadede ev halkının kullanılması, imanın kalp evinde tecelli etmesi ile ilgilidir. Tasavvufi ifadeyle kalp “Allah’ın evi” olan Beytullah’tır. Eş ve çocuklar ise seçim ve bu seçimin neticelerini ifade eder. Zira kişi eşini seçer, çocuklar da bu seçimden doğar. Zahiri olarak eşler anlaşamıyorsa ayrılabilir. Ancak ruhsal seçimler yüreğe nakşolur. Burada ayrılık değil arınma esastır. Âyetin imanın gayesine hizmet etmeyen seçimleri “düşman” olarak nitelemesi, üstelik bunu aile fertleri üzerinden anlatması ruhsal boyutun derinliği ile ilgilidir. Âyeti bu şekilde yeniden okuduğumuzda hitap “mümin” olan kişiye yani sadık ve samimi olanadır. Uyarı da iman edenin neyi istediğini bilmesi ve seçimlerine dikkat etmesi, zira seçimlerin sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalacağını gösterir. Âyette eş ve çocuk olumsuz bir şey gibi kullanılır, halbuki olumsuzluk aile fertlerine değil, bu fertler ile temsil edilen ilişkilere dikkat çeker.
Önemli bir ayrım da min (من) yani “bazı” olarak tercüme edilen kelimede saklanır. Sözcüğün “bazı” olarak tercümesi, iman edenlerden ancak bazılarının eş ve çocuklarının kendilerine sınanma olduğunu, ama diğerlerinin olmadığı anlamını sunar. Halbuki iman edenlerin tümünü içine alan bu uyarıda ayrım özele indirgenemez. Yani uyarı iman edenlerin tümüne olup, hususi fiillerin sınama olacağı yönünde anlaşılacaktır. Bu eylemler, ortaya koyulduğu üzere eş ve çocuklar diye sunulan “başkalarına” ait olmayıp, doğrudan iman eden herkese ait olacaktır. Dolayısıyla cümle yapısı “iman edenlerin bazı fiilleri kendileri için sınanma ve düşmanlıktır” şeklinde biçimlenir.
Buna göre iman, eminliğin içselleşmesi, doğruluğu kalpte güven ve bağlılıkla korumaktır. Kur’an, eş ve evlat üzerinden imanın kalplere yerleşmesini engelleyen iki temel kudrete işaret etmiş olur. Bunların ilki müminlik niteliğinin karşıtı olarak zikredilen şüphe (rayb)[30], diğeri ise hakikatin doğruluğunu bildiği hâlde kibir nedeniyle ona teslim olamamayı betimler.[31] Kur’an’a göre bu niteliklerin ikisi de şeytanın vasıflarıdır ve şeytan racîm[32] yani uzaklaşmayı temsil eder.
Kibir, büyüklenmektir ve insan haklı olarak kibirlidir. Zira insan, Tora’da olduğu gibi Kur’an’a göre de Allah’ın suretinde yaratılan ve bununla yaratılanların en üstünü olan varlıktır.[33] Bu nedenle ona “en güzel biçimde” yaratılan anlamında ahsen-i takvim denilmiştir.[34] Öyleyse kibir günah değil, yaratanın bizde tecelli eden suretidir. Ancak, insanın büyüklüğü kendi elinin kudretinden değil, onu yaratanın büyüklüğünden gelir. Kur’an şöyle dile getirir: “Göklerde ve yerde yücelik (kibriyâu) O’na aittir…”[35] Bu nedenle insanlar içinde en büyük olan, “büyüklüğü” onu yaratana rücu edendir.[36] Edep, haya ve vefa kavramları bununla ilgilidir. İnsanın yaratılış gayesi Kibriya olmak değil, sûfi diliyle söylersek Ekber’in suretinde kul olmaktır. Dolayısıyla iman kavramı üzerinden yapılan bu yoruma göre âyet artık aile içi ilişkilere değil, mümin olmanın kaidesine işaret etmiş olur. İman ise tam teslimiyet olduğundan, onda aranan eş koşmamak, yani eşsizliktir.
Ancak eşsizliği, evlenmemek anlamında bir gaye olarak koyarsak, yorumbilimin önemli bir ilkesine aykırı hareket etmiş oluruz. Eğer aşırı bir yoruma gidilmiyorsa, yapılan yorum, metnin birincil anlamıyla çelişmemeli, en fazla ona derinlik kazandırmalıdır. Kur’an evlenmemeyi tavsiye etmez. Dolayısıyla yorum eşsizliği değil ama eşler arasında bir ayrılık olmamasında kurulmalıdır. Öyleyse “eşin” barışçıl (eslim) olanı tevhide, düşman (aduvv) olanı ayrılığa ve kibre götürenidir. Evlad, yani çocuklar (tekili veled) ise bu eşten zuhur edenlerdir.
Bu sembolik okuma yalnızca bu çalışmaya mahsus değildir. Benzer bir hermenötik Yahudi mistisizminin temel metni olan Zohar’da da görülür. Zohar, Tora’da yer alan “İnsanı yapalım”[37] ifadesini biyolojik bir yaratılış anlatısı olarak değil, Baba, Anne ve Oğul arasındaki kozmik ilişki üzerinden yorumlar. Baba etkin ilkeyi, Anne kabul eden ilkeyi, Oğul ise bu iki ilkenin birlikteliğinden meydana gelen varlığı temsil eder. Böylece aile ilişkileri tarihsel şahısların ötesine geçerek varlığın yapısını açıklayan sembolik bir dile dönüşür.
İslam hermenötiği içinde bu sembolik okumayı en yetkin biçimde Muhyiddin İbnü’l Arabî’de görürüz. İbnü’l Arabî, Fütuhât-ı Mekkiyye eserinde ulûhiyet ve tecelliyi “baba”, “anne” ve “çocuk” sembolleri üzerinden okur.[38] Ona göre baba etkin (fâil), anne ise edilgin (kābil) ilkedir ve varlık bu iki nispet üzerine kuruludur. Bu nedenle “baba” göklerle, “anne” yerle temsil edilir. Kur’an’ın sıkça tekrar ettiği “gökler, yer ve ikisi arasındakiler” (es-semâvât ve’l-ard ve mâ beynehumâ)[39] ifadesi de bu sembolik okumada, gök ile yer arasındaki tüm oluşları, yani bu iki ilkenin birlikteliğinden meydana gelen “çocukları” temsil eder. Müminin sınavı bu çocuklar mahali olan berzahta tecelli eder.
Buna göre ilk yaratılan varlık olan Kalem etkin (fâil) ilk babadır; Levh-i Mahfûz ise ondan bilgiyi kabul eden ilk annedir. Kalem’in Levh üzerine yazdığı ilâhî hükümler, tıpkı bir babanın tohumu ile annenin rahminde şekillenen çocuklar gibi, görünür âlemde harfler, suretler ve varlıklar halinde ortaya çıkar. Böylece ebeveynlik biyolojik bir akrabalık değil, etkileyen ile etkilenen, veren ile kabul eden arasındaki ontolojik ilişkiyi ifade eder.
İbnü’l Arabî bu ilkeden hareketle bütün yaratılış düzenini aynı sembolik dille okur; her doğuşun bir babası, bir annesi ve bu birliktelikten meydana gelen bir çocuğu vardır. Bu nedenle kutsal metinlerde geçen “aile ilişkileri” tarihsel olaylar olarak değil, insanın iç dünyasında ve varlığının bütünlüğünde sürekli tekrarlanan manevi süreçlerin dili olarak okunmalıdır. Böyle derinlikli yorumda eş, kabul eden yönü; çocuk ise bu kabulden doğan fiilleri, halleri ve neticeleri temsil eder. Böylece Kur’an’da aile üzerinden anlatılan tüm hadiseler, “müminin” kendi varlığında cereyan eden ruhsal oluşların sembolik anlatımına dönüşür. Mümin burada ihtiyar ve irade nedeniyle erildir, yoksa erkek bedenine sahip olduğu için değil. Velhasıl her iman eden iradesiyle “eril”, teslimiyeti ile “dişil” ve fiilleriyle “çocuktur”.
Kur’an’da geçen benî yani “oğullar” kelimesi insanın fikirlerine, fiillerine, ilmine nihâyet manevi olan tüm oluşlarına işaret eder. İmanın oğlu, birliği kabul eden annenin rahminden çıkar. Eğer bu
kadın, tevhide gebe kaldıysa çocuklar arasında ayrılık olmaz, ama kalbi tevhidi kabul edemediyse düşmanlık hasıl olur. Tora’da, Yakup ile Esav üzerinden anlatılan bu mesele göre çekişmeleri annelerinin rahminde başlamıştır.[40] Bu çekişme ruhu temsil eden Yakup ile, nefsi temsil eden Esav arasındadır. Kendilerine doğan oğullar da ruhun ve nefsin işlerini temsil ederler. Meselde Yakup, Esav’ı himayesi altına alınca ona Allah’ın Ruhu anlamında “İsrail” ismi verilir.[41] Meselin devamında oğullarının kendisine sınav olduğunu, zira insana bahşedilen her kudretin iki yönlü hareket ettiğine işaret vardır. Bağlanan çözülür, yükselen alçalır vs.
Bu çekişme daima vaki olmuştur. Âdem’in irfanı Havva’nın rahminde iki oğulla temsil edilmiştir.[42] Eşi, Âdem onu bilince (İbr. yada’) gebe kalır ve

doğurduğu bu iki oğlu arasında çekişme yaşanır.[43] Bu çekişmeden ölüm ve sürgün hasıl olur.[44] Bunlar şeytanın iki vasfıdır. Ancak ikisinin ardından Şit doğar.[45] Arabî’nin yorumuyla Âdem, “âlemin yokluktan (adem) varlığa (vücûd) hareketi, Halik’in sevgisinin (hubb) varlığa doğru hareketidir”[46]. Şit, hub yani sevgi ile bilinir, bu şeytandan değildir, çünkü şeytan sevgisizidir. İbrahim’in iki oğlu İshak ve İsmail’in çekişmesi[47], Süleyman’ın vefatından sonra Rehavam ile Yeroboam arasında yaşanan ayrılık da budur.[48] Bunlar mümin olanın sınavı, kendisine düşmanlık eden ayrılık durumuna işarettir. Kur’an âyetinin devamında dile getirilen Allah’ın bağışlayan (gafûrun) olması onun lütfudur. Rahîm olması da ayrılıkları birliğe getiren (tevhîd) rahmin[49] ifadesidir. Allah’ın “büyük mükafatı” budur.
Oğullar bu anlamda şüphe denilen ayrılık durumuna işarettir. Kain, Habil’den şüphe etmiş, şüphesi onu kalbinde ayrılığa götürmüştür.[50] Zira Habil sevgiye (hub), Kain ihanete delalet eder. Yakub’un oğulları, kardeşleri Yusuf’a bildirilen haberden şüphe etmişler, kendisini Kibriya’dan saydığını düşünmüşlerdir. Oysa Yusuf, “bana gösterildi” diyerek kendisine büyüklük atfetmemiş, ama gösterenin büyüklüğünü dile getirmiştir.[51] Kardeşleri onu kuyuya atmak suretiyle uzaklaştırmışlar[52], ama lütuf Yusuf’ta taşındığından uzaklaşan kendileri olmuşlardır. Uzaklaşmaların özünde hep şüphe vardır.
Şüphe bir etkinlik olarak kişinin doğru bildiği, bilincine konu olan her şeyi sistemli olarak sorgulaması, fehm ve keşf ile doğru bilgiye ulaşmasının yoludur. Ancak yaptığımız yorum bağlamında şüphe bilincin nesnesini sorgulaması değil, varlıksal mahiyettedir. Kur’an kavramsallığında bu şüpheye “reyb” denir ve reyb zihinsel bir etkinlik değildir. Alınan kararların ve eylemlerin sonunda vaki olan vicdani bir ayrılık durumudur. Bu ayrılığın tekrar suretiyle vicdana yerleşmesi onu mülk durumuna getirir. Herkesin kendi mülkünde kral olması bundandır. Halbuki Kur’an, melikin (mâlik’el mülk)[53] yalnız Allah olduğunu bildirir. Öyleyse izzeti Allah’a vermek, kibrin ancak Ekber’e ait olduğunu kavramak ve bu idrak ile vicdanında tecelli edecek tüm ayrılıkları temizlemek müminin vazifesidir.
Yorumun geldiği bu noktada, âyetin kazandığı katmanlı içeriğin öncelikle âyetin içinde bulunduğu Tegâbün sûresiyle ve daha geniş olarak Kur’an’ın bütünüyle çelişmemesi gerekmektedir. Dolayısıyla sûrenin bu yorum eşliğinde, ulaşılan anlayışı destekler nitelikte olması yorumun sahihliği açısından zorunludur. Tegâbün sûresinin Allah’ın yüceliğini vurguladığı, mülkün ancak kendisine ait ve hamdın ancak kendisinin olduğu (1), mümin ve kafir ayrımının yapıldığı (2), insanı biçimlendirdiği ve onu güzel yaptığı (3), sadırlarda olanı bildiği (4), insanın kendi eylemlerinin neticeleriyle yüzleştikleri ve bunun azabını yaşadıklarını (5), nebi kıssalarının toplumlara emsal teşkil ettiği, kâfirlerin Allah’ın insandaki tecellisini reddettiklerini (6), inkârcıların ateş halkı olduğu (10), malların Allah için, iyilik yolunda harcanması gerektiği (16) gibi âyetler yorumun uygunluğunu destekler.
Velhasıl, sûrenin bu iki âyeti, yalnızca aile fertleriyle yaşanabilecek sınanmaları anlatan bir uyarı olarak okunmaya müsait değildir. Bu anlam katmanı, nüzul ortamı bakımından geçerliliğini korusa da Kur’an’ın sembolik dili, âyeti insanın iç dünyasına doğru daha derin bir okumaya davet eder. Kur’an’ın hitabı, görünürde eşe ve çocuklara yönelse de gerçekte müminin kalbinde iman ile ayrılık arasında süregelen mücadeleyi dile getirir. “Eş”, insanın yöneldiği tercihleri, “çocuklar” ise bu tercihlerin zaman içinde doğurduğu sonuçları temsil eder. İmanın karşısındaki düşman, hariçteki insanlar değil; kalbin emniyeti bozan şüphe, hakikati örten kibir ve bunlardan doğan ayrılıktır.
Böyle okunduğunda âyetin sonunda zikredilen Allah’ın gafûr ve rahîm oluşu da yeni bir anlam kazanır. Bu bağlamda bağışlama, işlenmiş bir günahın affı değil, ayrılığın yeniden birliğe döndürülmesidir. Rahmet ise parçalanmış olanı rahimde yeniden toplayan, dağılmış olanı tevhide ulaştıran ilahî kudrettir. Bu nedenle âyetin sonunda vaat edilen büyük mükâfat (ecrun azîm), ölümden sonra verilecek bir hediye olmanın ötesinde, hayattayken insanın kendi içindeki parçalanmışlıktan arınarak yeniden eminliğe ve birliğe ulaşmasıdır. En nihâyet insan için kalb-i selim olmak budur[54]; insanı dış düşmanlarla değil, kendi içindeki ayrılıklarla yüzleştirmek ve onu tekrar vahdete vasıl kılmak.
Böylece Tegâbün günü, insanın her seçiminde tekrar eden varoluşsal bir yüzleşmeye dönüşür. Kişi eşini, yani yönelişini seçer, onunla birlikte olur, yani yazgısını kendi yazar. Bu birliktelikten çocuklarını, yani fiillerini doğurur; sonunda ise kendi tegâbününü yaşayarak hakiki kazanç ile hakiki kaybın ne olduğunu idrak eder. Velhasıl Kur’an’ın uyardığı düşman dışarıda değil, bu ayrılığı doğuran içsel tercihlerdedir.
[1]Tegâbün (التغابن) kelimesi Arapça غ ب ن (ġ-b-n) kökünden türetilir. Bu kökün temel anlamı alışverişte aldanmak, zarara uğramak, fırsatı kaçırmak, eksik pay almaktır. Ğabn, bir kimseye fark ettirmeden eksiklik vermek, onu zarara uğratmak veya aldatmaktır. Bu zarar bazen mal alışverişinde olur; kişi gerçek değerini bilmediği için aldanır. Bazen ise malda değil, düşüncede, kanaatte veya muhakemede ortaya çıkar. Böyle bir durumda kişi doğruyu görememiş, isabetli hüküm verememiş, bir bakıma zihinsel olarak eksik kalmış olur. Ortak nokta, kişinin kaybını o anda fark etmemesidir.
İsfahânî, Tegâbün (التغابن) kelimesinin insanların gerçek kazanç ve kayıplarının ortaya çıktığı durumu ifade ettiğini belirtir. Dünyada kârlı olduğunu sanan kimsenin aslında zararda olduğu, zararda olduğunu sananın ise gerçekte kazançlı olduğunun anlaşılmasıdır. Bu yüzden Kur’an’ın “Yevmu’t-Tegâbün” adını verdiği gün, herkesin kendi gerçek payını ve gerçek kaybını göreceği gündür. İsfahânî’nin açıklamasında dikkat çeken bir nokta da şudur: Ğabn, açık bir haksızlıktan çok, gafletten kaynaklanan eksikliktir. İnsan aldanmıştır; fakat bunun farkında değildir. Gerçek durum ancak sonradan ortaya çıkar. (İsfahânî, Râgıb el; Müfredat. Çıra Yayınları, İstanbul, 2020. Ğ-b-n maddesi)
[2] Tanah, Süleyman’ın Özdeyişleri 10:1
[3] Kur’an-ı Kerîm, Yusuf 12:1; Şuarâ 26:2; Kasas 28:2; Zuhruf 43:2
[4] Kur’an-ı Kerîm, Sâd 38:29
[5] Kur’an-ı Kerîm, Ankebût 29:43
[6] Bkz. Borges, Jorge Luis, Kum Kitabı.
[7] Kur’an-ı Kerîm, Neml 27:14
[8] Kur’an-ı Kerîm, En’âm 6:164
[9] Örnek; Tora, Çıkış 20:5; Tanah, Yeşu 7. bab
[10] Kur’an-ı Kerîm, Bakara 2/104; Tahrîm 66/8.
[11] Kur’an-ı Kerîm, Tahrîm 66/7
[12] Kur’an-ı Kerîm, Âl-i İmrân 3/64, 65, 70-72, 3/98-99; Nisâ 4/171; Mâide 5/15, 19, 68, 77
[13] Kur’an-ı Kerîm, Bakara 2/40, 47, 122; Mâide 5/12, 70; İsrâ 17/2, vb.
[14] Kur’an-ı Kerîm, Bakara 2/21, 168; Nisâ 4/1, 170, 174; Hac 22/1, 5, 49, 73; Lokman 31/33; Fâtır 35/3, 5, 15; Yâsîn 36/60; Hucurât 49/13 vb.
[15] Kur’an-ı Kerîm, A’râf 7/26, 27, 31, 35
[16] Kur’an-ı Kerîm, Enfâl 8/64, 65, 70; Ahzâb 33/1, 28, 45, 50, 59; Talâk 65/1; Tahrîm 66/1, 9
[17] Kur’an-ı Kerîm, Mâide 5/41, 5/67
[18] Kur’an-ı Kerîm, Müzzemmil 73/1
[19] Kur’an-ı Kerîm, Müddessir 74/1
[20] Kur’an-ı Kerîm, Zümer 39/10, 39/53
[21] Metnin kendi içinde bu yorumu destekleyen âyetler de bulunur. Kur’an-ı Kerîm, Lokman 31/15; Ankebût 29:8
[22] Kur’an-ı Kerîm, Fâtır 35/6 “İnneş şeytâne lekum aduvvun fettehızûhu aduvvâ, innemâ yed’û hızbehu li yekûnû min ashâbis seîr.”
[23] Kur’an-ı Kerîm, A’râf 7/27
[24] Kur’an-ı Kerîm, Câsiye 45/23; Furkân 25/43
[25] Kur’an-ı Kerîm, Mümtehine 60/1
[26] Kur’an-ı Kerîm, Fussilet 41/19
[27] Kur’an-ı Kerîm, Neml 27/14
[28] Âyette geçen “el a’râbu” genel olarak bedevî (göçebe) Arapları için kullanılır.
[29] Kur’an-ı Kerîm, Hucurât 49:14
[30] Kur’an-ı Kerîm, Hucurât 49:15 “Müminler onlardır ki Allah’a ve Elçisine inandılar, sonra şüphe etmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd ettiler. İşte (iman sözlerinde) doğru olanlar onlardır.”
[31] Kur’an-ı Kerîm, Neml 27:1
[32] Kur’an-ı Kerîm, Nahl 16/98
[33] Kur’an-ı Kerîm, İsrâ 17:70; Bakara 2:30-34; Tin 95:4
[34] Kur’an-ı Kerîm, Tin 95:4
[35] Kur’an-ı Kerîm, Câsiye 45:37. Ayrıca Haşr 59:23 “el-Melik, el-Kuddûs… el-Mütekebbir.”
[36] Kur’an-ı Kerîm, Necm 53:42; Lokman 31:18; İsrâ 17:37; Kasas 28:76
[37] Tora, Tekvin 1:26
[38] Arabî, Muhyiddin İbnü’l, Fütuhât-ı Mekkiyye. Cilt 1, Bölüm 11
[39] Kur’an-ı Kerîm, Meryem 19/65; Tâhâ 20/6; Şuarâ 26/24; Sâffât 37/5; Duhân 44/7; Kaf 50/38; Secde 32/4
[40] Tora, Tekvin 25:22-23
[41] Tora, Tekvin 32:28
[42] Bkz. Zohar I, 35b-37a; 54a-55a
[43] Tora, Tekvin 4:1
[44] Tora, Tekvin 4:1–16
[45] Tora, Tekvin 4:25
[46] İbnü’l Arabi, Füsusü’l Hikem. Musa bahsinden.
[47] Tora, Tekvin 21:8–21
[48] Tanah, I. Krallar 12. bab
[49] İbranice “רחם” (reḥem) ve Arapça “رحم” (rahîm) rahim anlamına gelir. Ve İbranice “רחמים” (raḥamim) ve Arapça “رحمة” (rahmet) merhamet anlamına gelir.
[50] Kur’an-ı Kerîm, Mâide 5/27–31
[51] Kur’an-ı Kerîm, Yusuf 12/4
[52] Kur’an-ı Kerîm, Yusuf 12/8-18
[53] Kur’an-ı Kerîm, Âl-i İmrân 3/26
[54] Kur’an-ı Kerîm, Şuarâ 26:88–89
