Dünyadaki tüm halkların bir geçmişi vardır ama kimilerinin yalnızca geçmişi, kimilerinin ise bir tarihi vardır. Tarih bilinci ve toplumsal hafıza, geçmişteki olay ve olguların bir envanterini çıkarmakla oluşmaz. Diğer yandan geçmişin kahramanlıkları ve başarılarının anımsanmasıyla da oluşmaz. Tarih bilinci şimdiden kalkarak, bir gelecek tasarımı için geçmişin eleştirel bir değerlendirmesini yapmakla oluşur.

Toplumsal hafıza, kimlik verir; tarih bilinci ise ne yapacağımızı belirler.

Toplumsal hafıza, kentlerimizde, mimari yapılar, müzeler, arşivler, kutlama günleri, anma günleri, sanat yapıtları, edebiyat eserleri, kültürel etkinlikler vb. ile korunur. Bunlar, toplumu birbirine bağlayan değerlerdir.

Gelecek tasarımı eğer tüm insanlıkla uyumlu evrensel değerler içermiyorsa, böyle bir tarih bilinci ancak yerel değerlere çakılı kalır. Öyleyse her toplumun tarihi, tüm insanlık tarihi içinde ele alınıp değerlendirilmelidir.

Göçebe halkları bir arada tutan, töredir. İnsan ilişkileri töreye göre düzenlenir. Töre, mal ve can güvenliği için belirleyicidir; yazılı değil, sözel bir sözleşmedir ve tinsel bir kurumdur; görünürde kurumlaşmamıştır. Denetimi de tinseldir. Töreye uymayan dışlanır, yol düşkünü ilan edilir. Bu uygulamayı görmüş geçirmiş, yaşam deneyimi olan yaşlılar üstlenir. Göçebe kervanlarının görünmez yükü bu töredir.

Tarım toplumlarını birliğe getiren yerleşik kültür ve aile bağlarıdır. Böyle bir toplumda yine töre egemendir ama dışsal kurumlar törel mahkemeler devreye girer. Yerleşik kültürler kentleşmeyi oluşturur. Üretim araçlarına tarım ve hayvancılık yanında zanaatlar de girer. Zanaatların gelişmesi devrimci bir nitelikle bilgi ve beceriyi de geliştirerek insanın doğadan özgürleşmesinin yolunu açar.

Altyapı olarak nitelendirilen üretim biçimi, araçları ve ilişkileri, o toplumun sosyal ve siyasal üstyapısını belirler. Altyapının temel tözü iş gücüdür; üstyapının temel tözü ise akıl, bilgi ve beceridir.

Aklın teknoloji geliştirmesi ile üretim araçları ve üretim biçimi de değişeceğinden, sosyal yapı ve toplumsal örgütlenme de ona bağlı olarak değişir. Bu devrimci süreç, insanı doğa karşısında akla dayalı bir yaşama geçirir. Akıl, bilgi ve beceride gelişmiş toplumlar da diğerlerine egemen olurlar.

Orta Çağ’da farklı kültürdeki halkları birliğe getiren, aile bağları değil, inanç ve dindir. Ama farklı inanç ve dinler yine ayrışmaya neden olmuştur.

Dinsel mistisizme karşıt bir bilgi biçimi olarak ortaya çıkan bilimin, günümüzde çoğunlukla sanatın karşısında yer alması, yerleşik dinlerin azalan entelektüel güvenilirliğinin ve ağırlığının bir ölçüsüdür. Bilim, dünyayı nesne olarak bilme güdüsü, sanat kendini öznel olarak ifade etme alanı ise; din her birimizin içinde olanı aşkın bir şeye bağlamasıyla, özne-nesne ilişkisinin her iki yanına da seslenir. Din bizi aşkın bir güce bağlar; dünyayla anlamlı etkileşimlerimizi istikrara kavuşturur ve bize güvenli bir limanda demirleme olanağı sağlar.

Dinler, ortaya çıktıklarında dinamik, enerjetik ve devrimci bir nitelik taşırlar. Din akıldan çok yüreğe yerleşir. Tanrı’nın mabedi yürektir. Dinsel deneyimin coşkunluğu, manevi değerleri içselleştirir; yüreğe yazar. İnsanlar birbirlerine yürekten bir sevgiyle bağlanırlar. Din yüreklerden çıkıp ideolojik bir iktidar aracı olduğunda ise kendini boş ritüellerin ve alışkanlıkların kaderine terk eder.

“Dinin kapsayıcı özelliği kutsallıktır.” Kutsallık (holiness) bir bütündür ve sağlık (health) ile kökteştir. Ritüel yoluyla sürekli üretilen din, şeylerin anlamlı bütünlüğü ile temasa geçmeyi amaçlar.

Modern toplum projesi, tüm ayrımları giderecek bilim ve akla dayalı evrensel bir proje olarak ortaya çıktı. Her bir birey, ırkı, dini, cinsiyeti, aidiyeti her ne olursa olsun, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, eşit yurttaşlar olarak, anayasal güvence altına alınmalıydı. Ancak bu proje kâğıt üzerinde kaldı. Çünkü yazılı anayasalarda yasalar, soyut evrensellerdir. Hak ve özgürlükleri tanır; hak ve özgürlüklerin kullanımı ise onları somut kılacaktır. Bu kullanım ise ekonomik güçle doğru orantılıdır. Örneğin, parası olmayan bir insana seyahat özgürlüğü tanımak ne ifade eder?

Orta Çağ’ı bitiren, kapitali elinde tutan kesimlerin, aristokrasi ve kilise gibi gücü elinde bulunduran sınıfları tasfiye etmesiyle güç ve iktidarın el değiştirmesiydi. Bu kez de emperyal kapitalizmin ekonomik değerleri töre, inanç ve dinlerin yerini aldı. Sömürü ve haksızlıklar yaşama egemen oldu. Meta fetişizmi, kapitalizmin değer yargısını oluşturdu.

Çağdaş yaşam, başarı hedefli ve kâr amaçlı, konformist bir yaşamdır. Kâr etmeyen kişi ve kurumlar sistemin dışına itilmektedir.

Anlam, yürek ve değerlerden yoksun insanlar, toplu depresyon ve ümitsizlik içindedir.

Modern birey, özgür birey olarak lanse edildi. Ancak bireyler yalıtılmış, atomize bireyler olarak özgür ve dayanışmadan yoksundular. Soliptik bireyler, özgürlük sanısı içinde kapitalizmin çarkları arasında ezilmektedir. Yürekten yoksun salt akılcılık egoist (bencil) bireyler yaratacaktır.

Modern dönemin özgürlük ideali, toplumsal örgütlenmede ulus devletler modeline evrildi.

Kendine yeten ulus devletlerden oluşan parçalanmış bir dünya, her yerde insanların kendi yaşamlarına egemen olma hakları olduğunda ısrar eden bir kültürel görelilik ideolojisinde anlatı buldu.

Dinlerin kapsayıcı öğretisi modern dönemlerde, yerini ideolojilere bırakmıştır. İdeolojiler, insan hak ve özgürlüklerinin daha iyi düzeyde gerçekleştirilmesi savıyla ortaya çıktılar. Ancak, insanın anlam dünyasını ve yüreğini dolduracak bir önerileri olmadı.

Egoist insanların toplumu, o ünlü “İnsan insanın kurdudur,” deyişinde kristalize oldu. Ben ve öteki, biz ve ötekiler çıkar dünyasının belirlenimidir. Biz olmanın yolu da ötekileştirici ideolojilerdir. Ötekileştirme, bir söylemle olanaklıdır. Söylem, eylemi doğuruyorsa etkin söylemdir. Söylemi oluşturan; onun dilini ve kavramlarını dolaşıma sokanlar etkin öznelerdir; söylem ve algıyla gerçekliği yeniden üretirler. Ötekileştirilmiş kişi ve toplumlar nesneleştirilir. Söylem kendilerine her türlü medya ve eğitim araçlarıyla dayatılır ve yinelenerek içselleştirilir. Ötekileştirilmiş insan edilgendir. Bundan çıkış ancak karşı söylem geliştirmekle olanaklıdır. Karşı söylem bir direniştir. Bu direniş giderek kendinin efendisi olma yolunu açar. Karşı söylem de eğer ötekileştirici bir tutum içinde olursa çatışma ve savaşlar kaçınılmazdır.

Öyleyse karşı söylem, söylemin diktatörlüğünü üstlenmek yerine, insanlığı kapsayacak evrensel bir söylemle ötekileştirici söylemi aşmalıdır. Bunun için kültürel birikimimizin içinde evrensel söylem oluşturacak irfanımızı küllerin altından çıkarıp dillendirmeliyiz. Başka bir deyişle kültürümüzdeki evrensel değerleri, diğer kültürlerle ilişkilendirip söylem oluşturmalıyız. Bunun için de tarih bilinci ve toplumsal hafıza bir hazinedir.

Elimizde hazır bir reçete yok, yeniyi yeni koşullar içinde inşa etmek için düşünmek zorundayız. Düşünmenin en yüksek formu da felsefi düşünmedir. Yüreği temel alan, akıl edilmiş bir felsefe varoluşsal bir felsefe olmalıdır, salt rasyonel (kuralcı) değil.

Sahip olmanın kültüründen, var olmanın kültürüne geçmeliyiz.

Dünya barışı için dinler ya da ideolojiler arası diyalog çözüm getirmez. Çünkü her din ya da ideoloji kendi inanç ve görüşünü, evrensel olarak dayatmaktadır. Bunu da tüm insanların kabul etmesi düşünülemez. Antropolojik temelli, kültürlerarası bir felsefe yapmak gerekmektedir. Bu da diğer kültürleri özsel olarak tanımaktan geçer.

Yunus Emre’nin dediği gibi: “Gelin tanış olalım, yad isek bilişelim, sevelim sevişelim, dünya kimseye kalmaz.” İnsan insanın kurdu değil, insan insanın dostu (velisi) olmalıdır. Birbirini seven ve birbirine güvenen insanlar, esenlik içindedir.

*Bu yazı, Metin Bobaroğlu’nun 13 Ekim 2026 tarihinde Anadolu Aydınlanma Vakfı’nda gerçekleştirdiği “Tarih Bilinci ve Toplumsal Hafıza” başlıklı konuşmasından derlenmiştir.

Metin Bobaroğlu
+ Son Yazılar