Umudun Anası Arzu…

Umut sözünde beklenti ve heyecan vardır. Beklemek ise daima gelecekle ilgilidir. Beklenti uzak bir geleceğe, heyecan ise “hemen” ve “şimdi” ile ilgili yakın bir geleceğe işaret eder. Hem uzak hem de yakın bir gelecek ile ilişkili olan umudun kaynağı nedir? Umut duygusunda bencil bir istek bulunur. Egosunun tatmin olmasını isteyen insan umut içindedir. Bu umut duygusunun genelde bir eksiklikten kaynaklandığı söylenir.

Birçok filozof ve psikologa göre umut duygusunun temelinde “arzu” bulunmaktadır. Sigmund Freud ve Fransız filozof Jacques Lacan arzunun eksiklikten kaynaklandığını söylemişlerdir [1]. Bizim “Umut fakirin ekmeğidir” atasözümüz bu eksikliğe işaret eder. Ancak, maddî veya mânevî eksiklik duygusu temel olamaz. İnsan bu duyguyu dış dünyayı görüp algıladığında ve kendinde olanlarla dış dünyada bulunanları karşılaştırdığında üretir. Dolayısıyla eksiklikle el ele giden “umut” yapay ve üretilmiş bir duygudur. Bir düşünce ürünü olan umut, asla tam olarak tatmin edilemez; zira düşünce soyuttur ve sürekli bir değişim dönüşüm içindedir. Umut ettiğimizi elde ettiğimizde soyutu somuta dönüştürmüş olsak da içimizdeki eksiklik duygusunu tam olarak tatmin etmiş olmayız. Düşünceden kaynaklanan eksiklik duygusunu sözle ifade etmek çok zordur. Bu zorluğu şair Orhan Veli Kanık şu şiirinde ifade etmeye çalışmıştır:

Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?

Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum; her şeyi söylemek mümkün.

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

Umudun temelini oluşturan arzu duygusunu filozof Baruch Spinoza eksiklik olarak görmez. Ona göre arzu insanın özüdür. İnsan olmak arzu duymak demektir. Eğer, Spinoza’nın dediği gibi arzu insanın özü ise her türlü umudun ve isteğin de arzudan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Spinoza, Etica adlı eserinde bütün duyguların üç temel duygunun yan ürünü olduklarını söylemiştir. Bunlar, arzu, neşe ve kederdir. Arzu etmek, neşelenmek ve kederlenmek beşere ait duygulardır. İnsan olmak için ise bu tür duyguları aşabilmek gerekir.

Yunus Emre “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim. Senin ile avunurum, Bana seni gerek seni” demekle, eksiklik duygusundan kaynaklanan varlık ve yokluk kavramlarını aşmış olduğunu ifade etmiştir. Bir nesneyi elde etmek veya bir oluşumu umut etmek için öncelikle onu tanımlamak ve belirlemek gerekir. Spinoza “Her belirleme bir olumsuzlamadır” demiştir [2]. Bir şeyi veya bir kavramı belirlemek demek, onu sınırlamak ve diğer şeylerden ayırarak kategorize etmek demektir.

Sınırlanan ve belirgin bir kalıba sokulan düşünce ise kavramlara dönüşür. Felsefenin yapı taşları olan kavramlar hem faydalı hem de faydasızdırlar. Fransız filozof Gilles Deleuze (1925 – 1995) Kapitalizm ve Şizofreni adlı kitabında kavramlar hakkında şunu söylemiştir:

Kavramlar tuğlalara benzerler. İstersek onlarla bir bina inşa edebiliriz.

Ama istersek onları pencereden dışarı da atabiliriz.” [3]

Gilles Deleuze ile Felix Guattari (1930 – 1992) arzu kavramını 1972’de, birlikte yazdıkları Anti-Oedipus başlıklı eserlerinde derinlemesine incelemişlerdir [4]. Adından da anlayabileceğimiz gibi, Anti-Oedipus açık bir şekilde Freud’un psikanalizine karşı çıkan bir eserdir. Onlara göre arzu –Freud’un iddia ettiği gibi- bir eksiklikten kaynaklanmaz, “arzu” üretimin ve yaratıcılığın temelinde bulunan bir tözdür. Arzu soyut bir makine gibi üretir. Bu bakımdan arzu ve üretim sıkı sıkıya ilişkilidir. Onlara göre kişi, bir “arzu” varlığı olduğundan arzudan bağımsız hiçbir şey beceremez. Bu iki düşünür Anti-Oedipus’ta “Arzu gerçeği yaratır” demişlerdir. Bu bakımdan onlara göre arzu kararlarımızın ve davranışlarımızın kaynağıdır.

Deleuze ve Guattari eserlerinde birçok yeni kavram üretmişlerdir. Ancak, bu kavramların kesin ve değişmez olduklarını asla iddia etmemişlerdir. Zamanla, kültür değiştikçe kavramların da değişeceğini baştan kabul etmişlerdir. Bu tür değişken ve tanımı oldukça zor olan bir kavrama örnek “yabancılaşma” kavramı yerine üretmiş oldukları “yersizyurtsuzlaşma” kavramıdır. “Arzu” onlara göre yersizyurtsuz bir kavramdır: Bedenler arasındaki bir çekişmeye ya da etkileşime göndermede bulunmaz, aksine saf toplumsal bir ilişkiyi, kestirilemeyen bir yön değişimini gösterir [5]. Onların kavramları toplumsal bilinçdışına göndermede bulunurlar; her zaman toplumsal etkileşmelerin, kuvvetlerin, çıkarların ve ilişkilerin ötesindeki bir boyuttan seslenirler.

“Arzu” yersizyurtsuz olduğundan, her canlı ve hatta cansız varlığın davranışını veya etkileşimini arzu temeline bağlayabiliriz. Varlığını sürdürmek, her türlü canlı veya cansızın arzusudur. Fizik biliminin temel yasası olan Enerjinin Korunumu yasasında da doğanın “Varlığını sürdürmek arzusu” bulunduğunu söyleyebiliriz.

Arzunun türevi olan umut Ego’dan türer. Ego, İd’in (içgüdülerin bulunduğu bilinçaltı katmanının) birçok isteklerine izin verir, zira amacı benlik duygusunun devamını sağlamaktır. Bu duyguyu güçlendiren ve bencil isteklerin karşılanmasını arzulayan duygumuza da umut diyoruz. Ancak, günümüzün tüketim toplumu insanları bir umut ve arzu makinesine dönüştürmüştür. Gazete ilanları, radyo ve televizyon reklamları hep umudu ve arzuyu körükler. Günümüzün kapitalist toplumlarında maddi olanlara önem verildiğinden, insanların sürekli olarak maddî varlıkları arzulamaları istenir. Bu yönde propaganda ve reklam yapılarak toplumlar şartlanır. Kapitalizmde mülkiyet, sermaye birikimi ve rekabet esastır. Rekabet ise çekişmeye ve yarışmaya yol açtığından insanı yüceltmez, aksine arzunun esiri yapar. Bu bakımdan “arzu” ve “umut” toplumun her kesimine derinlemesine yerleşmiş durumdadır.

Tüm sistemler ve ideolojiler iktidar amacıyla kurgulanmıştır ve “kontrol etmek” arzusundan doğar. İnsan hangi sistemde yaşarsa yaşasın, hem kontrol edendir, hem de kontrol edilen. Her iki durumda da umut ve arzu başat durumdadır. Önemli olan insanın başka nesneleri ve kişileri kontrol etmesi değil, kendini kontrol etmesidir. Kendini kontrol edebilen insan takıntılarını ve varsayımlarını terk etmeyi de başarır. Takıntı ve varsayımlarını terk etmeyi başaran insan ise boş umutlar peşinde koşmayı terk eder.

Tasavvuf ehli olanlar ve Sûfîler boş umutların terk edilmesi gerektiğini savunurlar. Onlar için üç türlü Terk söz konusudur [6].

1) Terk-i Dünya: Bu kavramın anlamı dünyayı terk edip bir köşede miskin ve tembel yaşamak değildir. Bir yandan dünyadaki tüm görevleri sürdürürken öte yandan zanları, gururu, şehveti, gazabı, riyayı ve kibri terk etmeyi içerir. Kısacası egomuzu dünyevi zevklere bağlayan tüm takıntıları, tutkuları ve özellikle boş umutları terk etmek şeklinde anlaşılmalıdır.

2) Terk-i Ukba: Ukba sözü öte âlemi, ahreti tanımlar. Terk-i ukba kavramında öbür dünyadaki cenneti ve öldükten sonra erişilecek manevi ödül beklentisini terk etmek anlamı bulunur. Yani, “Ben Allahın sevgili kulu oldum, O da beni ödüllendirecek” şeklinde bir beklentiyi terk etmeyi gerektirir. “Bu dünyada mutlu olamadım ama öbür dünyada mutlu olacağım” beklentisini de terk etmek şeklinde de anlaşılabilir.

3) Terk-i Terk: Bu kavram ile her türlü terk etme iddia ve isteğinin terk edilmesi gerektiği savunulur. Zira insanın, yaşamı süresince ne derece beklentisiz ise o derece mutluluk bulacağı iddia edilir. Terk’i terk etmek, insanın dünyaya ve diğer insanlara farklı bir bakış ve yaklaşım kazanmasını sağlar. Terk etmek arzu ve düşüncesi de terk edildiğinde, rıza, kabul ve tevekkül devreye girer. Bu boyuta ulaşan insan dünyayı hem terk eder hem de terk etmez. Gündelik yaşamında her türlü boş umudu terk ederek mutluluğa ulaşır. Zira onu kontrol eden Egonun baskısını da terk etmiştir.

Egoyu terk etmek mümkün olmasa da baskısını terk etmek ve ondan kaynaklanan boş umutları terk etmek mümkündür. Sûfîler, içselleşmiş ve tümüyle hazmedilmiş terk durumuna “ölmeden önce ölmek” derler. Ölmeden önce ölen insan farklı bir gerçeklik boyutunda doğar. Yaşamı bir maddesel arzu ve boş umut yolu olmaktan çıkar, bir “gönül yolculuğuna” dönüşür. Gönül yolculuğuna Sûfîler “Seyr-i sülûk” adını vermişlerdir. Gönül yolculuğunda hoşgörü, sevgi, muhabbet ve karşılıklı destek vardır. Bu yolculukta Sûfînin umudu İnsan-ı Kâmil olabilmektir. Gönül yolculuğunda Sûfî üç aşamadan geçer:

Bu dönemlere çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamaları diyebiliriz. Her bir dönem belirli ruhsal belirtiler içerir. Bu üç dönemi yaşayan Sûfî, olgun ve beklentisiz insan olmayı başarır. Çıraklık döneminde Hafv ve Reca vardır. Hafv korku demektir ve çırağın korkusu da girdiği yolda başarılı olup olamayacağı korkusudur. Zira Seyr-i sülûk kolay bir yolculuk değildir. Reca sözü dilimize ‘rica’ şeklinde girmiş olsa da asıl anlamı umut etmektir. Yani, çırak olarak yola çıkan sûfî hem başarısız olmaktan korkar hem de başarılı olmayı ümit eder.

Kalfalık döneminde Kabz ve Bast dönemleri yaşanır. Kabz daralma ve Bast genişleme halleridir. Korkusunu yenen Sûfi, kalfalık düzeyine ulaştığında tereddüt etmekten ve şüphe etmekten henüz kurtulmuş değildir. Hakikat bilgisine ulaşamamış olduğundan dünyevi beklentiler onda daralma, şüphe ve umutsuzluk durumları yaratır. Fakat girdiği yolda kendine acımak yoktur. Daralma ve umutsuzluğu mutlaka aşması gerekir. Bu boyutta veya dönemde Sûfî umut ile umutsuzluk arasında gidip gelerek hâl’ler yaşar ve ruhsal genişleme ile ruhsal daralma dönemleri geçirir. Bu şüphe ve güven durumları onun usta olmasına kadar devam eder.

Usta olduğunda, Sûfî’nin özellikleri değişir ve Üns ile Heybet varlığına dönüşür. Ünsiyet yakınlık demektir. Ünsiyet içinde olan insan Allah’a yakınlaşmış ve arif bir kişiliğe kavuşmuştur. Heybet kavramı ise ne kibri ne de kendini beğenmişliği içerir. Usta olmuş Sûfî’nin heybeti onun dünya zevklerinden ve boş umutlardan uzak duruşunda ve çevresi ile olan ilişkisinde belirir.

“Dünya zevklerinden uzak durmak” günümüzün insanına son derece yabancı bir kavramdır. Günümüzün insanı, aksine, dünya zevklerine tüm varlığıyla dalmak ister. Bu psikolojik durum, onun sürekli bir beklenti içinde olmasına, bir umut yumağına dönüşmesine yol açar. Birbirlerini izleyen ve hiç bitmeyen boş umutların tatmin olmaları imkânsız olduğundan, günümüzün insanı umut ile umutsuzluk arasında, neşe ile keder arasında, mutluluk ile mutsuzluk arasında, bir sarkaç gibi salınır durur. Amaç, sarkacın bu bitmez tükenmez salınışını durdurmak ve hem kendiyle hem de çevresiyle barışık ve dengeli bir insana dönüşebilmektir.

 


Kaynakça:

[1] Ulus Baker, Sanat ve Arzu, İletişim Yayınları, 2015, İstanbul.

[2] The Collected Works of Spinoza, Princeton University Press, Volume I, İngilizce, ABD.

[3] Gilles Deleuze, Kapitalizm ve Şizofreni, Araf Yayıncılık, 2005, İstanbul.

[4] Gilles Deleuze et Felix Guattari, L’Anti Oedipe, Edition de Minuit, 1972, Fransa.

[5] Philip Goodhill, Deleuze & Guattari Arzu Politikasına Giriş, Ayrıntı Yayınları, 2005, İstanbul.

[6] Necmettin Kübra, Tasavvufî Hayat, Dergâh Yayınları, 1980, İstanbul.