Burası Benim…

Tarihi boyunca
değişmekte ve dönüşmekte olan insanın, davranışlarına eşlik eden, eylemlerine
dayanak olan düşünsel gelişimi, hak ve haklılık kavramlarının oluşumuyla
başlamış olabilir.

Kabileden topluma,
krallıklardan demokratik parlamenter yönetimlere kadar gelinen süreçte
insanların bir arada yaşaması bir düzeni gerektirmiştir. Düzen, töre ve kurallar,
yasa ve hukukla sağlandı. Hepsinde en temel kavram hak oldu.

Hem büyük özgürlük
hareketleri ve devrimler, hem de savaşlar ve katliamlar arka planlarında hep
bir hak iddiası ile yapılmıştır. En derin karşıtlıkların en uçtaki tarafları
ortak bir kelime ile ayrıştılar ve “haklı…” olduklarını iddia ettiler.

Hak, kimi zaman
adalet ve eşitliğin erdemi ile anıldı, kimi zaman ise ayrıcalık ve kayrılmanın
sebebi olarak yerden yere vurulup lanetlendi.

Hem ceza hem de
ödül nedeni oldu hak. İnsan “hak ettiği için…” cezalandırıldı ve hak ettiği
için ödüllendirildi.

Hak iddia edilerek
işgaller yapıldı, savaşlar çıkarıldı, Krallar ve soylular hakları ile güçlendi ve
egemen oldular. Daha güçlü olan daha haklı olabildi. Özgür olmak için de hak
talep edilmiştir. Köle sahibi olmak da haktı.

İhtilaller yapılmış,
hak sahipleri devrilmiş ve böylece adalet ve özgürlük sağlanmıştır.

Hak, kullananların
amaçlarına göre bazen bir yetki, bazen bir iddia, bazen de bir gasp nedeni
olabilmektedir.

Miktarla ölçülebilmektedir.
Çok hak, az hak var. Efendinin de kölenin de hakları vardır.

Hak bir yetki mi,
ayrıcalık mı, yoksa insanı yükselten adil ve özgür olmasını sağlayan bir erdem
mi?

Böylesine geniş
bir yelpazede kullanılabilen bu kelime, tüm düşün tarihimiz boyunca siyaset, din
ve felsefinin temel kavramlarından biri olmuştur.

Bu çalışma, tarih
boyu yasaların ve hukukun da temel dayanağı olmuş bu kavramın yaşamsal ve
zihinsel kökenleri ile buna eşlik eden insanın gelişim ve ilerleyiş sürecindeki
rolünü ve İnsan Hakları Bildirgesine kadar gelen süreci ele almaktadır. Hızla
değişen günümüz koşulları, bilgi ve bilişim çağında hak kavramının nasıl
evrileceği konusu ile genişletilmektedir.

Güç, çıkar ve
sahiplikler üzerinden haklı olmak ve insanın yükselmesi ile ilgili zihin
kimyası ve düşün felsefesinin bir ürünü olarak ortaya çıkan hak arasındaki
derin farklılıkları ve çelişkilerini ortaya koymak bu çalışmanın ana nedenidir.

Hak İddiası ve Gereklilik

İnsanın bitki ve
hayvanlar gibi henüz biyolojik bir canlı olmanın çok ötesinde olmadığı
dönemlerde yaşam bir hayatta kalma meselesi idi, yani beslenme, barınma,
savunma ve üreme etkinlikleri ile canlılığı sürdürmeden ibaretti. Bildiğimiz
anlamda bir “hak” kavramının olmadığı bu dönemlerde atalarımız yapabilirlik,
yani yapma ve etmeler konusunda herhangi bir kişi, kurum veya yasanın oluruna
bağlı değildi. Yaşamsal olan her türlü temel eylem, ortam koşullarının doğası
gereği ortaya çıktı. Çevreyi dilediğince kullanabilme ve hayvanları avlayabilme
gibi. İnsanın gelişimi, beden yeteneği ve zekânın evriminin bu temel ve
yaşamsal eylemlerle başladığı da düşünülebilir.

Bu gelişime eşlik
eden tüm eylem ve etkinliklerin nedeni ve dayanağı, düşünsel ve etik bir temel
olan hak veya haklılık iddiası değil gereklilik olmalıdır. Eylem etkin dönem olarak
adlandırabileceğimiz bu süreçte yapma etme eylemleri yaşamsal koşulların
oluşturduğu zorunluluklar nedeni ile yapılıyordu.

Aslında tüm
biyolojik canlıların, doğada gözlemlediğimiz şekilde, ihtiyaç duydukları bir
şeyi elde etmek için yaşama ve hayatta kalma zorunluluğunda olmak dışında belli
bir nedenleri yoktur. Bir hayvanın avını avladıktan sonra hemen savunma
durumuna geçmesi ve avının üzerindeki “Bu benim…” güdüsü kendisi ve yavruları
için bir gerekliliktir. Zira başka türlü yaşama şansları yoktur.

Ancak, daha
sonraki süreçlerde, alet kullanma ve çevreye uyumlanma sayesinde gün boyu eylem
koymaya gerek kalmadan da yaşamayı becermeye başlayınca “artık zamanlarımız” oluşmaya
başladı ve bizler de eylem etkin dönemden, zihin etkin dönem diyebileceğimiz
evreye geçmeye ve düşünmeye başladık.

Korteksimizdeki
ilk hak iddiası ve haklılık alanının önce “gereklilik” sonra sahiplik üzerinden
kodlanmış ve kayıtlanmış olması muhtemeldir. Etik anlayışımızın da gereklilik
üzerinden oluştuğunu düşünebiliriz. Buna göre yapılan eylemler güncel bir
zorunluluk ve gereklilik nedeni ile yapılmıştır, dolayısı ile de doğru, haklı
ve etiktir.

Zamanla gereklilik
nedeniyle gerçekleştirilen eylemlerden, güncelin ve zorunluluğun ötesine
geçilmesi iki başat sorunsalın ortaya çıkmasına neden oldu. Güç ve sahiplik.

Elde etme,
birikim, birikimlerin üzerine kurulma ve eyleme gereklilik olmadan yaşama
eğilimi daha sonraki dönemlerde kanlı cinayetlerin, çatışmaların, sosyal
çalkantıların, devrimlerin ve savaşların nedeni oldu. Güç, sahiplik ve artık
zaman, kendi beden, emek ve yeteneklerimizle avladığımız bir avın başındaki “Bu
benim…” güdüsünden, “Burası benim!” sahipliğine geçmemizin nedeni olmuştur.

Jean Jacques
Rousseau’nun ünlü deyişi ile: “Tarihte
ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve
buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk
kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği
dolduracak, sonra da insanlara ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler
herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz’
diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan,
nice cinayetlerden kurtaracaktı.”
[1]

İlginç bir şekilde “Burası benim” ifadesi aynı zamanda “Burası Ben’im”
anlamını da taşır. Bir sahipliği tanımlamanın ötesine geçip, Ben’in sahip
olunan eşya ile özdeşleştiğini yani eşyalaşmasını iki kelime ile özetler. Bireyi
özneleyen “Ben’in, sahiplik ifade ettiğinde sahip olunan eşyaya dönüşmesini bir
dil estetiği ile sergiler. Benim evi gösterip “Burası benim…” dediğimde aynı
zamanda “Ben’im” demiş, yani kendimi evle özdeştirmiş olurum.

Belki de Türkçemizin derin bir zenginliği olan bu estetik özellik
ayrıca araştırmaya değer.

Yaşar Kemal’in Bin
Boğalar Efsanesi adlı kitabı Yörüklerle yerleşikler arasındaki çatışmaları konu
alır. Göçerliğin doğası gereği sahiplik dürtüsüne yabancı olan Yörüklerin
çitsiz ve doğaya uyumlu yaşam felsefeleri ile yerleşiklerin sahiplik üzerine
kurulu düzenleri çatışmaktadır. Kitap “Burası benim!” sorununa sayısız göndermeler
yapar.

Yörüklerin mezarları vardır da mezarlıkları yoktur. Yolda belde, kim nerede
ölürse, öldüğü yere gömüverirler onu.

Obada kızlar, yalnız sevdaya gönüle giderdi. Bir can için, para pul için
kızlara, onların gönüllerine karışılmazdı.

Çaldığım kavalın karşılığında ben hiçbir şey almazdım. Kaval hak için,
gönül için çalınır
.[2]

Yasalar ve Düzen

Yerleşik düzene geçilmesi
ile birlikte insanın toplumsal bir varlık olması, yani artık yakın ve akraba
olmayan kişilerle de birlikte var olabilmesi sözlü kabile geleneklerinin
ötesine geçilmesini gerektirmiştir. İlişkiler artık bir kabile şefinin
çözemeyeceği kadar karışık ve çetrefilli hale gelmişti. Gereklilik ve
zorunluluğun, hırsa, keyfiliğe, güce ve sahipliğe dönüşmesi ile ortaya çıkan
çatışmaları gidermenin tek yolu vardı; Yasalar. Neyin hak olduğu neyin
olmadığı, kimin haklı kimin haksız olduğu ve giderek suçlu ve suçsuzu
belirleyen ve herkesin üzerinde mutabık olduğu metinlerden oluşan yasalar
bugünkü hukukun da zeminini oluşturacaktır.

Madde 30- Eğer bir toprak sahibi tarlasını, bahçesini
ve evini tımar yüzünden terk edip, uzaklaşırsa, bir başkası ondan sonra
tarlasını, bahçesini ve evini zapt ederse ve üç yıl tımar mükellefiyetini
yerine getirirse, kendisi döner ve tarlasını, bahçesini ve evini (geri)
isterse, ona verilmeyecektir. Zapt eden ve tımarı yürüten, kimse (bizzat)
mükellefiyetleri yerine getirecektir.

Madde 31- Eğer bir yıl uzaklaşıp, dönerse, tarlası,
bahçesi ve evi ona verilecektir. Kendisi, tımarının mükellefiyetlerini yerine
getirecektir. Tımarını terk edip uzaklaşanların tarlası, bahçesi ve evi bakım
için bir diğerine verilmektedir. İlk mükellef üç yıl içinde dönmediği takdirde
ikinci kimse bu haklara sahip olur. Daha evvel dönerse topraklarını geri alır.
[3]

Günümüzden 4000
yıl kadar önce Mezopotamya’da Babil kralı Hammurabi yasalarından toprak
mülkiyetini düzenleyen bölümden alıntı olan bu iki örnek zapt ve keyfiyetin
bittiğini göstermekle birlikte güç ve sahipliğin artık yasa koyucu bir egemenin
otoritesi ve denetimi altında yasallaştığını belgelemesi bakımından önemlidir.

Yasalar günün
şartlarına ve dönemin adalet anlayışına göre belli sınıfları ve gurupları ayrıştırabilir
ve haklar bu anlayış çerçevesi içinde oluşur. Hak iddiası veya uğranıldığı
düşünülen haksızlık yine bu sınırlar içinde çözümlenir.

Kil ve Kâğıt ve Kudretli İlâh

Yazılı metinler
köklü ve sözlü geleneklere göre çok daha kırılgan olabilmektedir. Bu metinlerin
yasa koyucu egemenin bir sözü ile değiştirilmesi veya rafa kaldırılması mümkündür.
Hoşnutsuzluk yaratan adaletsiz yasalar ise ayaklanma ve isyan nedenidir ve egemen
güce karşı bir iç tehdit oluşturur. Bu yüzden metinlerin kaynağında ve arka
planında bir destek unsuru olarak ilahi bir güç yer alır.

Yasayı koyan
iradenin ya doğrudan ya da otoritenin temsil ettiği ilahi bir güç olduğu inancı
hem egemenin konumunu sağlamlaştırır hem de din ve mitolojik unsurların
toplumsal düzenin oluşması ve sağlanmasındaki rolünü ortaya koyar. Mutlak bir
itaatin sağlanması yasaların bir egemenin iradesi ve keyfiliği olarak değil, tanrısal
bir buyruk olarak kabul edilmesi ile sağlanır. Genellikle de büyük çoğunluğun
öyle kabul etmesi ile oluşan tartışmasız itaat sayesinde muhalif direniş ve
başkaldırıların önüne geçilmiş olur.

Hammurabi’nin
kanun metninin önsözünde Tanrı Marduk’a atıf yapması boşuna değildir. Grek
mitolojisinde Zeus, Hint destanlarında Brahma, kuzey sagalarında Odin gibi
hemen her türlü toplumun alt belleğinde ilahi bir güç yer alır ve itaat
olumlanır. Bu sayede herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir düzen gerçekleşir.
Gücü sınırlı ve sorunlara çare bulması şüpheli olan insani bir egemen yerine mutlak
ve kudretli bir ilahın varlığı yaşamın zorlukları karşısında daha umut
vericidir.

Semitik dinlerde
ise özel bir atfa gerek yoktur, Tanrı kelamı mutlaktır. Eski ve Yeni ahit ve
Kur’an metinleri, özünde insanı anlatır ve tanımlar. Ne yapılıp ne yapılmaması
gerektiği emredilir. Hak ve hak olmayan, bu tanımlar dâhilinde anlaşılır veya
anlaşılması istenir. Musa Peygamber’in toplumu üzerindeki otoritesi düzeni
sağlamakta yeterli olmayınca Tanrı’nın iradesi ile “On Emir” metinlerinin
inmesi gerekmiştir. Bunların beş tanesi insanların başkaları ile ilişkileri ve
hakları ile ilgilidir.

“Cumartesi gününü
daima hatırlayıp, onu kutsal kılacaksın. Haftanın 6 günü çalışacak,
yedincisinde istirahat edeceksin. Cumartesi günü istirahate tahsis edilmiş
umumi dinlenme günüdür. O gün ne sen, ne oğlun, ne kızın, ne uşağın, ne de
hayvanların, kısaca hiç biriniz çalışmayacaksınız.

– Öldürmeyeceksin.

– Çalmayacaksın.

– Yalan şahadette
bulunmayacaksın.

– Hiç kimsenin
evine, barkına, karısına, hizmetçisine, öküzüne, eşeğine velhasıl sana ait
olmayan bir şeye göz dikmeyeceksin.”
[4]

Bu ve bunun gibi
Eski ve Yeni Ahit ve Kur’an metinlerinde hak ve hak olmayanı tanımlayan
metinler yasa veya yasalara temel veya öncül kabul edilmiştir.

İnancın ve kutsal
iradenin kitle üzerindeki gücünü kavrayan kralların, iktidarların, egemen sınıfların
ve hatta diktatörlerin, din kardeşliğini ve mutlak itaati sağlayacak kutsal
devlet gibi bir nimeti niye göz ardı etmedikleri açıktır. Bu stratejik tutum
sayesinde oluşan teokratik yönetimlerle büyük kitleler tartışmasız bir itaatle
yönetilmiştir. Zira toplumun büyük çoğunluğu kutsal devlet egemenine karşı
gelmeyi Tanrı’ya karşı gelmekle bir görür.

Gücü elinde bulunduran
iktidarların çoğu aydınlanma sürecine kadar, din siyaset iş birliğinin önemini
kavrayarak, egemenliklerini Mezopotamya krallıkları ve Mısır hanedanları gibi kutsal
devlet modeli ve kitle inançları üzerine kurdular. İlk sivil ve temel hukuk
sayılabilecek olan Roma hukuku zamanla Hristiyan ahlakı ve papalığın ruhbanına
tâbi oldu. Bizans ortodoksluğu doğdu, İslam ülkeleri ve krallıkları ise teokratik
monarşilere dönüştü.

Hak iddiası,
adalet ve özgürlükler artık kutsal irade gücünü kendine mal eden ruhban ve kral
kardeşliğinin insafına kalmıştır.

Din siyaseti
sadece monarşik bir yönetme modeli olarak değil, bir strateji olarak da
kullanıldı. Öyle ki bu gücün farkına varmakta gecikmeyen İngiliz siyaseti,
yayılmacılık ve sömürgecilik sürecinde bu stratejiyi başarı ile kullanmıştır.
Pasifikten Hindistan’a, Afrika kabilelerinden Arap şeyhliklerine kadar tüm
sömürgeleştirme ve kolonileştirme sürecinde önce tapınak yönetimi ile halkın
üzerinde etkin olan şeyhlerle ve dini liderlerle uzlaşma yoluna gidilmiştir.
Dini mekânlar korunmakla kalmamış, bakımları ve sayılarının artırılması için
parasal destek sağlanmış ve Ruhban sınıfı türlü yollardan desteklenmiştir.
İngiliz siyaseti, inançları üzerinden düşünen kitlenin itaat zaafını kullanarak
direnişleri ve karşı duruşları zayıflatmak istedi ve çoğunlukla da başarılı
oldu. Dini unsurlarla iş birliği ile ve inançlarla çatışmadan yapılan işgal ve
yayılmalar yüzyıllar boyu sürdü.

İktidarların ve
egemenlerin varlık nedenlerini, sahiplik haklarını ve bireyler üzerindeki
otoritelerini tanrısal bir güce ve temsilciliğe dayandırıp direnç, itiraz ve
muhalefeti engelleme siyaseti önemli bir strateji olarak tüm ruhban
sınıflarında, papalıkta, teolojik monarşilerde ve günümüzde dahi devam
etmektedir.

Yüzyıllar süren ve
bazı ülkelerde günümüzde de sürmekte olan bu düzen kendi çelişkilerini ortaya
çıkarmış, toplumların hoşnutsuzlukları, sınıf çatışmaları ve keyfi yönetimlere
karşı çoğu kanla ve savaşla bastırılan yeni arayışları da beraberinde
getirmiştir.

1215 yılında
İngiltere’de önemli bir belge olan Magna Carta karşımıza çıkıyor. İlk anayasa
niteliğindeki bu belge, insanın egemen gücün otoritesine ve kutsal iradeyi
temsil ettiğini vehmeden ruhbanın fermanlarına karşı kendisini yükselttiği bir
karşı duruşun belgesi olarak çok önemlidir.

Burada bir hak
iddiası veya talebinden çok insanın kendisini yücelttiği öncül bir ilkeler
manzumesi belgelenmekte ve bir egemenin lütfu ile verilen haklar değil insanın
insan olarak değerleri ortaya çıkarılarak, yasaya bağlı özgürlükleri ilan
edilmektedir.

“- Hiçbir özgür
insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü
elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez.

– Adalet
satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz.

– Yasalar dışında
hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula
danışmadan haciz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.

– Özgür hiç kimse
kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme
edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun
bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi
şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”
[5]

Magna Carta
İngiltere’deki sınıfsal çatışmalar nedeni ile çeşitli kez askıya alınmış olup kilise
direnci ile karşılaşarak hayata geçirilememiştir. Öyle ki, Papa Innocent III,
Magna Cartayı “İllegal, adaletsiz, Hükümranlığa
ve İngiliz halkına utanç verici bir belge …”
olarak tanımlamış ve “Tarihin sonuna kadar yok hükmünde ve geçersiz…”
kaydı ile aforoz etmiştir.[6]

Magna Carta hayata
geçirilememişti ama daha sonraki dönemlerde batıdaki aydınlanma hareketleri,
Fransız ihtilali ve Amerika Bağımsızlık bildirisi gibi özgürlük mücadelelerine ve
anayasalara örnek ve temel alınabilecek etkileri yaratmıştır. Ancak bu
belgelerde ortaya konulan hakların çoğu yine egemen gücün iradesine bağlı
olarak kullanılınca çatışmalar süre gelmeye devam etmiştir.

1777 tarihli
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insanlığın hak ve özgürlükler mücadelesinde
önemli bir belge olmakla birlikte belgede yer alan “Herkesin eşit yaratıldığı, yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı hakkına
sahip olduğu”
maddesine rağmenAmerika’da
kölelik sorunu devam etti ve bildirinin imzalanmasından 80 yıl sonraki iç
savaşa kadar çözülemedi.[7]

Magna Carta,
Amerikan Bağımsızlık ve Fransız Devrimi bildirgeleri insanlığın belleğine özgürlük,
adalet, eşitlik gibi kavramları yerleştirmiş olup insanın güç ve otoritenin
keyfi ve baskıya dayanan yönetimleri karşısında karşı duruşunu ve yükselişini
sağlamıştır. Ancak bunların hiçbiri endüstri devrimi ile ortaya çıkan emek
sermaye çelişkileri, eşitsizlikler, sınıfsal ayrımlar ve derinleşen siyasi
çalkantıları engelleyemedi ve 1. Dünya Savaşı ve Rus Devrimi gibi sonuçlar
doğurdu. 2. Dünya Savaşında büyük insan katliamları yanında insanlığın en büyük
kıyımları yapılmış, insanlık suçları işlenmiş, insan hakları ve onuru ayaklar
altına alınmıştır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

1948 yılında her
iki savaş sonu yaşanılan büyük acıların ve kayıpların da etkisi ile kabul
edilen bu belge, bugün için bireylerin din, dil, ırk, köken farkı
gözetilmeksizin sahip oldukları hak ve özgürlükler konusunda elimizdeki en
önemli uluslararası belge niteliğine sahiptir. Gücü, yaptırımları ve
bağlayıcılığı tartışmalı da olsa binlerce yıllık insanlık tarihinde farklı
kültürel ve siyasi sistemlere sahip ülkelerin üzerinde mutabık kaldığı 30
maddelik belge ile insan hakları güvence altına alınmıştır. Devletlerin, kanun
yapıcıların ve giderek kurumların, bireylerin temel özgürlükleri, onurları ve
hakları üzerinde hukuksal bir düzen ve denetim kuramayacaklarını, mevcut ve
çıkarılacak yasaların bildiride ilan edilen maddelere aykırı olamayacağını
garanti altına alması, bu belgenin tüm insanlığın ortak bir ilanı ve kazanımı olmasını
sağlamaktadır. Belli bir gurup, sınıf, toplum veya ulus değil, insan sıfatı ile
sahip olunan hakları metinleştiren belgede özne insandır.

“• Tüm insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit
doğarlar.

• Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da
başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka
türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen
bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.

• Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve
güvenliğine hakkı vardır.

• Hiç kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz;
her türden kölelik ve köle ticareti yasaktır.

• Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya
da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.”[8]

1948 yılından
günümüze kadar geçen sürede İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve sonrasında
gelen ek ve ilaveler sayesinde önemli adımlar atıldığı ve hiç küçümsenmeyecek
önemli kazanımlar sağlandığı bir gerçektir. Bu belge halen birçok ülkede ve AB
gibi bloklarda ülkelerin hukukları üstünde ve insan hakları temelinde sınırlı
da olsa bağlayıcı işlevi ile temel hakların garantisi konusunda en önemli
kitlesel mutabakat ve belgedir.

Bununla birlikte
güç ve çıkarlar söz konusu olduğunda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi dâhil
her türlü anlaşma ve belgenin askıya alınabildiği bir devirdeyiz. Beyannamenin
70. yılında Amnesty International 2018 raporunda “İnsan hakları konusunda halen hiçbir garantimiz olmadığı” notu resmî
raporunun ön sözünde yer almıştır.[9]

Geçen 71 yıllık
süre içerisinde ve günümüzde savaşlar, katliamlar ve bireyin yıkımı tüm
şiddetiyle devam etmektedir. Irk ayrımı ABD’de 1960’lı, Güney Afrika’da 1990’lı
yıllara kadar sürdü. ABD Guantanamo hapishanelerini kurarak raporu açıkça hiçe
saydı. İşkence, hukuk ihlalleri, ifade özgürlüğü, kadın cinayetleri ve
tecavüzleri devam etmektedir. Silah satışı ve ticareti yolu ile savaşlar ve
çatışmalar körüklenmektedir. Milyonlarca insan yurtlarını terk etmek zorunda
kalmaya devam etmektedir.

Amnesty 2019 raporuna göre,
halen yarısı çocuk olmak üzere 25,9 milyon insan mülteci durumuna düştü ve
tarihte kaydedilen en büyük mülteci sayısına ulaşıldı.[10]

Milyonlarca
insanın ölmesine neden olacak olan iklim ve çevre felaketleri ise insan hakları
kapsamında ele alınmamaktadır. Oysa Dünya’yı ve Atmosferi en fazla kirleten
ülkelerin hepsi çoğunlukla İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni imzalamış
gelişmiş ve zengin ülkelerdir.[11]

•  Çin

•  ABD

•  AB

•  Hindistan

•  Rusya

•  Japonya

•  Almanya

•  Güney Kore

•  İran

•  Suudi Arabistan

•  Kanada

ABD 2017 yılında
küresel ısınmaya sebep olan karbon salınımı ve iklim değişikliğine neden olan
faktörleri azaltmak ve kontrol altına almak için imzalanan Paris Anlaşması’ndan
çekildiğini bildirdi.[12]

Bu ülkelere karşı
hiçbir yaptırım gücü uygulanamamaktadır. Büyük çıkar gruplarının kârları, tüm
insanlığın geleceğini tehdit eden zehir salınımı, endüstri kirliliği ve çevre
felaketlerine tercih edilmekte ve insan hakları ihlali sayılmamaktadır. Bu
durum tıpkı binlerce yıl öncesi gibi egemen güce karşı hak iddiasında
bulunulamayacağını ya da hak iddiası hakkının da hala gücü elinde bulundurana
ait olduğunu göstermektedir. Özetle, egemen güç halâ dilediği şekilde insan
haklarını ihlal etme hakkına sahiptir.

Bunun için ülke
veya ideoloji olarak değil tüm insanlık ailesi olarak hareket etmek ve karşı
duruşlar sergilemek gerekiyor. Egemen gücü ve otoriteyi tüm insanlık yararına
hareket etmek için zorlamak ve direnmekten başka çaremiz yok.

Metinler ve Gerçek Uyuşmazlığı

Hak talebine konu
olan yasa, belge ve anlaşmalar, çoğu zaman toplumsal bir karşı duruşun
sonuçları olarak değil, giderek derinleşen sınıfsal ve toplumsal çelişkileri
gözleyen ve sorunların farkında olan aydınların ve felsefecilerin kaleme
aldığı, çoğunlukla hayata geçirilmemiş metinler olarak kalmıştır. Kitle daha
çok kendine özgü sorunların halledilmesi konusu ile ilgilenmektedir. İnsanın
insan olarak kendi değerini yükselten erdem ve onuruyla yüklü haklar daha çok
önderlerin ve aydınların meselesi olmuştur.

Konfüçyüs
öğretisinde sağlıklı işleyen bir toplum, bireylerin aileye, komşuya,
arkadaşlara ve devlete karşı olan sorumluluklarını yerine getirmesi ile oluşur.
Egemen kişi halkın istek ve arzularını dikkate almak zorundadır ancak egemen
hiyerarşik olarak halkın önündedir. Bir yasadan çok etik bir prensipler dizisi
olan bu öğretilerin yerel gelenekler olarak kaldığı ve uygulamada çoğunlukla
işlemediği görülmektedir.[13]

Genel bir tutum
olarak, gücü elinde bulunduran imtiyazlı sınıflar, giderek sermaye ve bunların
güdümündeki devlet, hak iddiası ve taleplerini insan haklarından çok topluma
özel sorunlar ve düzenin sağlanması için gerekli bir ayarlama olarak ele almıştır.

Bunun yanında gücü
eline geçiren sınıf ve toplumlar da bir süre sonra çektikleri acıları unutup
kendilerine yapılanlardan çok daha fazlasını karşıtlarına yaşatmışlardır.

Yüzyıllar boyu
ezilen ve büyük acılar çeken Hristiyan toplumu, Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı
kabul etmesi ile mağdurluktan kurtuldu. Sapkın inanç türünden egemen gücün
kutsal dini statüsüne yükselen Hristiyanlığın en büyük azizlerinden Pavlus’un
öldürüldüğü yerde kurulan Papalık, Hristiyanların yüzyıllarca çektiği eziyet ve
acılardan misliyle fazlasını Hristiyan olmayanlara yaşatmış, kanlı ve acımasız
bir tarihin merkezi olmuştur. Binlerce insan katledilmiş, işkence görmüş ve
diri diri yakılmıştır.

Rus devriminde
ezilen emekçi sınıf devrimden sonra kendini proletarya diktatörlüğüne yükseltmiştir
ki bu tür örnekler çoğaltılabilir. Acı çeken toplumların çoğu, yaşananlardan
dersler çıkartıp insanlığı yükseltme değerleri yerine hınç ve intikam duyguları
ile donanmış, nefret ve hasımlık devam etmiştir.

Bir daha kimsenin
aynı acılara maruz kalmaması birkaç önder ve aydının dileği olarak kalmıştır. 

Düzenin işleyişi
ve mevcut statünün korunması kökleşmiş inançlar nedeni ile ideal ülkülerden daha
öncül ve önemli idi. Buna çarpıcı bir örnek olarak, Thomas More’un 16. yüzyılda
yayımlanmış olan Ütopya adlı kitabında kurguladığı ilerici toplum ve
devlet düzeni ile yazarın monarşik bir düzenin yetkilisi olarak toplumsal hak
talepleri karşısında takındığı köktenci ve acımasız tutumunun çelişkisi
gösterilebilir.

Yazar kitabı
yazdığı dönemi izleyen yıllarda saygın bir hukuk adamı ve dönemin önemli ve
yetkin monarşik danışmanlarından biridir. Kitabında din özgürlüğüne geniş yer
veren More, Ütopya’da dönemin şartlarında hayli cesur bir yaklaşımla
ateistlere dahi yaşam hakkı tanımış ancak gerçek hayatta “sapkın”
Protestanların diri diri ve yavaş yavaş ateşte yakılmasını onaylayan cezalara
imza atarak insanları işkence ile ölüme göndermiştir.[14]

Yazılı belgeler ve
yasalar ne kadar yüksek idealler taşırlarsa taşısınlar, dönemin koşulları ile
uyumlu olduğu ve kim olursa olsun egemen gücün ve sınıfın çıkarları ile
çatışmadığı sürece geçerli olmuştur. Aksi halde ise uygulanamayan ve hayata
geçirilemeyen metinler olarak kalmıştır.

Bilgi Çağında Hak İddiası

İnternet ve
dijital devrimle birlikte bilgi çağı denen yeni bir dönemi yaşıyoruz. Bir tuşla
veya ses komutu ile tüm kayıtlı bilgilere saniyeler içinde ulaşabilen bu
dönemin ne gibi sonuçlar doğuracağını henüz tam olarak bilemiyoruz.

Bundan önceki
dönemlerden farklı olarak, birey artık fiziki bir bedenden çok elektronik bir veri
ve veri tabanı malzemesidir. Birey ve veri (data) artık ayrıştırılamamaktadır. İnternet
ağına salınan bilgilerle eğilimler saptanabilir, ürünler geliştirilebilir,
politikalar ve stratejiler saptanabilir niteliktedir. İnsanlığın 50 yıl
evvelinden çok farklı olan bu durumu olumlu ve olumsuz yönleri ile tartışabilmek
mümkün.

Birey veya toplum
olarak sayısal verilere dönüştüğümüz bu yeni dönem yüzyıllar boyu deneyimlerle
edinilen insan ilkelerinin ve kazanılan hakların tekrar ele alınmasını ve güncellenmesini
gerektirebilir. Zira artık ilişkilerimiz, algılarımız, heyecanlarımız, iyilik
veya kötülüklerimiz ve bizi biz yapan insani değerlerimizle değil matematiksel
algoritmalar, istatistikler, eğilim saptamaları gibi karar organlarının önüne
sunulan verilerimizle varız. Bu değerlendirmenin nasıl, niçin ve kimler
tarafından yapıldığı ve nerelerde kullanılacağı konusunda henüz net bir fikir
bulunmamaktadır.

“Değerlendirme konusu yapılan şey ya da kişi
değerlendirenin ona atfettiği anlam nedeniyle önemli, özel, güzel, değerli ya
da tam tersi olabilir. Bu noktada belirleyici olan değerlendirme konusu olan
şey ya da kişinin değeri değil, değerlendirme yapan kişinin sübjektif durumudur.”[15]

Değerlendirilmeye
esas olan verilerin belli bir süre sonra artık bize ait olan özgün ve biricik
orijinal veriler olması pek mümkün olmayabilir, zira medya, yayın, film, dizi,
eğitim metotları gibi kontrol edilebilen araçlarla eğilimlerin manipüle
edilmesi ve yönlendirilmesi mümkündür. Birey ve toplum artık özgünlüğü ve
gerçekliklerini yitirip üzerinde hesap kitap yapılan ve yönlendirilebilen
materyallere dönüşmektedir.

Daha şimdiden “Veri
üzerinden değer”, halen egemen gücün veya çıkar gruplarının medya, yayın,
reklam, film ve hatta eğitim kanalları ile toplumu kolayca manipüle edebileceği
ve büyük kitleleri belli amaçlar doğrultusunda yönlendirebileceği ve kendi
lehlerine kullanabileceği önemli bir yönetim aracı haline gelmiştir. Birçok
ülkede her türlü medya kurumunun, direkt sahiplik ve yandaşlık yolu ile veya
sahiplerinin baskı altında tutulması ile yazar ve yayınları hala kontrol ve
baskı altında tutulmaktadır.

Yönlendirme ve
koşullandırma işine sadece medya araçları ile değil, bilgisayar oyunları ve
programları vasıtası ile çocuklar seviyesinde başlanmaktadır. O masum oyun
alanı, bertaraf edilmesi gereken bir karşı taraf fikrinin küçük yaştan
zihinlere kazındığı, savaş şiddet ve öldürmenin bir galibiyet ve üstün çıkma
değeri olarak puanlarla olumlandığı acımasız bir pazara dönüşmüştür.

Hak ve özgürlük
talebi bu koşullandırma ile istenildiği gibi yönlendirilebileceğinden sadece insan
ilkeleri ve hakları yönünden değil, insan etiği açısından da ciddi sakıncalar
içeren bir sürece giriliyor olması mümkündür. Zira artık fiziki bir baskı
olmaksızın da koşullandırma sonucu özgür düşünme ve sorgulama yeteneğinin kaybedilmiş
olması söz konusu.

Bugünkü medyanın 1984
filminde hemen her yere yerleştirilen ekranlardan, gün boyu başarılardan ve
ülkenin parlak günlerinden bahseden, yöneticilerini ve düzeni öven karartma
medyasından pek bir farkı bulunmamaktadır.[16]

Propagandanın Nazi
dönemindeki gibi despotça değil, renkli ışıklar ve sahnelerle gülerek yapıldığı
bir tür cilalı medya devri dönemi yaşanmaktadır. Belli bir arka plan dâhilinde
kasıtlı olarak kurgulanmış kirli ve yönlendirici taktik haberler, artistik
senaryolar ve yapay ve içi boş tartışmalar, renklendirilmiş eğlence ve yarışma
programlarına bulandırılmış olarak uygun dozlarda zihinlere şırıngalanmaktadır.

Binlerce kişinin
öldüğü savaşları canlı izlerken bir tıklamayla başka bir kanaldaki eğlence
programını izleyebiliyoruz. Savaşlar, bombardımanlar, yüzbinlerce kişinin evsiz
barksız kalıp yurtlarını terk etmesi, çocukların yetim kalması, ölmesi
umurumuzda değil. Çok acımasız ve katı olduğumuzdan değil, zihinlerimizin yavaş
yavaş bu düzenin kodlarına ve işleyişine koşullandırıldığının farkında değiliz.
Arka planda silah firmasına sürdürülebilir savaşın, ilaç firmasına
sürdürülebilir hastanın, bankalara sürdürülebilir borçlunun gerektiği bir düzeni
farkında olmadan olumlamaktayız.

Sadece Körfez Savaşı’nda
on binlerce askerin yanı sıra 70.000’i çocuk 111.000 sivil öldürülmüş olup 500.000
çocuk ise halen hastalık, sakatlık ve yetimlikle boğuşmaktadır.[17]

İnsan hakları örgütlerinin
raporlarına göre halen devam eden Suriye savaşında ölü sayısı 500.000’i geçmiş
vaziyettedir. Çoğu çocuk 6 milyon insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır.[18]

Bunlar artık
manşet olarak değil, kısacık sütunlarda ara sıra yer almaktadır, zira gündem
olacak kadar “popüler” bir etki yaratmamaktadır. Alışılmış, sıradan haber
niteliğinde olup internette de milyonlarca tık almamaktadır.

Listeye devam eden
savaşlar, çatışmalar ve mülteci dramları da eklenebilir ancak çalışmanın konusu
gereği burada önemli olan husus, bütün bu dramların İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin imzalandığı ülkelerde önemli bir kıpırdanmaya yol açmaması ve
bu sorunların çoğuna bildiriye imza atmış ülkelerin sebep olmasıdır.

Bu sakıncalar
yanında bilgi çağı, hak ve özgürlükler konusunda çok önemli kazanımlar ve
fırsatlar da yaratma olanağını sağlamaktadır. İnsanlar birbirlerini hiç
tanımadan, din, dil, köken ayımı yapmadan birleşebilmekte, ortak eylem koyup
devletler, kurumlar ve politikalar üzerinde baskı gurupları oluşturabilmektedir.
Daha önce gerçekleştirme olanağı bulunmayan bu tip ağ eylemlerin ne gibi
sonuçlar üreteceği ve insan duyarlılığını nasıl etkileyeceği henüz bilmiyoruz.
Hem olumlu hem de olumsuz çok örnek bulunmaktadır. Bilgi çağının nimetlerini ve
bize sağladığı kolaylık ve ilerlemeyi her yönüyle birlikte düşünmek gerekiyor.

Cansız Ama Akıllı… Yeni Türlerle İlişkiler

Yine tüm bu
sürecin bir sonucu olarak kendi yarattığımız yeni türlerle, robotlar, çipli
araçlar, dronlar ve uydularla yaşamı deneyimlemeye başlayacağız. Akıllı (smart)
ama cansız olan bu türlerle yeni bir sibernetik yaşam türü içinde efendi köle
ilişkisi ile mi, taraf mı, yoksa rakip mi olunacağı pek belli değil. İlk defa
başka bir türle temel insan ilkeleri ve hakları ile ilgili hukuk sorunları
konusunda karşı karşıya kalınabilir.

Bu yeni tür için “akıllı,
cansız ve haklı” veya “cansız ve haksız” gibi hukuk ikilemleri için henüz erken
olduğu, zira düğmenin bizde olduğu söylenebilir. Ancak düşünülmesi ve gündeme
alınması gereken konu şu; onları biz
yarattık ama onlar “biz” değil ve gittikçe daha az biz olacaklar.

Robotlar, çipli
araçlar, dronlar gibi yeni türler yaşamı tehdit edebileceği gibi, biz de onları
temel insan ilkeleri ve hakları ile ilgili yaptırım ve bağlayıcılıklardan
kaçmak için günah keçisi yapabiliriz. Örneğin dronlara bomba attırıp cinayetler
işleyip katliamlar yapılabilir ve bunun tamamen bir yapay zekâ algoritması
olduğu iddia edilerek akıllı ama cansız olan bu türü suç makinalarına çevrilebilir.

Cansızlar,
zekâları var ve süper hızlılar. Çok kısa bir süre içerisinde bizim zekâmızın
çok üstünde milyonlarca işlemi yapabiliyorlar. Kontrolün insanda olduğunu
onların hizmetkâr olduğunu söylemek bugün için mümkün ama gelecek için öyle değil.

Biz yaptık ama
“biz olmayan” bir şey yaptık. Bizler binlerce yıllık insan evrimi ve
dönüşümleri ile oluştuk ve hala oluşuyoruz. Duyular, algılar ve ilişkilerle
düşünmeyi öğrendik. Kendi yarattığımız bu yeni tür ise şimdilik bizim
yüklediğimiz verilerle çalışmakta ancak verileri çok kısa süreler içinde
değerlendirip sonuçlar üreterek öğrenebilmektedir. Bugün için istenen görevleri
yapma, cevap bulma ve sonuca ulaşma gibi mekanik ve matematiksel görevler
üstlenen bu yeni türler, zamanla kurulum sırasında yüklenen verilerle değil,
kendi saptadıkları eğilimler ve amaçlar doğrultusunda kendi kendilerini güncelleyebilecek
yeteneğe ulaşabilir. Bu aşamadan sonra kendi algoritmaları ile işlevlerini
güncelleyebilen bu tür, kendisini programlayan kişi veya kurumun sorumluluğunu
aşacak işlevleri de gerçekleştirebilir. Sonuç; artık hak iddiasına muhatap
olacak bir kişi veya kurum değil hızlı bir işlemci var karşımızda.

Kaldı ki, ne tür
araçların ve türlerin yapıldığı konusunda piyasaya çıkarılanların dışında çok
sınırlı bilgimiz bulunmaktadır. Bir örnek olarak, 2019 yılı itibarı ile uzaya 4987
adet uydu gönderilmiş durumdadır.[19]
Bunların çoğunun gönderildiği ülkelerde dahi ne amaçla işlevlendiği bilinmemektedir.
Üzerimizde dolaşıp duran, bilgi toplayan ve gereğinde bize karşı
kullanılabilecek olan bu aletler karşısında hak iddia edebileceğimiz hiçbir
kurum bulunmamaktadır.

Elbette uydular,
robotlar ve yeni nesil akıllı türler konusu hak ve hukuk yönünden karşımıza
çıkacak sorunlar açısından ele alınmaktadır. Bilim ve teknolojinin ve bu
aletlerin hayatı kolaylaştırmaktaki katkısı, insanlığın ilerlemesinde ve
yükselmesinde çok önemli bir payı olduğu ve olacağı gerçeği göz ardı edilemez. Burada
tartışma ve eleştiri konusu olan bilim veya bilimsel yöntem değil, bilim ve
teknolojinin güç, otorite ve iktidarlar eliyle kullanılma şeklidir.

Egemen güç ve
otorite, bilimi pekâlâ istediği gibi kullanabilir ve Halen yönlendirmekte ve kullanmakta
olduğu da söylenebilir.

Robotlar, uydular,
akıllı araçlar gibi yeni nesil teknolojik ürünler sadece fayda veya sakıncaları
açısından değil, düşünce yapısı ve zihin felsefesi açısından da önemli değişim
ve dönüşümlere yol açacak gibi gözükmektedir.

Biyolojik
varlığımız, düşünsel özgürlüğümüz ve insan özgünlüğümüz, yani temel insanlık
ilkeleri ve haklarımız açısından ortaya çıkabilecek sorunlar, belki de yeni bir
etik türünün ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Yazılım ve programcılar kod sayfalarının
en başına “Matematiksel kodlar insan
ilkeleri ve haklarına aykırı sonuçlar üretemez”
gibi bir etiği koyacak
kadar benimseyip ilke edinebilecekler midir, yoksa ne pahasına olursa olsun
bağlı bulundukları kurum, devlet veya egemen gücün talimatları ve çıkarları
doğrultusunda istenen sonuçlar mı önemli olacaktır?

“Hak” mı “İlke” mi?

Hak, anlamı
üzerinde herkesin mutabık kaldığı bir kavram değil, mutabık kalınması da gerekmiyor.
Biz değişiyor ve dönüşüyorsak kavramların da değişmesi ve dönüşmesi gerekir.
Yaşam evriliyorsa kavramların da evrilmesi zorunluluktur.

Hak kavramı tek
başına kullanıldığında anlamı çok net değil. Kullanan kişiye veya kullanıldığı
alana göre farklılaşan ve birbiriyle çelişen anlamlar alabilmekte. Güçlü
olmanın bir ayrıcalığı olarak anlaşılabildiği gibi özgürlük ve adaletin temeli
olarak da anlaşılabilmektedir.

Hak kavramı güç ve
sahipliklerle birlikte, menfaat ve çıkarları da olumlayan ve yasalaştıran bir
kavram. Öyle ki birçok “hak” ancak ortadan kaldırıldığında bireylerin ve
toplumların düzeni daha adil ve yaşamları daha özgür olabilmiştir. Hemen tüm devrimler
ve özgürlük hareketleri hak sahiplerine karşı yapılmıştır.

Toplum ve siyaset felsefesi,
temel kavramları hak, adalet ve özgürlük üçlemesi ile pekiştirmiştir.

Bunlardan herhangi
birinin eksikliği, hepsinin birden eksikliğine yol açmıştır ve halen açmaktadır.
Çünkü hak, bireylerle birlikte egemeni de bağlayan ve sınırlayan hukuk ve
yasalarla tanınmış serbestlik ve taleplerdir. Yerine getirilmediği takdirde
ortaya çıkan haksızlık, önünde herkesin eşit olduğu ve hiçbir yere bağlı
olmayan tarafsız adalet kurumu tarafından giderilir.

Siyasette özgürlük
kavramı, kişinin sahip olduğu iradeyle kimseye zarar vermeden ve kimsenin
müdahalesi olmadan davranışlarını yapabilmesinin serbestliği olarak tanımlanmaktadır.[20]

Ama aşkın bir
zihin kalitemiz olan özgürlük, tanım problematiği olan bir kavram. Tanıma bağlı
kalan anlamla sınırlandıkça özgürlüğünü yitirmektedir.

Yukarıda
tanımlandığı şekilde irade kullanma ve davranış serbestisi gibi temel haklar bize
adil bir toplumda yaşama hakkı sağlamakla birlikte bizi özgür bir insan yapmamaktadır.
Sadece dışarda ve dışımızdan sağlanan bir ortam meselesi değil özgürlük.
Düşüncelerimizin kendi içindeki bağlanmış ve sıkışmışlığından da kurtulmasını
ifade etmektedir. Bilinmeyeni bilinenlerle değil yeni anlayışlara açıklıkla ve
cesaretle sorgulama yeteneğinin kazanılmasıdır. Yani özgürlük yalnızca dış
ortamın değil, zihin ve düşünce kimyamızın da iyileşme meselesidir. Ancak bu
özgürlükle yeni davranış ve anlayışlar kazanıp, kendimizi ve yaşadığımız
toplumu kavrayabilir ve yükseltebiliriz.

Hak kavramını da
bir dış ortam meselesi olarak değil zihin felsefesi temelinde ele almamız ve
sorgulamamız mümkündür.

Türümüze özel bir
hak var mıdır? Yoksa insan hakları olarak listelediklerimiz bir iddia veya
inançlar manzumesi midir?

İnsan ve hak; her
iki kelime de kavram olarak çeşitli anlam sorunları ve zorlukları içermektedir.
Hem insan hem de hak kavramı değişen koşullarda tekrar tekrar inşa edilmesi
gereken anlayışlar doğurabilir.

Güç, sahiplik ve
mülkiyet üzerinden değerlendirilen bir hak anlayışının ve beraberinde getirilen
sayısız yasa ve anlaşmaların bir “insan hakları” belgesinden çok, toplumsal ve siyasal
bir düzenleme olarak görüldüğünü incelemeye çalıştık. İnsan ise neredeyse tüm
siyasi, dini ve felsefi tartışmaların özünde yer almaktadır.

Evrende sayısız
gezegenlerin birinde yaşam sürmekteyiz. Zekâ ve düşünme yeteneklerimizle diğer
canlılardan farklarımızın olduğu gerçektir. Gördüklerimizi, gözlemlediklerimizi
yorumlayabiliyor ve anlayabiliyoruz. Çevremizi değiştirip, yaşadığımız dünyayı
dönüştürebiliyoruz. Uzaya çıkıp evreni ve başka dünyaları anlamaya çalışmaktayız.
Savaşlar çıkarmakta, cinayetler işlemekte, doğamızı ve dünyayı mahvedebilmekteyiz.

Türümüze ait
belirgin özelliklerimizin olduğu kesin, ama bütün bunlar bizi türümüze ait özel
bir hak iddiasında bulunma hakkını tanır mı? İnsan hakları denildiğinde, sanki
insan derisiymişçesine insandan ayrılmaz bir parça gibi biyolojimize tanınan
bir ayrıcalık ve hakkı mı anlıyoruz?

Ormandaki bir
insan, oradaki hayvanlar, bitkiler ve tüm canlılar gibi biyolojik bir canlıdır.
İnsan, türüne özgü bir hakka sahip değil, yani doğamızdan gelen bir haktan bir
insan hakkından söz edilemez. Diğer türlerin ve canlıların üzerinde bir hak
iddiasında bulunmamız için hiçbir sebep yok.

Peki insan, insan
hakkını kimden talep ediyor? Diğer insanlardan, yani insan hakları olan diğer
insanlardan… Öyle ise insan hakları derken tam olarak ne kastediyoruz? Türümüze
özgü bir haktan mı yoksa bir inançtan veya bir iddiadan mı bahsediyoruz?

İnsanlık ailesi
olarak mevcut durumumuz hak ettiğimiz yeri zaten yeterince belirlemiyor mu? Belki
de hak dediğimiz iddia, mevcut durumumuzun bir göstergesi ve halinden başka bir
şey değil. Zekâmız, düşünme, değişme ve değiştirebilme yeteneklerimiz zaten
önemli bir farkımız ve şansımız. Yani diğer türlere göre en azından biyolojik
olarak “hak ettiğimiz” yeteneklerimizi kazanmış durumdayız.

Bunun ötesinde
farkımız var ise zihinsel yeteneklerimiz içinde ve birlikte yaşama kalitesinde oluşmaktadır.
Kendimizi ve çevremizi, başka insanları ve dünyayı bu yetenek ve kalite ile anlamakta
ve değerlendirmekteyiz. İyi isek iyi bir dünya, kötü isek kötü bir dünya yaratmaktayız.
Bu kalite ve yetenekler için türe özgü bir hak iddiasında bulunmamız mümkün değil.
Hak, biz yaptığımızda oluşmaktadır. Yapma etmelerimiz ise kendimiz, diğer
insanlar ve tüm ilişkilerin gözetilmesiyle yapıldığında ilkelere ve ilkeli
davranışlara dönüşmektedir. İlke insana ait.

Kavrayabilen,
değişen, değiştirebilen ve dönüştürebilen bir varlık olarak insan, yapabilirlik
gücünü kendisinin, diğer insanlar, canlılar ve tüm çevrenin lehine
kullanabilmesi ile insanlık ailesini yükseltebilmektedir.

Öyle ise, bir
güce, bir egemene ve sahipliğe değil, ancak bu ilkeler doğrultusunda “sahip
olduğumuz” değil kazandığımız haklardan, yani insan haklarından bahsedebiliriz.
Elbette ilkeler yeterli değil, biyolojik varlığımıza, zihinsel alanımıza ve
özgürlüğümüze müdahale ve tehdit karşısında bizi savunacak yasalara ve adalete
ihtiyacımız bulunmaktadır. Yaşam canlılığın doğası gereğidir.

İnsan hakları
evrensel beyannamesinde 30 madde ile belirtilen hususlar bir egemenin bize
lütfettiği haklar değil, insanlık ailesinin türlü acılar ve deneyimler sonucu
kendisini yükselttiği ilkeler ve değerlerdir. Bu ilkeler haklara öncüldür. Adli
haklar bu ilkeler temelinde ele alınabilir, yazılır, çizilir, değiştirilebilir
ama temel üzerinde oynanamaz.  

Öyle ise yapılacak
olan, tüm egemen devletleri kanunlarının ve kültürel zeminlerinin temeline
insan ilkelerinin ve temel insan haklarının yerleştirilmesini sağlamak ve gerektiğinde
karşı duruşlarla zorlamaktır. Başka bir deyişle yasalar ve toplumsal kültürel değerler
temel insan ilkelerine aykırı olmamalıdır.

Sabah Kalktığımızda

Sabah
kalktığımızda özgürsek ve sağlıklı isek güne haklı başlamıyoruz, şanslı
başlıyoruz. Adalet ve özgürlük bize insanca yaşama şansı vermektedir, yani
böyle bir günde haklı değil şanslı olabiliriz. Böyle güzel bir sabahla başlayan
günü çok az insan yaşayabiliyor.

Bu şansı kendimiz,
diğer insanlar, çevremiz ve tüm dünya için iyi kullanıyorsak, önümüze konulan
metinlerden oluşan bir hak iddiasından değil, içimize işlemiş, zihnimize
yazılmış ve bize katışmış bir haktan bahsediyoruz demektir. Hak, zihnimize yazıldığında,
bir insanın veya bir canlının veya bir ağacın da haklarını içimizde hissediyor
ve onlara zarar veremiyoruz. Kâğıt üzerinde yazılı maddelerden korktuğumuz için
değil, suç olduğu için veya hapis yatacağımız veya günah olduğu için de değil,
sadece insan olduğumuz için. Can dediğimiz cevheri içimizde hissettiğimizde,
vicdan denen erdemin sesini duyduğumuzda başkasının canı da bizim canımız oluyor.
O yandığında biz de yanıyoruz. Hiçbir yasa bu kadar kuvvetli değil.

Ama bize yasa,
adalet ve hukuk gerekmektedir.

Çünkü gün gelip
çattığında en güvenilir olanımız yaman bir hırsız, en doğrumuz adi bir yalancı,
en masumumuz en karınca incitmeyenimiz acımasız bir katil olabilmektedir.
Marifet o gün gelip çattığında insan olmaktadır. Marifet o gün gelip
çattığında, yani tam hırsız olacakken elimizi geri çekmekte, tam yalan
söylerken dilimizi tutmakta, tam katil olacakken durmak ve geriye dönmektedir.
Yani kâğıtta değil hukuk aslında ve içimizdeki vicdanda oluşuyor hak.

Henüz adil ve
özgür bir insanlık ailesinden bahsedemiyorsak da Hammurabi yasalarından
Magna Carta’ya, Fransız İhtilali’nden İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi
’ne ve devam eden süreçte hiç küçümseyemeyeceğimiz ilerleme ve kazanımlar
sağlanmıştır. İnsan varlığının doğası gereği dünyayı iyi bir yere getirmek
zorundadır.

Bertolt Brecht’in
dizeleri ile,

“İyi insan olacağınıza öyle bir yere götürün ki
dünyayı, iyilik beklenmesin!

Özgür insan olacağınıza öyle bir yere götürün ki
dünyayı,

Kavuşsun özgürlüğe herkes,

Özgürlük sevgisi geçersiz olsun!

Akıllı insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki
dünyayı,

Akılsızlık zararlı olsun…”

Yaşadığımız dünya da
tüm evrenle birlikte evrilmekte olup süregelen ve süregiden bir olma hali
içindeyiz. Yaşam içerisinde her şeyle birlikte, iyiler ve kötülerle, doğrular
ve yanlışlarla harmanlanarak ilerliyoruz. Saf bir varlık değiliz ve olamayız,
çünkü akıl almaz bir evren harmanıyız.

İçimizde evrendeki
her şey var. “İnsan” dediğimiz varlık böylesine zengin bir harmanın ismi ise
ustalık bunu cevhere dönüştürmek ve bu zengin karışımla daha fazla insan olmak
olmalıdır.

Hak ve adalet,
kâğıt üzerindeki maddeler olarak kaldığında bizden ayrı ve gayrıdır. Bir de
kâğıda yazılamayan insan kalitesi ve zihin kimyası ile oluşan hak var. İyiden
kötüyü, doğrudan yanlışı çıkarmak, hak denilen cevheri içimizden ve
vicdanımızdan doğurmak, hakkın kendisi olmak. Bir de böyle bir hak var.


Dipnotlar:

[1] Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, “J. J. Rousseau ve Egemenlik Anlayışı Üzerine”, Erişim: 11 Haziran 2019, http://dergipark.ulakbim.gov.tr/esosder/article/view/5000067894

[2] 1000 Kitap Sitesi,” Binboğalar Efsanesi”, Erişim: 09 Temmuz 2019, https://1000kitap.com/kitap/binbogalar-efsanesi–145688/alintilar

[3] Doc.Player Sitesi, “Hammurabi’nin Toprak Kanunları”, Erişim:
21Temmuz 2019,

https://docplayer.biz.tr/109648074-Hammurabi-nin-toprak-kanunlari-yazan-sumeroloji-docenti-dr-mebrure-tosun.html

[4] ŞALOM dergisi, “Yahudilikte Temel Kavramlar”, Erişim: 16
Haziran 2019,

http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-78241-yahudilikte_temel_kavramlar_on_emIr.html

[5] Tarihi Olaylar Sitesi, “Magna Carta”, Erişim: 01 Eylül 2019, https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/magna-carta-103

[6] Independent News, “Magna Carta”, Erişim: 13 Ağustos 2019, https://www.independent.co.uk/news/uk/magna-carta-what-is-it-and-why-is-it-still-important-today-10017258.html

[7] Amerika’nın Sesi, “ABD Bağımsızlık Günü”, Erişim: 20 Temmuz 2019, https://www.amerikaninsesi.com/a/abd-bagimsizlik-gununu-kutluyor-4-temmuz/2848838.html

[8] İnsan Hakları Derneği, “İHE Beyannamesi”, Erişim: 2 Eylül 2019 https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/

[9] Amnesty International, “docs”, Erişim: 3 Eylül 2019, https://www.amnesty.org/download/Documents/POL1067002018ENGLISH.PDF

[10] Amnesty International,” docs”, Erişim:3 Eylül 2019, https://www.amnesty.org/en/what-we-do/refugees-asylum-seekers-and-migrants/global-refugee-crisis-statistics-and-facts/

[11] World Population Review, “Doc”, Erişim: 5 Eylül 2019, http://worldpopulationreview.com/countries/pollution-by-country/

[12] İklim Haber.com, “Abd PARİS Anlaşması”, Erişim: 4 Eylül 2019, https://www.iklimhaber.org/abdnin-paris-anlasmasindan-cekilmesinin-1-yili-pismanliklar-teselliler-ve-yeni-umutlar/

[13] Unesco, “Confucian Approach”, Erişim: 20 Eylül 2019, https://en.unesco.org/courier/2018-4/confucian-approach-human-rights

[14] Düşünüyorum Dergisi, Ütopya ve Hayal, Erişim: 10 Eylül 2019, http://www.dusunuyorumdergisi.com/utopya-ve-hayal-vadedilmis-ulke-ve-ote/

[15]
Çobansoy Gökçe. (2019) İnsan Hakları Açısından Kişisel Verilerin Korunması
Sorunu
, Yüksek Lisans Tezi. TC Maltepe Üniversitesi

[16] Düşünüyorum Dergisi, Ütopya ve Hayal, Erişim: 10 Eylül 2019, http://www.dusunuyorumdergisi.com/utopya-ve-hayal-vadedilmis-ulke-ve-ote/

[17] IPPNW, “Gulfwar facts”, Erişim 10 Eylül 2019, https://ippnw.org/pdf/gulfwarfacts.pdf

[18] HRW org, “World Report”, Erişim: 7 Eylül 2019, https://www.hrw.org/world-report/2019/country-chapters/syria

[19] Pixalytics, “Satellites orbiting report”, https://www.pixalytics.com/satellites-orbiting-earth-2019/

[20] Felsefegen, “Hak ve Adalet”, Erişim: 11 Eylül 2019, http://www.felsefe.gen.tr/siyaset_felsefesi/hak-adalet-ve-ozgurluk-kavramlari-nedir-ne-demektir.asp