Spinoza’ya karşı olan hayranlık nereden gelir? Filozofa ülkemizde de yeterince temellendirilmemiş bir hayranlık var ve bu bana öyle geliyor ki o zamanlar Yahudi topluluğu içinde maruz kaldığı ağır saldırılara karşı sergilediği tutarlı ve dik duruşundan kaynaklanıyor. Spinoza’ya ve felsefeye olan ilgi ve bilgilerini biraz daha artırmış olanlarda bu hayranlığın muhtemelen daha derin anlamı var. Spinoza, Öklitçi geometrik yöntemi benimsediği için tanımlarla çalışır. Bu, onun felsefesini nispeten daha açık ve anlaşılır kılar.
Fakat eğer gözlemlerimden çıkardığım bu sonuç doğru ise onun felsefesini hemen herkesin gözünde ilk bakışta güçlü kılan bu özelliği, kanımca onun felsefesinin esasında en zayıf yönlerinden biridir. Zira tanımlar ilk bakışta konuyu anlaşılır kılıyormuş gibi görünse de aslında onu basitleştirir.
Felsefede olduğu gibi birçok başka bilimde de tanımlar mantıksal tutarlılık içerebilir fakat mantıksal kanıt içermez ve mantıksal kanıt da getiremez. Mantıksal tutarlılık içeren her şeyin gerçek olma diye bir zorunluluğu da yoktur.
Bu nedenle Heidegger, irrasyonel gizli teolojik bakışını aynı zamanda hem felsefiymiş hem de mantıksal olarak tutarlıymış gibi gösterebilir. Fakat felsefenin öncelikli konusu olan düşüncenin temellendirilmesi de ontolojik olmak zorundadır.
Ontolojik olan her şeyin, bir oluşum olarak ortaya konması gerekir, çünkü varlıkta olan her şey oluşur; düşünce de varlıkta oluşur ve varlıkta oluşum olarak temellendirilir. İşte, Spinoza’nın felsefenin asıl güçlü yanı kendisini neredeyse hiç algılanmayan bu bağlamda gösterir.
Spinoza, sadece Öklitçi geometrik yöntemle çalışmaz. O bir ontologdur ve bilgiyi, düşünceyi, yöntemi, mantığı ve sonunda ahlaklılığı ontolojik olarak temellendirmeye çalışır. Bu girişimi Spinoza’yı çokluğun birliğini temellendirmeye çalışan diyalektikçi yapar.
Spinoza’nın sistemi hareketten yoksun ve bu nedenle statik de olsa; bu onun ilkesel olarak diyalektikçi olmadığını göstermez. Diyalektik yöntem de zaman içinde oluşmaktadır ve Spinoza’nın döneminde diyalektik, çokluğun birliği olarak ilk başta ancak statik olarak kurulabilirdi.
Bu nedenle Spinoza ne tam bir Öklitçi gibi salt formalisttir ne de ilk bakışta sanıldığı gibi tümdengelimci yani indirgemecidir. Spinoza, her şeyden önce bir ontolog olduğu için eşyaya kendi formel tanımlarını empoze etmek yerine eşyanın kendi yasallığını keşfetmeye çalışır.
Böylelikle Spinoza’nın, Hegel’i de hayran bırakan asıl güçlü yanını yakalarız: Onun, felsefeyi Thomas Hobbes’ta da olduğu gibi bir sistem olarak kurgulamasını tüm sonuçlarıyla ancak bir diyalektikçi göz ile bakınca görebiliyoruz.
Spinoza, tümdengelimci bir indirgemecinin tersine felsefe sisteminin tüm unsurlarını bütünü kendi tikelliğinde temsil eden uğraklar olarak tasarlar. Tümdengelimci yönteme dayalı kurulan sistemlerde, sistemin unsurları temelde olana bağımlı kalır, kendi tikelliğini geliştiremez.
Diyalektik olarak kurgulanan sistemde, her bir uğrak bütünü kendi tikelliği açısından temsil ederken aynı zamanda kendisinden önceki uğrağın içinde ve onun zıddı/yadsıması olarak olgunlaşıp tüm oluşum sürecinin sonucu olarak ortaya çıkar.
Spinoza’nın sistemine bu açıdan bakınca; “zihnin doğası ve kökeni” doğadır. Doğa, diğer bir deyişle madde, Latince orijinal metinde “mentis” dediği, Hegel’in “Geist” kavramıyla karşıladığı birçok farklı anlamı olan kendi zıddını yani düşünme kapasitesini yaratıp ortaya çıkarır.
Duygular, doğanın olduğu kadar canlılık anlamına da gelen “mentis”in de hem ürünü hem de yadsımasıdır. Doruk noktasında bulunan akıl hem tüm sürecin ürünü olarak hem de salt duygusallığın kaçınılmaz sonucu olan esaretin yadsıması, özgürlüğün olanaklılığı olarak ortaya çıkar.
Not: Bu özgürlük söylemini, ulusumuzun özgürlüğünün tesisi için girişilen süreçte direnişin bir sembolü olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımıza adıyorum.