İsa’nın “İlk taşı günahsız olanınız atsın”[1] sözünü örnek gösterirken, kendi elinde taşıdığı taştan bihaber olanın manevi yoldaki oyalanması, bu tatsız oyuna son vermeyi seçecek samimiyete gelene ve ötekileri eleştirme hakkını kendinde bulduğu her an, bu zehri bünyesine almak yerine aynada gerçekten kendine bakma edebine varana dek sürer…

“Edep” başlığı, batıni gelenek kadar yaşamın içinde de o derece farklı boyut ve mertebelere yayılmıştır ki, tamamını konu edinmek güçtür. Tıpkı, anlamaya ve hal edinmeye niyet eden insanın tüm süreçlerde yaşayacağı gibi, ‘akli olarak anlama’ ile sadece bir giriş yapacağı bu konunun da büyük bölümünü ancak yaşamın içinde ve kendi süreçlerinde deneyimleyerek varlığına katması mümkün olur. Bunun yanında, anladığını varsayıp, zaman içinde edebin temel ilkelerinden -bir unutma haliyle- uzaklaşması da azımsanmayacak bir ihtimal dâhilindedir. Çünkü içsel yolculukta çoğu zaman olan odur ki, yolcu bir meseleyi akli olarak anladığında kendini onu aşmış zanneder. Oysa hali, davranışları, kararları ve insanlarla etkileşimleri üzerinden bakıldığında, bu konuyu içselleştirmekten oldukça uzak kaldığını ilan etmektedir. İşte kendini kandırmanın en sıkıntılı örneklerinden biri, bu türde bir kendini kandırmadır ki, bununla yüzleşecek samimiyeti kendinde açığa çıkarmadığı takdirde, bir ömür kendini ‘mana yolunda’ zannederken, aslen yerinde sayma riskini göze almış olur…

Nefsin bu eğilimleri nedeniyle, edep ile ilgili en kritik noktalardan biri “anlam ve mana peşinde olanların unuttuğu edep” konusudur. Bu başlığın anlaşılması, hem bu yolculukta sıkça şahit olunan ‘unutkanlık’ hem de nefsin çabucak içine düştüğü ‘oyalanma’ hallerine dikkat çekmesi bakımından önemli bir hatırlatma işlevi görebilir…

Bu bağlamda ‘edep’, üç alt başlık üzerinden açılabilir: Yolu sürerken edep, yol arkadaşları ile ilişkide edep ve gündelik yaşamdaki çevresiyle ilişkide edep…

*

Yolu sürerken edep; dile getirilen hikmetleri anlamaya çabalamak, tutulan aynaların gereğini yapmak, aktarılan ilmi tefekkür etmek, öğrendiklerini hayatına geçirerek hal edinmek, huylarıyla alışkanlıklarını daha erdemli olanlarla değiştirmek, her daim nezaket ve düşüncelilik üzere varoluşunu devam ettirmek gibi sayısız inceliğe dikkat edilerek korunur. Tüm bu süreçlerde, manaya talip olan yolcu; kendini öne çıkarmak, çiğ davranışlar sergilemek, olmayacak yerlerde olmayacak şeyler söylemek, kemalat sahibi dostuna saygılı davranırken bu yoldaki arkadaşlarına bu saygıyı göstermemek, bir söz söylemeden evvel o sözü tartmamak, ötekiler hakkında zanlarından oluşan fikirlerini dedikodu malzemesi yapmamak ve incelik, nezaket ve dengeden yoksun davranışlarda bulunmak gibi özensizlikten kaynaklı ham nitelikleri bünyesinden atmalıdır…

İnsan-insan ilişkisinde, kemalatına güvendiği irfan sahibinin halini olabildiğince kendine örnek almak ve hayatın içinde de bu özenle yaşamaya çalışmak esastır. Kâmilin karşısında saygı, onun haline talip olan insanın zaten doğal akış içinde göstermesi olağan bir davranıştır. Esas olan, aynı saygı ve sevgiyi çevresindekilere de yansıtabilmesidir ki, nice nefsin sınıfta kaldığı ve bazen bir ömür aşamadığı nokta çoğunlukla budur…

Çoğu insan en büyük düşüncesizlik, baskı ve zulmü en yakınlarına yapar. Bunun dışında; günlük yaşam, iş hayatı veya sosyal ilişkilerde çekidüzen verilmesi gereken birçok huy, davranış ve tavır bulunur. Bunlarla yüzleşemediği takdirde, aradan bir ömür geçse dahi, sahibinin yerinde saymaya devam edeceği bir gerçektir. Kâmillerin yanında 20-30 sene geçiren ve sohbetlerinde bulunanlar vardır. Lakin çevrelerine sıkıntı çektirmeyi, ötekileri yargılamayı, insanların arkasından olumsuz sözler sarf etmeyi, dedikoduyu, kıskançlıkları, tepkisellikleri, düşüncesizlikleri ve nefsin diğer olumsuz sıfatlarından nicesini bırakamazlar. Başka yolları ve yolcuları küçük görürler. Kendi aralarından bu yola değer katanlar çıktığında, içlerinden yükselen kıskançlıklara ve bu duygulardan kaynaklanan söz ve davranışlara engel olamazlar. Daha kendileri bu haller içinde debelenirken, başkalarına tavsiye ve yönlendirmelerde bulunurlar. ‘Bu yolun eskisi’ oldukları düşüncesinin beslediği sinsi kibir, onları, kendilerinden talep edilmeden ötekilere bir şeyler öğretmeye veya aktarmaya çalışmak gibi olgunluktan uzak hallere yöneltebilir. Bir başka deyişle, eskilerin söylediği gibi, insan kendini ne kadar kandırırsa kandırsın ve üstüne hangi kıyafetleri alırsa alsın, eninde sonunda “kırmızı gömlek görünür…”

Oysa bu hal üzere kaldıktan sonra, isterse asırlar geçsin, nefs eğitimine öncelikli olarak muhtaç olan, bizzat kendisi olmaya devam etmeyecek midir? Çünkü bu yol ve yolculuk bir ‘zaman’ işi değil, ama ‘uygulama’ işidir. Uygulama olmadıktan sonra aradan ne kadar zaman geçtiğinin herhangi bir anlamı olabilir mi? Bu tıpkı ilkokul birinci sınıfta bir ömür ders tekrarında takılmaya benzer. Aradan 20-30 yıl geçince, sürekli sınıfta kalıp ders tekrarı yapanın olgunluğundan veya diğerlerine öğretebileceği bir şeyden bahsedilebilir mi? ‘Bu yola çıkanların ne yapmamaları gerektiğine dair bir örnek teşkil etmek’ dışında, hayır. Daha kendisi en önemli ve temel adımları atmayı ısrarla reddetmişken, yürüyüp koşmak üzerine kime ne söyleyebilir? Kimi yargılayabilir? Kimi değerlendirebilir? Bu halleri ve içinde bulundukları nefs durumlarıyla, yaşları kemale ermiş görünmesine rağmen, aslında daha yolun ilk basamaklarında öğrenmeleri gerekenleri içselleştirerek varlıklarını olgunlaştırmamış, ama bunun yerine bolca teorik bilgi biriktirmiş çocuklar gibi kalır, bu zanlar üzere yaşayanların hepsi…

Bu yoldaki en sinsi yanılsamalardan biri, meselenin sadece bir kâmilin yanında oturup, anlatılanları akli olarak anladığını düşünürken, bu anlama süreçlerini bir oyalanmaya çevirerek, öğrendiklerini yaşama katmak konusunda hiçbir şey yapmadığının farkında dahi olmama yanılsamasıdır. Uzun seneler sonunda hala bu halde kalınmışsa, insanın kendine sorması gerekir, neye yaramıştır bunca sene diye…

Oysa yaşadığı darlıklar, içsel sıkışmalar veya psikolojik sorunlar üzerinden “Ben acaba bir şeyleri yanlış yapıyor olabilir miyim? İçimde hala yargılama, kıskançlık, öfke, kibir, dedikodu, hırs veya olumsuz düşünceler taşıyor olabilir miyim?” diye sorduğunda, eğer yeterince samimi ise, yanıtları, yaşama geçirmediği erdemler ve ilkeler üzerinden alabilmesi mümkün olabilir insanın. Ancak bir yandan ‘yürüyormuş gibi’ göründüğünden ve kendini buna inandıracak bir yaşam kurgusuna sahip olduğundan, kendine dışarıdan bakabileceği bir mesafeye çıkarak o manzarayı görmesi ve bununla yüzleşmesi zor olur. Bir yandan ‘dini sadece şekil şemail üzerinden yaşayıp da esas olanı yapmayanları’ eleştirirken; farkında değildir, aynı şeyi başka görüntüler altında bizzat yaptığının ve bu haliyle, başta kendisinin masum olmadığının. Bu tıpkı İsa’nın “İlk taşı günahsız olanınız atsın” sözünü örnek gösterirken; elinde taşıdığı taştan bihaber olanın haline benzer…

Bu yaygın hale, bir bakıma ‘manevi görünen rüyasından başını kaldırmak yerine, o rüyanın konforunda oyalanmayı tercih etmek’ de denebilir ki, bu durumda ne aklı ne bilgileri ne de öğrenmek niyetiyle yaptığı gidip-gelmeler fazlaca bir işe yaramıştır. Ancak yine de bu tür süreçlerin tamamen işlevsiz olduğunu söylemek de eksik olur. Günü gelip de bu haller üzere kendini kandırdığının farkına varanlar için bu deneyim, aklen öğrenme sürecini bir oyalanmaya çevirerek gerçek işten kaçmanın insana ne kadar ciddi bir zaman kaybettirebileceğini anlatan paha biçilmez bir idrake kapı açma potansiyeli taşır…

*

İç âlemde bahsi geçen süreçler devam ederken, dış âlemde de bir yandan bu yol vesilesiyle nice insanla tanışmaya devam edilir. Kimi tanışıklıklar bir ömre yayılacak dostluklara dönüşür, kimi ise belli bir mesafede kalır. Her insanın esma dizilimi ve varlıksal nitelikleri farklı olduğundan, herkesin birbiriyle aynı derinlikte veya yakınlıkta ilişki kurması beklenemeyeceği gibi, bu, yaşamın doğasına da aykırıdır. Ancak bu yola yakışan tutum, ‘belli bir mesafede olmak’ ile ‘olumsuz bir zanna veya tutuma sahip olmak’ arasındaki ince çizginin ayırt edilebilmesinde yatar. Çünkü ‘anlamak’ adına bir araya gelen ve ‘irfaniyet’ ile bağ kurma niyetinde birleştiklerini ifade edenlerin, nefsin en temel olumsuz özelliklerini daha birbirlerine dahi yansıtmamayı başaramamaları, içinde bulundukları değerli alana yakışan bir tutum olmaya en uzak seçenektir…

Basit bir örnek vermek gerekirse; her insan bilir ki, daha kendi içinde olup bitenlerden bihaberken, ötekilerin yaşamlarının detaylarına hâkim olması mümkün değildir. Onların hangi süreçlerden geçtiklerini, neler yaşadıklarını, neden o hal üzere olduklarını bilemez. Dolayısıyla, insanın en yakınları hakkındaki bilgisi bile, yeterli olmaktan çok uzak ve eksiklerle dolu veriler üzerinden elde edilirken; bunlara bir de kendisinin sübjektif ve nefsine uyan çarpıtılmış yorumlarının katılmasıyla, ötekiler hakkındaki zanlarının tamamına yakının -doğası gereği- gerçeklerden son derece kopuk olduğu aşikârdır. Bu durumda, içinde veya dışında insanları yargılayarak sadece kendi gafletini ve vebalini büyütmüş, kendi yoluna taş koymuş ve uzatmış, kendi bünyesini zehirlemiş ve kirletmiş olacaktır. Bu tür ‘içsel yargılama’ eğilimleri, nefsin maneviyata sadece kendini oyalamak üzere bir başka oyun gibi yaklaştığını, ama gerçek anlamıyla o ahlaka, o edebe ve o irfaniyete yönelik niyetinin samimi olmadığının ilanı olacaktır. Dışına yeni kıyafetler alınmış ama içteki ‘kırmızı gömlek’ çıkarılmamıştır…

Bu ve benzeri örneklere istisna, insanın doğrudan kendine yansıyan, onu hedef alan ve hayatına etki eden durumlardır ki, bu durumda düşüncelerini ötekiyle paylaşmasında bir yanlış yoktur. Bu şekilde, karşı tarafın da savunmasını alarak, en azından yargısını gerçeğe biraz daha yaklaştırma fırsatını da elde etmiş olacaktır…

Bu nedenle, bu yolda yürüyenler, içlerinde bir sorun hissettiği anda düşüncelerini ötekiyle paylaşmalı ve birbirini ‘gerçek anlamıyla’ dinlemelidir. ‘Dinliyor gibi yapmak’ değil, ama gerçekten dinlemek, karşısındakinin gözünden kendine bakabilmek ve söylenenlerde haklı yanları bulup kendine pay çıkarmak anlamını taşır. ‘Mana’ya talip olanlardan, en azından, insan etkileşiminin söz konusu olduğu alanlarda bir tarafın tamamen masum veya külliyen suçlu olmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu idrak etmiş olması beklenir. Her olay ve olguda, her zaman herkese düşen paylar vardır. Her iki tarafın da birbirini bu durumlarda gerçekten dinlemesi ve orta noktada buluşması, bu tür sıkıntıların oluşmasını ve aynı niyetle bir araya gelmiş olan insanların hem kendi iç âlemlerinde hem de birbirleri üzerinde rahatsızlık yaratmalarını baştan önler…

Bu elbette sadece bir örnektir. Yoksa nefsin nice olumsuz sıfatı bulunmaktadır. Herkesin takıldığı veya düştüğü ana başlıklar farklıdır. Bu nedenle, bu yolun yolcusu, ancak her biri için benzer tefekkürleri hakkıyla yaptığında ve samimiyetle o yanını değiştirdiğinde, gerçek bir adım atmış olur…

*

En kritik, en gözden kaçan ve en önemli konulardan biri odur ki, yolun en başında öğrenilen temel yapıtaşları, yolda yürüdükçe unutulmaya başlanır. Oysa hiçbir yapı, temeli olmadan ayakta duramaz. Ve bu alanda, o temel; en önemli kurulum ilkeleridir. Yeni bilgiler aldıkça unutulmaları ise, zamanla içsel bir çelişki yaratarak, bunun sıkıntılarını sahibine yansıtacaktır. Üniversiteye hazırlanan bir öğrencinin dört işlemi unuttuğunda kendini içinde bulacağı durum neyse, bu yolculukta aynı unutkanlığı gösteren nefsin de kendini içinde bulacağı durum o olacaktır…

Bu durumda aslında ne olmuş olur? Daha önce rüya gören nefs, bir rüyayı bırakıp başka bir rüyaya dalmış olur. Bu nedenle anlayış, kemalat ve erdemin gerektirdiği hallere geçiş yapma oranı her devirde son derece düşük kalmıştır. Çünkü mesele sadece anlama meselesi değil, anladığını hal edinme, onunla yaşama ve kendine (aynı zamanda da ötekilere) karşı samimi ve dürüst olma meselesidir. Bunun ise çoğu zaman nefsin işine gelmediği, bilinen bir diğer gerçektir. Ve bu hallerin bu kadar yaygın olma nedeni de budur…

Kemalat sahibinin yanında bulunmasına rağmen olumsuz sıfatlarını ısrarla dönüştürmeyen nefs, okuduğu bir kitap veya metin neticesinde aynada dürüstçe kendine bakma edebine ve samimiyetine gelebilir mi? Elbette hayır. Bu, insanın beşerî yanından çok fazla şey beklemek olurdu. Bu durumda, tıpkı kemalat sahipleri gibi, metinler ve geriye kalan her şey de ancak buna hazır olan ve iç abdestini koruma niyetinde samimi olanlara bir anlam ifade edecektir. Tıpkı sayısız kitap okuyup, sayısız kez irfaniyet sofralarında bulunmasına rağmen, oradan aldıklarının pek azını bünyesine geçirdiği gibi; niyetinde samimi olmayan ve kendisiyle yüzleşecek cesarete gelmeyenin yapacağı şey de bellidir: Hiçbir şey olmamış gibi rüyasına devam etmek…

[1] Yuhanna 8:9

 

*Yazarın, Bugünün Tasavvufu” isimli kitabından alınmıştır.

 

 

Çağrı Dörter
+ Son Yazılar