Kendi ve Kendi Olmayanın Kurgul Diyalektiği

20 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Giriş:

Öncelikle, Türkçenin felsefe yapmayı ne kadar kolaylaştırdığını gösterecek bir kavramla karşı karşıya bulunmak güncel (!) bir fırsattır. Felsefe aynı zamanda olgudaki karşıtlıkları birlikleri içinde bulma, tanıma ve anlama ve kavrama olarak da anlaşılmalıdır ki –her olgu karşıtlıklar, olumluluk ve olumsuzluklar yumağıdır. Çünkü felsefe somut olguyu anlar ve olgu diyalektik kurguldur, ama sözcükler ve sıradan dil olgunun bütünlüğünü ayrıştırır ve parçalı görür ve gösterir. Bazı sözcükler, bazı dillerde bu parçalanmışlığın yerine, parçaları kökensel birliği içinde somut haliyle gösterir. Dilimiz bu sözcükler açısından çok zengindir.

Bu anlamıyla yabancılaşma sözcüğü; kendi karşıtını da içinde taşır, karşıtı yabancılaşmanın konusu olarak, yabancı olmayan kendi’dir, kendi ise kendi’ne yabancı olamaz, ama bir şey potansiyel ve kendindeyken, henüz kendi de değildir, çünkü edimselleşmemiştir. Öyleyse kendisi hem kendidir hem de kendi olmayandır. Çünkü kendi olacaktır ki, kendi olmadığı için bunu yapmalıdır. Sözcük bize dolaylı olarak kendini, ama dolaysız olarak ise kendine yabancıyı, kendi olmayanı verir. Biri ötekinin içinde yansımış olarak vardır.

Yaygın kullanımıyla yabancılaşma kavramının içeriği şudur: İnsan doğuştan edimselliği içinde verilidir. Ne olması gerekiyorsa odur. Ereği özgürlükse özgürdür. Kendinde ne ise gerçekte de o’dur, kendisidir. Ancak içine doğduğu toplumsal ilişkiler, toplumsal-nesnel tin, bu verili özgürlüğünü ya da kendi olarak özgürlüğünü elinden alır. Böylece insan doğal olarak kendinin olan, yani doğuştan getirdiği özgürlük, etik ve estetik değerlerini yitirir, toplumsal ilişkilerin kendinden ayırdığı şey ile özünden uzaklaşır, kendi olmaya son verir. Kısaca özünden-kendinden ayrı düşer ve kendine yabancılaşır.

Kavramın bu açıklanışı başlangıç verisi olarak kendine Rousseau’nun ünlü saptamasını alır: “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur.” [1]

Rousseau cümlenin devamında şunları söyler: “Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır. Ancak böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir. Bu değişme nasıl olmuş? Bilmiyorum. Bunu meşrulaştıran nedir? İşte bu soruya karşılık verebilirim.” [2]

Rousseau, saf bir kabulle, insanı doğuştan özgür olduğunu varsayar, nesnel tin’i ise bu özgür insanı tutsak kılıcı… Ancak şunu düşünmez; insanın içine doğduğu nesnel tin olmazsa, onu özgür kılacak bir tini kendi başına nasıl ve ne kadar zamanda oluşturabilecektir? Oysa ne çocuk özgür olarak doğar (bu doğal olarak da olanaksızdır) ne de içine doğduğu toplumsal tin, ne kadar gelişmiş olursa olsun onu doğrudan özgürlüğe taşır. Nesnel tin olmadan özgürlük olanaksızdır, ancak nesnel tinin varlığı özgürlüğü zorunlu kılmaz. Yine de Rousseau, kendisi özgürleşmiş ise içine doğduğu ve o tutsak kılıcı olarak varsaydığı nesnel tin yoluyla özgür olmuştur.

Daha antik Yunan tininde bile insan özgürlüğünün olanağı doğmuştu, o nedenle de Sokrates, Platon, Perikles özgür insanlardı. Ama toplumsal tinde var olan ve onun çok derinlerinde bulunan bu bilinç ve olanak herkes için değildir. Çünkü oluşmuş olan nesnel tin, kendiliğinden özgür insan oluşturacak kadar gelişmemiş olması bir yana, bu tinin özgürlüğü yaratısı, her zaman öznel bir çabanın sonucu olarak da kalacaktır. Günümüzde bile özgürlük tini için en gelişmiş Avrupa ülkelerinde bu tinin içinden özgür insan çıkması genel değil, rastlantısaldır.

Feuerbach’ın, insanın dinsel olanda kendine yabancılaşmış olduğu görüşü, Marx’ın emeğe yabancılaşma ile insanın toplam olarak kendine yabancılaştığı görüşü, bu her iki görüş de insanın bütünsel tözünden ayırtılmış, soyutlanmış olarak ele aldıklarını gösterir. Böylece Feuerbach, insanın tinsel bir varlık olarak dinsel bir varlık da olmasının zorunlu olduğunu yadsırken, Marx, insansal özü ekonomik faaliyete indirger. İnsan için araçsal olanı amaçsal olana, ilineksel olanı tözsel olana değiştirir. Feuerbach, insanın dinden kopuşuyla özgürleşebilecek ve yabancılaşmasını yenebilecek olduğu sonucuna varırken, Marx ise insanın ürettiğinin kendisinin olduğu zaman, yabancılığını aşacağı ve özgürleşeceği sonucuna varır. Her iki görüş de insanın tinsel varlık oluşunun sınırlı kavranışından kaynaklanır.

Yabancılaşma Kavramı:

Konumuz insandır. Yabancılaşma kavramının kendisi, bize edimselliği, bir işi –ki süreçtir, anlatır. Her süreç oluş’tur. Ama yabancılaşma sözcüğü aynı zamanda yabancılaşan şeyi içerir, bir şey vardır ki yabancılaşır ya da önce yabancılaşan şey var olmalıdır. Var olan şey ise önce, başka bir şey değil, kendidir, öyleyse süreç ‘kendi’ olan bir şeyin kendi olmaktan çıkıp kendi olmama haline gelişini imler.

Oysa oluş-süreç kendinde olandan edimselliğe geçiştir. Edimsellik bir kendi olma sürecidir ki içinde olumsuzunu da, yani kendi olmayanı da kapsar.

Bütün kavramlar kendinde halleri (kipleri) içinde, bir başka deyişle potansiyel hallerinde süreçsizdir, süreçleri ise edimselleşmeleridir. İncir çekirdeği henüz ne incir ağacı ne de incirdir, edimselleşmesinde ağaç ve incir olacaktır, ama nasıl edimselleşeceği sürecinde ortaya çıkacaktır. Sürecin başlangıcı olarak verili olan ise ‘kendi’dir. Süreçsiz kendi, kendinde olarak donmuş bir şeydir ki, aynı zamanda kendi değildir. Süreç ise kendi olmayan kendinin edimselliği olarak kendileşmedir.

İnsan ve başka her şey, kavramında, kendi olma ile olamama arasında ki diyalektiğin kurgulluğudur; hem kendisidir hem değildir, iki yanın olumsallıkları kurgul yapıda, yani ‘olumsalda’ gömülüdür, ama donmuş olarak değil, sürekli devinimin dengesi olarak. Kavramda, başlangıç kendi, süreç ise kendinde olmamaya doğru bir evrilme gibi durur. Oysa başlangıç kendi değildir, sadece potansiyel kendi’dir, kendi olmak için ya da kendi olamamak için bir başlangıçtır. İnsan oluşta hayvan (doğal moment) ve tinsel’in birliğidir. Ya da düşünce ve güdüselliğin, aynı anlamda olmak üzere sonsuz ve sonlunun, evrensel tekilin…

Kendinde kendi, verili olandır. Verili olan oluşmalı ve bilinmelidir, yoksa süreç bilinemez olarak sürecek ve içeriksiz boş süreç olacaktır.

Gerçekten yabancılaşma kavramını kullananlar bu hareket noktasını, ‘kendiyi’ ne olarak biliyor? Burada kendi dediğimiz şey kendinde insandır. Öyleyse kendi olarak insan nedir?

Bütün felsefe tarihi ve toplumsal bilimler sonsal olarak bu sorunun yanıtına yönelimlidirler. “Kendini bil! Kendini bilen Rabbini bilir” gibi özdeyişler hem kavramsal bilme hem de dinsel bilinç anlamında, hem genel olarak bilgiye hem de dinsel bilgiye yönelik çabaların ereğini özetlerler.

Gerçek felsefe, antik Yunan’da bu belgiyle ortaya çıkar. İnsanın ne olduğu, bilginin ne olduğu ile eklemlenir. ‘Kendini bilme’den, bilmeyi bilmek anlaşılır. Kendini bilme ya da bilmeyi bilme ereği, antik Yunan felsefesinin ereği olmakla kalmaz, aydınlanma filozoflarının da temel sorunları olmaya devam eder. Çünkü henüz kendinin, insanın ne olduğu ile ilgili doyurucu bir bilgi oluşmuş değildir, antik Yunan olsa olsa bu araştırmaya bir giriştir. Descartes, Spinoza, Locke, Hume, Kant, Fichte, insan anlağının ne olduğu sorununu felsefelerinin merkezine koyarlar ve bütün keşifleri, katkıları bu konu ile dolaysız olarak ilgilidir. Hegel’in mantık bilimi bu ereğin edimselleşmesinin bir biçimini sunar. İnsanın ne olduğu sorunu taze ve çözülmemiş bir sorun olmaya öylesine devam eder ki, Freud ve psikoloji bilimi henüz yüz yıllık bir geçmişle bu alanın bir boyutu olarak yepyenidir.

Tin’in bu kendine olan ilgisi ve bu ilginin tekil bireylerdeki baskısı, kendini bulma yolundaki keşifler, bireylerin çabalarının toplamı olarak, önümüze nesnel tin olarak gelir.

İnsan tinsel bir varlıktır. Tinsel sözcüğü bir ‘anlık’ gerecine dönüşmüş her şeyi kapsar, ama tüm bu gereçlerin içinde çekirdek olarak veya yalın olarak düşünce bulunur ya da düşünceden yoksun bir tinsel biçim, gereç yoktur. Düşünce sonsuz bir güçtür, insan eline geçirdiği bu araç ve aynı zamanda gereç ve aynı zamanda erek ile kendi olmaya çabalar. Kendi olması, karşıtında başkasının olmamasını gerektirir, başkası olmaması sınırlanmaması amacının gerçekleşmesidir, bu ise özgürlüktür, kendinden başka her bir sınırlayıcının ortadan kaldırılması ya da kendinin kılınması özgürlüğün edimselleşmesidir. Öyleyse insan basit bir düşünce varlığı değil, özgürlük varlığıdır. Özgürlük ereği karşısında düşünce, araç ve gereç işlevindedir. Ama özgürlük henüz erektir, boş bir erek, edimsel değil. Öyleyse insanın kendisi henüz ‘kendinde’ özgürlüktür. Edimsel değil, boş bir özgürlük, yalnızca olanak olarak var olan bir özgürlük.

Kendinde Şey, Kendinde İnsan:

Felsefenin bazı soyut kavramlarını tanırız, ama çoğu zaman ne işe yaradığını, nerede kullanıldığını, kullanmamız gerektiğini bilmeyiz. Bu durum soyut kavramların işlevsizliğinden değil, bizim felsefeye dışsal oluşumuzdan kaynaklanır. Doğal anlağın felsefe ile en büyük sorunu bu kavramların kullanıma sokulmasında kendini gösterir. Daha derinden baktığımızda ve kavramsal düşünmeye başladığımızda bu soyut kavramların adeta düşünmenin iskeletini oluşturduğunu ya da logosun, ‘kendinden’ hareket edenin, düğüm noktalarını oluşturduğunu, onlarsız düşünmenin ise yöntemsiz, soyut, keyfi düşünceler yığını elde etmekten başka bir işe yaramadığını fark ederiz. Yöntemsiz düşünmenin en ürkütücü sonucu, yöntemin kendi akışında, kendini sınırlayan ve düzene koyan etkinliği yerine, öznelliğin kendi sınırlamaları ve başıboş ilerlemesi ile elde edilen kavramdan kopmuş, boşlukta sallanan sonuçların elde edilmesidir.

Kendinde-şey kavramı, soyut ve logosun üzerinde yürüdüğü arı kavramlardan biridir. İlk kurgul moment, oluştur. Oluşta, henüz yok olan var olmuştur. Oluş öncesi her şey kendindedir. Aristoteles buna potansiyel demişti, Hegel ise ‘kendinde-şey’. Henüz kendi içinde saklı olan. Oluş; kendinde olandan, kendi için olana geçiştir, saklı olanın açığa çıkışı.

İnsan doğuşunda kendinde dediğimiz kiptedir. Düşünmeye başlaması oluşa giriş ya da ‘kendi için’ olan kipliğe geçiştir. Oluş, kendi olmayana karşı oluştur, çünkü henüz kendi değil, yalnızca potansiyeldir; soyuttur ve somutluğu kendi olması için devinimdir. Öyleyse devinen nedir? Kendi olmak isteyen ile kendi olmaya engel olan yanın devinimi. Kendi olmaya engel olan moment nedir? Sonsuzun karşısında sonlu olan ya da evrenselin karşısında tekil olan… İnsanda ise sonsuza ve evrensele karşılık gelen düşünsel yan ile sonluya ve tekile karşılık gelen doğal yan.

İnsanın özüne yabancılığı (kendi olmama kipi) dışsal bir yan değildir. Zaten insan doğuşunda kendi değildir, potansiyeldir, edimsel değildir, yani kendi olumsuzudur, henüz var değildir, var olduğu kadar yoktur da. Varlaşmasıoluşacaktır.

İnsan, iki yandan doğa ile kuşatılmıştır, İçten ve dıştan. Potansiyel haldeki kendi, kendi olma sürecinde, hem iç doğası, hem dış doğa tarafından olumsuzlanacaktır. Çünkü doğa her durumda kendi olan öznenin, özgür olanın karşıtıdır, çünkü doğadır ve bağımlıdır-karşıt olumsuzdur ve olumsuzlayandır ve elbette düşünsel özne olan yan da doğal olanı olumsuzlayacaktır. Çünkü içgüdüsel ereği, kendi olmak ve karşıtını olumsuzlamaktır. Kendi’nin, yani düşüncenin, kendini özgür kılacağı, karşısındaki öteki diyalektik moment işte bu ikili görünümlü doğal yandır. Doğal olan tekil ve sonlu idi, doğal olmayan, yani düşünce evrensel ve sonsuz; düşüncenin edimselleşmesi ki, özgürleşmesi olarak doğal olanda sınırlanmaması ve onu öte geçmesidir. Şimdi ortaya çıkan olumsal yan, eldeki var olan şey, kurguldur. Olumsuz olan düşünsel yanın, olumlu olan doğal yanı içine alarak, ortadan kaldırarak, olumlu olarak yeniden ortaya çıkışı, oluştur. Kurguldur, aşılmış diyalektiktir ve geçici bir dengede ‘kendi’ oluştur.

İnsanın iç doğal yanı, iç sınırlayanı hayvan olarak doğadır ve kendi değildir. Hayvan insan değildir, öyleyse insan kendi ve kendi olmayanın birliğidir. Böylece yabancılık ona kendilik kadar içseldir. İnsanın kendine yabancılığı o kadar içseldir ki, duyu organları yoluyla bilir, ama duyu organları bilgiyi bilemez. Öyleyse denilebilir ki, duyu organları kendine yabancılığın sürekli zinciridir.

Duyusal yetiler orta terimdir. Bağ, hem doğa ile hem doğaüstü ile; hem fizikle, hem metafizik ile. Bir yanıyla doğaya bitişik, diğer yanıyla doğaüstüne. Doğa, sınırlı ve sonlu olandır; metafizik, (düşünce-us) sınırsız ve sonsuz olan. İlki ikinciyi sağlıyor ya da kısıtlıyor. İkinci, birinci vasıtası ile varlık kazanıyor ya da var olamıyor. İkinciyi yapan birinci, birinciyi kendi yapan, sınırlarını aşan…

İnsan doğuştan kendine yabancıdır, kendi dediğimiz kavramıdır, potansiyeli, insanın dışındaki hiçbir şey kendine saltık yabancı değildir, yabancılık görecedir. Çünkü kendi doğa varlığıdır ve doğa varlığı olarak kendidir.

İnsan ise sadece doğa varlığı olarak kendi değildir, kendinde doğaüstü-doğa-ötesidir ve tözü de budur. Yabancılaşma bu bağlamda alınmalıdır. İnsanın kavramına yabancılığı bitmez. İnsanın kendine yabancılığı sonsuzda ortadan kalkar, bu ise soyuttur. Öyleyse insan, kendine yabancılık ile kendi olmanın birliğidir. Bu birliği sağlayan karşıt yanlarının iç içeliğidir.

Toplumsal Tin ve Kendinde Kendi Olarak İnsan:

Toplum karşısında insan ilkin, kendinde insan olarak, oluşmuş olan toplumsal tine yabancıdır, toplumsal tin de ona ve o toplumsal tine dışsaldır. Toplumsal tin, zamansal ve uzamsal olarak kendi dışında uzun bir sürecin kendi üstüne katlanarak oluşunun ürünüdür. Bu kendi dışında bulunan birikimin, kendi içine alınması yani içe yansıması, kendi özü haline gelebilmesi için, o toplumsal tinin tüm momentlerinden bizzat kendisi geçmelidir, çünkü içeri alınarak özü kuran, bizzat yaşanandan içeri yansıyandır. Kendinde insan, kendi kendine yabancılığını törel tini kavrayarak, kendinin kılarak aşacaktır, bu karşıtlıkta kendi gelişiminin binlerce yılın kültürü karşısında yabancılığı yine kendi çabası ile ortadan kaldırılacaktır ve burada bir yabancılıktan söz edilecekse, insanın kendi olacak kendisi, törellik karşısında yabancı yandır. Soyun ürettiği bilişsel, dinsel, sanatsal kültür, soyun yabancılığını aşmaya çabaladığı uzun bir kendi oluş sürecidir ki, potansiyel olan kendi, bu kültürün içinde edimselleşerek kendi olacaktır. Burada toplumsal tin’in, içine giren tikel tinin varlığı karşısında görece özerk bir özne gibi durduğu görür. Çünkü tekil tin’in karşısında binlerce yılın kalıtı olarak, özümlenmek veya özümlenememek için bekler, elbette tikel tin ona bir şey katana dek, ona ilgisiz bir halde…

Feuerbach ve Marx’ın Yabancılaşması:

Feuerbach’ın, ateizm ve benzeri görüşlerin insanın din ile bağını kendine yabancılaşması olarak ele alması, tam olarak önsel ve sonsalı, sonda çıkan ürünün yerlerini suni olarak değiştirmesindendir.

İnsan tür olarak binlerce yıl dinsel anlamda mitolojinin hapsinde kalmıştır. Bilmeye cesaret edememiş, inanmıştır. İnanma ile bilme arasındaki bu çelişki insanın kendine yabancılığını ortadan kaldırmaya çalıştığı kendi olma sürecidir. İlkel inançlardan, gücü, bilgiyi ağaçlarda, hayvanlarda, güneşte, ayda aramadan, bu tekil şeylere sonsuz bilgiyi yüklemekten derece derece vazgeçerek, sonsuz bir varlığa, tek Tanrı’ya inanca yükseliş, inanç olarak kalsa da yabancılaşmayı yenmenin ve evrensele ilerlemenin yolculuğudur, kuşkusuz kavramsal olarak değil, tasarımsal olarak. Düşünce evrenseldir, onun ne olduğunun bilinci, evrenselliğin bilincidir. Nitekim mitoloji en gelişmiş ve bu anlamıyla en evrensel yapıya Yunan mitolojisi ile ulaşmıştır ki, bu en gelişmiş mitolojiden ileriye felsefeye, evrensel düşünceye, özgürleşmenin tözü olan bilgiyi keşfederek ulaşmıştır.

Marx’ın insanın emeğine yabancılaşmasını kendine yabancılaşma olarak alması yine insanın kendisi ile yabancılaştığı şey arasındaki ilişkinin karmaşasından doğar. Sanki insan, emeğinin ürününün sahibi olmakla kendine yabancılaşmasını yenecekmiş gibi –ki burada insan düşünce varlığı değil emek varlığı gibi durur. İnsanın kendi; emeği ile ilişkilendirildiğinde salt emek ve ürünü çok basit dışsallıklar olarak görünmelidirler, eğer emek içinde içerilmiş nesnel tini de kapsıyor olarak anlaşılacaksa, öz, toplumsal tin, yani düşünce olarak ortaya çıkacaktır. Sonuçta emeğinden elde ettiği tükettiğidir, tüketim nesnelerini insanın kendi yerine koymak olsa olsa iki şeyin insan özü ile bağıntısının ne olduğu ile ilgili karmaşadan doğar.

Sonlu bir şeye sahip olma, sadece sahip olmadır, olmak değil; yabancılaşma ve kendi olma ise, sahip olma ile ilgisizdir, kendi olma praksisin içe dönük yansıması, yanıdır, dışsal yanı ise sadece tüketilecek ve bitirilecek bir şeydir, kalıcı değil. Bu anlamı ile kendi olmaya bir katkısı yoktur, sadece doğa varlığı olarak devamlılığa bir katkıdır. Bu bakışta Hegel’in Kant için söylediği “insana küspe önermesi” akla gelir.

Verili törellik insana yabancılık kabul edilince, insan evrimini ve bu nedenle tinsel birikimi nereye koyacağız, neye bağlayacağız? Oysa insanlığın tarihi kendi olmanın, insanlaşmanın tarihidir –tarih dediğimiz şey tam da budur. Yabancılaşmanın değil, toplumsallığın bir boyutunu ötekilerden koparıp, insanı ise olmuş bitmiş bir mükemmellik olarak alacaksın ve düşünceyi bu iki baştan sakat ve çürük veri üzerine kuracaksın. Bu hali ile yabancılaşma teorisi soyut bir kavram haline döner; yani gerçekliğinde koparılmış, bu nedenle de olmayan, yaşamayan bir kavram, ne dersek diyelim, var gibi kabul edilerek, bu kabullerin üzerine bir sistem kurmak ya da düşünce geliştirmek olsa olsa tarihsel bir sanı olarak kalır. Tekil insanın kendi özgürlüğünü yaratıp besleyecek kadar hüneri olsaydı, uygarlık için ya da özgürlüğün olanağı için gerekli olan mitolojik dönemden ussal döneme geçiş binlerce yıl beklenemezdi. Pek de iyi olurdu, ama bu çocuksu ve saf bir beklenti olarak olanaksızı beklemek olurdu.

Öte yandan, Marx’ın insanın doğadan kopuşunu olumlu yabancılaşma olarak anlaması, yabancılaşma kavramının rastgele kullanımını gösterir. Çünkü insan doğaya yabancılaşmaz, insan düşünen ve bilen olarak doğaya zaten yabancıdır. Ancak doğaya ve doğasına karşı yabancılığını giderebilir, onunla arasını açar ve kendi olur, o da kendi doğasını ve dışsal doğayı kendinin kılarak, bunu yapabilmesi aynı zamanda kendi olma ve yabancılığını aşma sürecidir ki, bir sürecin iki yanı olarak iç içedir.

Kapitalizm insanın kendine yabancılığının bittiği toplumsal bir yapı değildir. Tüm yabancılığın doğduğu yer de değildir. Kendinden önceki toplumsal yapılara oranla yabancılığın görece azaldığı ama bir o kadar da görece devam ettiği toplumsal bir yapıdır. Onun aşılması, yabancılaşmanın aşılmasında bir momenttir, yabancılığı aşma ve özgürleşme süreci ise süreklidir, geçici bir durak değil.

Oysa kavram kullanımında çoğu zaman yanlış bir öncülden harekete başlar, bu nedenle ürettiklerinin tümü süreçte değişmeden akıp giden, logos’tan kopuk, ilineksel yığını olmak zorunda kalır.

İnsanın tözü tinselliktir, tinselliğin ereği ise özgürlük, ama töz henüz öz ve özne değildir. Töz’ün tikel öz ve özne haline gelebilmesi için, içinden geçmesi gereken edimselleşme süreci ve bu sürecin, içe ve geriye yansıması özü ve özneyi oluşturup yaşamsallaştırması gereklidir. İnsanın kendi olabilmesi için, yalnızca ona kendiliğinden kucak açmayan doğa değil, ayrıca içinde kendi olabileceği, kendi cinsinden olan tinsel dünyanın da verili olması gerekir ve bu verili dünya ne kadar kendi’yi barındırıyorsa o kadar kendi olma olanağı vardır, boş tinselliğe doğum boş tinsellik üretecektir. Marx’ın, Rousseau’nun varsaydığı gibi özgürlük değil…

Dinin edimselleşmesi, insanın kendine yabancılaşması değil, kendini yabancılıktan kurtarmasının bir biçimidir. Dinlerin tarihinde insanın insanlaşma süreci kendini apaçık ortaya serer. Özgürlük insan için hazır bekleyen bir öte yana dönüşle elde edilecek bir şey değildir. İnsanın özüne yabancılığı dışsal bir yan değildir. Zaten insan doğuşunda kendi değildir. Edimsel değil, potansiyeldir. Yani kendi olumsuzu olarak henüz var değildir. Veya denilebilir ki var olduğu kadar yoktur da. Böylece yabancılık insana kendilik olarak içseldir.

İnsan aynı zamanda zaten hayvandır, salt kendi değildir. Hayvan insan değildir, öyleyse insan kendi ve kendi olmayanın birliğidir. Bu anlamıyla yabancılaşma kavramında kendinde insan yoktur, görülmez, oradan başlanmaz. İnsan, verili özellikler toplamının sahibi olarak ele alınır. Oysa insani özellikler herkese doğrudan verili değildir, ancak kazanılır, çabayla, eylemle ele geçirilir.

 

[1]  J. J. Rousseau. Toplum Sözleşmesi, Can Yayınları. Çeviri. Vedat Günyol. 1965. 2. Baskı, s.12.)

[2]  a.g.e.