Röportajımıza İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne girmeye karar verdiğiniz yıllara kadar olan ilk çocukluğunuzla başlayalım diliyorum. Doğum yeriniz, aileniz, ilk ve orta öğreniminiz, ilk arkadaşlarınız, ilk kahramanlarınıza dair öykülerinizle…

Erzincanlı bir subay ailesinin, Ordu doğumlu üçüncü çocuğuyum. Çocukluk yıllarımdan beni en derinden etkileyen olay, insanın Ay’a ayak basmasıydı diyebilirim. Artık hayatta ne olmak istediğimi biliyordum. Astronot olacak ve uzak gezegenlere yolculuk yapacaktım! Hani okulda öğretmen sorar ya, “Ne olmak istiyorsunuz?” diye; ben astronot deyince, sınıfı gülüşmeler basardı. Yani benim parlak astronotluk kariyerimle oynadılar; şaka tabii ki.

İlk kahramanım abim Şükrü Yarcan’dır. Şükrü 70’li yıllarda otostopla hem Türkiye’yi hem de Avrupa’yı katetmiş ve ara sıra eve yatılı olarak kalmaya getirdiği saçlı sakallı yabancı dostlarıyla, bana sınırlar ötesi bir dünyanın kapılarını çoktan aralamıştı. O yıllarda dünya atlasına sayfa sayfa bakar ve gezilecek ne çok ülke olduğunu düşünür, acaba hepsini karış karış gezmeye ömrüm yeter mi diye hayıflanırdım! Neyse ki sonradan iç yolculuk diye başka bir seyahat türüyle tanıştım ve rahata erdim.

Bir kahramanım daha var o yıllardan, İngilizce hocam, güzeller güzeli Gülcan Hanım. İngilizce derslerinde bize uzak ülkelerde çektiği slaytları gösterirdi. Abba topluluğunun kıvırcık saçlı şarkıcısını anımsatan bu çok alımlı ve cana yakın insan anlattıkça, ben de o ülkelere bedava gider gelirdim.

İstanbul Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji okuduktan sonra Amerika’da yüksek lisans yaptığınızı, İngiltere ve Türkiye’de çeşitli kazılara katıldığınızı biliyorum. Mitoloji ve kadim kültürler üzerine olan özel ilginiz o zamanlarda mı başladı ya da daha öncesinde ise o dönemde nasıl bir ivme kazandı bu ilginiz?

Baktım astronot olarak iş bulmak zor, madem geleceğe yolculuk yapamayacağım, bari geçmişe doğru yola çıkayım dedim ve arkeoloji okumaya karar verdim. Sanırım maceracı bir ruhum vardı ve klasik tanımlamalara uyan işlerden çabuk sıkılabilirdim.

Çok büyük bir keyifle arkeoloji okudum, Perge kazılarında çalıştım. Antalya Müzesi’nde bulunan bazı tanrı ve tanrıça heykellerinin yeniden doğumlarına tanık oldum. Hiç unutmuyorum, Perge’de, Roma İmparotoru Hadrian’ın heykelini kazıyoruz. TRT Radyo orada ve Profesör Jale İnan’la röportaj yapıyorlar. Hoca’ya heykel bulduğunda ne hissettiğini sordular. Jale Hoca şöyle cevaplamıştı: “Ben heykel çıkarırken kendimi doğum yaptıran bir doktor gibi hissederim, son ana kadar büyük heyecan çekerim, acaba bebek sağlıklı mı, başı kolu yerinde mi, baştan mı geliyor, ayaklardan mı?” Ne etkileyici değil mi? Bir canı dünyaya  getirircesine, mesleğine saygılı ve sevdalı olmanın ne demek olduğunu, ben hocamdan öğrendim; ruhu şad olsun!

Sonra burslu olarak, Amerika’ya yüksek lisans yapmaya gittim. O yıllar ilk gençlik yıllarının en güzel anılarıyla dolu. Aileden özgürleşme, bireyleşme, tek başına kendi sınırlarını keşfetme ve dünyanın dört bir tarafından gelmiş uluslararası öğrencilerle dostluklar… Çocukluğumda gezmek istediğim ülkeler, o ülkelerin insanlarıyla ayağıma kadar gelmişti. Arkeoloji okumaya başladığımda, akademisyen olmayı planlıyordum. Ancak çok geçmeden, bir bilim insanının adanmışlığının bende yeterince olgunlaşmadığını anladım. Ruhum daha maceracı ve daha dışa dönük meslek alanlarına çekiliyordu.

Televizyon programcılığı, belgesel yapımcılığı gibi alanlarda çalıştığınızı, 10 yıla yakın bir süre ise Boğaziçi Üniversitesi’nde yarı zamanlı olarak Anadolu Tarihi ve Arkeolojisi ile ilgili dersler verdiğinizi öğrendim. Nasıl gelişti bu tercihleriniz?

Ben hep hareketli işlerde ve insanlarla birebir çalışmayı sevdim. Dolayısıyla televizyon, turizm rehberliği, doğama uygun meslek alanlarıydı. Bir süre Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü’nde, “Anadolu Medeniyetleri ve Mitoloji” temalı dersler verdim. Gençlerle çalışmak çok ama çok keyifliydi. Özellikle mitoloji derslerinde, o binlerce yıllık öykülerin kahramanlarının, bazı genç dostlarımda yeniden canlandığını görmek var ya; herşeye ama herşeye bedeldi! Kısacası, hep insanlarla, severek, neşelenerek çalıştım, çok şanslıydım.

Rehberlik yıllarında daha çok Amerika’dan gelen kilise gruplarıyla çalıştım ve hâlâ da çalışıyorum. Böylelikle bu güzelim ülkenin Hıristiyanlık tarihiyle tanıştım. Giderek karşılaştırmalı dinler tarihi ve mitoloji son derece ilgimi çekmeye başladı. Aslında ben kendi dertlerime ilaç arıyordum ve reçete de bana böyle yazıldı diyebilirim.

Arizona çöllerindeki küçük bir kasaba kilisesinden, Seattle’dan Amerika’nın en büyük kilisesine kadar her mezhepten Hıristiyan dostlarla, hemşerimiz Tarsuslu Havari Pavlos’un ve Havari Yohannes’in ayak izlerinde birlikte yürüdük. Hemşerimiz Pavlos oldukça esmer imiş; ismi hâlâ Eğirdir yakınlarında bir köy ismi olarak yaşıyor: Karapavlu. Bir de, bir rehber arkadaşımın naklettiği, benim çok sevdiğim bir hikâye var. Yıllar önce bir rehber arkadaşım, Pavlos’un vaaz verdiği Yalvaç’ı, grubuyla ziyaret ediyor. Merak bu ya soruveriyor, Yalvaçlı, cana yakın ve grubu merakla izleyen köylü vatandaşımıza: “Çok uzun yıllar önce buralardan bir Aziz geçmiş, ismi Pavlos. Tanır mısın?” Yalvaçlı köylüden cevap: “Kimlerdenmiş hemşerim bu Pavlos?

Gün geldi, vakıftan dostlarımız arzu ettiler, ilk kez bir Türk grupla, “7 Kiliseler ve Havari Yohannes’in Ayak İzlerinde” turu yaptık. Sanırım bu tema ile yola çıkan ilk Türk grup olduk. Şahane tesadüflerle dolu bir yolculuktu. Eşim Tan ve ben ilk kez bu kadar kalabalık bir dost grubuyla yola çıktık. Gönül gönüle yol almak ne de tatlıymış. Tur bitti, ama biz hâlâ seyahate devam ediyoruz.

1996’dan bu yana, bir yandan bağımsız bir rehber olarak da çalışıyorsunuz. Uzmanlık alanlarınız içinde hizmet verebileceğiniz neredeyse tüm alanlarda çalışmış bir kişi olarak, bulunduğunuz yere ve buradan sonrasına dair vizyonunuzu, gördüğünüz manzarayı sorsam?

Tan ve ben turizm alanında aktif olarak çalışmaya devam ediyoruz, ben rehber, Tan da acentacı olarak. Bölgesel şartlar elverdiğince, Amerikalı Kilise gruplarını Türkiye’ye getirmeye devam edeceğiz. Ve tabii ki giderek Müslüman ve Hıristiyan olarak kutuplaşmaya başlayan bir dünyada, işimiz daha da zor! Ama bir yandan da gönülden inanıyoruz ki, bu iki dünyanın birbirini tanıması muazzam bir aciliyet arz ediyor ve bunun yollarından biri, samimi olarak kurulacak insanlar arası köprülerden geçiyor.

Tam da burada eşiniz Tan ile tanışma öykünüzü sorsam?

İlk kez iş için 1999’da tanıştık. Ama gönül gönüle tanışmamız,  2005 yılındadır. Zaafları, başarıları, başarısızlıkları, incinmişlikleri, duygusallıkları ile son derece barışık gözüken bu Âdemoğluna âşık oldum. Tan bana hayatın bahşettiği en güzel lütuflardan biridir. Bir de o sakin, dingin gözüken halinin ardında yatan maceracı ruhu beni çok etkiledi. Tan’la birlikte, motorsikletle de tanıştım. Birlikte Avusturya dağlarına, Yunan adalarına uzun yollar yaptık. Motorsiklet, bizim için rüzgârla haşır neşir olduğumuz bir meditasyon haline geldi.

Son olarak, Anadolu Aydınlanma Vakfı ile nasıl tanıştığınızı, vakfın hizmet ve faaliyetleri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşır mısınız bizimle?

Aslında vakıfla tanışmamızın uzunca bir öyküsü var. Ama kısaca şöyle; 2004 yılında, Nakşibendî geleneğe mensup bir bilgeye düştü yolum: Llewellyn Vaughan-Lee. Vaughan-Lee hocamın kanalıyla ilk kez 2004’de vakfa ulaştım. Ancak süreklilik arz eden katılımımız, 2009’da Aşure programıyla başladı. Bizim için Vakıf bir “vaha”; şahane dostlar tanıdığımız, neşelendiğimiz, öğrendiğimiz, öğrendiğimiz, öğrendiğimiz!

Biz bu “vaha’da” yeniden bir üniversite okuyoruz, hem de hayatın ta kendisine dair!

Emeği geçen tüm hocalarımıza ve dostlarımıza can-ı gönülden teşekkür ediyoruz.

Deniz Tipigil
+ Son Yazılar