İlk çocukluk yıllarınızdan başlayarak, Hukuk Fakültesi’nde okuma kararınıza kadarki anılarınızı sormak istiyorum önce; aileniz, ilk arkadaşlarınız, ilk oyunlarınız, büyüdüğünüz yerlere dair imgeleri, anıları…

Çocukluğuma ait birçok imge var doğal olarak. Ama onlardan birkaçı öne çıkar hep… Tırtıllarla, karıncalarla uzun saatler geçirmelerim hatırıma gelir ilkin. Babamın muzip gülüşü… Eski model arabalar ve onların sürüldüğü ferah, bol ağaçlı İstanbul yolları… İstanbul’un elektriksiz bir köyünde ilkokula başlayışım… Okulumun önünden üstü açık arabasıyla geçerken bize gülümseyerek el sallayan bir İngiliz Kraliçesi… Karasabanla sürülen tarlalar ve troleybüsle toplu ulaşım… Daha parlak bir güneş ve daha berrak bir mavi altında hep varmış ve hiç bitmeyecekmiş emniyetini veren bir şehir manzarası… Şimdi çoğu yaşamayan tanıdıklar, arkadaşlar ve hepsi benden büyük kimi hısım, akraba, komşu, tanıdık yüzleri… Böyle bir sürü kopuk imgeden ilk hatırıma gelenler… Ama bütün bunlara eşlik eden, çocukluğumda da şimdi de hayat işlerinin nihayetinde bana kalan, kendimi hep o olarak bulduğum bir temel duyuşum var: Nasıl oluyor da benden başka herkes her şeyi böyle büyük bir kesinlik ve beceriklilikle biliyor ve bildiklerinden böylesine eminler?

Ortaöğrenim yıllarına geldiğimde küçükken sıkça katılamadığım çocuk oyunlarının daha büyük ölçeklilerine, üstelik kimseye sormadan katılma fırsatım oldu… Dünyayı kurtarma oyunu, benzerlerinden oldukça farklıydı ve 78 kuşağının hiç bitmeyecekmiş gibi yükselen enerjisi ile birleşince, bende dünyayı artık anladığım izlenimini uyandırmıştı…

Dünyanın kalabalıklara bakarak pek anlaşılamayacağını, kalabalıkların içindeyken ise yanlış anlaşılabileceğini sezdiğim yıllarda bana uzun, başarısız ve sıkıntılı gelen kurumsal öğrenimimi, onunla uzlaşabileceğim noktalar üzerinden sürdürmeye karar vermiştim: edebiyatı ve felsefeyi izleyecek ama hukuk okuyacaktım… Eğilimlerim ve ilgilerim inkâr edilebilseler bile mesleğimin geçerliliğine kimse karşı çıkamayacaktı. Öte yandan ilerde bir hukuk mesleği seçmesem bile hukuk öğrenimi, benim diğer ilgilerime engel oluşturmuyordu. Fakülteyi bitirdiğimde kesin olarak bildiğimi sandığım çok az şey vardı, oysa ben gerçekten bildiğim birkaç konu olmalı diye düşünüyordum. Bu durumda bilinmesi gerekenleri öğrenmeye asıl şimdi başlayabileceğime karar verdim. Ne var ki, aileden hazır bir gelirim yoktu ve bu öğrenme işi hem kendi harcamalarını hem de benimkileri karşılamalıydı. Akademisyenliği bu yüzden seçtim… Okuyup araştırabilecek, bir de bunun üstüne geçimimi sağlayabilecektim.

Bu arada evlenip çoluk çocuğa karışmıştım.

Halen hizmet verdiğiniz Anadolu Üniversitesi’nin hakkınızdaki kayıtlarında Ana Bilim Dalınız Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji; İlgi Alanlarınız ise Hukuksal Usavurma, Hukuk Mantığı, Haklar ve Doğal Hukuk olarak başlıklandırılıyor. Nasıl başladı ve bugünlere kadar nasıl geldi kuramsal yürüyüşünüz?

Hemen belirteyim, saydığınız alanlarda uzman değilim. Bunu tevazu göstermek için söylemiyorum. Belki bunlar benim çalışma konularım… Öte yandan bu konular tarihte her zaman bu adlarla anılmadığı gibi günümüzde de her ‘’uzman’’ın bu kavramlara aynı içeriği yüklediği söylenemez. Dolayısıyla, bu kavramlardan benim neyi anladığımı söylerken baştan otorite yanılsamasına yol açmamam gerekiyor; çünkü örneğin on beş yıl önce bu kavramlardan anladığım içerikler bugün bana doyurucu gelmiyor.

Mesleğin ilk yıllarında, pek çokları gibi hukuku dışarıda bir yerlerde aradım durdum: tarihte, olguda, davranışta… Çünkü hukukun varlığı ancak saptandığı yerlerde temellendirilebilirdi ve asıl tartışma saptandığı asıl yere onu indirgeyebilmekti. Buna literatürde ‘’hukuksal pozitivizm’’ adı verilir. Diğer yandan hukuka iktidardan ya da iktisadi ilişkiler gibi materyal kültürden bağımsız bir nesne imiş gibi yaklaşmak; hukuku bunların türevi olarak görmeye alışmış benimki gibi ortodoks bir tarihsel maddeci zihin için anlaşılamaz bir şeydi. Böyle bir düşünce aslında bütünüyle haksız değildir, zira zihnimiz hukuku hep önüne konulmuş olana bakarak tanır. Örneğin, bir trafik kuralına uyduğunuzda, diyelim kırmızı ışıkta taşıtınızla durduğunuzda bir hukuk kuralına uymuş, durmadığınızda uymamış olursunuz… Kuralı bize bildiren göstergeyi daima algımızla kavrarız. Buna karşılık, uyma ya da uymama olgusu, uyulacak bir kural olduğunu gösterir. Ancak kural dış dünyada bir yerde değil; kırmızı ışıkla imlenen bir anlam olarak bilincinizde “durur”. Hukuk ve diğer “olması gereken” düzenleri kültürlenme dolayımıyla, bilincimizden başka bir yerde değildirler.

Öte yandan insanlık tarihi, hukuk diye kendi önüne konulanı ‘’yetkin’’ bir hukuk arayışı adına yadsımanın da tarihidir. Eğer böyleyse, bir kültürel mekânda yasal olanı diğerinde suç, bir tarihsel dönemde hak olanı bir diğer dönemde bâtıl kılan ortak zemin, bir içerikten çok bir form olmalıdır… Ki buna adalet diyoruz… Öyleyse hukuk ancak bu değer veya tümel altında kavranabilir. Adil ya da gayri adil olmak hem dış dünyada verili bir kurallar dizgesine hem de bunlara uyacak ya da karşı çıkıp daha iyisini önerecek bir özneye yüklenebilecek bir özelliktir. Bu durumda hukukun varlığının değerler, kurallar ve olgular alanına yayılan katmanlı bir varlık olduğunu; verili bir toplumsal çevrede hazır bulunan kuralları olduğu kadar bu kuralların yansıttığı, örttüğü ya da inkâr ettiği değerleri de kapsadığı sonucuna varabiliriz. Bu sonuca varan bir kimse gök kubbe altında yeni bir şey söylüyor değildir, ama belki Romalı hukukçuların Lex Naturalis (Doğal Hukuk) dediği, kadim bir anlayışa dâhil olmuştur. Bu durumda hukuk kavramı, salt ya da erke bağlı bir dış düzeni değil, ama aynı zamanda öz erkten kaynaklanan usun kendi formlarını da kapsamış olur. Öyle ki usun kendi doğası, doğal hukukun içeriği olmuş olur. Bu durumda hukuk hem pozitif hem doğal; hem olgusal hem aşkın; hem tikel hem de tümel olarak kavranabilir.

Kendi kuramsal yürüyüşümün etaplarını böylece özetlemiş oldum mu bilmem…

Tin, tüm dünyada kendisini tazelemeye devam ederken, kadim olduğu kadar bugünlerin de dikkatleri belki de en fazla üzerinde toplayan konuları sizin ilgi ve uzmanlık alanlarınıza giriyor. Nasıl okuyorsunuz yakın ve biraz daha uzak gelecekteki Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Doğal Hukuk ve Haklar başlıkları altında yaşanabilecek gelişmeleri?

Dediğim gibi, kendi maceramı uzmanlık diye göremediğim için, tinin kendini yenileyişiyle ilgili “uzman”ca ön deyilerde de bulunamam… Belki kaygılarımı ve 20. yüzyıla başında, ortasında ya da sonunda tanıklık etmiş her kuşaktan okur-yazar gibi hayal kırıklıklarımı dile getirebilirim…

Malum, dünya tarihi aynı zamanda bir kırık hayaller mezarlığıdır… Kendi adıma ben tarihte çok ender denk gelen bir dönemi yaşamakta olduğuma inanıyorum. Materyal kültür açısından on bin yıl öncesine de tanıklığım var, tinsel kültür açısından on bin yıl sonrasına da… Kara saban ve öküzle yapılan geçimlik ekonomiye de tanıklık ettim, mikro işlemcilere de… Bilinen tarihin birkaç yüzyılda bir nasıl yeniden inşa edildiğini de gördüm, kurgu bilim filmleri aracılığıyla on bin yıl sonrasının hayal edilişini de… Bilinçaltı gibi, kadim mitolojinin yanına yaklaştırmadığı kavramların bilimine de tanık oldum, büyük ideolojik mühendisliklere de… Herhalde bir tür benmerkezcilik olmasa gerek, bütün bunları kapsayacak bir tanıklıkla kendi bilincini nitelemek… Üstelik bunların çoğunun ne anlama geldiğini de açıklayabilecek durumda değilken…

Geçtiğimiz yüzyıl iki dünya savaşına sahne oldu. Bunun ardından kurulan düzenin, bir daha aynı hataları tekrar etmeyeceği düşünülüyordu. Ama aynı zamanda ilk kez beşeriyet dünyayı topyekûn tahrip edecek yıkım kapasitesine erişmişti. Belki de Batının “doğanın efendisi olma” hayali gerçekleşmişti. Savaşlar yıkıma olduğu kadar teknobilim ve askeri güç alanında muazzam bir güç yükselişine de yol açmıştı. İyimser beklentilere ikna olmak için pek çok sebebin içinde bir tanesi çok güçlüydü: iki dünya savaşının deneyimi üzerine kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü barışçı ve adil bir uluslararası düzeni vaat ediyor gibiydi. Aynı zamanda bu örgüt bir dizi temel hakkı evrensel insan hakları olarak ilan etmişti. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin amacı iki dünya savaşının insanlık değerlerinde yol açtığı ağır yıkımın bir kez daha yinelenmeyeceği küresel bir düzen oluşturabilmekti. Öyle ki, Birleşmiş Milletler Örgütünü oluşturan bütün uluslar kendi vatandaşları ve öyle olmayanlara bu Bildirgede kararlaştırıldığı gibi muamele etmeyi hukuk düzenlerinin temeli haline getireceklerdi. Böylece tarihte ilk kez 20. yüzyılda vuku bulan iki topyekûn savaşın ardından, gene ilk kez bütün kültürleri aşan bir ahlaki anlayışa hukuki bağlayıcılık kazandırılmış oluyordu: bütün bir insani varoluş Bildirgede sayılan haklar ve ‘’insan onuru’’nu temel alacaktı. Artık filozof I. Kant’ın sözünü ettiği kalıcı ve evrensel barış için gerekli adımlar atılmış gibiydi. Biliyoruz, hiç de öyle olmadı. Birleşmiş Milletler bir güçlüler kulübü, Evrensel Bildiri güçlülerin kendisini inkâr ettiği kadar güçlü; onayladığı kadar uygar sayıldığı kutsal bir metin gibiydi. Gene de insan hakları, hukuk devleti ve toplumsal adalet istemi meşruiyet temeli olarak güncelliklerini korudular. 11 Eylül’e kadar… Bu tarih Evrensel Bildiride ilan edilenlerin en azından evrenselliğinin gene BM gücü kullanılarak geri alınmasına; “Hukukun Üstünlüğü”nün yerini “Güvenliğin Üstünlüğü”ne bırakmasına yol açışının dönüm noktası oldu. Bir Batı değeri olarak savunulan “hukukun üstünlüğü” artık teorik olarak da inkâr edilmiş oluyordu. İşte, tinin yenilenmesi meselesi böyle çerçeveye oturuyor: insanın, yani insan onurunun, yani insan haklarının küresel inkârını bir düzen olarak inşa etmeye çalışmak, ya da insana karşı bir dünya kurma süreci… Bu durum duyarlı bilinçler için çarpıcı olabilir, ama dünya tarihi için yeni değil.

Dünya tarihi zamansal üstünlük göz önüne alınırsa savaşların tarihidir… Ancak sorun kurulmak istenen dünyanın ilk kez doğaya da karşı olması. Beşeriyet hiçbir zaman, topyekûn imha kapasitesini doğayı yenme gücü sanacak kadar donanımlı olmamıştı. Bu işin bir yüzü…

Bir diğer yüzünü ise bence en iyi bir kitap başlığı anlatıyor. Dünya sistemi kuramcısı Immanuel Wallerstein’ın Türkçeye de çevrilmiş bir kitabının adı: Bildiğimiz Dünyanın Sonu… Kitap yazarının tezleri ve öyle bir başlık seçmedeki amacı bir yana, varoluş krizinin en iyi ifadesi bence bu: bildiklerimizin dünyayı anlamaya, onun sorunlarını çözmeye yetmemesi… Malûmun âleme yetmemesi de diyebilirdik. Öyleyse, içeriğini bilmeksizin paradigmatik bir değişimi konuşuyoruz demektir. Bu paradigmatik değişim, içeriğini henüz kestiremesek de, hukuk bilimi için de geçerli…

Buna ancak kısaca değinebileceğim. İki büyük savaşın ardından, bu savaşlara yol açan sebepleri ve kalıcı bir barış kurmak için gerekli düzenin zorunlu unsurlarını tasarlayan çağdaş hukuk düşüncesinde başkaları yanında iki isim ön planda yer alır: ilki Avusturyalı yeni-Kantçı hukuk kuramcısı Hans Kelsen, diğeri aynı zamanda dilbilimci de olan Herbert Lionel Adolphus Hart. İkisini ortak kılan düşünsel özelliklerden, diğerleri yanında öne çıkan birincisi, hukuk ile ahlak arasında zorunlu bir bağ olmadığı, diğeri ise hukukun kendi içerisinde hiyerarşik bir düzen olduğudur. Yazarlar açıkça ifade etmemişlerdir ama ilk görüşleri dinsel inanç içeriklerini hukukun evrenselliğinin önünde bahane kılmaya engel olmaya yönelikti. İkinci görüş yani hukukun hiyerarşik ontolojisi, hâlâ hâkim paradigma olmakla birlikte olgularla giderek daha az örtüşmektedir: küresel dünyada hukuk normları ve aktörleriyle hiyerarşik değil şebeke şeklinde var olmaktadır. Diğer taraftan ulusal hukuklara hâkim olan genel ilkeler ve uluslararası hukuk metinlerinin büyük ölçüde konusunu oluşturan insan haklarının yüksek hiyerarşisi, ulusal hukuklarca şu ya da bu oranda daima ihlal edilegeldiler.

Buradaki kriz, kuramsal olarak tasarlananın olgularla örtüşmemesi değil aslında. Çünkü bir hukuk kuramı olguların değil “olması-gereken”in kuramıdır, öyleyse onun krizi “yeni” olması-gerekeni tasarlamada başarısız kalması… Modern hukuk kuramları rasyonel olanın hukuk olması gerektiğini varsaymışlardı… Hukuk en azından rasyonel olmalıydı… Evet… Ancak rasyonalist kuramlar bunu sağlayamadılar.

Son olarak Anandolu Aydınlanma Vakfı ile nasıl tanıştığınızı ve vakfın amacı ve faaliyetlerinin sizdeki yankısını sorarak tamamlayalım diliyorum röportajımızı.

Vakıfla tanışmamın öyküsünü anlatabilecek belagat gücüne sahip olduğumu sanmıyorum. Bu, uzun süre okyanusta fırtınayla boğuşan birine karaya çıkmayı nasıl başardığını sormak gibi… Önemli olan karaya çıkmış olmaktır. Benim ki de o hesap… Genç bir arkadaşla bir yıl boyunca Vakıf çalışmalarından bahsetmiş ve nedendir bilmem ancak bir yıl sonra bir Vakıf toplantısına gitmek nasip olmuştu. Birkaç katılımdan sonra bildiklerim gümân olmuş, safralarımdan kurtulmuştum. Ama asıl hikâye bu karşılaşmadan bir yıl önce, dört ciltlik bir kitapla başlar: Noktanın Sonsuzluğu… Bir kitap ki “okudum hayatım değişti” dedikleri cinsten. Kitabın içinde gördüğüm ışığı aramaya başladıktan bir yıl sonra kendimi Vakfın kapısında buldum. Kapısına da kapıcısına da selam ederim.

Deniz Tipigil
+ Son Yazılar