Yapım yılı 1966 olan Orson Welles imzalı filme adını veren “A man for all seasons” deyimi Türkçe’ye ironik bir şekilde “her devrin adamı” olarak çevrilir. Bu ironiktir, çünkü filmin içeriği ile ismi birbirini reddeder. Türkçede “her devrin adamı olmak” ifadesi pek de hoş karşılanmayan bir özelliğe karşılık gelir. Her devrin adamı olmak, omurgasız olmaktır; her devir, her iktidar, her güç değişimiyle değişen insanları tarif eder.

Oysa filmde anlatılan Thomas More’un inançlı ve dik duruşu; her devrin adamını değil, devir içinde hüsran yaratmamış inançlı ve güçlü bir adamın gücünü yansıtır. Thomas More’un yargılanma sürecini anlatan film, onun kişisel bütünlüğünü koruyan tavrını çok iddialı ve ikonik bir şekilde verir. Haksızlığın, zulmün, iftiranın ve kötü olarak nitelendirebileceğimiz çoğu özelliğin karşısına ölümü pahasına dikilen Thomas More’un tavrı, Ütopya’nın önemini de vurgular.

Gerçekliğin o yalnız bırakan, karanlığa iten, asil ve ihtişamlı duruşunu çerçeve içine yerleştiren Thomas More, vicdanının sesi doğrultusunda direnmektedir. Kim bilir belki de yalnız kaldığı yerde Ütopya’sını kurmaktadır. Bütün vadilere inmiş, bütün denizleri aşmış, bilinen bütün yolları denemiştir; sonra Ütopya adasına ulaşmıştır. Görmüştür; insanın haddinin nereye kadar aşılabileceğini, insanın ne kadar kötü olabileceğini…

Belki de bu yüzden insan, Thomas More’un içinde bulunduğu toplumun tasavvurundan başka bir şekilde Ütopya’da doğmuştur. More, insanın günahkâr ve doğuştan kötü olduğu inancını reddederek Ütopya’sını ve insan tasavvurunu kurgulamıştır. Bu tasavvur içinde “Ortaçağ Hristiyanları, insanların doğuştan günahkar olduklarına inanırken; Ütopya’da insanların iyi olarak yaratıldıkları, doğru dürüst bir toplumsal düzende kusursuzluğa erişebilecekleri” (Urgan, 2021, s. 116) şeklinde yorumlanmıştır.

Ütopya’yı okurken fark edeceksiniz, Thomas More gerçeğin gereklerine o kadar riayet eder ki onda Ütopya’nın gerçekleşebileceği veya gerçek olduğu algısına kapılırsınız. Gerçek ile ütopya arasında çok ince, hassas bir zar vardır; bu yüzden sınırı ayırt edemezsiniz. Gerçek ile ütopya arasındaki sınırı bulamayan insanların yolculuklarındaki durak Godot’yu beklemek olmuştur.

Bilindiği üzere Godot, eylemsizliklerine yenilenlerin bekledikleri ve ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen bir şeydir. Ütopya, Godot’yu beklerken kurulur; zira eylemsizliklerinin hâlidir bu. Godot’yu Beklerken adlı eserde diyalog kuran iki kişi, işlerini ve işlevlerini yerine getiremeyince birbiriyle iletişim kurmaya başlar ve hayal ile gerçek arasında vakit geçirirler. Her gün yineledikleri bu ritüelde hafıza ve akıl kendini devre dışı bırakınca hayal devreye girer. Böylece hikâye, gerçeğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlar. Olay örgüsü önemsizleşir. İki karakterin isimleri kısalır, benlikleri karışır. Harekete geçmeleri imkansızın büyüsüyle gerçekleşmektedir; Godot’un varlığıyla, yani tasarımla/ütopyayla. Önemli olan yeni bir geliş perspektifidir, temel bir beklentinin ateşidir. Düşüncelerini besledikleri cevherdir Godot.[1]

Godot’yu Beklerken hikayesindeki iki karakterden Estragon İd’i, Vladimir Süperego’yu temsil eder ve bu iki karakter bireyin iki farklı yönünü açığa vuran yeni bir kişilik olur. Biri aklı ve hafızayı diğeri ise hayal ve bedeni temsil eder gibidir. Gerçek gitgide silikleşir. Belki de Selçuk Altun’un yorumuyla Godot; God (Tanrı) ile Idiot’un (Budala) birleşimidir. Godot da bu bağlamda iki karakterin diyaloğuyla sahnededir. Buyurgan filozof olan Vladimir ile trajikomik olan Estragon, ikisi birlikte Godot oluyorlardır kim bilir? Tam da bu noktada Ütopya doğar. Godot’yu beklerken iki karakterin merkezi ütopya olur. Miskinliğin, tembelliğin fakat varoluş üzerine düşünmenin içinde eylemsizliğin neticesidir ütopya. Kişiler, eylemsizliklerini ütopya (Godot’yu beklemek de dahildir) ile giderirler.

Vladimir ümitli, içsel, inançlı, olgun; Estragon genç, çırak, memnun, detaycıdır. Bazen rollerini değiştikleri sezilse de böyle olmaları da bir gerçeği söyler; insan Godot’yu -genç ihtiyar fark etmez- eylemsizliğe düştüğünde bekler. Her ne şekilde olursa olsun gerçek ile hayal arasındaki sınır ne kadar silik olursa olsun insan, kendi inançları doğrultusunda eylemelidir. Çünkü eylemsizlik içinde insan, Godot’yu beklemeye varan bir ütopya kurarak gerçekliğin sınırını tahriş etmektedir. İnsanın eylemeden kendini tanıyamadığı gibi gerçeklik algısı da kendisine göredir. İnsan ütopya kurmadan kurtulamaz; yani bir şekilde ütopya kurar. Çünkü hayal, insanı eylemsizliğinde yakalar. İnsan da bir zamanlar Ütopya’da kalmış ve sonradan bu dünyaya gelmiş gibidir. Ütopya’ya dair hayaller cennetten gelir gibidir. Ümit hayatta tutucu bir etkidir; ümit etmek ister insan. Ütopyalar da ümidin ürünleri olarak kendilerini kurar. Godot da bir ümittir.

Zygmunt Baumann çok ilginç bir söylemle ütopya algımızı yıkar ve “Ütopya, modernitenin başlangıcıdır” der. Ütopyayı idealize edilen toplum, dünya, vatan, devlet veya her neyse hep iyiyi, mükemmel olduğunu vurgulayan ve kendi içinde kendine ait bir yer olarak tanımlasak bile aslında bu, “olmayan yer”dir. Oysa bununla birlikte ütopya, hayal edilenin sınırlarını çizerek gerçekliğin alanını inşa ettiği için “olan yer”i ifade eder. Bu bağlamda gerçek, ütopya sayesinde kendi çerçevesini görebilmiştir. Ütopyaların gerçekleşmeyeceği tasarımı, gerçeğin çerçevesini çizmiş ve gerçek, ütopyadan sonra kabul edilmiştir. Ütopya olmasaydı belki de gerçek kendini bu kadar belirginleştirmezdi. Kabul ve ret gibi birbirini besleyen gece ve gündüz gibi akan bu iki kavram (gerçek ve ütopya) bugünkü dünyanın inşasında etkili olmuştur. Gerçekle bağlantılı modernite, yani artık amaçlılık ve özcülükten uzaklaşmak isteyen zihnin inşa ettiği bir düzen olmuş; hayal, kurgu, istek, idealar ve bütün soyutlamalar gerçeklikten koparılarak bugünkü matematiksel dünya inşa edilmeye çalışılmıştır. Ütopya, gerçeğin hakimiyet alanını belirleyen ve gerçek dışındaki diğer tüm şeyleri birleştiren bir küme olmuştur.

Thomas More’un Ütopya’sının Platon’un Devlet’iyle birlikte ele alınmasının arkasında da böylesi bir zihin bulunmaktadır. Devlet, Platon’un idealar aleminin inşası üzerine kurulur. İdealar yoksa o bahsettiği devlet de yoktur. Bu yüzden ütopyanın hep sınırları zorlama esası dikkati çekmektedir. Bu eserlerle devlet için yüceltilen ahlakın sınırları görülmüştür. Sorulan soru şudur; “Ahlakı nereye kadar yükseltebiliriz?” Nereye kadar o ideal devleti oluşturabiliriz? Neresidir orası ki iyi, güzel, doğru olan açığa çıksın. Amaç, iyi-doğru-güzel olunca bu ilkeli tavır, özü de kendine çekmiş olsun.

Öze amaçlılıkla varılır ve modern dünya amaçlı-özcü anlayıştan uzaklaşmaktadır. Öz, ütopyanın sayesinde görülebilen bir niteliktir. Hayal duyusunun ürünü olan ütopya, hayal sayesinde derinleşir. Hayal de aslında beş duyunun fonksiyonel bir devamı olarak işler. Hayal, duyularla düşünce arasında bir idrak gücüdür (Hemiş, 2020, s. 191). Ütopya da hayalin bu vasfıyla gerçekliğe yardım eder. Bu amaç olmadan öz, açığa çıkar mı? Şair bu düşüncelerimizin en girift yerinde çok güzel bir şekilde girer;

“onlar bu dumanlı dünyanın
beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
bu dokunuş parlatınca beni
benden biraz dünya
isteyen ricacıları
öldürdüm ve
kıtal bitti.” [2]

Öze çekecek kadar içine çekmeye çalışan bir dünyada kurulur büyük ütopyalar. Dünya, sizi ütopyanız kadar ister. Siz ütopyanız kadar dünyaya sınır çekersiniz. Doğrudur diye demiyorum ama dünyanın tabiatı budur. Ütopyanın tabiatı da sizin dünyayla kurduğunuz ilişki kadardır. Bir sınırı yoktur, tasavvurunuz geliştikçe, anlayış ve imkânınız büyüdükçe ütopyanız da gerçekliğiniz de büyür. İnsanların ütopyalarını birbirinden farklı kılan da insanın dünyayla ve özüyle girdiği ilişkidir. Bu sonuçtan şu çıkar:

Ütopya, kişilerin kendilerini özüyle buluşturma gayretlerinin düzenidir. Yani, kişinin özüyle ve evreniyle kurduğu ilişkide belli başlı unsurlar da ütopyalarını etkiler. Kişinin egosu, onun ütopyasının önündeki en büyük engellerden biridir. Zira algılamış olduğu şey, kişinin egosuna göre alımlanır. Yani ben “adalet” dediğim zaman herkeste başka örnekler ve tanımlar doğuyorsa bunun arkasında sadece zihniyet, kültür, inanç, akıl ve bilgi değil egoların da yeri vardır. Sebebi çok basit, her birimizin olguları yaşadıklarımızdan ve dolayısıyla hayattaki tecrübelerimizden kaynaklı farklılaşmıştır. Aynı olguyu çok farklı biçimlerde alımlarız ve bu alımlama muhakkak bir kavramın çerçevesine girer. Başka türlüsü mümkün değil. Öyleyse kişinin egosu-benliği, ütopyasında baskın bir şekilde belirmektedir. Ütopyası en kuvvetli olan, inşa olunan benliğinden vazgeçmekle de açığa çıktığı için en kuvvetli benliğe sahip olandır. Zira büyük gayret, büyük sonuçlar doğurur. Bu aşamada en zor kısım ise kişinin bu yüksek egosunun doğurduğu ütopyaya bizi zorlamasıdır. Cioran şöyle diyor;

“Hakiki bir ütopya tasarlamak, inanarak bir ideal toplum tablosunun genel çizgilerini çıkarmak… Bunun için muayyen bir dozda saflık, hatta fazla bariz olduğu takdirde sonunda okurun tepesini attıracak bir zevzeklik gerekir.” (Cioran, 2020, s. 86)

Cioran’ın bahsettiği bu saflık, kişinin yüksek benlik duygusunun sonucudur. Benliğinin içinde kaybolan insan saftır. Saflığı nispetinde kimseyi görmeyecek kadar dünyasına gömülmüş bir zevzeklik içindedir. Belki de düşünme melekemiz doğrudan Tanrı’ya bağlı olmasından dolayı olsa gerek herkesin ütopyası en yaşanılabilir ve dokunulamaz olandır ve insan bu düşünceyle hakikatin yanında olduğuna inanır. Hassaslığı da buradan gelir. Bu kişinin ne kadar biricik ve önemli olduğunu gösterir. Kimse inanmaz fakat siz onlar inanmadığı için hayal kırıklığı yaşarsınız. Gerçek de böyle dokunur insana. Bu durum, ütopyalarınızda kırılmalar oluşturur ve sonra vazgeçersiniz. Zira insanlar sizi kırdıkça, onlar için hazırlamış olduğunuz ütopyanın geçerliliği ortadan kalkmıştır.

Ütopya, şu an bilmediğimiz fakat bir zamanlar içinde bulunduğumuz cennetin, tefekkürümüzle kazınan kalıntılarından oluşturduğumuz bir düzendir. Yaşam; kolektif, komünal, ihtiyaçların olmadığı/karşılandığı, eksiklik duygusundan uzak, herkesin her şeyi (inanç, düşünce, fikir…) paylaştığı, iyi-doğru-güzelin yaşandığı ve şimdi olmayan o yer olarak ütopyada karşılık bulur. Bildiğimiz, hissettiğimiz, olduğunda her şeyin mükemmel yerleştiği, parlak değil doğal olan ama bu gerçeklik içinde dokunamadığımız, yapamadığımız o yer. Belki de bu cennet tasavvurundan dolayı insanların ütopyaları kendileri için vazgeçilmez olduğunda, tatmin olmadığında kırgın hissetmeleri bu yüzdendir. Herkes kendi anlayışı çerçevesinde cennetten bir parça getirmiş gibi. Bu yüzden farklı ve bu yüzden hassas veya vazgeçilmez…

Kim bilir, belki de ütopyamız cennetimiz olacak. Cioran burada da devreye giriyor; “Cennet, …özlemin metafizik anlamını en iyi açığa vuran şeydir.” (Cioran, 2020, s. 90)

Bugün, modern dünyada ütopya kurmak çok zor. Çünkü inanç kıstırılmış bir şekilde yüzeysel ve dar düşünceler içinde çırpınmakta, teknolojik ve dolayısıyla mekanik aklın baskısı altındadır. Bugün kaçımızın ütopyası var? Kendine dönmeyi başaramayan, Kendi içine yönelemeyen, kendi içine bakamayan ve kendisiyle kalamayan insan ütopya kuramaz.

Ütopya, ön kabulle başlar. Zira kabulsüz düşünce olmaz. Bu dünyadan evvel cennette yaşadığımızı kabul etmesem ütopyayı kendimce nasıl temellendirebilirim? Öyleyse “kabul” ütopyadan önce gelir. “kabul”den önce ne vardı, diye sorulabilir. “Ret…” Ret bile kabulün zıddı olarak “kabul”ü tasdiklemek için gereklidir. Ret, kabule ihtiyaç duyar. Reddin ardından kabul olmazsa hiç olur. “Kabul” kendini “ret” ile dayatır. Ütopya bir kabulle ve retle kurulur. Kabulü, burası için olmayan yerdir. Reddi de burayı/moderni reddetmektedir. İnsanın kabulü tamdır. Bu tamlık olduğu için dizilir. Düşünün Tanrı’nın, güneşi nereden doğurup ve nereden batırdığını bilmediğimiz; ne olacağı belli olmayan diken üstünde yaşayan bir insanlığın varlığını… Distopya.

Kabulüm olan cennette oluşumuzun düşüncelerimize yansıması ve modernitenin reddi olan ütopya, bizi ideal düzene yani idealar alemine yönlendirir. Her ne olursa olsun, insan kişiliğini bu idealardan oluşturmaktadır. İdealar alemi, her bir insanın ulaşmak istediği ana amaç olursa toplum da oraya doğru sevk olur. Ütopya da belki geçmişte bu şekilde yaşayan insanlığın bize aktarılmasıyla oluşmuştur. Diyelim ki cennet kabulünü reddettik, öyleyse Platon’un Devlet’i, Thomas More’un Ütopya’sı aslında insanlık tarihinden gelmiştir. Bu düşünceyi de reddettik; öyleyse “hayal” dediğimiz nereden ve nasıl beslenmektedir? Bir kabul muhakkak olmalı! Peki insan, bu idealar alemine ulaşmadan yahut temas etmeden bütünlüklü bir bakışa veya düzene sahip olabilir mi? Bu düşüncenin cevaplanması gerekir.

Ütopya’da şöyle geçer; “Birçok açıdan farklı farklı inançlara sahip olmalarına rağmen hepsi tek bir ulu güç olduğu konusunda hemfikir ve evrenin meydana gelmesini ve yönetilmesini de aynı bir şekilde bu bir tek Tanrı’ya bağlıyorlar.” (More, 2014, s. 214)

Bu birlik inancı olmadan ütopya olamaz mı? Mesela ütopya deyince neden akla gelen ilk şey bir düzen fikridir? Distopya deyince de düzensizlik, karmaşıklık, belirsizlik! İşte o da kabulün bir sonucudur. Zira düzensizliği kabul edince de “kabul”den kaynaklanan bir düzen doğar. Bu düzen kesinlikle düzensizlik düzeninin kabulüdür. Çünkü insanın kabulü, kendi tamlığının bir yansıması veya sonucudur. Kişi kendi tamlığını kabulleriyle kurmuştur. Yoksa kendiyle tutarsızlık gösterecek ve kabulleri olmayacaktır. Kişisel bütünlük ya da olgunluk yani kişiliğin tamlığı, kabullerle inşa edilmiştir. Kabul, kendinden sonra bir bütünlüğü kesinlikle kurar.

Thomas More, Ütopya’sında bu bütünlük ve düzeni tek bir Tanrı kabulü ile kurar; “Her biri neye tapıyorsa onu en yüce varlık olarak görüyor ve bu tek ilahı doğayla özdeşleştirip bütün insanlığın ortak fikri uyarınca her şeyin tek nedeni olarak bilinen o muazzam gücün kendisi olduğunu söylüyorlar.” (More, 2014, s. 214)

Ütopya, ideal toplum söylemidir. Her şeyin idealize edildiği bir toplumsal hayattır. Asabiye ve aidiyet mi bunu yaptırır yoksa tasavvurun ürünü müdür bilmiyorum. Fakat her ne olursa olsun bugünkü insanın hafızası, ait olduğu toplumun geçmişine, inancına, tarihine, kültürüne göre oluştuğu için fark etsin ya da etmesin ona ait bir ütopya kurar. Kurduğu ütopyada bunların yeri yoksa kemâl anlamıyla bir düzen fikri oluşmayacaktır. Tasarımlanmış olan, tamamlanmış bir şey (Hemiş, 2020, s. 18) olduğu için ütopya olur. Tamamlanmamış ise Godot’yu beklemek ya da bir kurtarıcıyı beklemek olur.

Kaynakça

Cioran, E. M. (2020). Tarih ve Ütopya. Çeviren: Haldun Bayrı. Metis Yayınları.

Hemiş, Ö. (2020). Gözün Menzili: İslamî Coğrafyada Bakışın Serüveni. VakıfBank Kültür Yayınları.

More, T. (2021). Utopia. Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mîna Urgan. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

More, T. (2014). Utopia. Çeviren: Çiğdem Dürüşken. Alfa Yayınları.

Urgan, M. (2021). Thomas More’un Yaşamı ve Utopıa’nın İncelenmesi. Thomas More, Utopia, Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mîna Urgan (içinde). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[1]      “İmkansızın büyüsüyle harekete geçeriz: Bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum, köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta. Hiçbir şeyden büyülenmeyen bilgelik, verili, mevcut mutluluğu tavsiye eder; insan bunu reddeder…”, “Yeni bir geliş perspektifidir önemli olan, temel bir beklentinin ateşidir; içinden, nasipsizler için onca değerli olan o sistemlerin çıktığı küçülmüş zuhurdur bu.” ve “Sefalet, ütopyacının gerçekten büyük yardımcısıdır, üzerinde çalıştığı maddedir, düşüncelerini beslediği cevherdir, saplantılarının koruyucusudur.” Bu üç alıntı için bkz. E. M. Cioran, Tarih ve Ütopya, Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2020, s. 84.

[2] Özel, İsmet. (2017) Of Not Being A Jew. Tiyo Yayınları

+ Son Yazılar