Öncelikle adı geçen eserde yer alan inanç ve uygulamalara ait değerlendirmelerimize geçmeden önce eser ve yazar hakkında kısa bir bilginin verilmesi yerinde olacaktır. “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” isimli eserin yazarı Burhan Oğuz (1919-2009) hayatta iken canlı bir tarih olarak nitelendirilmiştir. Oğuz, yüksek mühendis mektebini bitirmesine rağmen Türkiye’nin sosyal tarihine ışık tutan önemli araştırmalarda bulunmuştur. Burada Oğuz’un birbirinden kıymetli eserlerini hatırlatmakta fayda vardır. Bunlar; “Mezar Taşında Simgeleşen İnançlar” (2002), “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” (5 Bölüm) (2002), “Düşündüklerim –Yazdıklarım” (2002), “Yaşadıklarım – Dinlediklerim” (2000), “Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri” (3 Cilt Takım), “Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış” (2003), “Bizans’tan Günümüze İstanbul Suları” (1998), “Tarihsel Gelişimiyle Dünyada ve Türkiye’de Laiklik” (2006), “Yüzyıllar Boyunca Alman Gerçeği ve Türkler” (1983), “Çevre Üzerine Düşünceler” (2008),  “Anadolu Alevîliğinin Kökenleri”’dir.

Oğuz, “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” adlı bu eserinde farklı disiplinler çerçevesinde geniş bir literatür taraması yapmış ve Anadolu’nun her yöresinin birbirinden farklı yapısını, mimarisini, kullanılan araç ve gereçlerini, toprağın işleniş şekillerini ve buna bağlı olarak gelişen inançları ve uygulamaları tarih içindeki köklerine inerek birçok ayrıntıyı gözler önüne sermiştir. Yazarın 5 ciltten oluşan bu eserinin içerisinde bütün İnanç ve Âdetler (2A cildinde) Tarım, Hayvancılık ve Meteoroloji başlığı ile birlikte verilmiştir. Biz bu çalışmada Türk Kültürünün Köklerinin ele alındığı kapsamlı çalışmada sadece Anadolu’da görülen inanç ve âdetleri dinler tarihi ve din fenomenolojisi açısından değerlendirmeye çalışacağız.

Oğuz, eserlerini görevi gereği Anadolu’yu karış karış dolaşarak gözlemler neticesinde oluşturmuştur. Ona göre, din insanoğlunun toprakla olan ilişkisidir. Böyle olunca da tüm dinler tek bir kanun içinde, hidrojen çekirdeği gibi, tek bir ‘nucleus’ çevresinde sorgulanmıştır. Anadolu olabildiğince zengin kadim tarihi ve kültür hazinesinin yanı sıra Tevrat’ta ve İncil’de yer alan birçok olayın sahnelendiği yerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Oğuz’a göre, dini inançlarda ve mezheplerde görülen farklılaşmalar birtakım siyasî, toplumsal ve ekonomik koşullardan beslenmişlerdir.

Günümüzde eğlence için çekildiğini düşündüğümüz ‘halay’, bize görünen ve algılanan anlamlarından çok daha ötede anlamlar ve bir takım sırlar barındırmaktadır. Eski zamanlarda bereket, bitiklik (münbitlik) beklendiği gibi. Mitolojide, Dithyrambos adını Dionysos’tan alan bir danstır. Dionysos bilindiği üzere şarabın, sarhoşluğun ve eğlencenin tanrısıdır. Bu dans, halka şeklinde şarkıyla oynanırmış. Elde meşale gece bir su başında tıpkı Anadolu’da halen görülen çayda çıra oyunu gibi. Ya da bebek Zeus’un bağrışmalarını üvey annesinden saklamak için bunları kılıç kalkan sesleriyle örten Kureteların dansının Bursa’nın kılıç-kalkan oyununa benzediği gibi.

Eserde Alevîlik konusunda yazara ait özgün değerlendirmeler bulmak mümkündür. Oğuz’a göre Alevîlik bir Anadolu Müslümanlığıdır ve bunun İran Caferiliği ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. Hz. Ali bundan dolayı Alevî değildir. Küçük Asya’nın heteredoks Hıristiyan doktrinleri, İslâm’ın kabulünden sonra heteredoks Müslüman doktrinlerine dönüşmüş ve Bogomil merkezleri Anadolu’da birer Bektaşî yuvaları/dergâhları haline gelmiştir.

Yörükler, mezarın başına dikilen kırmızı bayrağın dibine şeker koyarlarmış ve akrabalar gelip her gün birer parça yerlermiş. Burada mezara bırakılan yiyecek ve içeceklerle ölünün iletişime geçmesi temsil edilir. Halen günümüzde Ramazan ve Kurban bayramlarında mezar ziyaretinde bulunan Anadolu insanı mezarların üzerine şeker, çikolata, meyve, buğday, çiçek vs. bırakırlar. Ayrıca mezar üzerinde bulunan su çukuruna da su doldururlar. Buradaki su çukurunun benzerine Anadolu’da eski medeniyetlere ait mezarların önünde kayalara oyulmuş çukurlarda görebiliriz.

Mezar ve türbe ziyaretleri konusunda, Anadolu’da yaygın bir üne sahip devlet adamı ya da dindarlığıyla tanınmış bir kimsenin mezarı ya da türbesinin olduğu yerin kutsal olduğu bilinmektedir. Buralara yatır da denmektedir. Bu yatırların her biri için anonim efsaneler anlatılır. Ancak bu yatırların birçoğunun gerçek hayat hikâyesi bellidir. Anonim olanların birçoğu ile putperestlik zamanından kalma natürist ve animist kültlere bağlı olanlar mevcuttur. Örneğin; Tire’de Buğday Dede, Kum Baba (Şile’de Romalılar zamanından beri ünlü, sıcak kumları ile romatizma hastalığına iyi geldiğine inanılan geniş bir plajın ismidir.), Çınar Dede, Kemalpaşa’da Çitlenbik Dede ziyaretleri/yatırları bunlar arasındadır ve bu örnekleri Anadolu’nun her coğrafyasından çoğaltmak mümkündür.

Malinowski’nin efsanelerin geçmiş geleneği pekiştirmek ve onun geriye doğru eski olayların daha üstün, daha doğaüstü gereğine doğru bir yol izlemesinden daha büyük bir itibar kazandırma işlevinden hareketle Anadolu’nun Alevî çevrelerinde, Hz. Ali ve Hz. Peygamberin kızı Fatima ile ilgili birçok efsaneler oluşmuştur. Hz. Ali’nin hayatı, ailesi ve torunları hakkında oluşturulan kahramanlıklarla dolu hikâyeler vardır. Örnek olarak K.Maraş Ilıca beldesi yakınlarında bulunan Ali Kayası ile ilgili efsane verilebilir. Hz. Ali’nin at nalının izine sadece Anadolu’da değil İran’ın her tarafında kayalar üzerinde de rastlanmaktadır.

Efsane yani mitos ibret dolu kıssalar döneminde vaki olmuş bir hadiseyi temsil eder. M. Eliade’ye göre bir hilkatin öyküsü olup insanın dünyanın ilk başlangıç devirlerine geri götürür. Gerçekte mitos’ların tanımlanması oldukça zordur fakat onu insanoğlunun yeryüzünde doğaüstü olayları izah etme çabasından doğduğunu söyleyebiliriz. Efsaneler bir kutsi öyküyü anlatırlar ve onları anlatan kişilerin yaşamlarından kopartılacak olurlarsa anlamlarını yitirirler. Örnek olarak Hacer-ül Esved taşının gökten (cennetten) indiği düşüncesi dindar insanın (homo religiosus) dünyasından çıkartılması onun dünyasında bir anlam kaybına neden olacaktır. Ya da Hz. Âdem ile Hz.Havva’nın yeryüzüne inişi gibi. Aslında, mitosları (efsaneleri) ne kadar anlayabilirsek evreni, insanı ve dinlerin özünü daha iyi kavrayabilmek mümkün hâle gelecektir.

Anadolu’nun hemen her yerinde kurban ibadetine rastlamak mümkündür. Kurban etinin dağıtılması Anadolu’da genelde çiğ yapılırken, Silifke ve yöresi Tahtacılarında kurban eti hiçbir zaman çiğ olarak dağıtılmaz. Komşular birbirlerinin evlerine giderek kurbanlarını yerler ve akşam olunca da cemevinde toplanarak ibadet ederler. Anadolu’da kurban ibadeti etrafında gelişen inanç ve uygulamalarda olduğu gibi evlenmeye ait rituslarda da Tanrısal modeller bulmak mümkündür. Evlenmede bir hierogamie’dir. Yerle Gök’ün birleşmesini temsil eder. Yunan mitolojisinde bu rituslar, Hera ile gizlice birlikte olan Zeus’ta da görülür. Bu aynı zamanda Kozmogoni ile de ilgili bir konudur. Çünkü hierogamie’nin her taklit edilişinde, yani her evlenme cimasının/birlikteliğinin meydana gelişinde dünya kendini yeniler/tazeler.

Taşlar ilgili rituslara baktığımızda da benzer durumlar vardır. Örneğin; delikli taştan geçme Tanrısal rahmin bir taştan sembolünü yansıtır ya da bir şemsî sembol aracılığıyla doğuş olarak tasarlanan bir yeniden doğuşa benzetilir. Eski Hint’te delikli taşların mezkûr uzvun (yoni) bir simgesi olması ve bundan geçişin dişil kozmik prensip aracılığıyla hayatın yenilenmesi olarak yorumlanabilir. Anadolu’da birçok ziyaret yerinde delikli taşlar vardır ve ziyaretçiler o delikten geçmeye çalışırlar. Rahat bir şekilde delikli taştan geçenlerin günahlarının az olduğuna, zorlanarak geçenlerin de günahlarının çok olduğuna ilişkin inanışlar vardır. Buradan geçenler geçmiş günahlarından temizlendiğine ve yeni bir hayata başladığına inanırlar. Bitlis’in Kurtalan ilçesi yönünde yolun arasından geçtiği Delikli Kaya’dan halk daima saygıyla bahseder. Kayanın oradan geçeni üzmeyeceğine, günahkâr da olsa pek sıkmayacağına inanılırmış.

Nevruz (21 Mart) ile Hıdrellez (6 Mayıs) de baharın, doğanın uyanmasının yani yeni senenin başlama günleridir. Bektaşîler bu günleri kutsal kabul ederler ve dergâhlarında toplanarak cem ayini düzenlerler. Bunlardan başka Bektaşîler ve Alevîler için Muharrrem ayının onuncu günü de kutsaldır ve o günde de bir araya gelirler. Oğuz’a göre Nevruz’da İslâmî hiçbir yön bulunmaz. İranî yeni yılsonu olarak o günü Abbasiler Bağdat’ta görkemli bir şekilde kutlarlarmış. O gün herkes erkenden kalkarak akarsu, pınar ya da göl kenarlarına giderler ve bir kaba suyu doldurup üzerlerine dökerlermiş (Hinduların Ganj nehrinde yıkanıp arınması gibi). Kimisi bunun uğurlu ve kötülükleri uzaklaştırıcı, kimisi de salgın hastalıklara engel olan temiz bir havanın sağladığına inanırmış.

Gaziantep yöresinde Kilis’in 4 km doğusunda eski Karababa ziyaret yeri ortadan kalkmış olsa da özellikle buraya ziyarete gelen genç kızlar evlenme dileğiyle, kadınlar da çocuk veya erkek çocuk olması dileğiyle gelmektedirler. Orada bulunan yaşlı bir incir ağacını ve yanında bulunan pınarı ziyaret ederler. Ziyaret sırasında dilekte bulunularak incir ağacına genelde kırmızı bir bez parçası bağlanır. Yakındaki pınardan üç yudum su içilir ve kıbleye doğru dönerek dua edilir. Niçin incir ağacı? Tahıllar Tanrısı Demeter, yeni bir hayatın ve yeni bir nizamın sırrını ifşa eden hatundur. İncir de onun elinde insanoğluna daha temiz bir yaşamın yolunu gösterir. İncir, kadim Yunan geleneğinde kutsal bilinmiş ve ana tarımsal dindarlığın merkezi Eleusis’e götüren yol boyunca ona tapınılmış. Ayrıca, incir Kuran’da Tin Sûresi’nde Allah’ın üzerine yemin ettiği meyvelerdendir ve cennet meyveleri arasında yer alır. Öte yandan Anadolu’nun eski uygarlıkları bize çok sayıda incirli eserler bırakmışlardır. Bunlardan biri 1951’de Denizli’nin Tavas ilçesi Medet köyünde bir bahçe duvarında dört yaprağıyla dört incir kabartması bulunmuştur. İncirden başka meyvelerden nar da Anadolu’nun değişik inançlarında yer almıştır. Örneğin; nar cenaze ve düğün ritüellerinde yer aldığı da bilinmektedir. Erzurum yöresinde evlenmeyle ilgili adetlerde gelin oğlan evine geldiğinde damadın gelinin başına saçtıkları arasında elma da vardır. Kırgız Türklerinde de erkeğe elma ile vurarak eş seçilmesi örnekleri vardır.

Neticede;

Dinin bir taraftan inanç veya iman diğer taraftan da ritüel sınıflandırmasını ele alacak olursak, Oğuz’a göre Anadolu insanının iman değil “ritüel ağırlıklı” bir dini sisteme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Değişik toplumlarda ve inançlarda görülen ritüellerde haç vâri semboller, şekiller, laleler, renkler, sayılar vs. arasında birtakım ilginç benzerlikler bulunmaktadır. Örneğin; Hıristiyanlık’ta teslisi oluşturan Baba, Oğul, Kutsal Ruh; Budizm’de Buddha, Dharma, Sangha; Alevî-Bektaşî geleneğinde Allah, Muhammed, Ali üçlemeleri gibi.

Oğuz, bu çalışmasında Anadolu halkının kültürünü bugünkü görünen şekliyle gözlemler yapmış ve bu gözlemlerini değerlendirirken çok eski toplumların inanç ve kültürlerine gitme gereği duymuştur. Bunun yanı sıra, tarihi belgelere, arkeolojik eserlere, kutsal metinlere, ilkel dinlere, mitolojilere ve özellikle eski Yunan kültürüne başvurmuştur. İnanç ve adetlerin izahına çalışırken önce kavramların ve tanımların netleşmesini sağlamıştır. Örneğin; din, mitos ve kutsalı ayrı ayrı açıklamaya ve anlamlandırmaya çalışmıştır. Ardından kendi gözlem ve tespitlerden yola çıkarak değerlendirmelerde bulunmuştur. Değerlendirmeler yaparken karşılaştırmalı tarihsel yöntem (mukayeseli dinler tarihi de denilebilir), ve fenomenolojik yöntemi kullanmıştır. Bunların dışında Analoji (benzeşim) diyebileceğimiz yöntemden de istifade etmeyi ihmal etmemiştir.

Kitabı okurken okuyucu kendisini bir Vedalarda, bir İncillerde, bir Yunan mitolojisinde bulması sürekli uyanık bir zihne sahip olmaya ve karşılaştırmalı bir bakış açısına neden olmaktadır. Karşılaştırmalı bakış açısı da inanç ve âdetlerin anlaşılmasında metodolojik olarak son derece önemli katkılar sağlamaktadır. Çünkü en başta belirtildiği gibi hiçbir şey tek başına kendini açıklamada yeterli değildir mutlaka o şeyin o hâle gelmesinde birçok neden etkili olmuştur. Kültlerde (dağ, taş, su, taş vs.), mitoslarda, kurbanda ya da nazar inanışında ve diğer tüm inanç ve adetlerde değişik toplumların siyasi, dini ve toplumsal değişimler etkili olduğu söylenebilir.

İlbey Dölek
+ Son Yazılar