İnsan aşıkken cennettedir, cennette değilse aşık değildir.[1] Cenneti bu dünyada nasıl tasavvur edersin deseler; anne karnında derim.[2] Aşkın ateşinde “aşk”la tanışılan o yer.[3] O cennette insan yoğrulur. Mayası sevgidir; anne sevgisi.

“Bir anadan dünyaya gelen yolcu”

Yolcu, Neşet Ertaş’ın kendi düşüncesi, duygusu, hissettikleri içinde, bir ruhun dünyaya gelişinden gidişine kadar kendi özünün bir ifadesidir.[4] Yolcu olan insan, bu dünyaya “ana”dan gelmektedir. Ana, “yaratan can” olarak insanı rahminde yoğurandır. “Gelen/doğan” ise yaratılandır. Yaratılan/varolan, bu “dünya” içinde yaratılır. Dünyasız bir “var”ı anlamak, insan için mümkün değildir.[5] Gerçek, bu dünyadadır. Gerçeğin ve hakikatin peşinde olanlar, varlığın kendini dünyada açmasına “Rablik/terbiye eden/gizleyen/koruyan/mürebbiye” anlamlarıyla bakmaktadır.[6] Dünyaya gelen (yolcu); o görülmeyen Var’ın (Tanrı) aşkınlığı ve bu aşkınlığın dünya içkinliği (doğa) ile örtüşmesini gösterir.[7] Bu uyumun/buluşmanın arkasında sırlanan o muhteşem giz’in ihtişamı ile de sanat doğar; Neşet Ertaş’ın sanatı. O’nun sanatı “uyarı” ile başlamaktadır. O, abdal olup yoldakileri uyarmak için “yolcu” sıfatına girmiştir. İlgi (alak/alaka/sevgi) ile yanı başındaki var olanlara karşı güçlü bir uyanıklık ve kararlı bir istikamet üzere uyarılarda bulunmuştur. Varlık, insana neşet eder ve Tanrı tarafından yaratılır. Sanat da Tanrı tarafından yaratılan varlıktan insana neşet eder. Tanrı yaratısı, insan elinde sanatla karşılık bulur. İnsanın, doğadan/evrenden (Tanrı’nın sanatı) şahit olduğu şeyleri, hayatına kendi orijinalliği içerisinde dahil etmesiyle sanat doğar. Böylece “bir anadan dünyaya gelen yolcu” mısrasını açmak ve bu mısradaki kabulleri görmek için Neşet Ertaş’ın “ana”, “dünya”, “yolcu”, “gelmek/doğmak/yaratılmak” kavramlarına ve “ana” üzerinden geliştirdiği yaratılış tasavvurunu okuyalım. Neşet Ertaş’ın havalandırdığı türküleri, sözleri, kelimeleri yine kendi türküleri ve röportajları üzerinden yorumlamak, onu daha açık şekilde anlamamızı sağlayacaktır. Esas olarak Neşet Ertaş’ın söylediklerini dikkate alacağız ve tasavvurlarındaki derinliğe ulaşmak için de Abdallığı, Alevi-Bektaşi geleneğini, İbnü’l Arabî ve Heidegger’in varlık tasavvurlarını kullanacağız. Bu durum, birbirinden habersiz bu isimlerin akıl, mantık, mana süzgecinden geçirerek ulaştıkları varlık tasavvurları gereği doğmuştur. Akıl, mantık ve mana süzgecinden geçirdikleri düşüncelerini çağı ka

Bu görsel yapay zekâ ile oluşturulmuştur.

vrayarak yansıtmaya çalışmalarının bir sonucu olarak gerçekleşen bu buluşma, çok da abes karşılanmamalıdır. Zira aklın yolu birdir ve bu birlik, varlığın birliğinin sonucudur. Heidegger de olsa Arabi de olsa Neşet de olsa varlıktaki tek bir birlikten aldıklarıyla ortaya koydukları ortaklaşmaktadır; zira varlık birdir ve herkes ondan okuduğu kadarını aktarmaktadır. Kendi bilgi ve hikmetleri ölçüsünde…

“Yolcu” parçasının sahibi Neşet Ertaş’a göre aşıklar, Hak’tan aldıkları ilham ile kendi özlerinin sesine kulak verir, ruhlarına gelen bilgiyi ve duyguyu sözlere, ezgilere dönüştürerek halka aktarırlar. Kendi deyimiyle akıl, mantık, mana süzgecinden geçirdiği ve çağı kavrayarak yansıtma eksenine oturttuğu fikirler doğrultusunda kendi görüşlerini temsil eder. Özünden, gönlünden gelen haberleri türkü olarak aktarır, Hak’tan aldığını sanat yoluyla halka iletir.[8] Bu bağlamda, Neşet Ertaş’ın “ana” tasavvurunu düşüncelerimle açmak isterim.

Yaratılış

“Güzel de güzeldir. Güzel bir kadındır. Güzel, bir anadır. Güzel, güzel bir kızdır. Önce onun aşkını tadıyoruz. Onun aşkını tattıktan sonra her taraf güzel oluyor. O olmasa dünyada hiçbir şey güzel görünmez. Güzelliği gösteren anadır, ananın aşkıdır.”[9]

“Güzel nedir?” sorusunu böyle cevaplandırıyor Neşet Ertaş. Güzel, anadır. Ana, Neşet Ertaş için yaratıcıdır. Ona göre, “erkeklerin canı yaratılmış candır. Ananın canı ise yaratan candır. Bizler bu yaratılmışlar içinde ruhuz. Ben yaratılmışla yaratılmışım; anam yaratanla yaratan oluyor. Kendini bilen, yaratıldığını bilen, yaratanı da bilir.”[10] Bilindiği üzere “mürebbiye” kelimesi “rab” kökünden türemedir. Rablik, “terbiye eden” anlamına gelmekte olup; kadınların şahsında buluşan ve onların terbiye edici taraflarını açığa çıkardığı en güzel şehadet alanıdır. Neşet Ertaş’ın “yaratan” olarak kadınları nitelendirmesi, kadın mayasının yoğruluşu ile yakından ilgilidir. Çünkü onlar, tecrübe ettikleri iç alemleri, hisleri ve fiziki şartları itibariyle gücünü ve iradesini iç alemlerine ve estetik duygularına yöneltirler. Burayı inşa ederek mayasını hazırlarlar. “Kadınlar insandır, biz insanoğlu” derken kastettiği de budur. İnsan-ı kâmil olarak nitelendirilen mükemmel varlık insanın, İlahi muradın insandan beklediği o ideal insanın inşa edeni bu bağlamda kadın olduğu, yaratanın, Hakk’ın ana/kadın olduğu da burada vurgulanmaktadır. “Ana Hakk’tır, sen bu sırra erdin mi?” Neşet’in dünya tasavvurunun en önemli unsuru “kadın”, kadın olarak mayayı hazırlaması itibariyle “ana”nın yaratıcılığı da budur.

Hakk’ın var ettiği cansız ruhum ben
Hakk’ın emri ile girdim bir cana
O an hissettirdi, canı, cananı,
Şu beni rahminde yoğuran ana

Neşet Ertaş’ın bir programda Aşık Mahsuni’ye söylediği dörtlük gibi, “Hakk’ın var ettiği ruh olarak O – Ölmez-Yitmez’i görmek… Sonra O’nun emriyle vücut dünyasına inip kendimize bir mekan olarak bu bedende yurt tutmak ve o sevgiyi aramak…” O sevgiye en yakın sevgi de “ana” sevgisi olmuştur. Neşet Ertaş’ın inandığı şeyleri gerçekle ve gerçeğe uygun olarak açıklama biçimi böyle kendini göstermektedir.

Seni beni yaradan bir değil midir
Gerçeklerin kavli sır değil midir
Allah cümlemize yâr değil midir
Ondan başkasını ne bileyim ben

Allah’tan başkasını yâr bilmeyen Neşet Ertaş’ın, ana ve kadın üzerinden kurduğu düşüncesini ne ile açıklayabiliriz? Bu düşünce, ancak “tecelli” kavramı ile açıklanabilir. Allah’ın yaratıcılığını yeryüzünde açığa çıkaran, Allah’ın bu sıfatına mazhar olan varlığın “insan”, insanda da doğrudan dünyaya gelişimizi gerçek ve somut bir şekilde gösterenin “kadın” olduğu; kadın’ın da “ana” olduğu düşüncesi yatmaktadır. Neşet Ertaş’ın şahitliğinin bir parçası olan bu düşüncenin arkasında şu hadis yatmakta gibidir;

“Allah var idi, O’nunla birlikte hiçbir şey yok idi!”

Öyleyse, O’ndan başkasını da bilmeyen Neşet Ertaş, Allah’ın yârlığını bilmiş ve yeryüzüne baktığında bütün varlıkta O’nu müşahede etmiştir. Aşkın binbir hâlini berrak sezgisi ile bütün insanların anlayacağı, anlaşacağı bir sadelikle aktarmıştır. Yunus Emre ve Karacaoğlan gibi… Bu kadar karmaşık düşünceleri, böylesi bir gerçeklikle açıklamak O’nun “tevhid” anlayışının izdüşümleridir. Varlık asıldır; yokluk, varlıktan türeyen ve yine ona dönen dalgalardır. Yani; var olan deniz, yok olan da dalgalardır. Her şey o denizdendir. Var olanlar ve gökler, o asıldan o nurdan ateşlerdir. Her şey o var olanın sırlarının yansıması ve güzelliğinin aynasıdır.[11] Birlik anlayışı içindeki Neşet Ertaş’a göre, Hakk; yokları var, kendi gerçek halini ise sır etmiştir.[12]

Sevip sevilmesi gayet tatlıdır
Garib’im sevgiler farklı farklıdır
Bu Hakk, ruhumuzla irtibatlıdır
Sır etmiş kendini, bilmemek için

Sevginin her türü, ne olursa olsun Hakk’ın bir tarafını göstermektedir. Sevilen sevene bir şeyler gösterirken Tanrı’nın birçok esma ve sıfatlarına da işaret etmektedir. Bu bakış açısına göre Neşet Ertaş’ta kadın, Yaratıcı’nın “yaratan” sıfatını göstermektedir. İnsanda örtülü bir biçimde gizli olanın Hakk, perdeyi kaldıranın ise ancak sevgi olduğu inancıyla sevginin Hakk’tan geldiğine inanır. Tanrının bu sevgisi “analar” aracılığıyla bize aktarılmaktadır.[13]

“Kadına saygı başta geliyor. Aşk nereden geliyor? Kadından geliyor. Sevgi nereden geliyor? Kadından geliyor. Her şeyi, yapısı değişik çünkü. Kadın deyince basit bir kelime değildir. O bir anadır. Onun yapısı ayrıdır. Onun hamuru sevgiyle yoğrulmuştur. Ana rahmine düştüğün andan itibaren sana sevgisini kendi canından, kendi ruhundan veriyor. Senin ruhunu sevgiyle yoğuruyor, sana sevgi veriyor, onun sevgisiyle dünyaya geliyorsun. Dünyaya geldiğin an yüreğinde ananın verdiği sevgi var. Büyüdükçe ana sevgisi saygıya dönüşüyor ve bu defa karşına bir kız çıkıyor. Ananın verdiği sevgiyle onu tanıyorsun sen. Bu defa, ana iken verdiğini kız olarak senden geri istiyor. (…) veren de o, alan da o. onun için, iki nimetimin biri anam, biri yârim benim. Tarikat, turikat, öteki, beriki, bunların hepsi laf ve bir kurgudur. Asıl olan, gerçek olan iki bireydir. Bir yaradan can, ana; diğeri de ananın doğurduğu delikanlı, bir kız, bir erkektir, aradaki sevgidir. Gerçek budur. Şurada gördüğün bir kız ve bir erkek, niye buraya geldiler? Birbirlerini görmek, bilmek, bir aşk, birleşmek, derme çatma da olsa bir yuva kurmak için. Gerçek burada işte. Gerçek burada işte. Tekke, türbe; bunların hepsi hikaye ve çıkarcı tuzakları.”[14]

Hiçbir yaratılmışın türbe olamayacağına inanan Ertaş, insanlara çeşitli sıfatlar yakıştırılarak kutsallaştırılmasına da karşı çıkmaktadır. O, pir ve ulu sözcüklerine karşı olduğunu defalarca belirtmiş; bunların kendini bilmeyenler tarafından aldatma ifadeler olduğunu vurgulamıştır. Ona göre kendini bilen her şeyi bilir, kalpten kalbe yol vardır. İnsanların “pirden dolu içtim” demesine kızarak, üstü kapalı yalan söylediğine işaret etmektedir.[15]

Neşet Ertaş, gerçeği yaşamış; aşkın duygusallığını değil, aşkın kendisini yaşamıştır. Bu yüzden onun gerçek algısı, yaşadığı aşktır. Aşk da bu dünyada yaşanır. Gerçek de dünyadadır. Görülmeyen ve görülenler, aşkınlıkla bu dünyadaki içkinliğe bırakır kendini. Gerçek, aşkın olanla içkin olanın buluşmasıdır. Bu yüzden aşkın olan şeyin, bu dünyada karşılığı olmalıdır. Bu İbnü’l Arabî’de şöyle karşılık bulmaktadır; “nasıl ki güzellik aynaya muhtaç olur ve her güzel kendine bir ayna arar; Hakk’ın sıfatlarının aynası âlemler, zatının aynası da ademler olmuştur. (…) Nefs kendinden bir varlığa sahip olmayıp Ruh ile birlikte varolan bir nokta-i mihrakiyedir. Hakk’ın yegane muradı, cevherinin özünden üflediği bu ruh ile birlikte, işbu ruhun bineği ve ayinesi olan nefsin sentezi olan hayatiyetin vücuda gelmesi değil; bu hayatiyetin insani hasletlerle cümle alemlere ruh ve mana verecek şekilde, yani insan eliyle iyiliğin, güzelliğin, aşkın, merhametin, doğruluğun, adaletin ve tevhidin adeta alemlere zerkedilmesidir.”[16]

Yaratılışı, ana üzerinden kurgulayan Neşet Ertaş, “gerçeği” kendine şiar edinerek tekke, türbe, tarikat işlerini sakıncalı görmüştür. Onun gerçek algısı içinde tarikatlarda öğretilen, tekke-türbelerden beklenilen, şeyhler tarafından öğretilen uhrevi ve olağanüstü şeyler, insanın dünyadaki yerini, zamanını-mekanını kaybetmesine sebep olmaktadır. Dünya kaybı, insanlığını kaybettirdiği gibi dünyaya saplanıp kalmak da insanlıktan çıkarmaktadır. Bu dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirerek hayvan derekesine düşürmek de insanlık üstü menkıbelerle onu ulvileştirmek de insana zulümdür. İnsana hayvan gibi ve hayvan olarak bakmanın dünyayı cehenneme çevirmesine neden olmuştur. Halbuki gerçek içinde yaratılana, yaratılışa bakılsa ve kişi hür bir şekilde buna anlam verse bu dünya cennet olacaktır. Zira Neşet Ertaş’ın tasavvuruna göre de “insan olana cennettir bu dünya, hayvan olana cehennemdir.”

“İnsandan doğanlar insan olurlar

Hayvandan doğanlar hayvan olurlar” dizesi bunu anlatmaktadır. Hayvanları sever Neşet Ertaş. O’nun bu sevgisi hayvanların acınacak, mahkum, mağdur olmalarındandır.[17] İnsanların, hayvan sıfatına girmesine üzülür. Sevinmez. Çünkü insan, hayvan gibi mahkum olmamalıdır. İnsanın bu dünyayı cehennem gibi yaşamasına üzülerek, insanların mahkum olmamasını düşünmektedir. İnsan da kayıtlı bir varlıktır, ancak insanın kaydı, hayvanın kayıtlı olduğu çerçeve içinde kalmamalıdır. Öyle ki insanın kaydı, insan tarafından çerçevelenemeyecek derecede yüksek bir potansiyele sahip olup hayvanın kaydı derecesine düşürerek kendine zulmetmektedir. Ona göre, kişi dünyadayken Hakk’a yaraşır bir şekilde yaşamalıdır. Çünkü Neşet Ertaş için ahiret günü, af günü değil ah’ların reddedileceği “ah-ı ret” günüdür. Her şeyin Hakk’tan gelip Hakk’a gittiğine inanan Ertaş, dünyada yapılan her şeyde Hakk’ın rızasını aramayı önemli görmektedir.[18]

Neşet Ertaş için; Hakk’ın varlığını, birliğini bilip insan sıfatında yaratılmış olmanın özünü kavrayarak buna göre yaşayanlar, dünya cennetinde, Hakk’ın sofrasının konuklarıdırlar. Orada her türlü güzellik insan için var edilmiş olarak hizmetine sunulmuş olup insanın eşi/sevgilisi kendi cennetinin hurisidir.[19]

İnsanın gerçeğe inanması, yalandan uzak durması için önce kendini bilmesi ve sonra hür olması gerekir. Aslında hür olmak da kendini bilmek de bir makamdır. İkisi arasında öncelik sonralık ilişkisi yoktur. “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü ile kendini bilmenin yolu, terbiye edici yönüyle anayla/kadınla/yaratanla kurulan ilişki, yaratılışla ilişkilendirilmelidir. “Kendini bilen yaratıldığını bilir, yaratıldığını bilen yaratanını bilir, yaratanını bilen de kendini bilir” döngüsü içinde birbirine varan bu anlayış, “can” ve “yaratan” ilişkisini göstermektedir. Bu döngü ve anlayış, bir kez “iman ettim” demekle bitecek, oldu bittiye getirilecek bir ilke olmadığı gibi insanın, hayatın her alanda ve her anında muhatap kaldığı bir tasavvuru barındırdığını da unutmamak gerekir. Bu muhataplık, her günü, her anı “yaratan” ile birlikte kalmayı da öncelemektedir. İnsan, bunu yaşadığı mekanda, tabiatta, yeryüzünde her dem yeniden yaşamaktadır. Bu sürekli bir inşadır. (“Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası” diyor Koca Yunus!) Geleneğimizde tabiat, anadır. Yaratılış, tabiat ile açığa çıkar. Sünnetullah dediğimiz şey, tabiata bakılarak bilinir. Allah’ın yaratışı, tabiatın bu yaratılışa kendini bırakışı, varlığın her an bu yaratışın içinde olması ve insanın da buna şahit olması demek, insanın aslî amacı demektir. Bu yüzden Neşet Ertaş da insandan istenilen bu şahitliğe aracı hiçbir şeyi ve kimseyi koymayarak insanı, kendine has ve hür ele alarak değerlendirmektedir. Onun soyut düşüncesi içinde ortaya çıkardığı bu gerçeklik, ne gelenekle ne de modernlikle anlaşılacak bir şey değildir. Nevi şahsına münhasır olarak hür ferdin şahitliğiyle ortaya çıkacak olan bu tasavvura Neşet Ertaş’ın kendi sözleriyle örnek sunalım;

“Vücut ölür, ruh ölmez. Biz bir ruhuz bu beden içinde. Bu canlı canın içindeyiz. Herkes kendinden sorumludur. Seni senin gibi bilen olur mu? Öyleyse sen sana, yok bunu ben yapmadım diyebilir misin? Öyleyse, herkes kendi kendinden sorumludur. Onun için herkes kendini bilseydi, dünyada haksızlık, kavga olmazdı. İnsan doğan yeniden insan olarak ölebilseydi, belki de dünyada hayvan kalmazdı. Her ruh, herkes ettiğini çekiyor. Hepimiz eşit birer ruhuz. Karıncadaki de aynı, sendeki, bendeki de aynı. Etrafımızdaki dallarda, gelip geçen kedide, köpekte aynı can, aynı ruh var. İnsanları buralarda uyarmak lazım. Elmayı, üzümü, insan mı yaptı? Biz Allah’ın sofrasındayız. Bu Allah’ın bize bir ikramıdır. O, neyi var neyi yok, misafirini memnun etmek için sofrasına kor. Allah, memnun olmamız için bütün nimetlerini bize vermiştir. Ruh dünyasının ihtiyacı yok. Allah’a da bir yükü yok, ekmek istemez, su istemez. Ama hayvan dünyasında cezasını çekecek. Cezasını çektikten sonra ona bir masrafı yok. Ama biz şimdi Allah’ın sofrasındayız. Öyleyse, bu sofradakileri eşit paylaşmalıyız. Sen, ben ve etrafımızda kim varsa. Bu dünya da Allah’ın bir sofrasıdır. Burada kanaatsizlik edenlerin gövdesini görüyorsun. Fili görüyorsun, atı, katırı, bütün hayvan dünyasını görüyorsun. Ademoğlu bu dünyaya gelince, hayvanları görüp ibret almalı. Bu türküleri söylüyoruz biz.”[20]

Neşet Ertaş’ın bu saf ve berrak düşüncesi, hiçbir tarikata ve şeyhe intisap etmeden ve hatta Alevi-Bektaşi geleneğe sahip olmasına rağmen bir dedeye bağlılık duymadan ve hatta dedeleri en sert biçimde eleştirerek bir kanaate varması ile oluşmuştur. Sorumluluğu kendi başına duyması, kendini sorguya çekmesi ve hür bir şekilde bir inanca bağlanması onun inancının kuvvetini ve varlıkla kurduğu ilişkiyi göstermektedir. Bu bizzat Tevhid’e bağlanmanın ve Hz. İbrahim’ce bir tavrın ve bu samimiyetten gelen Aşk’ın arifliğidir. Şöyle devam ettirmektedir;

“Ben dua edeceksem Allah’a ederim. Tekkeye, türbeye değil. Gitmem. Nereye ve niye gideceğim ki? Ruhumla kalbimin arasında. Kainatta var olan her şeyin, hepsinin, elle tutulup gözle görülen, var olanın hepsinin aslı topraktır. Biz canlı toprağın içinde bir ruhuz. Sanki bana öyle geliyor ki, kainatta var olan her şey, insan bünyesinde birleşmiş. Biz de içinde ruhuz. Bu dünyada akrep, yılan, insan ne dersen de aynı bütünün parçalarıyız. Kimse diğerine göre üstün değil. Akıl hepimizde var. Bu pencereyi gözlerimizi açmış. Herkes, her ruh kendine göre görür dünyayı. Ben dedelerim ya da babam gibi düşünmüyorum. Bu benim şahsi düşüncem, kendi görüşüm, benim türkülerim.”[21] Devam eder bu düşüncelerini tekrarlayarak;

“Bize öteden beri hem Abdal hem Bektaşi derler. Ben demiyorum. Çünkü ben kendi görüşüme göre yürüyorum. Ben kendi görüşümün dışında şu Abdal, şu Bektaşi, o şu, o bu demem ama genelde bize Abdallar ve Bektaşiler denir. Aslında Alevisi de yok bunun, Bektaşisi de bunlar hep aynı tarikat üzerindedirler. Aleviler kendi kendilerini aslında Bektaşilerden ayırmıştır. Aynı yere çıkıyor. Aleviliğin temeli tarikattır, kurucuları da Bektaşilerdir. Bunun ayrısı gayrısı var mı?”[22]

“Bir yaratmış Allah, tüm insanları”

Neşet Ertaş’ın o muhteşem bozlağında havalanan bu cümle, insanın ve varlığın yaratılış destanı gibidir. Tüm varlık, bir yaratılmış, sonra o yaratılandan her bir varlık kategorisi ayrıştırılmıştır. Bitki kategorisinde kapalı tohumlular, iğne yapraklılar, monotipik bitkiler şeklinde türler; hayvan kategorisinde omurgalılar, omurgasızlar, basit hayvanlar, gerçek dokusu olanlar, gerçek dokusu olmayanlar şeklinde türler görülürken, insan kategorisinde sadece insan türü bulunmaktadır. İnsan kategorisi altında sadece insan türü bulunmaktadır. Bu dikkat, insanın diğer alemlerden farkını ortaya koymakta ve insan varlığına tek bir nazardan bakmanın önemine işaret etmektedir. Bütün insanlık (kızılı, siyahı, beyazı, sarışını, esmeri -böyle bir ayrım yaptığım için bile özür dilerim, bir şeye dikkat çekmek istiyorum- böyle bir ayrıma tabi tutulamayacak kadar aynı beden, zihin, kalp benzerliğine/birlikteliğine sahiptir) “bir” yaratılmıştır. Ki bu birlik, “birliğin” idrakine varmayı zorunlu kılmaktadır. Birlik kavrayışı, Neşet Ertaş’ın inanç ve felsefesinin temelini oluşturur. Hakk’ı yâr ile özdeşleştiren, yâri çoğu zaman Tanrı anlamında kullanıp “bir” penceresinden bakan Ertaş’ın aşkı binbir renkle anlatması birliğin şanındandır.[23] “Bir” hem bir hem de çoktur. Farklı şeyleri bir araya getirdiğinizde birleştirmiş ve hatta biriktirmiş olursunuz. “Bir”, çokları kendinde toplayan özel bir sayı olmakla birlikte “bir” tanesi olmadan da çokları düşünemezsiniz. Her “bir”im, her “bir”ey, tek tek kendi başına iken bir araya gelmesi de bir’leşmeye, bir’liğe işaret eder. Bu birlik ve beraberlikte ise artık bireydekinden başka bir ruh ve anlayış vardır. Bireyler bir araya gelerek kendilerinden daha büyük ve daha farklı bir birliğin işaretini taşımaya başlarlar. Bu birlikten olsa gerek, insanı ayıran da dil değil, dilden dökülenlerdir. Neşet Ertaş, insanı ayrıştıran şeye de bu demektedir; “Ayrılık, insanın sözünden olur.” Devam ediyor;

“Şimdiye kadar hiçbir türkümün içinde ayrımcılık yapmadım. İnsan ayrımını kabul etmedim, etmiyorum! Dünya üzerindeki insanoğullarının hepsinin canları aynı candır. Ayıran, kendini ayırır!”[24]

Neşet Ertaş’a göre yapılan en büyük kötülük, iki aşık insanın arasına girmektir. Dert, ayrılık derdidir. Kötülük, ayırmaktır. Araya gireni affetmeyeceğini söylüyor Ertaş. İntizarı da türküsü de var.[25]

Nice sultanları tahttan indirir
Nicesinin gül benzini soldurur
Nicesini gelmez yola gönderir
Bir ayrılık bir yoksuzluk biri de ölüm

İnsanın varlığı, bütün insanlığın varlığı ile anlaşılabilir. Tıpkı diğer bütün alemlerin kendi alemleri içinde anlamlandırılması gibi. İnsan için var olmak, başkalarıyla birlikte olmak demektir. Yalıtılmış bir ben, insan için olamaz. (“Bir” örneği için kullandığımız; bir’in hem bir hem çok olmasını düşünün.) Öteki olmadan insan kendini tanıyamaz. Öteki olarak kastedilen, benim dışımdaki bütün herkesin, ben’in diğerlerine göre ayrılarak ortaya çıkması demek değildir. Öteki dendiğinde anlatılmak istenen kendimin/nefsimin, kendimi çoğunlukla ayırt edemediğim ve onlar içinde onlarla her bakımdan birleştiğim, hemhal olduğum hâldir. Bu hem varoluş hem de birlikte oluştur.[26]

Ceset hükmünde olan alemlerin hayatiyet ve Rabbani bir mazhariyet kazanmasını tesis etmek için, insanın gerek nefsiyle gerek herkesle gerek bütün alemlerle birlikte varolmasını temin ve tesis etmek Hakk’ın muradıdır. İnsanın bütün alemlerin ruhu ve kumandanı olacak şekilde bu alemler içinde bu alemlerle birlikte yolculuk yapması, alemlerle birlikte Hakk’ı birleyip tespih ve tenzih etmesi, kendisine Hakk tarafından öğretilen ilimleri kendi nefsinde ve diğer alemlerin nefsinde akletmesi, idrak etmesi ve onların zikrine katılması[27], Neşet Ertaş’ın düşüncesinde de hakimdir; “bütün canlar, bir bütünün parçalarıdır. Bütün canlar, yeryüzünde görünen her şey. Buna herkesin anlayacağı dilden Allah diyebilirsin, hak diyebilirsin. Biz hepimiz, bu bütünün içinde canlı varlıklar olarak ne varsa hepsi birer ruhuz. Bunun ilahi olanı kendisidir. Bu ilahi varlığın içinde ruh halinde olan biz, gönülden gönle, karşılıklı bir sevgi doğuruyorsak, bu da ilahinin aşkıdır.”[28]

“Kimi böyü, kimi böcek, kimi kul” diyerek bütün varlığı, yaratılış destanının[29] içine katan Neşet Ertaş, kusursuz bir uyumu anlatmaktadır. Kuşlar, böcekler vd. gibi birçok olgu doğrultusunda biçimlenen tüm canlılar, var olduklarından beri güdüleriyle doğanın yönlendirilmesine kendilerini bırakıp uyum göstererek yaratılıştaki kusursuzluğun birer parçası haline gelmişlerdir.[30] İnsan, güçlü algısıyla doğadan süzdüğü her sesi dimağında biçimlendirip geliştirerek kendi havasını yaratmış ve doğanın sesini sanata dönüştürerek doğayı yeniden anlamlandırmalar ile renklendirmişlerdir. Buna en güzel, Neşet Ertaş varlığın bayram etmesi üzerine havalandırdığı türkü örneklik eder. Bayram, Neşet Ertaş için yâr ile birleşmektir. Bir araya gelmektir. Doğanın Yaratıcı ile olan münasebeti gibi insanın da yâr ile münasebeti “bayram”dır. “Gönlümün sensin meramı / Gel bugün bayram olsun / Sinemde gizli yaramı / Sar bugün bayram olsun” dediği gibi bayram, yâr ile birlikte olmaktır. Hâlleşmektir. Varlığın yaratıcıya doğru uzaması, yaratıcıya doğru yol almasıdır. Bu bayramın bayramlığı, kusursuz uyum ve birliktir. Varlığın bayram etmesi, yaratılışına (fıtrat, yaratılış amacına, uyum, adalet) doğru ilerlemesidir.

Kızılırmak can incitme sen bugün
Mübarek günlerde sel bayram eder
Kitabın kavlince dağlar al geymiş
Karışmış nergisi çöl bayram eder

Bülbülünen saka ötüşen kuşlar
Geçen üç aylarda hivana başlar
Eser yel eğilir dallar ağaçlar
Eğilmiş secdeye dal bayram eder

Yavru şahin bir kekliği salaklar
Dövünce çıkası göksü yelekler
Cennette huriler gökte melekler
Mahlukat sevinir kul bayram eder

“Mevcut olan her şey bir ve tek olduğu ve bir olandan geldiği gibi, bir olanın düşüncesinden gelmiştir ve bir olandan doğmuştur. Böylece her şey bu tek ve bir olandan uyum sağlayarak ortaya çıkmıştır.”[31]

Var-lık, Var’dan gelir (açığa çıkar). Bütün yansıyanlar, gördüklerimiz Var’dan açığa çıkar. İnsan dahil bütün alemler, Varlık’dadır. İnsan, bütün alemlerden farklı olarak ve kendisi de bir alem olarak yaratılmıştır. İnsan, diğer alemlerden ayrı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü insan Varlık’ın aşkın çocuğudur.[32] Ahadiyet mertebesinden Vahidiyet mertebesine nüzul eden Hakk’ın[33] durumu Var ile Varlık arasındaki durum gibidir. İnsan, bu ayrımın/farkındalığın idraki altında olduğu için diğer alemlerden ayrı değerlendirilmektedir. İnsanın aşkın çocukluğu, Varlık’ın içinde bütün alemleri kapsaması, idrak etmesi ve o alemlere katılabilmesi iledir. İnsan Var’ın değil Varlık’ın aşkın çocuğudur. İnsan’ın Var’daki durumu hakkında yapılacak tasavvurlardan ziyade Varlık’taki durumu hakkında yapılacak tasavvurlar, meramımızı anlatmakta daha bediidir.

Varlık, Varolan ve Var, üç ayrı kavram olarak ele alınmaktadır. Varolan ile Varlık ve Var ile Varlık arasındaki fark açıklanmaya muhtaçtır. Var olmadan Varlık, Varlık olmadan Varolan meydana gelmez. Var, Varlığa, Varlık da Varolana doğru açığa çıkar. Varlık, varolanın olması için zorunludur. Varolan (şeyler, eşya, nesne) Varlık olmadan açığa çıkamaz. Varlık’ın iki tarafı bulunmaktadır. Bir tarafta gizlenen/gizli diğer tarafta açığa çıkan/ifşa eden… Varlığın açığa çıkan tarafına “şeyler/zahir” diyoruz. Açığa çıkmayan, görülmeyen, sırlı tarafına da “batın/gizlenmiş” diyoruz.[34] Maksadı aşmamak için bu kadarıyla yetineceğimiz açıklamada Neşet Ertaş’ın “ana”lara yüklemiş olduğu “yaratıcı” benzetmesi güzel bir örnek olacaktır. Var (Yaratıcı, Hakk)’ın açığa çıkışı bu dünyada terbiye edici tarafıyla “Rab” (Varlık; ki bu da evren, tabiat başta olmak üzere bütün alemleri içine alır) olarak yaratışını göstermektedir. Varolan da bu yaratışı, dünyada gerçekleştiren bir gerçek olarak “ana” vazifesi ile görülmektedir. “Ana”nın yaratıcılığının uzandığı Tanrı tasavvuru, bu varlık katmanı ile anlaşılmaktadır. Hakk’ın rububiyetini bu dünyada tabiat ve ana üzerinden almaktayız. Bu, Rabbin rububiyetini dünyaya açarken karşılaştığımız/şahit olduğumuz gerçektir. Hiç değilse Neşet Ertaş’ın tasavvurunda böyledir.

Her şeyin temeli olan varlık, tüm var olanların kökeni ve olanağıdır. Varlık derken; tüm insanları kapsayan bir bütünselliği de içine alır. Çünkü varlık, başkalarıyla ve şeylerle birlikte varlıktır. Burada kültürel bir birlikten değil, ontolojik bir birlikten bahsedilmektedir.[35] Heidegger’e göre böyle olan bu durum, İbnü’l Arabî’ye göre şu şekilde ifadesini bulmuştur; “semaların, yeryüzünün ve bütün alemlerin Rabb’i Hakk’tır ki bununla beraber Doğu da Batı da Allah’ındır. (…) bir yaprak düşmez ki onu bilmesin; ve hiçbir şey yoktur ki, O’nun her şeyi açıklayan ilminde yeri bulunmasın.”[36] Heidegger ve İbnü’l Arabi’de de gördüğümüz bu tasavvur, Neşet’in türkülerinde birçok kez yerini almıştır. Neşet Ertaş’a göre “analarımız olmasa biz olmazdık. Ana sevgisi, yâr sevgisi olmasaydı hayvandan beter olurduk.”[37]

Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu
Analar insandır, biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana

İnsandan doğanlar insan olurlar
Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
Hepsi de bu dünyaya gelirler
Ana hak’tır sen bu sırra erdin mi?

Birisi var etti beni
Birisi yâr etti beni
İkisinin de birdir yeri
Biri anam, biri yârim

Ona göre, dünyanın neresinde olursa olsun insan, herkes insandır. Bu açıdan düşünüldüğünde, Neşet Ertaş için insanlar kendini bilse, yaratıldığını bilir. Yaratıldığını bilince de Yaratan’ı bilir. Yaratan’la öz öze, yüz yüze, göz göze, el ele, dil dile olur. Ona göre Hakk’ı uzakta aramamalıdır. Gelmiş geçmiş tüm ozanların dili, üstü kapalı, üstü örtülü hangi dilden söylerse söylesin yârdır. Neşet Ertaş, bunu açıkça, herkesin anlayacağı bir dille söylemiştir.[38]

Akıl

Neşet Ertaş’ın Tanrı ve dünyaya dair tasavvuru “kesinlik” ve “gerçeklik”le karşılık bulmaktadır. O, anlaşılmayan, insan idrakine ve aklına uymayan bütün anlatımları Hz. İbrahimce bir tavırla reddetmiştir.

Neşet Ertaş için “arife tarif ne hacettir.” Hak meydandadır görenlere. Hepsi bir ders, hepsi bir kitap kendini bilenlere. Böyle der ve devam eder demeye; “her şey meydanda. Tekke türbe işlerine gelince… Cahil eğitimi diye bir şey var. Örneğin şimdi, ilkokula giden çocukları düşünün. Eskiden okul yokmuş. Kendini bilen insanlar, insanlara yol gösterirler, bu insanlar da pirleştirilirmiş. O öldüğü zaman da tekkeleştirilir, türbeleştirilirmiş. Ben yine şimdiki, bireysel görüşüme geliyorum: Bunlar, zamanın eğitimcileri. Bana göre hiçbir yaratılmış tekke, türbe olamaz. İlim bilim gerekiyorsa artık okul var. Onun için ben hiçbir türkümün içinde tekke, türbe, hac, Kabe demedim; demem.”[39]

Tanrı’nın herkese kendi aklı ve fikri ile yürüsün diye pırıl pırıl bir beyin verdiğini, her insanın kendi beyninin farkına vararak onu bu doğrultuda kullanması gerektiğini vurgulayan Neşet Ertaş, bu düşüncesini bir görüşmede şöyle açmaktadır;

“Allah seni dünyaya getirdiğinde pırıl pırıl bir akıl veriyor. Kendi düşüncen, kendi mantığınla yürü diye. Doğru olan kendi aklın, fikrin, mantığındır. Sana, senin fikrinden, senin zihninden daha yakın bir dost olabilir mi?”[40]

Kendi aklının doğrultusunda yürüyen Neşet Ertaş, kulaktan dolma, ezberletilmiş, akla mantığa uymayan düşünce ve hikayelere de karşı durarak tarzını kurmuştur.

“Allah’a şükür, ben kulaktan dolmadım; yüreğimden kaynayanı aktardım. Babam da yüreğinden kaynayanı aktarırdı. Kulaktan dolmalar, öteden beri kim ne doldurduysa onun etkisi altında kalarak konuşurlar.”[41]

Bu ifadeler, kulaktan dolmanın sahteliğini, yürekten kaynayıp akletmenin gerçekliğini göstermektedir. O’nun berrak ve saf ilhamını bu keskin tavrı göstermektedir.[42]

Neşet Ertaş, Alevi-Bektaşi geleneği içinde söylenmekte olan bir türküyü açıklayamayacağı için bu türküleri havalandırmaktan vazgeçmiştir. Bu çok saf ve sadelik barındıran bir düşüncedir. Zira Alevilik-Bektaşilik kültüründe çok uhrevi ve menkıbevi olay ve durumlara inanılır ve deruni bir inanca yönelinir. Bu kadar yüksek soyut düşünce geleneği içinde gerçekle temas kurulsa bile Neşet Ertaş’ın kendine ait bir tavrı bulunmaktadır. O da bu kadar yüksek uhrevi inanca batıllığın karışmamasıdır. Ona göre gerçekten kopuk, bağlamdan ayrı, Tanrı’yı doğrudan hissetmemenin sonucu meydana gelen menkıbevî anlatım yerine bizzat Tanrı’dan isteyen ve gerçek içinde gereğini yapan bir aklı önemsemektedir. Menkıbevi anlatımların insanı aldatan, insan aklını ve sorumluluğunu zedeleyen yalan anlatımlar olduğunu vurgulamaktadır. Menkıbevî ve olağanüstü anlatımların bugünümüzde tutmadığını, bugün gerçeklikle-akılla-mantıkla bu anlatımların yakalanamayacağını, bunların üstü kapalı yalanlar olduğunu, bilinçsizleri kandırıp kendilerini bir başka gösterdiklerini ifade etmektedir.[43] Şöyle anlatmaktadır;

“Türküde diyor ki; ‘Dağı taşı cırnağıyla (tırnağıyla) kaldırdı / Gördüm seyreyledim Hacı Bektaş’ı’. Allah Allah. Okudum ben bunu plağa. Sonradan kendi kendime düşündüm: köylünün biri bana, yahu (nasıl oluyor bu iş, Hacı Bektaş cırnağıyla dağı taşı nasıl kaldırdı dese ben ne derim? Ne yapmam lazım? El aklıyla gezen başa bin bir türlü hal gelir, işte o zaman kendime döndüm ben. Ondan sonra (aşk) türküleri yazdım, söyledim. Öbür türlüsü insan aklının, mantığının kabul etmeyeceği şeyler. Öyle abartılı, kabartılı… yalanın en sonu yok ki Abdal kandırmak için. Dünyada insanın ömrü çok kısa. Bu kısa ömür içinde insanlar tam eğitim alamıyor, tam bilince varamıyor. İnsanoğlu, dünyanın cennet olduğunu bilmiyor. Biz insan sıfatıyla cennetteyiz. Huzurunuzdan ırak hayvan dünyası ise cehennemdir. Böyle olunca, öyle dağı taşı tırnağıyla kaldırdı abartısını elimin kenarıyla şöyle bir tarafa ittim ve kendime döndüm. Kendime döndüğüm andan itibaren de,

“Sadık bir yâr bulup yaşa / Onun dışındakiler boşa / El aklıyla gezen başa / Bin bir türlü hal gelir”, diye kendi kendime kalem oynatmaya başladım.”[44] O’nun müzik anlayışı, ayrım yapmadan herkesin anlayacağı dilden söylemek olmuştur. İnsanı seven Hakk’ı sever, der ve ekler; biz de o Hakk’ın aşığıyız.[45]

Neşet Ertaş’ın vurguladığı akıl, aşkı gerçekle bulan akıldır. Herkesin anlayacağı dilden konuşmak, çağın gereklerini yerine getirmek, insanı aldatmamak, insanı kullanmamak, cehaleti ortadan kaldıran ve insanların mutluluğunu sağlayan akıldır. İnsanı ayırmayan, kimseyi kayırmayan, yoluna yolculuğuna engel olmayan, insanı insan yapıp ve bu dünyayı cennete çevirecek akıldır. Farklılığı, üstünlüğü hiçbir zaman kabul etmemiştir. O, dediği gibi “ayaklar turabı, gönüller hızmatçısı” bir insandır. Kendince, kendi ruhuna göre aramıştır gerçeği. Kendine göre, kendi ruhuna göre aramıştır sazın sesini. Sazını da ruhî arayışına göre ve ruhun buluşuna göre seçmiştir.[46] Öyle ki bu tasavvurunu şöyle kuvvetlendirmektedir;

“(Çocuk), melektir. Ruhuna yalan girmeyen melektir.”[47] Akıl gelene kadar çocuk, melektir. Ona göre, çocuk aklı yetinceye kadar sevilir. Aklı yetmeye başladığı andan itibaren sevmeye devam edilirse şımarır. Ben çocuğu aklı yetinceye kadar, bir melek olarak severim.[48]

İnsan ömrünü merhalelere bölen Neşet Ertaş, çocuğu aklı yetene kadar melek olarak tasavvur ederken, aklın gelmesiyle o çocuğun melek alemini koruyup aklıyla bu dünya gerçeğini yaşamasını dünya olarak değerlendirir. Eğer ki insan aklını kullanırsa ve buradan hareketle haksızlık etmez, hak yemez ve insanı insandan ayırmazsa dünyayı cennete çevirir. İnsan bu dünyada ettiğini buluyor. Ona göre, Allah, insan eylemlerinin cezasını, insana verdiği sıfatların üzerinden çektiriyor. İnsan sıfatından alıp hayvan sıfatına çeviriyor. Hayvan sıfatında cezasını çekip öldüğü zaman da insan ruhu feraha kavuşuyor. İnsan, Allah yeniden bu insan sıfatını verir de cenneti yaşatır mı diye dünya üzerinde vakitler geçiyor. Ruhun Allah’a yüklüğü yok, ekmek istemez, su istemez. Var ettiğini yok etmiyor yaratan. Haksızlık edenin sıfatı değişiyor. Bu yüzden Neşet Ertaş’a göre insan dünyası cennet, hayvan dünyası cehennemdir.[49]

Bir türküde şöyle demektedir;

Gözleri kör değil kulağı sağır
Bütün kainati bilmekte insan
Hayvan cehennemde cezası ağır
Huriler içinde cennette insan

Bir başka türküde;

İnsanlar kendini bilseydi
Dünyada haksızlık, kavga olmazdı
İnsan doğan yine insan ölebilseydi
Belki de dünyada hayvan kalmazdı

Bir başka türküde;

Cennettir bu dünya insan olana
Cehennem de burada hayvan olana
Gönül haktır kıymetini bilene
Onu saygı ile anmak insana

Olanı; olduğu gibi, değiştirmeden aslına bağlı kalarak söyleme anlayışı, abartı ve yalanı hiç sevmemesi, hiç ödün vermediği doğrucu ve gerçekçi tavrı, akla verdiği önemi vurgulamaktadır. Elinin tuttuğu, gözünün gördüğü somut bir temele oturan mantık kavrayışını “kişinin kerameti, her durumda doğruyu söyleyebilmesidir” diyerek göstermiştir.[50]

Erol Parlak’ın da dikkat çektiği gibi; O, günü, değişen koşulları, durumu gözeterek bu yönde tavır alabilen, böylelikle değişimi kavrayarak kendisini sürekli yenileyebilen Neşet Ertaş, yüksek sezgi gücüne sahiptir. Neşet Ertaş’a göre, insan değişmez, görüş değişir. Görüşün de zamana uygun olması gerekir. Zaman insana uymaz, insan zamana uymak zorundadır.[51]

Zaman sana uymaz, boşa çalma
Gel kardaş, zamana uymasını bil
El aklıyla gezip boşa dolaşma
Gel kardaş, zamana uymasını bil
Biraz da kendine gelmesini bil

Her yürüyen ileriye gidiyor
Bilmem okudun mu, ilim ne diyor?
Dedesini torunları yediyor
Gel kardaş, zamana uymasını bil
Çocuğun yüzüne gülmesini bil

Zamanın ruhunu kavrayarak, eserleri ile yaşanılan anın da bağını kuran Neşet Ertaş, güncel algı, duygu, anlayış içerisinde eserlerini oluşturmuş; çağın özelliklerini önemseyen, yenileyen ve yenilenen bir tavırla yeni eserler meydana getirmiştir. İnancını, düşüncelerini ve sevgisini taşıyarak yaşadığı çağın bağını da kurmuştur.[52] Neşet Ertaş’ın güçlü algısı, hafızası, kavram ve muhakeme yeteneği ve arif kişiliği sanatında açıktır. O, günü, değişen koşulları, durumunu gözeterek bu yönde tavır alabilmesi, değişimi kavrayarak kendisini sürekli yenileyebilmesi, insanları gerçekle ve sevgiyle öğütlemesi, onun akla verdiği önemi de göstermektedir.[53] Aklın yolu birdir. Sevgiyi öğütlemiştir; çünkü sevgi, varlıkla kurulan irtibatın (aklın) tek yoludur, varlıkla buluşma kanalıdır.

Gönül

“Herkeste aynı gönül var. İnsanların gönüllerine hitap edince, insanlar gönlü bulunca, gönülleri hoş oluyor. İnsanların gönüllerine hitap edilince onun ağrısını, acısını da yerine göre az çok yerine getiriyorsun. Tatlısını da veriyorsun. İnsanın beklediği verilirse insan memnun oluyor.”[54]

Neşet Ertaş’ın yaratılış anlayışı ve bunun içinde insanlığa dair getirdiği yorum hep birliğe işaret etmiştir. Her ifadesinde birlik anlayışı, bütünlük açısı görüldüğü gibi “gönül” anlayışında da bu birlik doğrudan dikkat çekmektedir. Herkeste aynı gönül var. Hatta herkes, gönle sahip olmakla bir bütüne bağlanmaktadır. Dolayısıyla gönülden hissedilen, hissedilen şeye karşı ve doğrudan bir his iletmektedir. Bu sözsüz iletişimin arkasındaki ritimdir belki de saza dökülen, sazla havalanan… Bu birlikten bu beraberlikten dökülen şu anlayışı da aktarmak gerekecektir;

“Bütün kalplerin Allah vasıtasıyla birbirine bağlı olduğuna ben inanıyorum. Onlar pür dikkatini sana verdiklerinde sen kalplere hitap ediyorsun. Bâtın olarak. Zahir, görüntümüz biliyorsunuz. Ama genelde ben kalplere, biz daha evvel kalbin adını bilmezdik de yürek derdik, yüreklere hitap ediyorum. Yüreklere de hitap edince onlar zaten bütün dikkatini sana vermiş. Sen ne verirsen senden alıyorlar. Bu şekilde oluyor bu. Hep tatlı yesen o da bıktırır. Hep acı yesen o da bıktırır. İşte bunlardan renk renk karıştırarak, bazı söylemek istediklerimizi yerine göre söylüyoruz insanlarımıza.”[55]

Ademden beşere, oradan da insan olmaya uzanan zorlu bir yola işaret eden Neşet Ertaş’ın felsefesi, insanın Hakk ile Hakk olmasıyla nihai hedefine varır. Her canlıyı Hakk’ın parçası görüp, insan sıfatıyla ödüllendirilmiş olmayı her şeyin üstünde tutan bu kavrayışta, yaşamın en önemli amaçlarından biri gönle yönelmek, “gönül adamı” olabilmektir. Zira Hakk ile bir nazarda görülen gönül, her şeyin içinde olan, her şeyi kapsayan ve her şeyin ötesindeki tek makamdır. Kendi ifadesiyle karıncadan file her canı Hakk, insanı yaratılmışların en güzeli, insan gönlünü de Hakk makamıdır.[56] Bizim ifade etmemize bırakmayan Neşet Ertaş, bakın kendi birlik ve bütünlük anlayışını nasıl da sunuyor;

“O gönül herkeste var. daha önce konuştuğumuz gibi, canlarımız bir bütünün ayrı ayrı parçalarıysa o gönül de aynı gönlün birer parçasıdır. Herkeste var. (…) Ama bilende vardır. Gönül olmasa bile, karşıdan gönüllü bir ses, gönüllü bir hava gelirse zaten gönle aşina o can, o vücut. O yerini buluyor karşı tarafta. O da onu memnun ediyor. Bir gönül kapısı açılıyor. Yahut da hatırlatıyor gönlü ona.”[57]

Hayatı duygularıyla kavrayan Ertaş, içini kaplayan sevgi, aşk ve yaşanmışlıklarının ateşiyle sanatının zirvesini kurmuştur. Bu zirvede almış olduğu berrak düşünce, “kalpten kalbe (gizli) yol var” ifadesi ile açığa çıkmaktadır. Asıl olanın bu gizli yoldan karşısındakilere bir şeyler vermek olduğunu belirtmektedir. Bu anlayış, yüreğinin doluluğunun göstergesidir. Her duyguyu da doluca ve insanca bu doluluktan yaşamıştır.[58]

Havalandırdığı kelimelerin, yaşadığı hislerin bizlerde frekansını yakalayan ve ayrıca bizden daha yüksek bir anlayış ve sevgi frekansına sahip olan Neşet Ertaş, söylemiş olduğu türkülerin gönle karıştığını bilmektedir. Ariflik de bu değil midir? Yapmış olduğu şeyin bizde nereye oturacağını bilip ona göre kendini kuran kişi. Sadece bilen değil, bildiğini de nerede ve nasıl ifade etmesi gerektiğini de tayin eden kişidir. Bildiğini yerli yerinde uygulayan kişi. Arife tarif ne hacet dediği gibi, o arifçe bir kuvvetle bizim bu düşüncemize tekrar ekliyor cümlelerini. Nereden geldiğini bilerek ve nereye gideceğini de bilerek… Yaptığı işin hakkını görüp, gereğini yerine getirerek kendi müzik felsefesini de aktarıyor;

“Ben teknik bilmem, nota bilmem, içimden nasıl geliyorsa parmağım öyle basıyor. Çünkü parmağım yüreğime bağlı, içimden ne geliyorsa onu çalıyorum. Ben de bilmiyorum, hangi perdeler neresidir. Bunları sizler izah edeceksiniz, açıklayacaksınız.”[59]

Kendi fikri, kendi aklı ve kendi gönlü ile kendi özünden gelen duygularla çalan, çığıran, duyguları havalandıran, gönülleri coşturan Neşet Ertaş, bir çaldığını bir daha çalamamaktadır. Çaldığı andaki duygusu ne ise ona göre çalmaktadır.[60] Bu da aşkın ve dolayısıyla meşkin şanındandır. Gönüldür onu sürükleyen havaları arasında…

Aşkın havalarını söyleyerek sürüklenirler aşkın içinde. Neşet Ertaş, kendi ifadesiyle aşkın kanalıdır. Aşk kanalı. Aşk ile çıkan nefesi bilirler, aşk ile çıkan sözleri bilirler. Öteden beri, dededen, babadan, Keremlerden, Mecnunlardan, Karacaoğlanlardan, Kamberlerden gelen aşkın kanalıdır Neşet Ertaş. Bu kanalın getirdiklerindendir. Aşksız çıkan havayı dinlemezler. Sözü bir laf olarak görüp havayı yani aşkın havasını önemserler. Onda da aşk olursa içinde. İnsanın yüreğinden gelen, içinden gelen aşkı kulaklara, yüreklere getiren aşktır.[61] Türküyü üreten, insanoğlunun yüreğindeki aşktır. O aşkı karşıdan görüyor ki yüreği yanıyor ve o yanıklıkla da türkü üretiyorlar.[62]

İnsana aşığın hak özündedir
Garibin hem özünde hem sözündedir
Ruhunun aynası bak yüzündedir
Hakikat insanın gözünden olur.

Aşıklıkla üretilen türkülerin sözleri ve havalarında efsunlu bir tekerleme vardır. Alemin yaratılışına benzer bir nizam oluşur aşkla söylenen sözlerde. Yukarıdaki şiirde de aşıklığın yüreğe, yüreğin de söze vuruşu dikkat çekmektedir. Öz’den Söz’e, Ruh’tan Göz’e doğru ilerleyen bu irfan, çok şey anlattığı gibi bazı hâl tecrübelerin de izini taşır. Hâl kâl’e gelmez derler ya hani, öylece o hâle düşen bilir bu hâli. Yaşayan bilir, yaşamayan bilemez. Neşet Ertaş, hissin içine girince geri çıkamaz, orada kalır. Hemen çıkamaz. O kadar kolay değildir bu; neler hissettiği ve neler yaşadığı ile ilgilidir bu. Anlayan anlar onu. Gözün gördüğünü söz anlatamaz. Neşet Ertaş alışmıştır göz göze anlaşmaya.[63] Bakın gözlerle ilgili neler demiş Ertaş;

“Işık, zaten insanın gözlerinde vardır. O güneşin bir parçasıdır. İnsanın gözlerinde güneşin bir parçası vardır. İnsan, beden içinde bir ruhtur. İnsan isterse bu gözlerden karşısına görünür, istemezse görünmez. Sadece bir sıfat kalır. Bu bir kisvedir. Ama göz göze geldiğinde orada bir yakışma olur; gözden göze bir yakışma olur, yürek yanar. Işık da bundadır, her şey de bundadır. Aşk da karşı tarafla, gözden göze olan akımdır.”[64]

Sevenin içinde yanar ışıklar
Kaybolur karanlık, tüm dolaşıklar
Garibim sevenler bunca aşıklar
Boş hayale boşa yelmiyor canım

Aşkın dünyadaki yansıması ışık gibidir. Aşk dediğimiz de ışk’tır. Aşk, gönülü yakar ve aydınlattığı için de içeride ne var ne yoksa gösterir. Aşkın olduğu gönülde karanlık kalkmış, gönle girenler aşığın gözüne görünür olmuş, onu söylemeye gayret etmiştir. Neşet Ertaş bu dörtlükte arifliğin de tanımını vermiştir. Çünkü arif, sadece ilim sahibi değil; aynı zamanda ilmin nerede, nereye, nasıl ve niçin uygulanacağını da bilir. Aşkın girdiği gönül, ariftir. Arif gönlünü aşkla aydınlatır. Arifin bilgisinde karanlık ve dolaşıklık yoktur. Zira O, aşkın sırrına dair arifliğini de belli etmiştir;

O yârin sırrına ereyim dedim
Arifler keşfeder, sır imiş meğer diyerek yaşadığı gerçeği şiire aktarmıştır.

Aşkın farkı, gözden görünmesidir. Aşkın şavkı göze vurur. Gözdür ayırıcı faktör… Neşet Ertaş’a aşk sorulduğunda “hasretimiz” der ve ekler; “bütün canlar, bilerek ya da bilmeyerek, onun hasretinde. Kapağını bulduğu an huzura erişir. Kapağını bulduğu an dünya gözünün önünde ışır, nerede olduğunu görür. Yoksa ruh bedenden her zaman dışarıdadır, devamlı gezer.”[65]

Aşkın ateşine yandım alıştım
Bu ateş içinde Aşkla tanıştım
Doğru mu değil mi deyip danıştım
Sevgisiz Hakk’a kul olmuyor canım

Aşkın ateşi içinde Aşk’la tanışmak; her ne kadar anlaşılmasa da Neşet Ertaş’ın arifliği ve saf düşüncesi onu açıklamaktadır. Bu ifadesi, Hallac’ın hikayesindeki ateş içindeki demir’e benzer. Ateş içindeki demirin demirliği kalmamıştır. O da ateş olmuştur. Demirin demirliğini kaybedip ateş olması gibi ateş içinde demirin ateşliğini de bilmesidir Neşet Ertaş’ın bu dörtlüğü. Ateşin içine girmediği sürece demirdir, ateşe girdi mi ateş olur. Aşkın gark edişi de böyledir. Aşk, aşık adamı kendi rengine boyar. Aşıklıktan evvel insanda, birçok renk vardır. Âşık olanda tek renge bürünmüştür. Bunu Neşet Ertaş şu dörtlükle anlatmaktadır;

Coşkun sel gibiydim yoruldum gayri
Çok bulanık aktım duruldum gayri
Nice güzel sevdim hep ayrı ayrı
Hakikatte gönül bir imiş meğer

İnsan, bulanık su gibidir. İnsan kendini bilmediği zamanlarda ne yaptığını, nereye gittiğini ve ne ettiğini bilmez. İnsan bunu bilse de bilmese de bir gönüle sahip olmakla ırmağın kaynağına çok yakındır.[66] Irmağın kaynağı ise kökü olması sebebiyle hep coşkundur, bu yüzden bulanıktır. Irmak aktıkça durulur. İnsanın durulması kaynağından sürüklenerek akması/eyleme geçmesi ile durulur. Bu durulmada fark edeceği ilk şey de kaynağının durumudur. Bu da bir kaynaktan geldiğinin ve insan olarak devam etmenin farkını görmesi ile durulmaya başlar. Kabullenerek ve gayret ederek ömür ırmağı içinde akmaya devam eder. Bilir ki bu ömrün tek kaynağı, birçok güzergahı vardır. Güzergah içinde tek kaynağın farkında olmakla akmak durulmanın ilk koşulu gibidir. O yüzden birçok güzergah içinde kaynağın tek oluşu, hakikatte gönlün bir olduğunu, gönüllerin bir olduğunu da ifade etmektedir.

Bu görsel yapay zekâ ile oluşturulmuştur.

Aşkın içinde Aşk’la tanışmak ve Aşıkken sevmek…

Bir zaman aşıkken sende sevmiştin
O anda dünyayı nasıl görmüştün
Sanki cennetin bağına girmiştin
Çokları bu hakkı bilmiyor canım

ve;

Aşkın ateşine yandım alıştım
Bu ateş içinde Aşkla tanıştım
Doğru mu değil mi deyip danıştım
Sevgisiz Hakk’a kul olmuyor canım

Aşıklık, insanın zincirlerini kırması ile mümkündür. İnsan sever, seviyorsa seviyordur. Sevgisi sorgulanmaz; o kadarsa o kadardır. Artacaktır, gelişecektir, ilerleyecektir. İnsanda kemaliyetin sınırı yoktur. Gönlünü yumuşattıkça aşkın kanalı genişleyecektir. Ama insan hürse sevecektir. Hür değilse sevmesi olmaz. Çünkü gönül hürdür. Gönlün hürlüğü, gönlün sahipliğindendir. Gönlün sahibi, Mutlak Hür’dür ve gönlü döndürmesi açısından gönlün tek hakimidir. Gönül, Çalab’ın tahtıdır. Asrımızın Yunus Emre’si Neşet Ertaş’ın da bir türküsünde Yunus’tan haber vardır;

Gönül, gönülü avudur
Gamın, kederin dağıdır
Gönül Allah’ın evidir
Girici ol, çıkan olma

Garibim gönülün kulu
Gönüldedir Hakk’ın yolu
Her gönülde kudret balı
Tadıcı ol, bıkan olma

İnsan ile Tanrı’nın buluştuğu, görüştüğü, iletişimin kurulduğu, yargılandığı, cezalandırıldığı tek yer gönüldür. İnsanın bebeklikten ömrünün demine kadar yetiştiği, içerdiği, kapsamı, teferruatı, inşa ettiği yerdir, yaşadığıdır gönül. İnsanın zekası, yaşadıklarına karşı takındığı tavır, sevdiklerine gösterdiği nezaket, hürmet ve saygı, varlığa duyduğu güven ve samimiyet, can’a olan bağlılık ve can’a olan düşkünlüğü ile insan, kendinden öteye ama kendinden ayrı olmayan bir güce hasret duyar, bu hasret ile gözden yaş döker ve “hüzün” adlı bir derinliğe tutulur. Konuşan seste, bakan gözde, duyan kulakta, işiten canda o hüznün sahibini ve ayrılığının hasretini görür, vuslatı arzular; arzuladıkça aşk’a düşer. Bütün bu yüklerin kalkmasıdır aşk, fakat bu yükler olmadan da aşk gelmez. Ancak böyle bir sorumluluk altında aşıkken aşk’la tanışılır. Aşkın sahibini duyar aşık. Duyduğu anda mutmain olur. Ey mutmain olmuş nefs, gir cennetime ayetine şahitlik eder. Aşıkken sevmek de sanırım böyle olur. Aşıkken aşkı seven; aşk ateşi içinde aşkla tanışan da cennetin bağına girer gibidir.

“İnsanı seven Hakk’ı sever, biz de o Hakk’ın aşığıyız. Şüphesiz ki ölmez, yitmez, yemez, içmez, solmaz bir tek Allah’tır. Allah hepimizi eşit yaratmış. Haksızlık, cana kıyma, düşük görme olmasın Allah’tan geldik, Allah’a gideceğiz. Cehalete hatırlatabildimse mutluyum. Abdal neslinden gelmiş geçmiş çok saygıdeğer ozanlarımız olmuştur. Ben hiçbirinden bir deyiş, bir türkü söylemedim, niye? Onlar zamanına göre söylemiş, ben kendi aklım fikrimle bunları söylüyorum. Onlar da üstü kapalı söyleseler de yâr demişler, Pir deseler de yâr demişler, Ali Haydar deseler de… hülasa hepsinin anlamı yârdır. Ayrıca Ali, Veli, Haydar… Yaradan varken yaratılmışa sığınmak, Yaradan’ın gönlüne bilmiyorum nasıl gelir.”[67]

Abdallık

Abdal olmak, dönüşmek demektir. Dünyaya düşmek ve dönüşmektir. Dönüşmüşlük… Tebdilât… “Bedele” kökünden gelen abdal, bedel ödeyen, bedel ödemeye gelen anlamında da yorumlanabilir. Ruh için nefsini bedel vermek… Abdal, “badal, bedel, bedil” kelimelerinin çoğulu olup, dünyadan kesilmiş, Tanrı’ya adanmış ve halktan ayrılmış anlamlarını içermektedir.[68] Aklın gücünü aşan, Tanrısal olarak nitelendirilen gerçekleri sezgi gücüyle kavrayan, doğa dışına çıkarak yaşayabildiğini söyleyen kişidir abdal.[69] Dünya, insanlar için bedel ödeme yeridir. Sadece bedel ödenecek yer değildir; yoksa Hristiyanca bir tasavvurla ele almış oluruz. Bedel ödemek, dünya-ahiret ayrımının bir sonucu olarak değerlendirilmemeli; eksikliğini/kulluğunu duymakla da yorumlanmalıdır. Bu anlamda insanın bedeli, şehadet aleminin şahitlikleriyle giderilmektedir. Abdallar, afaktan aldıklarını enfüslerine katıp ne aldıklarının ne de kendilerinin özlerini bozmadan dönüştüren insanlardır. Özüne uygun olarak yeniden inşa etme başarısını göstermişlerdir.[70] Özüne katmak, bütün varlığın özünü bilmekle ve bütün varlıkla ortak bir kanalda/yolda bulunmakla mümkündür. İbnü’l Arabî’nin bir kudsî hadis[71] ile yorumladığı insanından hareketle diyebiliriz ki insan sevmek ve sevilmekle mükellef kılınmıştır. Neşet Ertaş, Abdallığı şöyle ifade etmiştir;

“Abdallığın manasını sorarsan evveli Muhammed, Ali Abdaldır. Hakikat ilminin aslını ararsan, cümle ululardan ulu Abdaldır. Buna göre, o zamandan Abdallar bu tarikatı kurmuşlar. Tarikat, Ali’nin evinde kurulmuş. Ali’nin Evi derken Alevi’ye çevrilmiş bu deyim. Bunun ötesini ben bilmem. Tarikatı kuran Abdallar. Bize bir şekilde Bektaşi de derler. Ben şimdi, kendi görüşüme göre, tekkeyi de kabul etmiyorum, türbeyi de kabul etmiyorum. Ben canlının dışında, bu gibi yerlere niyaz edilmesini hoş görmüyorum. Mezara da niyaz edilmesini benim gönlüm kabul etmiyor, bireysel olarak, kişi olarak. Ben kendi görüşüne göre yaşayan bir insanım. Benim bildiğim kadarıyla Bektaşi felsefesi, ‘can’dır. Hak, insanın kendi canıdır. Herkes kendi canından sorumludur. Bunu daha önce de söyledim, bizim Bektaşi görüşümüz, canı hak görmektir. Herkes kendi kendisinden sorumludur. Canı hak biliriz. Karşımızdakinin canı neyse bizim de canımız odur. Biz bunu böyle bilir, böyle görür, böyle yürürüz.”[72]

Neşet Ertaş, ifadeleriyle bütün insanları Abdal olarak görmekte olduğunu bir başka açıdan ifade etmiş olmuyor mu aslında? Ve hatta bütün canları! Bu “can” duygusunun farkında olmaklıktır Abdallık. Dünyaya gelmiş bir can olmanın, dünyayla birlikte dönüşmenin, düşmenin… İnsan olmanın bir başka adı olmuş Abdallık. Neşet Ertaş’ın tasavvurunda böyle olduğu için onun abdallığı “can”, “gönül”, “sevgi” ile yoğrulmuş ve mücadelesi de bu yüzden “kavga”yla, “ayrıştırma”yla ve “cehalet”le olmuştur. Zira çokça örnek gösterildiği gibi;

“Herkes arif olsa, dünyada cehalet kalmazdı. Dünyaya gelen, hiçbir şey bilmeden gelip gidiyor. Ömür kısa. Hiçbir şey öğrenmiyor. Bunun için cehalet durmuyor. Ne gerekiyor? Bunları eğitmek gerekiyor. (Abdallık verilmesi gerekiyor). Eğitmek için de bunlara doğrusunu söylemek gerekiyor ki, aysın, ayıksın, aklına mantığına uysun. Dağı taşı tırnağıyla kaldırdı, dersem, hangi mantık sahibi kabul eder bu kelimeyi? Böyle mantığın kabul etmeyeceği kelimeleri artık bıraksınlar. (…) Deyişin ne demek olduğunu kimseye sormadım. İstesem ben deyiş söylerdim. Ama ben kendi özüm, kendi sözüm… Herkes kendisi bir ruhtur. Canlar aynı candır ama ayrı ayrı olan ruhlarız bizler. Pencere dediğimiz bu gözle, herkes kendine göre görür dünyayı. Bende kendime göre görüyorum ve kendime göre de söylüyorum.”[73]

“Ruh, can ile can olmuş iken” dediği can’ın ruh’la buluşması gibi; kişinin kendini bilmesi, olgunluğa ermesi, kemâle ulaşması gibi, çoğu eski terbiyeyi kendince yeni terkiplere sokarak yolcuları uyarmaya devam etmiştir.

Nefs, mümkünler alemindeki kendi mümkünâtımızı gerçekleştirebilmek için hayata tutunan bilincimizdir ya da kendilik (benlik) tasarımımızdır. Bu düzey, alçak bir bilinç ve biliş düzeyidir. Emaneten taşıdığımız ruh ise elbette daima ahdini bilir. Nefs, üzerimize gönüllü gönülsüz, bilerek bilmeyerek aldığımız dünyevi perdeler silsilesi edinir. Nefs, sadece dünyadaki imkanlar ile meşgul olmayı arzular, çünkü o, bunlardan hoşlanan biliş veçhemizdir. Yani vehimlerini hakikat zannederek hayalî bir dünya yaratır/tasarımlar.[74] Neşet Ertaş, “cahildim dünyanın rengine kandım / hayale aldandım boşuna yandım” diyerek nefsin vehimlere aldanmasını aktarmıştır. Abdallığını burada da göstermektedir. Çünkü bu yaşadığı, dönüşümün sancısı sözlerdir.

Neşet Ertaş’ın dünyaya kendi çağının ve ilminin, kendi görüşünün verdiği abdallıkla yani dönüşmüşlükle -ki gerçek abdallık da budur; çünkü kendini yaratılışın içinde dönüştüren olur- bakmaktadır. Geleneği hepten yıkmakla yahut moderni olduğu gibi kabul etmekle değil, kendince bir akılla ve yolla yolculuğuna devam etmekle de bu abdallığını göstermiştir. “Kendi içinde kendini yenileyebilen bir adam.”[75] Bu bağlamda yazdığı türküyü havalandırmak gerekir;

Nerde ne arıyon divane gönül
Dinle bir kendini anlamak için
Sen bir ruhsun kalbin ruhuna bağlı
İrade elinde yönlemek için

Tanıyabildin mi sendeki seni
Bütün vücudunu bu nazik teni
Allah şahit etmiş ruha bedeni
Kimseyi kimseden sormamak için

Sana akıl fikir bir mantık vermiş
Seni gözün ile dünyayı görmüş
Allah sevenlerin gönlüne girmiş
Kulundan uzakta durmamak için

Sevip sevilmesi gayet tatlıdır
Garip’im sevgiler farklı farklıdır
Bu hak ruhumuzla irtibatlıdır
Sır etmiş kendini görmemek için

Abdallığın gereği muhabbettir. Muhabbette bulurlar Muhammed’i. Muhabbet, hubb kökünden gelen sevgi tohumudur. Her muhabbet, bu tohumun sulanması demektir. Karşılıklı sevgi… Tohum sulandıkça sevgi büyür, genleşir, genişler ve aşk’a doğru yolculuk başlar. Abdallar, muhabbetle bedel öderler. Abdallar, bilgiye muhabbetle ulaşırlar. O yüzden yazılı gelenekleri yoktur, hatta yazıya aktarılmasını hoş karşılamazlar. Yazı, muhabbeti zayıflatır; muhabbetin vereceği zevki azaltır. İnsanın o ânında gelen şevki ile muhabbet meşke dönüşebilir ve abdallar bundan mahrum kalmak istemezler. İnanırlar ki; üç kişinin Hakk konuştuğu yerde dördüncü kişi Hakk’tır. Hakk’ın katıldığı bir muhabbetin avını sürer abdallar. Bu yüzden bilgiye muhabbetle ulaşılır. Hakk da muhabbetle bulunabilir. Hakk muhabbetten, muhabbet de Hakk’tandır.[76]

Gelin dostlar muhabbet edek
Hakk muhabbettendir muhabbet Hakk’tan
Biz de bilenlerin yolundan gidek
Hakk muhabbettendir muhabbet Hakk’tan

Muhabbetle dost yanına varılır
Muhabbetle dost cemali görülür
Muhabbetle can alınır verilir
Hakk muhabbettendir muhabbet Hakk’tan

Sevgili yüzüne bakar gibi, soluklanmadan yaşar gibi, gözlerine yürekleri dolup ve ışık olup muhabbete koyulursunuz. Yaşanmışlığı, hikayesi, mazisi olan ve sevgisi olan birileri konuşur. Muhabbete tutulmuşsunuzdur. Gözleriniz onlardadır. Sanki birisi gözlerinizden yüreğinizi eline almıştır; avuçlamıştır yüreğinizi. Sevgili biridir bu, sevdalı biridir; o ân oradadır. Yüreğinizi oğuşturup oğuşturup durmaktadır. Canınız çekilir çekilir, bir hoş olur; canınız bir gider bir gelir. Ne ölmüşe benzersiniz ne diriye. Anlattığı hikayenin neresindesinizdir, bilmezsiniz. Ne yıkılmışa benzersiniz, ne şenlikli ne abad olmuşa. Sabah mı olmuştur akşam mı, bilemezsiniz. Nedir bu; sevgili yüzü, ana yüzü kadar aklık dersiniz. Bilemezsiniz. Uçurumlarda yürümektesinizdir belki de. Yarlardan yuvarlanacak bir âna şahit olmuşsunuzdur. Yâr göğsündesinizdir, çeşme başlarında, sevdalı gözlerdesinizdir. Muhabbet öyle yerlere götürmüştür ki sizi; artık dönüşü olmayan bir coşkunun eşiğinde yanmayı beklercesine beklersiniz. Çakmak çakmak yanıp sönen gözlerinizi birazdan yağmura bırakacak olduğunuzu bilmeden dikkat kesilirsiniz sırf muhabbet için. Burada insanın bizatihi kendisi vardır; yaşanmışlığı, arzusu, özlemi, hasreti, sevgisi, hüznü… Abdalın muhabbetten aldığı vardır, verdiği vardır. Yazgısı, yazılmamasıdır. O âna bağlı kalmasıdır. Ânda doğacak olana, o ândaki tohuma bırakmaktır gözlerini ve yüreğini. Muhabbetten hasıl olan güzele gitmektir maksad. Abdallar, insana duyulan muhabbetle yürür, söyler, konuşurlar. İnsanlığın binbir türlü halini bilir, bildirirler. Çünkü insanın bu ezgisi, talimi, bestesi, güzelliği önemlidir.[77]

Abdalların gönül kapıları, insandan sonsuzluğa açılan bir hayal ve mana alemidir. Gönüllere yansıyan ışığı müzik ve muhabbet olarak yansıtırlar. Bu müziğin ve muhabbetin kültürel anlam ağı, inançlarını yansıtır. Sevgi, saygı, hoşgörü ve paylaşım merkezli yaşamları ile anlamlandırdıkları dünya, kendi kültür evrenleri içinde yoğrulur. Hakk’tan aldıklarını söyledikleri güzel örneklikleri Hakk’ın yarattığı en güzel varlık insana “sanat” yoluyla aktaran ve bu uğurda hayatlarını adayan Abdallar, ibadet edercesine dokumuştur Anadolu insanını. İnsana ve insanlığa varılacak yolun hizmetten ve muhabbetten geçtiğine inanırlar.[78]

Sevgi, muhabbetin mayasıdır. Bu yüzden Ertaş’a göre sevgi, imandır. Sevginin yalnızca insanda bulunduğuna, insandan insana ve canlıdan canlıya nak’şolunduğunu cansızdan canlıya sevgi gelemeyeceğini belirtir. Hayvanda sevgi bulunmadığını, onda yalnızca şevk bulunduğunu belirten Ertaş, sevgiyi ve sevginin kaynağını türkülerinde vurgulamıştır.[79]

Gel sevelim; sevileni seveni
Sevgisiz suratlar gülmüyor canım

Sevgi Hakk’tır, seven alır bu hakkı
İçi güler, dıştan görünür farkı
Sevmeyene akmaz sevginin argı
Boş lafla oluklar dolmuyor canım

Abdalların ve özellikle Neşet Ertaş’ın kainatı, onun ahenkli döngüsü içerisinde var olan canlı cansız tüm varlıkları ve özellikle de bu mükemmelliğin en güzel parçası olarak gördüğü insanı kavrayışı, bu uğurda yaktığı türküler ve bozlaklar felsefi boyutunu ve inancını göstermiştir. Kendini tanımayı ilk sıraya koyan Ertaş, günahını da sevabını da kendini tanıdıktan sonra bildiğini ifade etmektedir. Aklını, beynini, mantığını da kendini tanıdıktan sonra bilebilmiştir. O’na göre kendini bilen insan kendisiyle kelimesiz, konuşmadan irtibatlaşabilir, muhakeme edebilir ve bir şeylerin neticesine varabilir. O, bir ruh olarak bu canın içinde aklını, mantığını, fikrini kendisiyle bulmaktadır. Ertaş’a göre kendini bilmek, yaşanmışlığa dayalı bir hayat tecrübesine bağlı olmanın yanında kendince bir görüşe sahip olmaktır.[80]

Ertaş’ta can bulan; insana, insan gönlüne saygı duymayı gerektiren kendini bilme anlayışı, bireyden hareketle topluma saygı göstermeye uzanan bir bütünselliğe kavuşur. Toplumsal duyarlılık, sorumluluk ve hizmet olarak ortaya çıkan bu inanışın temeli aynıdır. “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir” özüyle ortaya çıkan ve kamil insan olmanın gereklerinden birini oluşturan bu anlayışın temeli de Abdal dervişlik yolunun köklü felsefesinden kaynaklıdır.[81]

Aşk’tır; ilahidir, hasbîdir, celalidir, cemalidir ve de nebevidir. Başka deyişle halk mertebesinde insanın kendinden kendisine yaptığı bir yolculuk (kendini seçme-nefsini bilme-kendini gerçekleştirme), hakikat mertebesinde ise Hakk’ın insan ayn’ı (özü, gözbebeği) ile kendinden kendisine tecellisi olup, kendisini birleyerek tenzih etmesidir.[82] “Aşkın ateşinde aşkla tanıştığı” anlam, İbnül Arabî’nin bu cümlelerinde karşılık bulmuş gibidir.

Sonuç veyahut “Her niyet, kişinin özünden olur”

İnsan özüne doğru giden bir varlıktır. Yolcudur. Bu öz, Hakk’ın “hiçbir şeyde apaçık zahir olmadım insanda olduğum kadar” iltifatına bir mazhariyettir. Ki insan, Hakk’ın şerefli ayn’ı/özü ve ayînesi olarak, O’nun insanda açığa çıkması ile murad olunan mahza Hz. İnsan’dır.[83]

İnsan, başkalarıyla yakınlık kurma tecrübesinden (yolculuk) hareketle dönüşüme uğramaya başlar. İnsanın başkasında Tanrı’yı görmesi, ahlakın en önemli birincil şartıdır. İnsan istekleriyle değil, bilerek-bilmeyerek sahip olduğu varlık tasavvuru ile yahut metafizik arzularıyla hareket eder. Arzunun kuruluşu, başkalarından bağımsız olarak yabancılar arasındaki ilişkidir. Arzuyu dünyaya getiren insandır. Nefs, kişinin kendisidir, kendisini ilgilendirendir. İyilik gibi yüksek erdemler ise kişinin kendisi haricinde başkasını görmesi, bilmesi ile açığa çıkar. Başkasının yüzü, bizim iç dünyamızın dilidir. Başkası, bizim tasavvurumuza göre biçimlenir.[84] İnsan için söz konusu olan da bu yolculuğu tamamlamasıdır. Tanrı’nın ahlakını başkalarıyla yaşayarak O’nun boyasıyla boyanmak… Sanat, bunu en çabuk ve en güzel biçimde aktaran, özel olanı genele yayan bir aracıdır. Neşet Ertaş’ın şahsî yolculuğu, gök kubbede hoş bir sada olarak yüzyıllarca havalanacak… O’nun yakalamış olduğu frekans, bütün insanlığı kuşatan bir giz’in frekansına bağlı olduğu için olsa gerek her dinleyişte yeniden yeni boyutlar kazanacak… Koca Yunus Emre’nin o ezber kaygısı gütmeden ezberlediğimiz şiirleri ve ezgisi gibi Neşet’in de türküleri, biz yolculara her zaman ışık olacaktır. Yeter ki sevgi gitmesin üzerimizden… “Sevenin içinde yanar ışıklar” dediği gibi sevdikçe yolumuz aydınlık olacaktır. Sevdikçe güzel, sevildikçe güçlü oluruz. Her sevgi, gücün tezahürüdür. Sevgi büyük bir güçtür.

Bir âlemden bir âleme bir ana ile gelen yolcu, Hakk’a şehadetiyle gönle ve gönülden de akla düşecektir. Hak ona önce gönül, anlayış sonra göz, kulak ve hissediş vermiştir. O, Hakk’tan sevgiyle gelmiş gönlü kurmuş ve aklı üzerine inşa etmiştir.

 

Kaynakça

Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş Kitabı, Akçağ Yayınları, 2000.

Erol Parlak, Garip Bülbül Neşet Ertaş, Hayatı-Sanatı-Eserleri, Cilt 1, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2019.

Gönül Dağında Bir Garip “Neşet Ertaş Kitabı”, Söyleşi: Haşim Akman, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

  1. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020.

 

Dipnotlar

[1]“Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin / O anda dünyayı nasıl görmüştün / Sanki cennetin bağına girmiştin / Çokları bu hakkı bilmiyor canım”. Neşet Ertaş’ın “Gel Sevelim Sevileni Seveni” adlı türküsünden.

[2]“Cennettir bu dünya insan olana / Cehennem de burada hayvan olana”. Neşet Ertaş’ın “Cennette İnsan” adlı türküsünden. Anne karnında cenneti yaşatan anne sevgisidir. Sevgiyle yoğrulur o süreç. Sevilince bu dünya da cennet olur sevince de. İnsanı insan yapan annesidir. Terbiyesi mürebbiye olan annesindendir.

[3]“Aşkın ateşine yandım alıştım / O ateş içinde Aşk’la tanıştım / Doğru mu yanlış mı deyip danıştım / Sevgisiz Hakk’a kul olmuyor canım” Neşet Ertaş’ın “Gel Sevelim Sevileni Seveni” adlı türküsünden.

[4]Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş Kitabı, Akçağ Yayınları, 2000, s. 213.

[5]Heidegger’den aktaran: M. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020, s. 108.

[6]M. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020, s. 104-105.

[7]Doğa, amaçlarını, yani değişimin sebeplerini kendi içinde barındırır. İnsan yapımı şeyler (aletler) ise insan (yolcu) tarafından yapılmıştır ve meydana geliş sebepleri kendileri dışındadır. İnsan, değişimin sebeplerini kendi içinde barındıran doğa ile ilişkisinde hem ona bağlı hem de ondan ayrı olarak (içkin ve aşkın) bir rol izleyerek eylemlerini yahut sanatlarını ortaya koymaktadır. Bkz. Klaus Kornwachs, Teknoloji Felsefesine Giriş, Çeviren: Sergül Vural Kara, Runik Kitap, 2021, s. 39.

[8]Erol Parlak, Garip Bülbül Neşet Ertaş, Hayatı-Sanatı-Eserleri, Cilt 1, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2019, s. 22.

[9]Gönül Dağında Bir Garip “Neşet Ertaş Kitabı”, Söyleşi: Haşim Akman, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, s. 156.

[10]Gönül Dağında Bir Garip, s. 11.

[11]Birdoğan’dan aktaran: Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 61.

[12]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 62.

[13]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 68.

[14]Gönül Dağında Bir Garip, s. 207.

[15]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 28.

[16]İbnü’l Arabi’den aktaran: M. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020, s. 109.

[17]Gönül Dağında Bir Garip, s. 147.

[18]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 67.

[19]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 22.

[20]Gönül Dağında Bir Garip, s. 50.

[21]Gönül Dağında Bir garip, s. 51.

[22]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 25.; Neşet Ertaş’ın Alevilik ve Abdallık konusundaki bakış açısı çok önemli. Çünkü Ertaş’a göre, Abdallık, Alevilikten çok önce gelmiş ve Abdallar önce tarikatı kurmuş, Alevilik sonra biçimlendirilmiştir. Bu suistimale açık olması sebebiyle Alevilik içerisindeki “pir, dede, mürşit” vb. yapılanmalara da karşı çıkmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 27.

[23]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 47.

[24]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 21.

[25]Gönül Dağında Bir Garip, s. 51.

[26]Heidegger’den aktaran: M. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020, s. 108.

[27]İbnü’l Arabî’den aktaran: Alşan, a.g.e., s. 109.

[28]Gönül Dağında Bir Garip, s. 156.

[29]Neşet Ertaş’ın “Yolcu” adlı türküsü, bir ilahi formunda olup yaratılışı anlatmaktadır. Varlığın ve özellikle insanın dünyayla, evrenle ve ahiretle ilişkisini de içermektedir.

[30]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 7.

[31]Gnostik-Hermetik Doktrin’den aktarılan bu metin için bkz. M. Hakan Alşan, Varlığın İki Kutbu, H Yayınları, 2020, s. 35.

[32]Heidegger’den aktaran: Alşan, a.g.e., s. 36.

[33]İbnü’l Arabî’den aktaran: Alşan, a.g.e., s. 99.

[34]Varlık ve varolan ilişkisi için Heidegger okumalarını tavsiye ederim.

[35]Heidegger’den aktaran: Alşan, s. 104.

[36]İbnü’l Arabi’den aktaran: Alşan, s. 105.

[37]Bayram Bilge Tokel, a.g.e., s. 188.

[38]Bayram Bilge Tokel, a.g.e., s. 215.

[39]Gönül Dağında Bir Garip, s. 11.

[40]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 16.

[41]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 16.

[42]Burada engel olamadığım bir düşünceyi aktarmak istiyorum. Hatta doğrudan ayeti paylaştığımda düşüncemi aktarmama gerek kalmayacaktır. Neşet Ertaş’ın bu tavrı A’râf Suresi 179. ayetle ne kadar uyumludur.

[43]Gönül Dağında Bir Garip, s. 40.

[44]Gönül Dağında Bir Garip, s. 47-48.

[45]Bayram Bilge Tokel, s. 216.

[46]Bayram Bilge Tokel, a.g.e., s. 205.

[47]Gönül Dağında Bir Garip, s. 55.

[48]Gönül Dağında Bir Garip, s. 55.

[49]Gönül Dağında bir Garip, s. 56.; Bayram Bilge Tokel, a.g.e., s. 216.; Ertaş’a göre insan da hayvan da bu beşer bedenlerdedir. İnsana verilen sıfatların adıdır.

[50]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 17.

[51]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 12.

[52]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 26.

[53]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 12.

[54]Gönül Dağında Bir Garip, s. 121.

[55]Gönül Dağında Bir Garip, s. 120.

[56]Erol Parlak, a.g.e., s. 23.

[57]Gönül Dağında bir Garip, s. 123-124.

[58]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 13.

[59]Bayram Bilge Tokel, s. 208.

[60]Bayram Bilge Tokel, s. 210.

[61]Gönül Dağında Bir Garip, s. 134.

[62]Gönül Dağında Bir Garip, s. 155.

[63]Gönül Dağında Bir Garip, s. 191.; Bayram Bilge Tokel, a.g.e., s. 202.

[64]Gönül Dağında Bir Garip, s. 156.

[65]Gönül Dağında Bir Garip, s. 158.

[66]Gönül Dağında Bir Garip, s. 164.

[67]Bayram Bilge Tokel, s. 217.

[68]Fuad Köprülü’den aktaran: Erol Parlak, a.g.e., s. 34.

[69]Erol Parlak, a.g.e., s. 34.

[70]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 20.

[71]“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve bu zatî dileğimle görülmek, sevmek-sevilmek istedim ve bu yüzden de alemleri yarattım. Ki, bilinmeyi murad ettiğim için halkı da yarattım. Böylece, zatımın bilinmesine, melekutu, ins u cini ve hususen insanı vasıta kıldım.” anlamına gelen kudsi hadisten bahsedilmektedir. Bkz. Alşan, a.g.e., s. 83.

[72]Gönül Dağında Bir Garip, s. 202.

[73]Gönül Dağında Bir Garip, s. 203.

[74]İbnü’l Arabi’den aktaran: Alşan, s. 111.

[75]Arif Sağ’ın Neşet Ertaş için yaptığı yorum. Bkz. Bayram Bilge Tokel, s. 271.

[76]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 70.

[77]Fethi Gemuhluoğlu’nun “Türkülere Merhaba” adlı yazısından ilhamla yazılmıştır.

[78]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 114-139.

[79]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 31.

[80]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 1, s. 242.

[81]Erol Parlak, a.g.e., Cilt 2, s. 24.

[82]İbnül Arabi’den aktaran: Alşan, a.g.e., s. 91.

[83]Arabiden aktaran: alşan, 39.

[84]Afaq Esedova, Edebiyatlaşan Dünya, Dünyayı Yeniden Anlama ve Kurma Girişimi, Kabalcı Yayınları, 2015, s. 38.

+ Son Yazılar