Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk

Sayı 82 - Eylül - Ekim 2018

Frithjof Schuon (1907-1998), Ezeli Hikmet (Sophia Perennis) teriminin herhangi özel bir düşünce sisteminde formüle edilmeden, başlangıçtan beri var olan evrensel hakikatlerin ve metafizik aksiyomların tamamını belirttiğini ve böylece tüm inançların ve irfanın esasını ifade ettiğini söyler. Ezeli Hikmetin anahtarı duru bir idrak, başka bir deyişle temiz bir metafiziksel muhakeme ya da ayırt edebilme yeteneğidir; gerçek ile aldatıcı olanı, mutlak ile göreceli olanı, zorunlu ile mümkün olanı ayırt edebilme, dünyevi ve insani olandan başlayarak hem mutlak hem de sonsuz olanın farkına varır hale gelebilme yeteneği.1 Ezeli Hikmet perspektifinin ana teması, kâinatı mutlaktan göreceliye doğru inen ontolojik bir hiyerarşi biçiminde açıklayan varlığın mertebeleri doktrinidir. Gelenek Ekolü olarak da bilinen bu perspektifi modern çağda yeniden bilinir kılma ve inşa etme gayretinin öncülerinden René Guénon’a (1886-1951) göre varlığın mertebeleri doktrinini anlamak için her şeyden önce tüm kavramların kökeni olan metafiziksel sonsuzluk nosyonuna gitmek gerekir.2 Profan ve kutsal bilim anlayışları arasındaki farkın temel nedenlerinden birisi olan bu metafiziksel sonsuzluk kavramı, Ezeli Hikmet perspektifinde sonsuzluğun tek doğru ve tek gerçek anlamıdır. Sonsuzluk düşüncesi ne zaman bu doğru metafiziksel anlamı dışında kullanılsa er ya da geç hep bir çelişki doğurur. Bu makalede özelikle René Guénon’un “İnfinitezimal Hesabın Metafizik Prensipleri” 3 adlı çalışması başta olmak üzere, Frithjof Schuon ve Seyyid Hüseyin Nasr (1933-) gibi Gelenek Ekolünün önde gelen isimlerinin eserlerinden hareketle metafiziksel sonsuzluk nosyonu ele alınacaktır. Makalenin cevaplamayı amaçladığı temel soru metafiziksel sonsuzluk düşüncesinin tutarlı olup olmadığı sorusudur. Makalede, Ezeli Hikmet perspektifinin metafiziksel sonsuzluk anlayışı, mutlaklık, zorunluluk, birlik ve bütünlük gibi diğer kök kavramlar, skolastik infinitum secundum quid (belli bir anlamda sonsuz) nosyonu ve modern matematiksel (nicel) sonsuzluk ile ilişkisi ve farkı çerçevesinde sunulacaktır. Ayrıca bu kavramın, felsefi kötülük, birlik-çokluk ve hareketin tabiatı problemlerinin çözümünde nasıl bir rol oynadığına, agnostizme karşı nasıl bir argüman olarak kullanıldığına da işaret edilecektir.

 

  1. Ezeli Hikmet Düşüncesinde Sonsuzluğun Metafizik Anlamı

Guénon’un şu cümleleri metafiziksel sonsuzluk kavramını oldukça net bir biçimde ortaya koyar:
“… ‘sonlu’ açıkça ‘sınırlı’nın eşanlamlısı olduğuna göre Sonsuz, herhangi bir sınırı, hududu olmayan demektir; dolayısıyla bu terim, mutlak anlamda hiçbir sınırı olmayan, bütün imkânları ve ihtimalleri içinde barındırdığından herhangi bir şey tarafından herhangi bir biçimde sınırlandırılmayan Evrensel Tümel’den, Âlemşümul Küll’den (Universal All) başka bir şeye doğru bir biçimde uygulanamaz. Sonsuzluğun bu şekilde anlaşılması, sadece bir çelişki ima etmediği ve içinde negatif bir şey barındırmadığı için değil, ayrıca böyle anlaşılmadığında kaçınılmaz olarak bir çelişki doğuracağı için metafiziksel ve mantıki anlamda bir zarurettir. Dahası, sadece bir tane Sonsuz olabilir; çünkü iki ayrı sahte sonsuz, birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde diğerini dışlayacaktır. Sonuç olarak, ‘sonsuz’ teriminin bahsettiğimiz bu anlamın dışında kullanıldığı her durumda, ya metafiziksel Sonsuzluk kavramı toptan göz ardı edilmektedir ya da onun yanında bir başka sonsuzluğun varlığı kabul edilmektedir ki böyle bir kullanımın hatalı olduğundan a priori emin olabiliriz.”4

 

Metafiziksel Sonsuzluk nosyonun kritik özelliği, sonsuzluk kavramının herhangi bir tür, cins, sınıf, kip, seviye, ya da özel tümel için kullanımını reddetmesidir. Zira ne zaman bir tür, cins, sınıf, kip, seviye, ya da özel tümelden söz edilse varlığın belli bir tespitinden, o tümel ile isimlendirilen belli bir imkân kümesinden söz ediliyor demektir. Bir tespitin asıl karakteri belli bir imkân kümesini geriye kalan diğer tüm imkânlardan ayırmaktır. Bu yüzden Sonsuz fikrini verilen herhangi bir tespite, örneğin niceliğe, mekâna, zamana, ya da bunların o veya bu biçimine uygulamak anlamsızdır. Bir tespite ya da tanıma konu olan her şey ancak sonlu ya da sınırlı olabilir. Sonsuzu bir formül içine yerleştirmeye çalışmak veya onu herhangi bir forma sokmak, bilerek ya da bilmeyerek Evrensel Tümel’i kendisinin küçük bir parçasına sığdırmaya çalışmak demektir ki bu mümkün değildir. Ne kadar genel olursa olsun, terim ne kadar genişletilirse genişletilsin bütün tespitler mecburen doğru Sonsuz kavramını dışlar. Bu sadece genel seviyedeki tespitler için değil aynı zamanda tüm tespitlerin ilki, dolayısıyla zuhurun ilkesi olan Varlığın (Being) kendisini de kapsayan evrensel tespitler için de geçerlidir. Dolayısıyla Skolastiklerin metafizik Sonsuz ile eşanlamlı olan infinitum absolutum (mutlak sonsuz) terminolojisinin yanında infinitum secundum quid (belli bir anlamda sonsuz) ifadesini de kullanmış olmaları hatalıdır. Çünkü belli bir açıdan sonsuz olduğu düşünülen şey, hem aynı anda başka açılardan sınırlı olduğundan hem de tespit edilmiş ve belirlenmiş karakteri yüzünden diğer tüm imkânları kapsamadığından, yani kendisi dışında kalan şeyler tarafından sınırlandırılmış olduğundan gerçek anlamda sonsuz olamaz.5 Bu itiraz daha sonra Spinoza’nın çok benzer bir biçimde kullandığı ‘kendi türü içinde sonsuz’ ifadesi için de geçerlidir. Gerçek Sonsuzluk tespit edilmiş herhangi bir sınırın içine hapsedilemez. Tespit edilmiş sonsuzluk fikri saf bir çelişkiden ibarettir.

Metafiziksel Sonsuzluk, zorunlu ya da mümkün, zuhur etmiş (being) veya etmemiş (non-being) tüm varlık imkânlarını kapsar. Ancak bu kapsama, ayrı ayrı imkânların bir toplamı, bir koleksiyonu biçiminde değil diğer tüm imkânları doğuran Kaynak biçimindedir. Evrensel Tümel’in sonsuz olması, kesin olarak onun dışında hiçbir şeyin kalmamasından kaynaklanır. Başka bir deyişle Evrensel Tümel’in dışında sadece ontolojik imkânsızlık vardır. Ancak ontolojik imkânsızlık saf hiçlik (nothingness) olduğundan Evrensel Tümel’i hiçbir biçimde sınırlayamaz. Ontolojik olarak imkânsız olan, ontolojik anlamda bir şeye karşılık gelmez. O sadece bir yanılsama veya kuruntudur. Dolayısıyla böyle bir imkânsızlığı bir imkân gibi ifade eden kavram sahte bir kavramdır. Guénon bunu şu şekilde dile getirir:

 

“Tam bir mantıksal hassasiyet içinde ‘sahte kavram’ (false notion) ya da başka birisinin tercih edebileceği şekliyle ‘psödo kavram’ ile ‘hatalı kavram’ı (incorrect notion) birbirinden ayırt etmek gerekir. ‘Hatalı kavram’ belli bir ölçüye kadar gerçeğe karşılık gelse de bunu yeterince yapamayan kavramdır. Oysa, ‘sahte kavram’, …, çelişki doğuran kavramdır. Dolayısıyla bu çelişkiyi algılayamayanlara öyle gelmese de ‘sahte kavram’ gerçek bir kavram, hatta ‘hatalı bir kavram’ bile değildir. Zira hiçlikle özdeş olan imkânsızı ifade etmek hiçbir şeye karşılık gelmez. ‘Hatalı kavram’ düzeltilebilir ama ‘sahte kavram’ ancak toptan reddedilir.”6

 

Bir kavramın sahte olması, yani ontolojik bir gerçekliğe karşılık gelmemesi, böyle bir kavramın tasavvur edilip dile getirilebilmesiyle aynı şey değildir. Bir sahte kavram uydurmak ya da öyle bir şeyin var olduğunu zannetmek, kendi başına bir imkândır ve mümkün olan tüm imkânları kapsayan Evrensel Tümel’in içinde yer alır. Başka bir deyişle Evrensel Tümel’in sonsuz oluşu, sahte ve tamamen yanlış kavram ve fikirlerin üretilmesine izin verir, öyle ki bu sonsuzluk kendisinin inkâr edilmesi imkânını dahi kapsar. Ezeli Hikmet perspektifine göre kötülüğün esası işte bu imkândan başka bir şey değildir. Nasr’ın ifadesiyle:

 

“Sonsuzluktan bahsetmek demek Kaynağın hiçliğe doğru inkâr edilmesi imkânından, dolayısıyla kötülükten bahsetmek demektir. O kötülük ki ‘hiçliğin kristalleşmesi veya var edilmesi’ şeklinde adlandırılabilir.”7

 

 

  1. Metafiziksel Sonsuzluğun Gerektirdiği Zorunlu Özellikler

Metafiziksel Sonsuzluk zorunlu olarak şu özelliklere sahiptir:

 

Mutlaklık: Bütün tespitler kendileri dışında başka imkânlar, kendileri kadar mümkün başka ihtimaller bırakmak zorunda oldukları için aslında bir sınırlamadırlar. Ne olursa olsun her özel ve belirlenmiş şey, kendi tabiatı tarafından sınırlandırılmıştır. Bir şeyin tabiatı, o şeyin tanımıdır. Her sınırlama, o sınırın dışında kalan her şeyi reddetme olduğundan gerçekte bir nefiy, bir olumsuzlamadır. Spinoza bunu şöyle dile getirir: “omnis determinatio negatio est” (her tanımlama bir nefiydir). Herhangi bir sınırın olmaması, nefyedilecek bir şeyin kalmaması, her şeyin içerilmesi, hiçbir şeyin dışarıda kalmaması demektir. Metafiziksel Sonsuzluk tüm sınırların inkârı olduğuna göre o aslında tüm nefiylerin nefyidir. Tüm sınırların reddi mantıksal ve matematiksel anlamda toptan ve mutlak bir iddiadır.8 Gerçek Sonsuzluk ancak Mutlak’a ait olabilir.9 Mutlaklık ile herhangi bir ayrımın, farkın olmaması durumu eşanlamlıdır.10

 

Birlik ve Bütünlük: Herhangi bir sınırı olmayan sadece bir tane Mutlak Sonsuzluk olabilir, çünkü iki ayrı sözde sonsuz birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde birbirlerini kendi dışlarında bırakacaklardır. Burada söz konusu olan metafiziksel Birliğin benzeri, eşi, tamamlayanı ya da zıttı yoktur. Ayrıca bu Birliğin sahip olduğu bütünlük, parçalarının bir araya gelmesiyle oluşan bir bütünlük değildir. Guénon’un ifadeleriyle:

 

“Aslında sadece parçaların toplamı ya da sonucu olan, dolayısıyla onlardan sonra gelen bir bütün, bir ens rationis’den (zihindeki varlıktan) başka bir şey değildir. Çünkü o sadece bizim onu tahayyül ettiğimiz ölçü içinde ‘bir’ ve ‘bütün’dür. Gerçekte kelimenin tam anlamıyla o yalnızca bir ‘koleksiyon’dur. Tahayyül ediş şeklimizle belli ve göreceli bir anlama kadar ona birlik ve bütünlük karakteri izafe eden bizleriz. Bunun tam aksine bütünlük karakterine kendi tabiatıyla sahip olan gerçek bütünlük, mantıksal olarak parçalarından önce gelmelidir ve onlardan bağımsız olmalıdır.”11

 

Metafiziksel Sonsuzluk, ontolojik olarak göreceli ve sonlu olan parçalardan önce geldiği için gerçek bir bütünlüğe sahiptir. Böyle bir bütünlükten başlayarak daha alt seviyelerde bulunan parçaları oluşturmak mümkündür ama aşağıdaki parçaların analitik toplamıyla yukarıdaki bütüne ulaşmak, onu bu şekilde oluşturmak mümkün değildir. Başka bir deyişle gerçek Sonsuzluk, Mutlaklık düzleminde olduğundan parçasızdır. Parçalardan söz etmek demek Mutlaklık seviyesinden ayrılmak, daha alt bir düzlemden bahsetmek demektir. Ontolojik hiyerarşide yukarıdakiler aşağıdakilerin var olma nedenleri, varoluş ilkeleridir. Ezeli Hikmet perspektifi açısından birlik-çokluk probleminin çözümü işte bu ters simetri ve aşağıda sözü edilecek olan kutuplaşma doktrininde yatmaktadır.

Varlık Ötesine Tekabül Ediş: Varlık (Being), Aşkın Varlığın (Non-Being) tecelli yönünde ilk açığa çıkışı, ilk tespiti olduğu ve her tespit bir sınırlama ima ettiği için metafiziksel Sonsuzluk, Varlığa değil, Aşkın Varlığa ya da Varlık Ötesi’ne (Subra-BeingBeyond-Being) tekabül eder. Nitelik, nicelik, mekân, hâl veya zaman, ne olursa olsun herhangi bir koşul metafiziksel Sonsuzluğa uygulanamaz. Varlığın zuhur etmesi tespit edilmiş olması demek olduğundan zuhur etmiş hiçbir şey gerçekte sonsuz olamaz. Schuon’un dediği gibi Aşkın Varlık, Mutlaklık, Sonsuzluk ve Tüm-İmkân (All-Possibility) görünüşlerinin her birini zorunlu olarak içerir.12

 

III. Matematiksel Sonsuzluk Yanılgısı

 

Matematiğin konusu ister sayı gibi ayrık isterse geometrik uzunluklar gibi sürekli olsun, niceliktir. Ezeli Hikmet perspektifinde nitelik-nicelik ayrımı, bütün kozmik ikiliklerin birincisi, yani varoluşun ya da evrensel zuhurun ilk sebebi olarak görülür. Guénon, bunu şu şekilde ifade eder:

 

“Eğer o ilk sebep olmasaydı hangi biçim altında olursa olsun hiçbir zuhur mümkün olmazdı. Hint öğretisine göre bu ikilik Puruşa ve Prakriti ikiliğidir, ya da bir başka terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak ‘öz’ (essence) ve ‘töz’ (substance) ikiliğidir. Dolayısıyla bu iki terim evrensel ilkeler olarak ele alınmalıdır; çünkü bunlar bütün zuhurun iki kutbudur.”13

 

Burada birbiriyle bağlantılı olarak kullanılan bu iki terim, yani ‘akledilir’ (intelligible) ve ‘duyulur’ (sensible) terimleri aslında Platon’un diline aittir. Biliyoruz ki Platon’a göre, ‘akledilir âlem’, ‘ideler’ ya da ‘arketipler’ alanıdır. Daha önce de gördüğümüz gibi, bu arketipler, kelimenin tam anlamıyla, özleri teşkil ederler. Ve akledilir âleme göre cisimler ve cisimlerin kombinezonlarından çıkan ögelerin alanı ya da âlemi olan duyulur âlem, zuhurun maddi yanında yer alır.14
Ancak, nitelik-nicelik kutuplaşması her ne kadar tüm kozmik ikiliklerin ilki olsa da her ikisi de bir tespit, bir sınırlama olduğundan ‘nicel sonsuzluk’ veya ‘matematiksel sonsuzluk’ diye bir şey olamaz, tıpkı ‘nitel sonsuzluk’ diye bir şeyin olamayacağı gibi. Niceliğin kendisi varlığın yalnızca bir kategorisi ya da özel bir durumudur ve varlığın tamamıyla aynı sınırları paylaşmaz. Daha hassas bir biçimde söylenirse nicelik, evrensel varlık durumları içinde sadece belli bir duruma uygun düşen bir koşuldur. Dolayısıyla bu perspektif, her şeyi niceliğe hatta niceliğin ayrık kipi olan sayıya indirgemek isteyen modern eğilime şiddetle karşı çıkar. Bu yüzden, ‘sonsuz sayı’ nosyonunu kabul etmediği için sonsuzluk fikrini tümüyle reddeden Charles B. Renouvier’in (1815-1903), sayının en azından idealde var olan her şeye uygulanabileceği, yani biz fiilen ‘sayamasak’ bile her şeyin aslında kendi içinde sayılabilir olduğu, düşüncesi kabul edilmez. Burada itiraz konusu olan şey, Ezeli Hikmet perspektifinin kendisinin de reddettiği ‘sonsuz sayı’ nosyonu ya da başka bir ifadeyle sonsuzun bir sayı olamayacağı gerçeği değil, her şeyin sayıya indirgenebileceği veya sayılabilir olduğu düşüncesi ve sonsuzluk fikrinin toptan reddediliyor olmasıdır. Guénon, benzer gerekçelerle Georg Cantor’un (1845-1918) ‘sonlu ötesi’ (transfinite) kavramına da itiraz eder:

 

“Burada şunu da söylemek mümkündür: nicel bir sonsuzluk düşünmek sonsuzluğu yalnızca sınırlamakla kalmaz ayrıca bir artış ya da azalışa da konu eder ki bu daha az abes bir şey değildir. Benzer düşüncelerle insan kolayca kendisini sadece birbirine karışmayan ya da birbirini dışlamayan değil, aynı zamanda birbirinden küçük ya da büyük birçok farklı sonsuz tasavvuruyla iç içe buluverir. Sonunda sonsuz o kadar göreceli bir hâl alır ki bu şartlar altında artık yetersiz kalmaya başlar ve sonsuzdan büyük nicelikler kümesini tarif etmesi için ‘sonlu ötesi’ (transfinite) kavramı icat edilir. Böylece iş hiçbir hakikate karşılık gelmeyen bu tür kavramlar uydurma meselesi haline dönüşür.”15

 

Karakteristik bir örnek olarak Louis Couturat’ın (1868-1914) tezi De l’infini mathematique’deki gibi Renouvier ve okulunun nicel ‘sonlucu’ (finitist) teorilerine karşı geliştirilen nicel ‘sonsuzcu’ (infinitist) tüm yaklaşımlar da aynı şekilde geçersizdir. Zira gerek nicel sonlucu gerekse nicel sonsuzcu her iki bakış açısı da metafiziğin en temel prensibi olan metafiziksel Sonsuzluk kavramını eşit ölçüde göz ardı ederek matematiksel sonsuzluk ile metafiziksel Sonsuzluğun birbirine benzediği gibi tamamen yanlış bir fikre sahiptirler. Dolayısıyla, Couturat’ın, sonsuzcu bir metafiziğin makul olduğunu gösterme niyeti ne kadar doğru ise bu amaçla sayılar ve geometrik büyüklüklerin sonsuzluğunu ispat etmeye çalışması o kadar yanlıştır.

 

  1. Sonsuzluk ile Belirsizliğin Farkı

 

Matematiksel (nicel) sonsuzluk yanılgısının sebebi zuhur içinde bazı şeylerin sınırlarına fiilen ulaşamamadır. Bu hudutlara ulaşmanın imkânsızlığı ve bazen o sınırların açık bir şekilde tasavvur edilemeyişi metafizik prensiplerden habersiz kimseler için o şeylerin bir sınırının olmadığı yanılgısına sebep olur. ‘Tespit edilmiş sonsuzluk’ şeklindeki çelişkili savda ifade edilen işte bu yanılgıdan öte bir şey değildir.16 Bu sahte kavramın doğru hâli, sınırlarına fiilen ulaşamadığımız imkânların devamı ve gelişimi anlamına gelen ‘belirsizlik’ (indefiniteness) mefhumudur. Ezeli Hikmet perspektifine göre Sonsuz ile belirsiz arasındaki bu ayrım, matematiksel sonsuzluk olarak adlandırılan şeyin görünümüyle ortaya çıkan tüm sorunların çözümüdür. Ayrıca ‘mutlak sonsuz’ ile ‘belli bir açıdan sonsuz’ skolastik ayrımına denk düşen ikili de yine bu gerçek Sonsuz ile belirsiz olan arasındaki farktır. Skolastisizmden çok şey alan Gottfried W. Leibniz (1646-1716) infinitezimal hesabına yapılan birçok itiraza kolayca cevap vermesini sağlayabilecek bu ayrımı ya ihmal etmiş ya da farkına varamamıştır. René Descartes (1596-1650) ise bu farkı yeterince hassas bir biçimde ifade etmekten hatta düşünmekten uzak olmasına rağmen Sonsuzluk ile belirsizlik arasında bir ayrım kurmaya çalışmıştır. Descartes’a göre sınırlarını idrak edemediğimiz şey belirsizdir ve belirsiz bir şey öyle olduğunu ispatlayamasak dahi gerçekte sonsuz olabilir. Oysa Guénon, tespit edilmiş herhangi bir şeyin sınırları belirsiz dahi olsa kesinlikle sonsuz olamayacağını ve böyle bir şeyin sınırlarının varlığından emin olmak için o sınırları idrak etmemizin gerekli olmadığını şöyle anlatır:

 

“İster uzam ister süre ister bölünebilirlik veya isterseniz başka bir imkân olsun, belirsiz olan sonsuz olamaz, çünkü o daima belli bir tespiti ima eder. Yani, belirsiz olan ne olursa olsun ve hangi açıdan düşünülürse düşünülsün hâlâ sonludur ve ancak sonludan müteşekkildir. Şüphesiz, onun sınırları bizim ulaşabileceğimiz alanın dışına kadar genişler. İleride adamakıllı açıklayacağımız gibi, en azından ‘analitik’ olarak adlandıracağımız bir tarzda ulaşabileceğimiz alanın dışına kadar. Fakat o sınırlar hiçbir şekilde bu yüzden hükümsüz kalmazlar. Herhangi bir şekilde, belli bir düzenin sınırları ortadan kaldırılsa dahi, o düzenle aynı tabiata sahip diğer düzenlerin sınırları var olmaya devam edecektir. Çünkü bu sınırlar, birtakım dış etkenler veya kazara oluşan koşullar yüzünden değil, o düzenlerin tabiatları yüzünden vardırlar. Sınırlar ne dereceye kadar genişletilirse genişletilsin her belirli şey sonludur. Bu bağlamda, matematikçilerin sonsuz dedikleri şeyi göstermek için kullandıkları ∞ işareti kapalı bir şekildir, dolayısıyla bu işaret görünür bir şekilde sonludur. Tıpkı bazı kimselerin çemberi, ebediyetin (eternity) bir sembolü yapmak istemeleri gibi. Oysa çember aslında sadece, yalnız kendi düzeninde belirsiz olan zamansal bir devrin, yani daimîliğin (perpetuity) bir sembolü olabilir. Modern Batılılar arasında çok yaygın olan bu ebediyet ve daimîlik karışıklığının çok yakın bir şekilde Sonsuz ve belirsiz arasındaki karışıklıkla alakalı olduğunu görmek kolaydır.”17

 

Sonsuzluk, Varlığı (Being) da kapsayan Aşkın Varlık (Non-Being) anlamında mutlak bir bütüne karşılık gelirken belirsizlik, bir imkânın devamı ve gelişimi olarak kendi içinde ve bütün seyri boyunca daima bitirilmemiş bir ‘oluşu’ (becoming) ima eder. Sonsuz sabitken, belirsiz değişkendir. Varlığın prensipler seviyesi (principle order) ile zuhurat seviyesi (manifested order) arasındaki fark, analojik olarak sabitler alanı ile değişkenler alanı arasındaki farka denk gelir. Tüm zuhurun tabiatında zorunlu olarak var olan değişim ve ‘oluş’ (becoming) yüzünden belirsizlik varlığın zuhurat seviyesine, sonsuzluk ise prensipler seviyesinin ötesine tekabül eder.18 Ayrıca belirsiz (indefinite) olan şey henüz ölçülmemiş ve tanımlanmamış (not defined), yani zuhurat içinde sadece eksik olarak fark edilebilmiş şeydir. Ananda K. Coomaraswamy (1877-1947) bu konuyu şu şekilde açıklar:

 

“Bu zuhur etmiş dünyada, kavranabilen ya da algılanabilen her şey için, Sanskritçede sadece nama-rupa ifadesi vardır ki, bu iki terim ‘anlaşılabilen’, ‘makul’ ve ‘duyulabilen’, ‘mahsus’ şeylere tekabül eder ve karşılıklı olarak nesnelerin özü ve tözüyle ilişkili iki tamamlayıcı görünüm olarak değerlendirilirler. Şu bir gerçektir ki, edebi olarak ‘ölçü’ anlamına gelen matra kelimesi, etimolojik olarak materia’nın eşanlamlısıdır. Fakat bu şekilde ‘ölçülmüş’ olan şey, kesinlikle bugün modern fizikçilerin dediği gibi matter değildir. Bunlar ruha (spirit, Atma) bağlı olan zuhur imkânlarıdır.”19

 

 

  1. Belirsizliğin Analitik Yöntemle Bitirilemeyişi

 

Niceliğin sabit ve ayrık kipi olan sayı, varlığın prensipler seviyesiyle ilgiliyken değişken ve sürekli kipi olan uzam (geometrik büyüklükler), zuhurat seviyesiyle ilgilidir. Sürekli niceliği ayrık olandan ayıran şey, belirsiz bir biçimde bölünebilir olmasıdır. Uzam ve zaman gibi sürekli nicelikler, ne kadar çok bölünürse bölünsünler, ne kadar çok küçülürse küçülsünler, asla bir daha bölünemez ve küçültülemez hale gelemez, sabit ve değişmez bir en küçük parçaya, bölünemez atoma ulaşamazlar. Dolayısıyla sürekli nicelikler için bir belirsizlik ve değişkenlik söz konusuyken ayrık nicelikler (sayı) belirli ve sabittir. Başka bir deyişle ayrık ve sürekli niceliklerin tabiatları birbirinden farklıdır ve birinden diğerine geçiş bir süreksizlik ima eder.

 

1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32, 1/64, … dizisi, payları 1, paydaları 2’nin geometrik katları şeklinde artan kesirlerden oluşan, terimlerinin çokluğu tüm sayıları aşan bir dizidir. Tam sayılar dizisinde olduğu gibi bu dizide de bir son terim yoktur. Bu dizinin terimlerinin toplamından oluşan 1/1 + 1/2 + 1/4 + 1/8 + 1/16 + 1/32 + 1/64 + … serisinin sonucunun ne olduğu sorusuna cevap arandığında yapılabilecek iki şey vardır: ya terimler tek tek toplanarak sonuca ulaşılmaya çalışılır ya da |r| < 1 için geçerli olan n sonsuza giderken rn terimlerinin toplamının 1/(1-r) olduğu şeklindeki eşitlik kullanılır. Bu iki yöntemden ilki analitik, ikincisi ise sentetik karakterlidir. Analitik yöntem parçalardan bütüne ulaşmaya çalışırken, yani ontolojik olarak aşağıdan başlayarak yukarıya (bottom-up) doğru çıkmaya çalışırken sentetik yöntem, sadece r = 1/2 için değil, mutlak değeri 1’den küçük olan tüm kesirler için geçerli olan bu eşitliği, özel bir r değeri için uyguladığından bütünden parçaya doğru gitmekte, yani ontolojik olarak yukarıdan aşağıya (top-down) doğru inmektedir. Analitik yöntemde sonuca her adımda biraz daha yaklaşılır ancak hiçbir zaman toplama işlemleri tamamlanarak net ve kesin bir sonuca ulaşılamaz. Sentetik yöntemde ise net ve kesin sonuca tek adımda, doğrudan ulaşılır. İşte bu örnekle anlatılan gözlem genelleştirilerek denebilir ki sınırları belli (tespit edilmiş, zuhur etmiş) olmayan çokluklar analitik yöntemle bitirilemez. Guénon bu mülahazayı şu ifadelerle dile getirir:

 

“Bu gözlem, başlangıçta söylediğimiz gibi, hangi anlamda belirsizin limitlerine herhangi bir analitik yöntemle ulaşılamayacağını anlamamıza veya başka bir deyişle, belirsizin mutlak anlamda ve her yönden tüketilemez olmasa da en azından analitik olarak tüketilemez olduğunu anlamamıza imkân sağlar. Bu bağlamda doğal olarak, bir bütünü oluşturmak için o bütünün elemanlarını ayrı ayrı ve ardışık bir şekilde ele alan, aritmetik toplamı oluşturan yöntem gibi analitik yöntemleri düşünmemiz gerekir. İşte bu aritmetik toplam yöntemi, tam da bu temel anlamda, integral almadan farklıdır. Bizim bakış açımızdan bu durum özellikle ilginçtir, çünkü burada analiz ile sentez arasındaki gerçek ilişki çok açık bir şekilde ortaya çıkar. Analizi, senteze bir hazırlık gibi ya da senteze yol açan bir şey gibi gören, orada durmaya niyeti olmasa dahi her şeye mutlaka analizle başlanması gerektiğini düşünen mevcut görüşün aksine gerçek şu ki, senteze analiz yoluyla asla fiilen ulaşılamaz. Kelimenin gerçek anlamında tüm sentezler, kendinden önce her hangi bir analiz olmadan, tabiri caizse derhal gerçekleşen, analizden tamamen bağımsız şeylerdir. Aritmetik toplam unsurlarına benzer unsurları olduğunun düşünülmesi hiçbir biçimde mümkün olmayan, bir defada alınan integraller gibi. Aritmetik toplam, belirsize ulaşmada ya da onu tüketmede her hangi bir fayda sağlamadığından bu, her zaman tabiatı gereği analize direnen ve sadece sentez yoluyla bilinebilen durumlardan birisidir.”20

 

Guénon, belirsizliğin analitik yöntemle tüketilememesiyle agnostizm ve profan bilim anlayışı arasında da bir bağ kurar:

 

“Ayrıca bu, modern agnostizmin nedenlerinden biridir. Çünkü sırf analitik yolla ilerleyen kimseler, ancak sentetik yolla bilinebilecek şeyleri ‘bilinemez’ olarak ilan ederler, zira onlar analitik yolla gerçekten bilinemezler. Tıpkı, belirsize analitik bakış açısından bakmayı sürdürerek onun belirsizliğinin mutlak anlamda tüketilemez olduğuna inanan kimse gibi. Oysa gerçekte belirsizlik sadece analitik yolla tüketilemez. Sürekli bir kümenin veya belirsiz bir dizinin elemanları tek tek gözler önüne serilemeyeceği için sentetik bilgi, ‘küresel’ bilgi olarak da isimlendirilebilir. Ancak, prensipte her şey onda içerildiğinden nihayetinde gerçekten önemli olan bu bilgi olmasına rağmen herhangi birisi, her zaman ondan istediği kadar aşağıya, detaya inerek özel şeyler düşünebilir. Örneğin, oluşum yasasıyla bir belirsiz dizi sentetik olarak verildiğinde dizinin herhangi bir terimi, istendiğinde hesaplanır. Oysa eğer başlama noktası olarak bu özel şeyler alınırsa, bütün bu belirsiz ayrıntılar içinde insan asla prensipler seviyesine yükselemez. Başta söylediğimiz gibi, nasıl sentez analizin tersi ise, geleneksel bilimin metodu ve bakış açısı da işte bu anlamda profan bilimin tersidir. Burada yaptığımız şey aslında şu apaçık hakikatin bir uygulamasından başka bir şey değildir: ‘daha küçük’ (‘lesser’) olan ‘daha büyük’ (‘greater’) olandan neşet edebilir ama ‘daha büyük’ olan ‘daha küçük’ olandan asla doğamaz. İşte modern bilimin mekanik ve materyalist kavramlarıyla ve sırf nicel bakış açısıyla yaptığını iddia ettiği şey tam da budur. Ne var ki bu bilim işte bu yüzden gerçekte hiçbir şeyin doğru açıklamasını verme yeteneğine sahip değildir.”21

 

 

  1. Ayrık ve Sürekli Nicelik Arasındaki İlişki

 

Ayrık tabiatlı bir niceliğin analitik bir biçimde toplanması, bir araya getirilmesi veya koleksiyonuyla sürekli bir nicelik oluşturulamaz. Ayrık nicelik sürekli olanın ancak bir limiti ve sınırıdır. Bir şeyin limiti, o şeyin kapsadığı durumlara ve imkânlara bir had koymalıdır. Dolayısıyla limit o şeyle aynı tabiata sahip olamaz. Guénon bunu şu şekilde dile getirir:

 

“Bir daha tekrarlayalım: limite, değişim içinde ve onun bir terimi olarak ulaşılamaz. Limit, değişkenin aldığı bir son değer değildir. Bir ‘son değere’ veya bir ‘son duruma’ ulaşan sürekli değişim fikri, belirsiz bir dizinin bir ‘son terime’ ulaşması ya da sürekliliğin bölünerek bir ‘son elemana’ ulaşması gibi akıl almaz ve çelişkili olacaktır. Dolayısıyla limit, değişkenin aldığı ardışık değerler dizisine ait değildir, bu dizinin dışına düşer. İşte bu yüzden biz ‘limite geçişin’ esasen bir süreksizliği ima ettiğini söylüyoruz. Diğer türlü olsaydı, analitik olarak tüketilebilecek bir belirsizlikle karşı karşıya gelirdik ki bu asla mümkün değildir. Bu anlamda daha önce ortaya koyduğumuz fark burada tüm anlamını gösterir, çünkü kendimizi, daha önce kullandığımız bir ifade olarak, verilen belirsiz bir niceliğin limitine erişme meselesi içinde buluruz. Bu yüzden aynı ‘limit’ kelimesinin yeniden, fakat başka bir anlamda, şimdi göreceğimiz belli durumdaki daha özel anlamıyla ortaya çıkması nedensiz değildir. Bir değişkenin limiti, bu değişkenin tanımıyla kapsanan belirsiz durumlar ve imkânlara kelimenin genel anlamıyla bir had koymalıdır. İşte tam da bu yüzden o, zorunlu olarak sınırlandırdığı şeyin dışına yerleştirilmiştir. Bu belirsizliğin, kendisini oluşturan değişim içinde tüketilmesi söz konusu olamaz. Gerçekte mesele, limitin içerilmediği bu değişim alanının ötesine geçme meselesidir. Ve sonuç, analitik yolla, derece derece değil, bir defada gerçekleşen, değişkenlerden sabit niceliklere geçişin ürettiği süreksizliğe karşılık gelen bir ‘anilik’ biçiminde, sentetik bir yolla elde edilir. 

 

Limitler esasen sabit nicelikler alanına aittir. Bu yüzden ‘limite geçiş’ mantıksal olarak niceliğin iki türünün üst üste getirilmesini gerektirir. ‘Limite geçiş’ niceliğin yüksek türüne geçişten başka bir şey değildir. Niceliğin yüksek türünde olan şey sadece, düşük türün kendisine meylettiği durumdur. Aristo’nun terimlerini kullanırsak bu, imkândan (potentiality) fiili gerçekliğe (actuality) geçiştir. Bunun, Carnot’un aklındaki basit ‘hataların telafisi’ düşüncesiyle hiçbir ortak yanı yoktur. Matematiksel limit mefhumu tanımı gereği, kalıcı ve belirli şeylere uygulanabilen kararlılık ve denge karakterini ima eder. Bu karakter, niceliğin iki türünden düşük olanla, özü itibariyle değişken olanla gerçekleştirilemez. Bu yüzden limite asla kademeli olarak ulaşılamaz, ancak bir türden ötekine ani bir geçiş şeklinde ulaşılabilir. Sadece bu anilik, aradaki tüm aşamaların atlanmasına imkân verir, çünkü o, onların belirsizliğinin tümünü sentetik olarak içerir ve kapsar. Bu şekilde, değişimde var olabilen tek şey olan meyil, gerçek ve belirli bir sonuçta beyan edilmiş ve sabitlenmiş olur. Aksi takdirde ‘limite geçiş’ her zaman saf ve basit bir mantıksızlık olurdu, çünkü değişkenler alanında kalındığı sürece limitlere uygun olan sabitliğin elde edilemeyeceği, aksi takdirde daha önce değişken olarak düşünülen niceliğin geçici ve mümkün (contingent) karakterini kaybedeceği açıktır. Değişken niceliklerin durumu gerçekten son derece geçici ve kusurludur, çünkü onlar, değişim durumuyla yakından ilgili olan belirsizlik fikrinin kökünde bulduğumuz gibi sadece ‘oluşun’ (becoming) ifadeleridir. Dolayısıyla hesaplama, yalnızca içinde değişken ya da belirsiz bir şey kalmamış olan, sadece sabit ve tespit edilmiş niceliklerden oluşan sonuçlara ulaşıldığında kusursuz veya gerçekten tamamlanmış olur.”22

 

 

VII. Belirsizlik ile Uzam, Zaman ve Hareketin Tabiatı Arasındaki İlişki

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ezeli Hikmet perspektifine göre mekân, zaman ve hareket varlığın prensipler değil, zuhurat seviyesine ait fenomenleridir. Dolayısıyla bunlar bir oluş, değişkenlik ve belirsizlik içerirler. Bu özellikler ayrık değil sürekli niceliğin özellikleridir. Bu yüzden uzam ya da zaman ile ilgili büyüklükler sürekli niceliklerdir. Gerek uzamın gerekse zamanın tabiatı ayrık değil süreklidir. Herhangi bir uzam içermeyen noktaların bir araya getirilmesiyle bir doğru parçası oluşturulamaz. Bu noktaların çokluğunun tüm sayıları aşması bu durumu değiştirmez. Ne kadar çok olursa olsun, uzamı olmayan bir şeyden analitik bir yöntemle bir uzam üretilemez. Gerçekte olan bunun tam tersidir: nokta sentetik bir biçimde uzamı oluşturur. Uzam, noktanın hareket eden görüntüsüdür. Tıpkı düzlemin, hareket eden uzamın, hacmin ise hareket eden düzlemin görüntüsü olması gibi. Nokta, doğru parçasının bir limiti, bir sınırıdır ve hareketsizlik hâline karşılık gelir.

Elea’lı Zeno’nun argümanlarıyla hareketi reddetmiş olması çok uzak bir ihtimaldir. Daha muhtemel olan onun sadece, hareket düşüncesiyle atomcuların kabul ettiği şeylerin doğasında var olan indirgenemez çokluk varsayımı arasındaki tutarsızlığı göstermek istemesidir. Dolayısıyla bu argümanlar aslında söz konusu atomculuğa karşı yöneltilmiş argümanlardır. Zira atomculuk, zorunlu olarak her şeyin ayrık olduğunu ima eder. Gerçekten de sonuçta hareket kavramı, bu süreksizlikle bağdaşmaz ve aslında Zeno’nun argümanlarının gösterdiği şey, işte budur. Guénon bunu şu şekilde açıklar:

 

“Örneğin şu argümanı ele alalım: hareket halindeki bir nesne bir konumdan bir diğerine geçemez çünkü bu iki konum arasında daima ‘sonsuz’ sayıda başka konum vardır, hareket esnasında ardışık olarak birinden diğerine geçilen konumlar ne kadar yakın olursa olsun ve bu geçişleri tamamlamak için geçen süre ne kadar çok olursa olsun bu ‘sonsuzluk’ asla tüketilemez. Elbette genellikle söylendiği gibi bu bir sonsuzluk meselesi değildir, çünkü öyle olsa bunun gerçek bir anlamı olmazdı. Fakat, alınan her bir aralık için hareket eden nesnenin belirsiz sayıda konumu olacaktır ve bu konumlar ayrık bir serinin terimlerinin tek tek ele alınması gibi analitik bir biçimde, her konum tek tek işgal edilerek tüketilemez. Hatalı olan şey hareketin işte bu şekilde tasavvur edilmesidir, yani kısacası, cisimlerin atomlardan oluşması gibi, süreklinin noktalardan veya nihai, bölünemez elemanlardan oluştuğunun düşünülmesidir. Bu gerçekte hiçbir sürekliliğin olmaması demektir, çünkü ister nokta ister atom olsun bu son elemanlar ancak ayrık olabilirler. Ayrıca süreklilik olmaksızın hareketin olamayacağı doğrudur ve argümanın ispatladığı şey de işte budur. Bunun aynısı, uçmakta olan ama yine de hareketsiz kalan ok argümanı için de geçerlidir. Çünkü her bir an ancak bir konum görünür. Her konum kendi içinde sabit ve tespit edilmiş olduğundan ardışık konumlar ayrık bir seri oluşturur. Sonra şunu görmek gerekir, hareketli bir nesne sabit bir konumu işgal ediyor gibi düşünülemez. Tam aksine hareket yeterince hızlı olduğunda nesne ayırt edilmiş bir cisim şeklinde görünmez, sadece onun sürekli yer değiştirmesinin yolu görünür. Dolayısıyla alevli bir kor parçası hızlı bir şekilde döndürülürken korun kendi şekli artık görünmez olur, onun yerine ateşten bir çember görünür. Ayrıca bunun, fizyologların yaptığı gibi ister retinadaki etkinin devamı şeklinde, isterseniz buna benzer başka bir şekilde açıklanmasının pek bir önemi yoktur. Çünkü bu durumların hepsinde hareketin sürekliliği doğrudan ve algılanır bir biçimde kavranır. Üstelik, birisi böyle argümanları formüle ederken ‘her bir an’ ifadesini kullandığında zamanın, her birine nesnenin tespit edilmiş bir konumunun denk geleceği, bölünemez anlardan meydana geldiğini ima etmiş olur. Oysa gerçekte mekânın sürekliliğinin noktalardan oluşmaması gibi zamanın sürekliliği de anlardan oluşmaz. Daha önce işaret ettiğimiz gibi hareket imkânı, hem zamanın hem de mekânın sürekliliğinin birliğini ya da tercihen birleşimini gerektirir.”23

 

 

VIII. Sonuç

Yukarıda bilhassa René Guénon’un “İnfinitezimal Hesabın Metafizik Prensipleri” adlı eserinden yararlanarak, daha çok matematiksel bir bakış açısıyla, özet olarak sunulmuş olan metafiziksel Sonsuzluk kavramı, bizim anlayabildiğimiz kadarıyla herhangi bir çelişki içermemektedir. Aksine bu kavramın tam olarak anlaşıldığında, metafizik, ontoloji, din, mantık, matematik ve fizik felsefesi gibi birçok alanın çözümsüz gibi görünen kimi sorularına tatmin edici cevaplar verdiğini düşünüyoruz. Guénon, adı geçen eserinde Sonsuz ile belirsiz ayrımını çok keskin bir şekilde ortaya koyarak bir yandan infinitezimal hesabın kesin mi yaklaşık mı olduğu sorusuna net bir cevap vermekte, öte yandan bu bağlam üzerinden Ezeli Hikmet perspektifinin evrensel ilkelerini ve metafizik aksiyomlarını anlatmaktadır. Bu perspektifin nihai amacı, metafizik ve ilahiyattan kopmuş olan bilimi yeniden metafizik ilkelere bağlamaktır. Bu hedefe ulaşıldığında herhangi bir özel bilimin kendisinin ne olduğundan çok, o bilimin daha üst bir bilgi seviyesine yükseltici özelliğini daha kıymetli gören geleneksel anlayışa geri dönülmüş olacaktır. Maalesef özelde metafiziksel Sonsuzluk kavramı, genelde Ezeli Hikmet perspektifi modern düşünür, aydın ve bilim adamları tarafından ihmal edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki dikkatlerin yeniden bu perspektife çekilebilmesi için bilimlerin doğrudan sunduğu göreceli bilgi seviyesinde bu perspektifin neler sunabileceğinin gösterilmesi gerekmektedir. Bizim bu çalışmada yaptığımız, söz konusu ilkelerin daha önce ortaya konmuş ifadelerinin bir tekrarından ibarettir. Temennimiz, bu tekrarın bahsettiğimiz ihmalin telafisi adına mütevazı bir katkı sağlayabilmesidir.

 

 

Kaynakça:

  1. Guénon, René, The Multiple States of the Being, Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2001.
  2. Guénon, René, The Metaphysical Principles of the Infinitesimal Calculus, Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2003.
  3. Guénon, René, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, çev. Mahmut Kanık, İstanbul: İz Yayıncılık, 2004.
  4. Nasr, Seyyed Hossein, Knowledge and the Sacred, Albany NY: State University of New York Press, 1989.
  5. Nasr, Seyyed Hossein, The Essential Frithjof Schuon, Canada: World Wisdom Inc, 2005.
  6. Oldmeadow, Harry, Frithjof Schuon and the Perennial Philosophy, Canada: World Wisdom Inc, 2010.

 

 

Dip Notlar:

  1. Bkz. Harry Oldmeadow, Frithjof Schuon and the Perennial Philosophy, (Canada: World Wisdom Inc, 2010), s. 312.
    2. Bkz. René Guénon, The Multiple States of the Being, (Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2001), s. 7.
    3. René Guénon, The Metaphysical Principles of the Infinitesimal Calculus, (Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2003). Bu eser bizim tarafımızdan Türkçeye çevrilmiş ancak henüz yayımlanmamıştır.
  2. Bkz. Ibid., s. 7.
    5. Ibid., s. 8.
    6. Ibid., s. 11.
    7. Bkz. Seyyed Hossein Nasr, Knowledge and the Sacred, (Albany NY: State University of New York Press, 1989), s. 129.
    8. Ibid., 2, s. 9.
    9. Bkz. Seyyed Hossein Nasr, The Essential Frithjof Schuon, (Canada: World Wisdom Inc, 2005), s. 80.
    10. Ibid, s. 131.
    11. Ibid., 3, s. 23.
    12. Ibid, 1, s. 132.
    13. Bkz. René Guénon, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, çev. Mahmut Kanık (İstanbul: İz Yayıncılık, 2004), s. 25.
    14. Ibid, s. 41.
    15. Ibid., 3, s. 9-10.
    16. Ibid., 3, s. 11.
    17. Ibid., 3, s. 12-13.
    18. Ibid., 3, s. 117.
    19. Ibid., 11, s. 41.
    20. Ibid., 3, s. 113-114.
    21. Ibid., 3, s. 118-119.
    22. Ibid., 3, s. 125-127.
    23. Ibid., 3, s. 121-122.