​Anadolu Bilgeliği Sunumu

25 Ocak 2017
Sayı 17 - Ekim 2011

Sevgili Dostlar,

Bizleri bu güzel aşrama ve aranıza davet etmenizden şeref duyuyoruz.

Bildiğiniz gibi Türkiye’den, İstanbul’dan geliyoruz. Oradaki bütün dostlarımızın sevgi ve selâmlarıyla…

Geldiğimiz bölgenin coğrafi adı Anadolu’dur. Anadolu, Batı ile Doğu arasında sadece coğrafi değil, aynı zamanda kültürel ve tinsel bir köprü oluşturmuştur ve hâlâ bu rolünü sürdürmektedir. Antik Yunan felsefesi bu topraklarda doğmuş, Mısır’dan kadim Hermes Trimegistus bilgelik öğretisi ile beslenerek Batı felsefesinin temellerini oluşturmuştur.

Tarih boyunca Anadolu topraklarında 40 adet uygarlık yaşamış, Batı ile Doğu arasındaki bu köprü tinsel bir tarlaya dönüşmüştür. Asya’dan Timur istilası ile göç eden Türklerin taşıdığı bilgelik öğretisi, Anadolu’nun bu tinsel bereketinde yeşermiş, meyvelerini vermiştir.

Sevgili Dostlar,

Dervişlik dönemimiz aslında doğumumuz itibariyle bütün yaşam süreçlerimizdir. Bilerek ya da bilmeyerek bilincimize kavuştuğumuzda beşer olmaktan soyunup insan olmaya söz veririz. Bir biriciklik makamında, biricik insanın şahitliğinde mürşidimize… O da bizim potansiyellerimiz yönünde onun gibi biricik insan olabilmemiz yolunda bize gereken yolu gösterir. Rabb  dışarıda gözüküp bizleri içimizdeki öze yönlendirendir. Ama asıl hakikat içimizdeki Rabb ve mürşittir. Bu iki hakikat aslında birliğimiz olarak bizi irşad edendir.

Kimse kimsenin adına bir yol yürüyemez. Yolu yürüyecek olan dervişin ta kendisidir. Yola çıkılınca yürünüp tamamlanır. Menzile varılır. Yol yürünmek içindir, yola tapınılmaz. Dervişimiz mürşit aynasında kendini bulacaktır. Kendinden başka hiç kimse olmadığından tek çare kendi biricikliğine varmasıdır.

Tüm beşeriyet bu insanlık ailesine koşmaktadır. Evrendeki tüm varoluş kemale menzillidir. İnsansa, kemalin kemaline…

Hepimiz insanlık ailesinin potansiyel fertleri olarak ister istemez fıtratımız üzere özgürlüğümüze ve biricikliğimize koşulluyuz. İnsanın içgüdüsü de budur. ‘Özgür-özgün-biricik’ olmaya zorunludur. Bunu yerine getiremeden insanlığın varoluşu tamam olamaz.

Bendenizin iki oğlu var. Yaşamı bilinçli olarak onların insani gelişimiyle birlikte yeniden yaşıyorum.

7 – 8 yaşları itibariyle onları bizim Mevlevi tekkesi dediğimiz tarihi tasavvuf okuluna götürdüm. Sizlerin birazdan göreceği semâ törenine şahit olmalarından az önce okulun bahçesinde gezerken şunu söyledim: “Burası sevgi okuludur. Ve dünyanın her yerinde vardır. Formu, sosyal yapısı, kılığı farklı gözükebilir. Ama hiç farkı yoktur. Sevgi birdir, okulu da birdir.”

Allah her şeyi sevgisinden var etti. Evrendeki tüm insanlara manevi gıdasını onların donanımları nispetinde sundu.

Bu okullar, dünyanın  her yerinde farklı görünümlerde, farklı kıyafetlerde, farklı ırklarda, farklı sosyal yapılarda kendiliklerini sürdürürler. Çeşitlidirler ancak, biriciktirler. Hepsi insanlık okuludur. Çünkü  insan birdir. Tüm âlemde her ne varsa O’nda bilinir, O’ndan bilinir.

Burada, birlikle gönlümüzle  katılacağımız ‘semâ ritüeli’ Anadolu adı verilen coğrafyanın, bir tinsel tarlanın ve Muhammediyet’in orada yeşeren öğretisinin insanlığa sunduğu İslam’ın meyvesidir.

İslam; sulh -barışla özgürleşmek- manasına gelir. Mevlana ile aynı yüzyılda yaşamış İslam (özgürlük) bilgesi Yunus Emre şöyle demiş: “72 milleti bir bilmeyen insan değildir.”

Aynı yüzyılda yaşamış Hace Bektaşi Veli isimli bilgenin yolundan gelenler de “72 milletin dili bizden diri,” derler. Mevzu bahis gönül dilidir.

12. yüzyılın manevi akışkanlığı Anadolu’yu dönüştürmüş, hakikat yolunda insanlıkla bezemiştir. Biricik ortak kültürlerimiz olan insanlık yoluna baktığımızda, Anadolu’nun ‘İslam sulh – barışla özgürleşmek’ söylemi tüm kültürleri kapsayarak aşkınlaşır.

İslam’da tüm beşeriyet insan fıtratında doğmuştur. Sulh-barışla özgürleşmek ve özgürleştirmek adına özgürleşmiş olana İslam denir. Belirli bir din mensubu değil, bunu gerçekleştirebilen insanlığa ermiştir.

Vahdet-i vücud düşüncesi Anadolu’da söylemine kavuşur. “Varlık birliği” Muhiddin İbn-i Arabî tarafından felsefi güzelliğine erişir. Mevlana Celaleddin’in gönlünde şiirine kavuşur. Cumhuriyetimizin kurucusu yüce Atatürk’te ise hakikatinin doruğuna ulaşır: “Yurtta sulh, cihanda sulh” derken içimizde barış çevremizde barış demektedir. Özgürlüğe kavuşan özgürleştirebilir. Atatürk’ümüz de külli olarak halkımızı özgürleştirmiştir.

Mevlana’mız da böyle söylüyor, tüm bilgeler gibi:

Yine gel, yine gel, ne olursan ol yine gel

İster kâfir, ister ateşe tapıcı, ister putperest olsan da gel

İster yüz kere bozmuş ol tövbeni 

Bizim bu kapımız ümitsizlik kapısı değildir

Nasılsan öyle gel…

Bendim bütün bu evrelerde gezen.

Umutsuz olma ben beni buldum.

İslam -sulh- barışla özgürleştiysem sen de kendinde bul, kendine gel… 

Yine gel…