Bin / bir, Olmayan, Güzel Yer: “Ütopya”

Ütopya - 2018

Ütopya zırvasının,
“bir”i de bir, “bin”i de bir!

[“Binbir” sözü, “1001”, sayı/nicel ya da
çeşitlilik olarak değil bin ile bir’in arasında herhangi bir ayrım/fark olmadığını
anımsatmak üzeredir.]

Birinin de, bininin de ol(a)madığı, “güzel yer”.
“Ütopya”[< Yun. ou: olmayan | eu: güzel | topos: yer]

Anlık(Zihin): Gelecekte de mi?

B (bile değil): Evet!
«Gelecekte» de!

Anlık: Neden?

B (bile değil): Bugün
de geçmişteki olumlu/olumsuz hayallerin, gerçekleşmiş olduğu «gelecek» değil
mi?

Anlık: Evet. Dolayısıyla?

B (bile değil): Bugün,
ayakları/araçları yere basmayan/dayanmayan, neyi görüyor ya da
yaşayabiliyoruz? 

Hiçbirini! (Alabiliyorsan) Al/sana bin/bir
“olmayan, güzel yer”!

Geçmişteki hayaller mi yetersizdi, bugünkü
hayaller mi daha da güçlendi, geçmiştekiler olamadı da, bugünküler mi
olabilecektir?

Konu, “düş/hayal/hülya”
ise çeşitliliği, sayısı/niceliği “bin”, niteliği ise bir.

Sahip olmadığımız bir şeyden vazgeçebilir
miyiz? Hayır.

Aramadığımız bir şeyi bulabilir miyiz? Hayır.

Bulunmadığımız/bulunamayacağımız bir yeri
terk edebilir miyiz? Hayır.

Terk edemeyeceğimiz bir yerin varoluşundan
bahsedebilir miyiz? Hayır.

Varol(a)mayan bir yerin, “bilgisi”, “karşılığı”
ya da “anlamı” olabilir mi? Hayır.

Bilgi[episteme], us/akıl[logos] olması için
varoluş[ontos] gerekli mi? Evet.

Var olmayan bir şey/yer, nasıl, nerede ve ne
zaman gerçekleşebilir? “Anlık/Zihin” dışında, hiçbir yerde, hiçbir
koşulda ve hiçbir zaman.

Varoluş’un daha üstü var mıdır? Oluş.
Var-lık’ı ortadan kaldıran şey nedir? Yok-luk.
“Oluş”u ya da “yokluk”u nasıl ortadan kaldırabiliriz? Ancak
ve sürekli olarak, her düşündüğümüz ve söylediğimizi
“… bile değil”leyerek.

Anlık: Dil – Zihin – Yaşam” ve “Bellek – Zihin – Yaşam” üçgenlerinden
oluşmayan bir alan gö(ste)rebilir miyiz?

B (bile değil): Gö(ste)remeyiz.
Tüm zihinsel olanaklarımızın merkezinde, dil ve bellek bulunmaktadır. Dilin ya
da belleğin ortadan kalktığı hiçbir dış koşulun gerçekliğinden söz edilemez.

Ne ki, var zihnimizde, aynı var, dilimizde…
Ne ki, var dilimizde, aynı var, zihnimizde…

Anlık: Bu
durumda, dil ve belleğe dayanmayan, anlığın sınırları ve “oyunları” dışında,
doğada, şu anda ve gelecekte, yaşanabilecek herhangi/tek bir şey daha var
mıdır?

B (bile değil): Böylesi
isabetli bir soruya yanıt vermeden geçilemez. Yoktur ve olamaz!

Anlık: Merakın, olumlu/olumsuz “etkisi ya da katkısı” var mıdır? (varsa, nedir,
nasıl olabilir?)

B (bile değil): Her ne
“olumlu/olumsuz” durum, süreç ve sonuç yaşıyorsak, “merak sâyesinde(gölgesinde)
ve/ya da merak yüzünden” yaşamıyor muyduk? “Yaşıyoruz da, ne ve nasıl oluyor?”
diye hemen sorar “Anlık”. Yanıtı ise çok yalın ve zariftir. Fazlasına dikkat
etmekte ve akıntısına/girdabına kapılmamakta yarar vardır.

Anlık: “Kehânet” ne olacak?

B (bile değil): Soru,
yaklaşım ve kavram isabetsizse/yanlışsa, verilecek tüm yanıtlar yanlıştır.
Aranabilecek ve bulunabilecek herhangi bir veri(harf), bili(hece) ve
bilgi(sözcük) aracılığıyla bilgeliğe(tümceye) ulaşılmayan yolun, kendi de, sonu
da sürekli karanlıktır. Felsefe ve (b)ilim, ancak, bilinenlerden hareket
ederek, bazı bilinebilecek yönlerinden oluşan bilinmeyenlere yapılabilecek bir
yolculuktur.

Anlık: Aklı kullanmanın önceliğine
ve hikmetin önemine mi işaret ediyoruz?

B (bile değil): Bileylenmiş(tezkiye
edilmiş) anlamına gelen “zekâ” ile en fazla, zirveye çıkılabilir. Zirvede ise
bin değil tek bir kişi, yetersiz oksijen ve soğukta ne kadar kalabilecekse o
kadar “kalabilir”. En keskin gözler kartaldadır ve onlar da ancak, yalnız ve yüksekten
uçarlar. “Zekâ” ile, zirvede ya da bin köyden birinde ve
ancak tek başına, o köydeki herhangi bir taştan başka
oturulacak/durulabilecek yer yoktur.

Akıldan/hikmetten öte bir “köy ya da durak”
yoktur/olamaz. Zekâ/himmet, ancak, akıla destek olmak üzere, zirveye çıkıp
orada kalmaya değil alçakgönüllülük(tevâzû) ile magmaya yapılabilecek, ancak ve
sadece topluma hizmet etmek üzere geri dönülebilecek bir yolculukta yardımcı
olmalıdır.

Anlık: “Ütopya”ya düşürülmemiş/indirgenmemiş
herhangi bir yerin/coğrafyanın, iklimden ayrı düşünülemezliği mi söz konusu
burada?

B (bile değil): Evet.
Tam olarak! Bağlam olmadan, anlamın; yöntem/usûl olmadan, esasın; koşul
olmadan, oluşun; zemin ve hareket olmadan, zamanın düşünelemezliği kadar.

Anlık: “Gelecekten umudumuzu mu keselim o
zaman?”

B (bile değil): Geçmiş
de, gelecek de, şu anda ve buradadır. Anlık, geçmiş ve gelecek kısır döngüsünde
dolanadururken, beyin, bilgi ve bilinç, ancak ve ancak, şu anda ve burada olanın
farkında olarak yaşar/yaşayabilir. Ötesi olanaklı değildir ya da ancak “ütopyalaştırılacaktır”.

“Tekhne” olmadan, “tekkede yaşamak” olanaksızdır
ya da tekkeyi, olanaksız/boş hayallerle doldurabileceğini zannetmektir. Eylem,
beceri/zanaat(tekhne) olmadan, sanat ve dolayısıyla yaşam da olmaz. “Ütopya”da ise yaşanabileceklerin hiçbiri yoktur ve
bini de, biri de olanaksızdır.

Anlık: “Ütopyalarımızdan”
“yararlanmayacaksak”, geleceğimizi, yaşamımızı, kişisel yönetim ve gelişimimizi
ne yönde yapacağız?

B (bile değil): Kişisel
yönetimin de, gelişimin de son durağı yalınlıktır, olabildiğince yalınlaşabilmektir.

Yalınlaşmanın yanı sıra, nesneleri, durumları
ve olguları, kişileri, ayırabildiğimiz her ayrıntıyı, öncelikle anlığımızda,
olabildiğince birbirinden ayırabilme bilgisi geliştirmek ve bu bilinci, belirli
bir seviyeye getirerek bildiklerimizi sürekli uygulamak vardır.

Bir de, hiçbir şeyi(tekili/özeli),
genellemeden, indirgemeden, özdeşleştirmeden; “köktenci, toptancı ve sonuç
odaklı çözümler”den uzak durarak, ara çözümler arayarak/bularak, gö(ste)rerek
yaşamaktır.

Anlık: Genelleme yapmadan konuşabilir miyiz?

B (bile değil): “Ütopya”nın
daha “isabetlilerinden” biri, geniş zamanlı söylemler, öteki de
“genellemelerdir”. Genellemenin birkaç biçiminden de olabildiğince uzak durmak
gerekir.

Birincisi, “-yor” genellemeleri/”ütopya”sıdır.

Tekil ve özel bir durumu/kişiyi, şimdiki
zamanın, süreklilik kipi ile “konuşma” özensizliği, hastalığı ve
bilgisizliğidir.

“Şöyle yapıyorsun, söylüyorsun, düşünüyorsun,
görünüyorsun, kokuyorsun, yiyorsun”
vb.

İkincisi, “-lar” genellemeleri/”ütopya”sıdır. Yine tekil ve özel bir durumu/kişiyi,
çoğullaştırarak/kitleleştirerek “konuşma” saygısızlığıdır. 

“Kadınlar/erkekler, taksiciler/esnaflar,
öğretmenler/doktorlar, Yunanlar/Türkler/Japonlar, şöyle şöyle
yaparlar/yapmazlar, konuşurlar/konuşmazlar, düşünürler/düşünmezler”,
“… yapılmazsa, yenilip/içilmezse, yaşanmaz”
vb.

Üçüncüsü, “-meli/malı” genellemeleri/”ütopya”sıdır. Doğru ya da yanlış, eksik ya da fazla,
yeterli ya da yetersiz, bildiği hemen hemen herşeyi, başkasına anlatırken/aktarırken,
özel bir durumu/koşulu bile kural durumuna taşıyarak, “pazarlamacı” bir yaklaşımdır.

“Arada bir yalan söylenilmeli.”, “Sabah
kalkar kalkmaz, bir … içilmeli/yapılmalı.”, “Yaşam, şu …lardan(yanlışlardan)
yoksun olmamalı.”, “Karıyı/kocayı, işçiyi/patronu, esnafı/bürokratı şöyle şöyle
idare etmeli.”
vb.

Dördüncüsü, “… olan/olmayan, yapan/yapmayan, eden/kılan” genellemeleri/”ütopya”sıdır.

Öncelikle, kişileri, “insan” olarak tanımlamamayı
anlamaktan geçiyor, bu “genellemelerden” uzak durmak… “İnsan” sözcüğü, tüm bireylerin bulunduğu, insan dışında
olanların bulunmadığı kümenin adı ya da etiketidir. Esas sorun da  bir ya
da bin «kişinin», olumlu/olumsuz yaptıklarını ya da sahip olduklarını, o
kişiye/kişilere «yapıştırarak yaftalamak» ve «yakıştırılan»ın dışına çıkmasına
fırsat vermemektir. (Yeterince) Tanıdığımız ya da tanımadığımız kişileri, tek
ya da birkaç özelliğini, o kişinin/kişilerin tüm yaşamına taşımak da çok büyük
yanlışlık, adâletsizlik ve “ütopya”dır.
“İnsan, unutan bir varolandır”, “İnsan,
kızan, isyan eden, öfkesini tutamayandır.”, “Taraftar,
sövendir”, “Erkek/kadın, aldatandır.”, “Âşık olan, aklı bir karış havada
olandır.”, “Öğrenci, sadece ezberleyendir.”, “İşçi, sürekli kaytarandır.”

Bunların hiçbiri, doğrudan ve tek başına
geçerli ve doğru olmadıkları gibi, bir kişinin ya da bazı şeylerin olasılıklı
durumları, ancak olasılıkla ifade edilmek durumunda ve zorundadır. Dolayısıyla
yukarıdaki gibi değil şu biçimdedir.
“İnsan, unutabilen bir varolandır”, “İnsan, kızabilir,
isyan edebilir, öfkesini tutamayabilir.”, “Taraftar, hem sever, hem de
sövebilir.”, “Erkek/kadın, aldatabilir.”, “Âşık olan, aklı bir karış
havada olabilendir.”, “Öğrenci, ezberleyerek de çalışabilir.”, “İşçi,
kaytarabilir.”

Beşincisi, “…dır[< durur]”ın, yanlış, kötü, çarpıtılmış «kullanımı»
ve “ütopya”sıdır.
Her zaman, zemin, koşul ve kişi için ayrışmasız ve tartışmasız bir kesinlik,
netlik, sabitlik, bilimsellik ve tamamlayıcılık belirten “…dır”ın, kişisel amaç ve çıkarlar doğrultusunda,
kendi özelinin genelleştirilmesi yoluyla, “olumsallıkla(keyfiyetle)”, “kısa
yol oluşturmak”, anlatımını “hızlandırmak”, “kolaylaştırmak”, çevresindeki
dikey ve yatay ilişkide bulunduğu kişileri “ikna aracı” ve
sözlerinin “geçerlilik dayanakçası”, “zekâsını” gizli tuttuğunun ve
herkesten daha üstün olduğunun zannıyla, söylediklerinin,
yeterince “bilimsel olduğuna inandırmak/dayandırmak” ve ötekine
dayatmak/bastırmak üzere “kullanılan” feodal “üçkâğıtçılıklar”dan
olma olasılığı çok yüksektir.
“Her yiğitte/güzelde, bir … olacaktır.”,
“Kim, önce isterse/kaparsa onundur.”, “Her adam/kadın, eşine sadıktır.”
vb.

Altıncısı ise, “Kuraldan çok, kuralcılık; kraldan çok, kralcılık” “ütopya”sıdır. Belirli ve alt seviyedeki zihinler/kişiler için,
bulundukları kurum ve kuruluşların, yukarıdan bildirdikleri her “kararı”,
bulunduğu koşullar ve belirli bir dönem için, kendi konum ve çıkarlarına zarar
gelmemesi amacıyla “sonuç odaklı, köktenci, toptancı” “söylemler/tutumlar”
içinde akıldan, insaftan ve insanlıktan uzak olmaya götürecek kadar zâlim
oldurtan/oldurtabilen genellemelerdir.
“Ben anlamam! Bize ne
denildiyse ben onu bilirim/yaparım.”, “Gebe/sakat/hasta/yaşlı/çocuk da olsa
geçemez!”, “[henüz birkaç dakika kalsa/geçse bile] 16:00’dan itibaren bisiklet
almıyoruz.”
vb.

Ayrıca, “zâten …”, “aslında …”, “sonuçta …”, “sadece …”,
“hep/hiç …”, “herkes/hiçkimse …”

sözcüklerinin havada uçuştuğu bir «ütopya» da ne
yazık ki, bazı/çoğu “özensiz ve/ya da düşük bilgili zihinler/kişiler” tarafından,
oluşturmayabilecekken her an oluşturulmaktadır.

Ne yazık ki, bu kötü kullanım ve kötüye
kullanımlardan daha uzağa düşürülebilecek ya da daha yakın olabilecek, şu anda
ve burada, an be an “gerçekleştirilen” bir “ütopya» ve ötesi, yanlışı daha yoktur ve olamaz.

Tüm genellemeler, yanlıştır!

(bu
bile!)

Anlık: “En” büyük ve sürekli düşlediğimiz
“ütopya”lar, “en”lerin müşterisi olmaktan mıdır?

B (bile değil): Farkında
olmayı, bazı eksikliklerimizi tamamlamaya ve çok rahatlıkla değiş(tiril)ebilir
küçük yanlışlarımızı değiş(tir)meyi yeğlemediğimiz sürece, ne yazık ki öyle.


“Kimse, görmek istemeyen kadar kör,

duymak istemeyen kadar sağır,

anlamak istemeyen kadar âciz, 

yapmak istemeyen kadar âtıl olamaz.”

Her durum, gereksinim ve koşul için “en” iyiyi, “en” doğruyu, “en” güzeli, “en” hızlıyı», “en” kolayı, “en” çoğu aramanın ya da istemenin peşinde koşmaktan, “en” “ütopyası”nı, şu anın ya da dönemin gerçekliğine, koşullarına ve kendi çıkarlarımıza indirgemeye çalışmadan, başka yapılabilecek bir işimiz ya da dileğimiz, düşüncemiz olamaz mı?

“Trafikte tüm yeşil ışıklar, sürekli bana
yansın! (Başkaları ne yaparsa yapsın.)” / “En güzel yere ben yerleşeyim» / «En tatlısı da bu!” / “En doğrusunu sen/o bilir/sin.”  / “En iyisi, hemen gidelim, yiyelim/içelim, tozalım.”

“Sürekli mi ben
kazanacağım?  Başkası kazanamaz mı? Başkası olmayacak ve kazanamayacaksa,
ben, neyi, nasıl  kazanmış olabilirim? Kaybetmek diye bir şey yok mu
dünya(m)da? Kaybetmeyeceksem, yeni hedeflerim ya da hayallerimin hepsi, bir
kerede, tek bir ütopyada toplanacaksa, yeni “ütopya»larım olabilir mi? Şişirdiğim düşlerim, sözlerim ya da “ütopya»larım dışında, kafamda çözmeden, asıp kesmeden, gerçek
bir yaşam sürdüremez miyim?”
gibi sorular sormadan, isabetli ve tutarlı yanıtlar bulmadan yaşanabilirse, bu
soruların sorulmadığı bir yaşam, düşünmediğimiz oranda ve o anda “gerçekleşmiş”
bir “ütopya»dan başka nedir, ne olabilir?

“En”lerim/iz
yerine “daha iyisi, daha doğrusu, daha güzeli” olsa
ne olur, neden yetmez? Neden, sürekli olarak dilimize, zihnimize ve dolayısıyla
yaşamımızın tamamına yapıştırmış olduğumuz “en”leri olmayanlar dışında hiçbir şey düşünemez, konuşamaz, paylaşamaz
ve yaşayamaz buluyoruz kendimizi?

“Dünya nüfusunun %1’inden bile az bir
kesiminin, dünyanın tüm kaynaklarının %50’sinden fazlasına sahip olduğu bir
düzende, oynandığı sanılan köşe kapmaca oyununun,
öykülerde, “ütopyalarımızda” “oluşturulduğu” ve hiçkimse “yerinden” ayrılmadığı sürece, 

oynanma olanağı var mıdır?”

(Neyse ki, ölüm var!)

Anlık: Bu “yanlışlar(ımız)a”, çözüm/çare
nedir?

B (bile değil): Felsefe, matematik ve
tüze(hukuk)
araçları dışında hiçbir fren, bizi ve hızımızı
kesebilecek, duruş mesafemizi kısaltabilecek, anlık ve fiziksel sınırlarımızı
sağlamlaştıracak kadar yardımcı olamaz.

Felsefe ile
olan-biten herşeyi, ancak nitelikli sorgulayabilme bilgisi ve becerisi ile anlığımızı,
düşünce, duygu ve davranışları(mızı) anlama olanağı elde ederiz. Tanıyanı, tanımadığımız,
yani anlığımızın işlevlerini ve işleyişini tanımadığımız sürece hiçbir şeye
ulaşamayız ve dolayısıyla herhangi bir “sonra”yı ve uclarda oluşturulan “ütopya»yı da bundan dolayı düşünemeyiz.
Konuşulduğu/konuşulabileceği zannedilen hiçbir “ütopya” sözcüğü ya da içeriği de “ütopya”nın yanına bile yaklaşamaz duruma düşer.

Matematik
altyapısı olmadan ve bu bilinci geliştirmeden de hiçbir gelişmeye, bilime,
teknolojiye ve dünyaya ayak uydurmak olanaklı değildir.

Sınırları belirlen(e)memiş, tüzel bir bilinç ve yaşam dairesi
oluşturmadan da ne burada, ne de olasılıksız, güzel bir alanda ve gelecekte,
yani “ütopya” alanında,
zamanında ve koşullarında yaşamak olanaklıdır. Yaşamın, çeperdeki 360(milyon)
derecenin/noktanın ya da kişinin bulunduğu dairenin, tek bir merkezi vardır. O
da ancak, adâlettir.
Bu, atmosferdeki ve yeryüzünde bulunan merkezdir. Adâletin merkezinde ya da
temelindeki magma tabakası ise rızâdır. Rızâ, öncelikle bilgi/haber sahibi olmayı/kılmayı sağlayarak
gerçekleşebilir.

Çeperde bulunan noktaların
birleştirilebilmesi, ilişkide olabilmesi ve kalabilmesi, dairenin sınırlarını
gösterebilecek çizgi/sınır çekilmesiyle yani tüze(hukuk) ile sağlanır. Bu daire/alan içinde, adâlet
ile hukuk arasındaki patika yolların oluş(turul)ması, olmazsa olmazımız olan özgürlüktür. Özgürlük yolları(mızı) sağlamlaştırabilmek
ise geçerliliğin(meşrûiyetin)
nitelikli, ortak araçları ve koşulları(hareket/spor, felsefe,
bilim ve sanat)
ile sağlanabilir.

Ya da mârifet, “deliyim”
demekte değil (“ütopya») zırva(sı) bulabilmektedir…

“Dil – Zihin – Yaşam”
alanımızın olmazsa olmaz 
sözcükleri
ve kavramlar arasındaki onbinlerce ayrıntıya,

FaRkLaR Kılavuzu’ndan [ http://www.FaRkLaR.net]
Kişisel Yönetim ve Gelişim bölümüne de şu adresten
[ www.FaRkLaR.net/kisiselgelisim ] sürekli ulaşabilirsiniz…

Bbiledegil.com