Yok’luk ile Var’lık Arasında Kaygı

Kaygı, başlangıçta duygu düzeyinde idrak edildiği için, fark ettiğimizde varlığına açık seçik bir anlam veremediğimiz bir duygu türüdür. Kaygı, sürekli farkındalıklı olarak duyumsadığımız ve bilinçli olarak içinde kaldığımız bir ruh hali de değildir. Hatta istesek de sadece kaygıda kalmayı sürdüremeyiz. Düşüncelerimizden arındırılmış saf duyguda duramayız. Bir bakıma kaygıdan kaçarız ve kurtulmak isteriz, ancak buna rağmen kaygısız da olamayız. Diyebiliriz ki, mutlak kaygısızlık durumunda insanın, günlük yaşamını sürdürmesi bile, imkânsız hale gelebilirdi.

Yine de kaygı her insanda aynı yoğunlukta duyumsanmaz. Kaygının ortaya çıkışı varoluşsal olmasına rağmen, bize olan etkisi, bizim yaşama nasıl bir anlam verdiğimize bağlı olarak evrilir. Bu sebeple standart ve her insan için aynı olan tek tip bir kaygı yerine, insanın ruhsal gelişim aşamalarına bağlı olarak ele alınan ve farklı aşamalarının ayırt edilerek tanımlandığı bir kaygı anlayışı bizi kaygının kavramsal kavranışına götürebilir.

Geçim ve Gelecek Kaygısı

Maişet aklının kaygısıdır; aç kalırım, sağlığımı ve barınma için gerekli araçlarımı kaybederim, vb. düşünce belirlenimlerimiz sonucu oluşturduğumuz kaygıdır. Bu tür kaygı belirgin olarak, yaşamda karşılaştığımız zor koşulların bizi etkisi altına almasıyla daha da şiddetlenir. Savaş ve doğal felaketlerin yarattığı çaresizliğe maruz kalmak bunların başında gelir. İnsanların, içinde şekillenip alışkanlıklar edindikleri kültürel ve coğrafi ortamları terke zorlanmaları, belirsizliklerin artmasıyla birlikte geçimin yanı sıra gelecek kaygısına da yol açar.

Bu kaygı tipinin ortaya çıkması için, yukarıdaki olağanüstü koşulların mevcudiyeti illa da zorunlu değildir; insan olağan koşullarda yaşamını sürdürürken ve hatta ortada geçim ve gelecek ile ilgili bir sorun yokken de bu kaygıyı üretir. Bunun belirtisini, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için ihtiyacı olan mal, mülk, para ve maddi gereçlerin kat be kat fazlasını biriktirme gayretinde görürüz. Bazı durumlarda bu kaygının varolmasını gerektirecek maddi koşullar henüz oluşmamış ya da ortadan kalkmış olsa bile duygusu etkin olabilir. Bu tür kaygı, geçim ve maddi yaşam koşullarındaki iniş çıkışları takip ederek kararsız bir kişilik oluşturur ve bireyin özgüveninin oluşmasını ketler.

Günah Kaygısı

İnsan her zaman, önce düşünüp taşınıp sonra davranmaz. Hayati bir tehlike karşısında, içgüdü bizi ele geçirdiğinde ve kültürel alışkanlıklarımızla ortaya çıkan davranışlarımıza, bilinçli düşüncelerimiz öncel değildir. Kültür, bu anlamda sınanmış ve güvenilir davranışlar bütünüdür. Kültürel yaşamın sıcaklığı ve rahatlığı buradan gelir.

“Başlangıçta fiil vardı.” – (Goethe, Faust)-

Ancak, toplumsal yaşamın ortak kuralları karşısında bazen, bazı fiillerimizin kendileri günahtır ve bilinçli düşünceden önce gelirler.

“Fiiler icat edilmedi, yapıldı; oysa düşünceler insanın oldukça geç bir keşfidir. İnsan önce bilinçsiz faktörlerde yapıp etmeye yönelmiş, bundan çok uzun zaman sonra onu harekete geçiren nedenler üzerinde düşünmeye başlamıştı”[1]

Jung’un işaret ettiği bu “Düşünmeye başlama” eylemi, insanın sadece mitik döneminden kalma tarihsel değil, halen her birimizin bebeklikten çıkışta, ancak konuşmaya başladıktan çok sonra kazandığı bir yetidir. Burada düşünceye verilen ikincil olma özelliği ile kastedilen; bu “keşif” öncesi, insanda genel olarak düşüncenin değil, özel olarak bilinçli düşüncenin henüz vücûd bulmamış olmasıdır. Bu durum, bilinçli düşünceden önceki “düşüncelerin” yani ortak (kollektif) ve bireysel bilinçdışının bilince etkisiyle oluşan kaygı duygusunun, neden içerik açısından belirsiz ve muğlak oluşunu da açıklar.

İslâm tasavvuf anlayışına göre, emir altındaki nefsin eğitilmesi, farklı düzeylerdeki karşıtlıklar arasında cereyan eder. Kabz ve bast, korku ve ümit gibi karşıtlıklardan biri de günah ile sevap arasında meydana gelir.

Günahın dolayımsız sonucu pişmanlıktır, bir fiilin günah olup olmadığını akıl yürütme ile değil kalbimizde yarattığı sonuçlarla anlarız. Yasa, toplumsal ilişkilerimizi düzenler ve koyduğu sınırların ihlal edilmesi durumunda vicdanımızın uyanmışlığına değil yasal olarak reşit olup olmadığımıza bakar. Yasanın ihlali durumunda karşılık ve yaptırım dışardan gelir, günah işlenmesi durumunda ise; bu günah aynı zamanda, yasalar karşısında bir suçla örtüşen bir fiilden türemiş olsa bile, günahın karşılığı dışsal ceza değil, vicdan azabıdır ve telafisi suçun karşılığı olan ceza ile mümkün olmaz. Bu durumda aynı fiilin iki farklı yanı ortaya çıkar; bireysel olan ruhsal yan ve toplumsal olan hukukî yan.

Emir altındaki nefsin tabiatı gereği, itidalde kalamayışı ve günah işlemesi ve sonra da bu işlediği günahın yarattığı sonuçlardan dolayı pişmanlık duyması, bir önceki aşamadaki geçim kaygısından farklı bir kaygı türünün evrilmesine yol açar ki, bu kaygıyı fark eden insan hatayı dışarda değil, kendinde aramaya başlar ve kendini kınar. S. Kierkegaard’ın kaygı anlayışında da kaygı, günahtan ayrılmaz.

“Günah yeryüzüne zorunlulukla gelmiş olsaydı (bu bir çelişkidir) kaygının da yeri olmayacaktı. Kaygı yeryüzüne bir liberum arbitrium [özgür irade] (akıl yürütmenin başına dert olan bu durum ne başlangıçta, ne de daha sonra yeryüzünde oldu) ile gelmiş olsaydı da ondan söz edemeyecektik.”. [2]

İnsanın kendine yabancılaşması ve kaygı üretmesi zorunlu mudur?

Masumiyet bebekliğe özgüdür ve bebeklik, masumiyeti sembolize eder, ancak çocukluk ile bozulmaya başlayan masumiyet, ergenlikle beraber korunamaz olur ve masum kalmayı istesek de sürdüremeyiz. İnsanın kendine yabancılaşması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda iken bizim için neyin hayır, neyin şer olacağını önceden bilemeyeceğimiz için risk alarak davranmak zorunda kalırız, yaşantılayarak bilmek tek seçenek olur. Kierkegaard da başlangıçtaki doğal masumiyetin tinsel olmadığını vurgular.

“Masumiyet, cehalettir. Masumiyette insan, bir tin [Aand] olarak değil, doğal koşuluyla dolaysız birliği içinde bir ruh [Sjel] olarak nitelenir. Kişinin tini, düş görmektir. Bu görüş İncil ile tam bir uyum içindedir; insanın masumken hayır ile şer arasındaki farkı bildiğini ileri süren görüşe karşı çıkarak, Katolik liyakat değerlerinin tüm hayalî biçimlerini açığa çıkarır.” [3]

İnsan diğer canlılardan farklı olarak, bedensel varlığı ile geçici iken, tinselliğiyle sadece insan, ölümsüzlüğe olanaklıdır. Bu çelişik konum onu çift kutuplu yapar, ne yapsa edimlerinde yarılma yaşar. Hiç bir fiili salt bedensel ya da salt ruhsal değildir. Bu sebeple insan tüm edimlerinde gerilim yaratır, kendi içindeki zıt eğilimlerin farklı yönlere çeken etkisine maruz kalır ve ortaya zorunlu olarak bir gerilim çıkar. İşte insanın geçici varoluşu ile kesintisiz varlığı arasındaki bu gerilimin duygu düzeyinde bilince yansıması, ölümün değil, ölüm düşüncesinin yarattığı temel kaygıdır.

Ölüm karşısındaki kaygı. Bu kaygı, aklın ve nefsin farklı mertebelerinde büründüğü farklı biçimlerine rağmen, ölüme endeksli ve ölüm karşısındaki duruşumuza bağlı olarak evrilen ama hep varoluşsal temel bir sıkıntı olarak varlığını devam ettiren bir duygudur. İlk iki kaygı da aslında bu kaygının farklı tezahürleridir.

İnsan, kendiyle barışık doğmuş ve Tanrının sıfatları üzere halk edilmiş olduğu halde, en azından ergenlikten itibaren bu sıfatlara karşıt bir gömlek giyerek, bilinçdışı bir “öz hoşnutsuzluk” ya da şizoid bir kişilik yaratır. Bunun psişedeki duygusu da kaygı ile örtüşür.

Bu tarzda varolmanın kendi sıkıntısı olan kaygı, psikolojide anxiety sözcüğü ile kavramlaştırılmıştır.

Doğal varlıklar yani insan dışındaki diğer canlılarda bu çatışkıyı görmeyiz, çünkü onlar belirli ve hazır bir yazılımla gelip, ona harfiyen uyarak yaşarlar. Oysa insan bir anlamda yazılımsızdır ama aynı zamanda tüm yazılımları kabul edebilecek bir donanıma sahiptir. Doğayla olan dışsal ilişkisinde bile doğa karşısında bedeniyle aciz, aklı ve ilmiyle doğada etkindir. İnsanın bu tür daimi bir iç sıkıntıya maruz kalması, onun sürekli bu şekilde berzahta durmasının sonucudur.

İslâmî Tasavvufa göre ise bu kaygı, insanın varoluşsal huzursuzluğu ile ilgilidir. İnsan bedensel olarak değil, ama ruhsal olarak bu dünyada anavatanından ayrı düşmüş, gurbette yaşamaktadır. Gurbette yaşamanın yarattığı sılaya hasretin, psişedeki yansıması hüsran olduğundan, insan ne yapsa çaresiz kalır hasreti bitmez. Bundan kurtulmanın tek istinası salih amel ile gelen iman ve birbirimize ve hakka göstermemiz gereken sabırdır. (Kur’an-ı Kerim, Asr Sûresi, 1,2,3)

Nesnesi belirli olan korku duyusal gerçekliğe aittir ve bir tehlike karşısında korunma refleksi olarak ihtiyacımız olan zorunlu bir duygudur. Belirli bir nesnesi olmayan korkular ise, şimdiye değil geleceğe aittir ve aslında duyusal gerçeklikleri olmadığı halde bizim varsaydığımız ve kendi icadımız olan vehimlerdir. Duyusal varlıkları olmadığı halde, psişemiz üzerindeki etkileri bakımından gerçektirler ve ciddi sonuçların oluşmasına sebep olabilirler. Kaygı ise geçmiş ve geleceğe ait değildir, zamansızdır ve andadır. Kaygı nesnesiz değil, nesnesi meçhuldür ve kişinin “cehl”i ve zalimliği ile ilişkisinde sorgulanmalıdır.

Kaygının bilinçdışı ile ilişkisi

“İnsan kendi ruhunun efendisi olduğuna inanmak istemektedir. Bununla birlikte ruh hallerini ve duygularını kontrol etmeyi başaramadığı ve bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yolla onun kararlarına ve düzenlemelerine karıştığının bilincinde olmadığı sürece, kendi kendinin efendisi olamaz. Bu bilinçdışı faktörler varlıklarını arketiplerin özerkliğine borçludurlar..” [4]

İçgüdüsel kuvvetlerin ve törel-kültürel alışkanlıklar ile bunların da bağlı olduğu arketiplerin etkinlik alanı olan ortak-bilinçdışı, bilinçli zihin ile dolayımlı ilişki kurabildiğimiz bir alan değildir. Buna karşılık, kriz durumlarında ortak bilinçdışının bazı kuvvetleri, zihne müdahil olup bizim davranışlarımıza ve kararlarımıza ortak ve hatta egemen olabilirler.

Ayrıca doğuştan gelmediği halde, çocukluktan itibaren daha çok bastırdığımız arzularımıza eşlik eden düşüncelerimiz üzerinden oluşturduğumuz, bireysel bilinçdışımız da bu ketlenme sürecine katılır. İşte bu bağlam, üzerine düşündüğümüz kaygı fenomeninin ortaya çıkışını ortak ve bireysel bilinçdışı ile bağlantılı kılar. Jung, ortak-bilinçdışı ile iletişim için, bir tür iletişim aracı olan rüyayı önerir.

“… Çünkü bir şeyden haberi olmayan bilincimizdir; bilinçdışımız ise onu zaten bilmekte, rüyada kendini ifade eden bir sonuca ulaşmış görünmektedir. Aslında bilinçdışı da bilinç gibi olguları araştırabilecek ve onlardan sonuç çıkarabilecek durumdadır. Rüyalar yoluyla anlayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı işini içgüdüsel yapar. Mantıksal analiz bilincin ayrıcalığıdır, akıl ve bilgiyi kullanarak seçim yaparız” [5]

İnsanın, kendi nefsinde olup bitenleri izleyebilmesi, bilinçdışının yukarıda söz konusu ettiğimiz iki farklı düzeyi ile iletişim kurabilmesine bağlıdır. Jung’un işaret ettiği gibi ortak bilinçdışı ile iletişime geçebileceğimiz kanalların başında rüyalarımız gelir. Bu tür rüyalar bize bilinçdışımızdan gelen mesajlardır. Bu mesajları okuyabilmek, tabir edilmelerini gerektirir. Ortak-bilinçdışı, içgüdüsel eğilimlerin temsilcileri olan arketipler tarafından yönetildiği için, bir arketipin hangi imge ile temsil edildiği ve bu imgenin anlamı bilinmeden tabir isabetli olmayabilir.

Jung’un, ortak-bilinçdışı ile iletişim kurabilmek için önerdiği rüyalara karşılık, J.Lacan bu işlev için rüyaların yanı sıra dilin önemini vurgular. Ancak Lacan iletişim aracı olarak dili ortak bilinçdışı için değil, bireysel bilinçdışı için önerir. Çünkü ortak-bilinçdışı faktörleri olan arketipler, evrenseldirler yani hepimiz için aynıdırlar; kültüre, dile, coğrafi ortama ve zamana aşkındırlar. Oysa özellikle süper-ego karşısında bastırılmış arzu ve isteklerimize eşlik eden düşüncelerimiz dil üzerinden bireysel bilinçdışımıza katılır, bu düşüncelerin bilince çıkması da ancak dil yoluyla gerçekleşebilir

İçgüdülerin ve arzuların kendileri ve bunların yarattığı duygulanımlar ve coşkular bilinçdışı değildir. Bilinçdışı, bu duygulanım ve coşkulara eşlik eden içerikler yani düşüncelerdir.[6] Sonuç olarak kaygının kendisi de bir duygu olarak bilinçdışı değil bilinçtedir; aksi takdirde varlığından haberimiz olmazdı. Ancak kaygının içeriği olan düşünsel yan bilinçdışıdır ki, bu sebeple kaygı, içerik su yüzeyine çıkıncaya kadar varlığını devam ettirir.

Kaygının çözünümü

Diyebiliriz ki, insanın, arasında şekillendiği karşıtlıklardan biri de kaygı ve ferahlama karşıtlığıdır. Ferahlamak kaygıya karşıt bir duygu olarak, maddi yaşam koşullarının yükselmesi ve konforun sonucu gelmez, bunun sonucu ortaya çıkan refah (gönenç) duygusudur. Oysa ferahlamak ruhsaldır ve özgüven ile gelir.

Kaygının ortadan kalkması, kanıksanmış ve öğretilmiş ölüm fikrinin ve dolayısıyla ölüm korkusunun ortadan kalkmasına bağlıdır. Kaygının çözülmesi hiçliğe yol açmadığı gibi, ortaya çıkmasının sebebi de hiçlik değil, varlığın yokluğudur. Buradaki varlık henüz yokluk iken semptomu temel kaygı olan varlıktır. Tohum halindeki bil-kuvve varlıktır. Büyüdüğünde ve kemâle erdiğinde sevinç olacak olan bu temel endişedir (anxiety).

Kaygının çözülmesinin ya da erimesinin yarattığı duygu sıkıntısızlık ya da hiçlik de değildir; varolmanın, sadece varolmanın, nefes almanın tanıklığının yarattığı yaşam sevincidir.

“Açın gözünüzü, Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” [7]

Demek ki, insan önce kendi içinde kendisiyle dostluğunu engelleyen, suçluluk duygusuyla barışarak mahzunluktan ve ikinci olarak da çevresiyle ve diğer insanlarla barışarak korkusundan kurtulabilir. Geçmiş ve gelecekle ilgili vehimlerden azade olduğumuzda geriye an’ın yani varolmanın kendi sıkıntısı kalır. İnsandan beklenen ise, bedenin ölümünden sonraya ertelemeden bu sıkıntıyı da kaldırmasıdır.


Dipnotlar:

[1] C.G.Jung, İnsan ve Sembolleri, s.77

[2] Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı. s.25

[3] Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı. s.22

[4] Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri. s.79

[5] Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri. s.73

[6] Bak. Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. s. 52

[7] Kur’an-ı Kerîm, Yunus Sûresi 10/62