Kuantum Tinselliği*

Kuantum fiziğini artık kuantum tinselliği olmadan anlayamayız. Bilim, bugüne kadar tinselliği hep dışladı. Din de bilimi dünya işleri diye önemsiz, sıradan bir eğitim olarak gördü. Batıda modern bilim başlangıçta dindeki (Hristiyanlık) dogmalara karşıt olarak gelişti ve sürekli onunla çatıştı.

İlk defa Madam Blavatsky, 19. yüzyılda, kuantum fizikten çok daha önce, hatta bilinci temellendiren Freud’dan da önce bilim ve tinselliğin ayrılamayacağını söylemişti. Madam Blavatsky, Tibet’e gitmiş, orada karşılaştığı bilgelerin eğitiminden çok etkilenmişti. Onun kurduğu Teosofi Cemiyeti’nde tüm insanların birbirine bağlı olduğu anlayışı hakimdi. Aynı zamanda reenkarnasyonun hakikat olduğunu ve batının bunu kabul etmesi gerektiğini söylemişti. Evrensel kardeşlik ve reenkarnasyon anlayışı birbirine uyumludur. Blavatsky’nin temel düsturu, bilincin tüm varlığın temeli olduğudur. Bu dönemde Darwin teorisi büyük bir etki uyandırmıştı. Aslında Darwin çok dindar bir adamdı. Herbert Spencer onun Genesis kitabının yaratılış teorisini altüst ettiğini ve bunun Hristiyanlığı çok etkilediğini söylediğinde tepkiler ortaya çıkmıştı.

Sonra Freud psikanaliz alanında ve Max Planck ise kuantum teorisiyle kendini gösterdi. Kuantum (ayrık enerji parçacıkları, radiant enerji) anlamındadır. Planck, tıpkı maddenin ayrı parçalardan oluşması gibi ışıma enerjisinin de kuantum denilen ayrık enerji parçacıklarından oluştuğunu söyledi. Einstein, bunu onayladı ve deneysel olarak ispat edilmesini önerdi. Onun Foto Elektrik Etki makalesinde kuantumun varlığını doğrulamış olması büyük bir soruna yol açtı. Bu, kuantum fiziğinin başlangıcı olarak kabul edilecekti. Bu yeni fikir, yeni bir paradigmanın varlığına gereksinim olduğunu gösteriyordu.

Einstein ışığın parçacıklardan oluştuğunu söylemekteydi. Newton’dan beri ışığın dalga formunda olduğu düşünülürken bu sonuç büyük sorun yaratmıştır. Aslında Newton ışığın parçacık olması gerektiğini önermiştir ama Huygens onun deneysel olarak dalga olduğunu şüphe götürmeyecek şekilde gösterir. Einstein da ışığın parçacık olduğu fikrini makalesinde göstermiştir. Böylece 1905-1925 yılları arasında ışığın “dalga mı, parçacık mı” olduğuna dair paradoks devam eder.

Heisenberg ve Schrödinger buldukları formülle tamamıyla farklı bir paradigma; gerçekliğe farklı bir bakış açısı getirirler. Işığın hem dalga olduğu doğrudur hem de parçacık olduğu… Işık dalgadır ama bu haliyle matematiksel olarak olasılıktır. Su dalgaları gibi gerçeklik içermez. Onları uzay zamanda hiçbir zaman göremeyiz. Uzay zamanda ölçtüğümüzde her zaman parçacık şeklindedir. Olasılık dalgaları ölçülünce doğrudan ölçülmez ama parçacığa döndüğünde olasılığı da ölçülebilir. Örneğin elektronun nerede olduğuna dair kesin bilgimiz yoktur. Yalnızca olasılığını biliriz. Ölçtüğümüzde ise yeri belirlidir. Sonuçta bu olasılık fikri bazılarını tatmin etti. Ama düşünecek olursak olasılık dalgaları uzay zamanda değilse nerededir?

Einstein, Prodsky ve Rosen (EPR), 1935’te devrim niteliğinde bir makale yazdılar. Bu makale, iki kuantum nesnesinin (correlated state) ilişkide oldukları durumda (dolanıklık) doğrudan anlık olarak haberleştiğini ortaya koydu. Bu, bilim insanları için hayret verici bir sonuçtu. Nesneler, sinyal olmadan haberleşebiliyordu. Oysaki uzay zamanda hiçbir şey anlık haberleşemez, her şey sinyal aracılığıyla haberleşmelidir. Böylelikle iki kuantum nesnesinin ışık hızından daha yüksek hızda yani anlık haberleşebildiği doğrulanmış oldu. Bu durumda bu nesnelerin uzay-zaman dışında bir yerde olması gerektiği sonucu ortaya çıktı. Nesnelerin sinyal olmadan haberleşebilmeleri onların aslında bir olduklarını gösteriyordu.

Madam Blavatsky “Tin, bilinç, varlığın temelidir” der. Her şeyin ondan geldiği yalnızca bilinçtir. EPR makalesi bu fikrin doğrulandığı güzel bir çalışmadır. Bu olasılık dalgaları, potansiyellik alanı aynı zamanda da potansiyel birlik alanıdır.

Işık hızının geçilmesi gerektiği fikri ispatlanması zor bir süreçti. Uzun süren teorik çalışmalar gerektirdi. 1982’de Paris’te Alan Aspect sinyalsiz haberleşebilme olanağını ispatladı. Aynı yerden geldikleri bilinen iki dolanık foton, doğrudan anlık olarak, ışık hızı sınırı olmaksızın haberleşebiliyordu. Anlık haberleşebilme onların aslen bir olduklarının ispatıydı.

Bu, bilincin; tinin her şeyin temeli olduğunun bir ispatı mıydı? Henüz değil…

İkilem yaratan bir şey daha vardı. Bu konu, bir diğer bilim insanının çalışmasını gerektiriyordu. Büyük bilim insanı John Von Neuman’ın bu ölçümün açıklanması konusunda şüpheleri vardı. Gerçekte kuantum ölçümü sırasında olan neydi? Elektronu doğrudan ölçemiyoruz. Çok küçük olduğundan çıplak gözle göremiyoruz, sıradan bir mikroskopla da göremiyoruz. Ama artık gelişmiş cihazlarla görebiliyor, resmini çekebiliyoruz (Tall chamber, geiger counter) ve sinyali yükseltip resmini de çekebiliyoruz.

Çalışmaları esnasında Von Neuman, kimsenin ilgilenmediği ilginç bir şey fark etti. Maddeyi temel parçacıklara kadar indirgediğimizde atomların molekülleri, moleküllerin hücreleri, hücrelerin dokuları ve en sonunda onların da beyin ve bilinci oluşturduğu fikriydi bu. Sonuç eğlenceliydi. Tümü bu temel parçacıklardan oluşmuştu ama onlar da yalnızca olasılıktan ibaretti. Olasılıktan oluşmuş bir olasılık söz konusuydu. Olasılıktan olasılığa giden bu seyir gerçekliği verir miydi? Asla…Von Neuman bunu matematik olarak ortaya koydu. Hiçbir materyal olasılığı gerçekliğe çevirmez. Oysa laboratuvarda her gün bunu gözlüyoruz: Olasılık gerçek parçacığa dönüşüyor; kuantum nesnesine; elektron veya fotona. Bunu yapan kimdi? Bilinç, beynin ürünü ise bunu yapamazdı. Teolojide bilinç bir madde değil ama ikili nesnedir. Bilincimiz beyne ait değildir, beynin dışındadır ve ikili nesne olarak onu etkilemektedir.

Von Neuman dışarda olan gözlemci bilincinin bir olasılık olmadığını söyledi. Çünkü kuantum fiziğine tabi değildir. Gözlemci baktığında gerçekten onun bilinci bakar. Bu bilinç, tüm olası seçeneklerden elektronun görülmesi gereken pozisyonu belirler. Böylece gözlemci bilincinin ne yaptığını çözdü.

Peki problem çözüldü mü?

Felsefi açıklamalar bilimsel olarak tatmin edici değildi. Bir diğer bilim insanı, “Diyelim ki iki gözlemci kuantum trafik ışıklarını gözlüyor. Bu durumda hangisi yeşili elde edecek?” diye sordu. 60’lı yıllarda insanlar bu paradoksu çözemedi. New Age devirlerinde bu konudan çokça söz edildi.

Kuantum fizik bölümünden mezun bir öğrenciydim. Hocalarımız kesinlikle bu konuda çalışmamızı önermezdi. “Bu sorun çözülemez, kimse kuantum fiziğini anlayamaz” derlerdi. Ben de kuantum fiziğinde hesaplamaları yapıyor ama asla “olasılık nasıl gerçeğe çöktü” diye soramıyordum. Sonra okuduğum bir kitapta, Von Neuman’dan alınan şu cümle beni etkiledi:“Kendi gerçeğimizi biz seçeriz.” Daha sonra 1985’te bir arkadaşla yaptığım tartışma konuya açıklık getirdi.

O zamanlar Madam Blavatsky’nin de aynı çözümü önerdiğini bilmiyordum. Upanişad’da 700 yıl önce bu söylenmişti. Bense tamamıyla materyalist bir anlayışta olduğumdan bu konulardan habersizdim. Sonra anlayışım birden değişti. Bilinç varlığın temeli ise ve o seçiyorsa iki gözlemci aynı bilinçte ve birlik halinde olduğunda seçen birlik halidir, dolayısıyla paradoks olmaz. Seçim bireysel değil, Bir’in seçimidir. Sonra tinsel yazın üzerinde incelemelere başladım. Her şey aynı temel şekilde anlatılıyordu. Daha sonra 1989’da bir makale yazdım ve 1983’teki kitabımda bilim ve tinselliğin bütünselliğinden bahsettim. Yine de hala tam olarak anlamış değildim. 1993’te bir radyo programında yaşlı bir kadın bana sorular sordu. Soru son derece sıra dışıydı: “Ölümden sonra ne oluyor?” Hindistan’da doğmuştum, reenkarnasyonu biliyor ama kabul etmiyordum. “Bireye ne olduğunu bilmiyorum ama bilinç ölmez, o temeldir ve devam eder dedim.” Kadın bu cevaptan tatmin olmadı.

Daha sonra Oregon’a döndüm. Teozofist bir arkadaş Kuantum Fizik dersime kayıt yaptırdı. İlk dersimi dikkatle inceledi. İkinciden itibaren benimle reenkarnasyon hakkında konuşmaya başladı. Çok ilginçti. Bana konu ile ilgili kitaplar verdi ama hala ikna olmamıştım. Bir gün rüyamda bir ses bana dedi ki: “Tibet’in Ölüler Kitabını oku; senin işinin ispatı orada.” Ben bu kitaba daha önce göz atmıştım. Ölümden sonraki süreç “bardo” diye adlandırılıyordu. Ruh olarak değil, bir varlık olarak yaşanılan süreci anlatıyordu. Güzel kitaptı ama bilimle ne ilgisi vardı? Üzülmüştüm. Teozofist bir arkadaşım bana destek oldu. Bir de felsefe hocası bir arkadaşım vardı. O da erkek arkadaşını kaybetmenin acısıyla bu konularda ilgiliydi ve benden yardım istedi. Böylece biz bir grup halinde konuyu incelemeye başladık. Anladık ki ölümden sonra devam eden varlık bizim tahmin ettiğimizden farklı bir varlık. Ölümden sonra seyahat eden bir doğal bir yetenek (istidat), karma.

Karma, uzay-zamanda değil olasılık alanında kaydedilir. Yerel olmayan; anlık iletişim ortamıdır bu. Yerel olmama, ışık hızından yüksek hızlarda iletişim uzay-zaman dışı olma hali diye adlandırılır. Yerel olmama, potansiyel birlik halidir. İki nesne bu ortamda haberleşebilir ve bir olur. Ve yerel olmama hali aynı zamanda tüm uzay zamanda olan bir şeyin güvencesidir. Karmada hangi uzay zamana ait olduğuna dair bir işaret yoktur. Ama yerel olmayan ortamda kayıtlıdır. Bu, Upanişad’ta “akaşik bellek” olarak geçer. Akaşa; uzay dışı anlamındadır. Her şey öyle yerine oturdu ki, bunun üzerine Ruhun Fiziği adlı kitabı yazdım.

İlginç olan bu yerel olmama halinin evrensel kardeşlikle nasıl benzeştiğidir. Teozofistlerin bize önerdiği kardeşlik gerçekte olan değil, gerçekleştirebileceğimiz potansiyel kardeşliktir. Bunun için önce istememiz gerekir. Bu bizi nereye götürür? Tinsel öğretiler, (Upanişad’dan başlayarak) Sokrates, Platon hepsi aynı bir olma halini anlatmışlardır. İsa “Baba ve Ben biriz” der.

Birlik çoğu dinlerin ortak başlangıç noktasıdır. Bilim ve tinsellik bütünleştirilmiştir. Peki dinlerdeki dünyanın serap (illüzyon-maya) olduğu anlayışı nereden gelmişti? Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü dünya ve serap arasında temel bir fark vardır. Serap, ışığın kırılması ile oluşan görüntülerdir. Yanına gidince kaybolur. Dolayısıyla kalıcı bir serap yoktur. Gözümüzü kapatıp açtığımızda ise dünya oradadır, kalıcıdır; serap gibi kaybolmaz. Tüm deneyimlerimizde ortak olan budur. Bunun yanında bilim dünyanın evrimleşmekte olduğunu gösterir. Serap için bu söz konusu değildir. Bu yüzden serap kavramı yeniden incelenmelidir. Bunun yerine denebilir ki “evet görüngünün bir serap yönü vardır ama onun yarattığı serap değildir; amacı ve değeri vardır.”

Tinsellik bize dünyanın amacını ve anlamını keşfetmeyi sağlar. Keşfettiğimiz ve dünyanın hedefi olan, arketip olarak adlandırdığımız tinsel değerlerdir. Dünyayı serap olarak görenler onu önemsemeyip gerçekliği aramayı hedeflerken dünyaya önem verenleri de cahillikle yaftalarlar. Tek hedefin bilincin, birliğin keşfi ve onunla bir olmak olduğunu söylerler. Gerçekliğin bu olduğuna inanırlar.

Bilim insanları dünyayı, din insanları ise maneviyatı (tinselliği) önemser. Bilim bize bilincin kavram olduğunu ve görülemeyeceğini söyler. “Yalnızca gördüğümüz beden, yani beyin gerçektir” der. Bu serap kavramıyla ilgilenmeyi bırakıp hiçbirinin serap olmadığı hakikatini kabul edersek biri diğerinden daha soyuttur. Günümüzde maddenin de artık soyut olduğu, eski Newton görüşündeki gibi bir gerçeklik taşımadığı düşünülmektedir. Zira madde de kuantum seviyesinde olasılıktan ibarettir. Olasılık ise bir kavram; idedir. Bu durumda bilinç ve madde ide haline geldi. Dünyanın bu idelerden başladığı fikrini kabul etmek için…

Bilinç, madde ile ilişkide bize somut bir şey verir. Verilen ne midir? Bir deneyim… Bu deneyimin iki ucu vardır; biri nesne, diğeri öznedir “I (Ben)”. Temel olan bu “I (Ben)”, tinsel geleneklerin peşinde koştuğu bu bendir. Bizim aramamız gereken de budur. Ama bunu nasıl yapacağız? Tinsel geleneklerin söylediği serabın peşinde koşmayı bırakıp Ben’i aramamız gerektiğidir. Ama bu oldukça karmaşık bir konu… Nasıl aramamız gerektiğini kimse tam olarak söyleyemiyor. Tek yolu Hint öğretisinde “neti neti; bu değil, bu değil” şeklindeki olmayana ergi metodu olarak gösterilmekte. Bu yol sonsuz seçenek içeriyor. Yaşamınızda kaç kere bu değil “neti” diyebilirsiniz? Bu yolla aydınlanan kişi sayısı ise oldukça azdır. Eğer yaşamın amacı buysa, bizler çok başarısızız.

Çözüm kuantum tinselliğidir. Kuantum fiziğinde ne gördük, yaşamın anlamı ve amacı idelerin (arketiplerin) yani değerlerin peşinde koşmak, onları araştırıp somutlaştırmaktı. Burada somutlaştırmanın anlamı nedir? Bilgisayara baktığımızda elektronların hareketinden oluştuğunu biliriz. Ama bu donanımdır onu kullanamayız. Donanımın çalışması içinse yazılım gerekir. Yazılım bilgisayarda bizim düşüncemizi temsil eder. Benzer olarak bilinç bize donanımı, bedenimizi verir ve yazılımı yapar. Bilincin diğer yönleri olan akıl, can, arketipler ile birlikte onları somutlaştırdığımızda yazılımı elde ederiz. Bu yazılımın amacı daha iyi yazılımlar inşa etmektir. İnsanın gayesi budur. Diğer tüm reenkarnasyonların amacı kişisel yazılımın yükseltilmesidir. Bu şekilde baktığınızda tinsel yolculuğun nasıl değiştiğini görürsünüz.

Sonuç olarak iki öznenin nasıl ilişkide oldukları iki deney üzerinden doğrulanmaya çalışıldı. İlki Meksikalı bir nörofizyolojist tarafından gerçekleştirildi. Aralarında tinsel bağ (rabıta) olan iki kişi üzerinden deneyin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Bu da normal şartlarda oldukça zor elde edilen bir durumdu. Çözüm olarak tinsel gelenek bir ipucu sağlar. Birlikte meditasyon yapanlar bilinç düzeyinde ilişkide (tinsel bağ) olabilirler. Öncelikle iki özne aralarında bu bağın kurulmasına kardeşlik de denilen yerel olmayan bu ilişkiye niyet ederler. Bu şekilde anında iletişim kurabiliyorlardı. Bunları deneylemek için ikisi iki ayrı Faraday kafesine koyularak birbirlerinden uzağa yerleştirildiler. Bu durumda aralarında elektromanyetik iletişim yoktur. Bu iki kişi aynı anda birlik üzerine meditasyon yaptıkları sırada yalnız birinin beynine ışık verilir. EEG ölçümünde ışık verilen beynin dalgaları ışığı almayan diğer beyinde de aynı olarak görüntülenir. Bu, sonuçta elektrik sinyallerinin E&M dalga olmadan iki beyin arasında iletildiği anlamına gelir. Yerel olmayan ortam sayesinde herhangi bir sinyal olmaksızın mesafeler arası iletişim sağlanmıştır.

Bu, birlik içinde olan (rabıta hali) iki kişi arasındaki direkt iletişimin ilk doğrulamasıydı. İkinci durumda eğer bilinç gerçekten bizim yazılımımızı oluşturuyorsa ve bu da deneylediğimiz kendiliğin (nefs) kaynağı ise, neticede bu ben yerelleşir ve koşullu hale gelir. Bu, deneyimlediğimiz egodur (benlik). Ama bu doğru ise, egonun ardında bir kendilik (nefs) olması gerekir ve bunu ölçebilmeliyiz.

İsa’nın “Baba ve ben biriz” dediğinde yerel olmayan ben konuşmaktadır. Upanişad’da söylenen “Ben Brahmanım ben o bilincim, o birliğim” cümlesinde birlik beninden söz ediyor olmalılar. Bunu ben kendim deneyledim; Madam Blavatsky de bunu tinsel geleneğine almadan önce deneylemiştir diye düşünüyorum. Birlik kendiliği (nefsi) insanın deneyleyebileceği bir şey… Ama bu öznel bir deney olduğundan bilim insanlarını ikna edemez. Kaç kişi tarafından deneyimlendiğinin de önemi yoktur. Pek çok kişinin aynı deneyimi yaşaması durumunda inanmamız gerekir ama hala şüphe söz konusu olabilir.

Nörobilim artık çok gelişti; MRI resimleri çekiyor. Ama en yeni gelişme FMRI çok fantastik bir teknik.[1] Yalnızca beynin iç bölümlerinin resmini çekmekle kalmıyor, onların oksijenleşme durumlarını da ölçüyor. Böylece beynin resmi çekildiğinde, hangi bölümün gerçekte aktif olduğu da tespit edilebiliyor.

Uzun süre (günlerce, saatlerce) meditasyon yapanların FMRI tekniği ile beyinlerinin resmi çekildiğinde beyin yapılarının radikal bir şekilde değiştiği ve yerellikten çıktığı anlaşıldı. Ortalama insan beyninin FMRI resmi çekildiğinde, kişi bir işle uğraşırken bilinç o işle ilgili alandan neokorteksin yanındaki küçük bölgeye gelir. Tamamıyla yerel olan ve egonun yerleşim alanı olan bu bölge self agency[2] diye adlandırılır.

Bununla birlikte meditasyon yapanların beyinleri FMRI ile görüntülendiğinde bu beyinlerin hepsi aynı anda aktif olur ve ilginç olan bağdaşma halinde aktif, uyumlu (coherent) olurlar. Faz bağdaşımlı yani iki dalga aynı şekilde görünür; beynin çoğu bölgesinde dalgalar aynı fazda dans ederler. Bunun anlamı bu aşamada yerellik ötesine geçildiğidir. Artık bu nefs (kendilik), Newton anlayışındaki koşullu nefs değildir. Bu nefs, Tanrı ile bir olduğunu, tinselliğini algılayan nefstir. İsa gibi “baba ve ben biriz” diyebilir. Aydınlanmayı gerçekleştirmiş yüce bilgelerdir bunlar. Ama dünyadan vazgeçmezler, yoksa beyinlerinin ölçülmesine de razı olmazlardı. Meditatif çalışmaları yoluyla samimiyeti deneyimlerler. Samimiyet, Platon’un bahsettiği idelerden (arketip) ikisini aşk ve iyiliği bir araya getirir (loving-kindness). Bu insanlar beyinlerinde bu ideleri somutlaştırmış, edimsel hale getirmişlerdir.

Sonuç olarak daha iyi bir dünya olasılığı için birlik, bütünlük arayışındayız.

Amit Goswami, Çev: Suna Öztürk


* Goswami, Amit. Quantum Spirituality, https://www.youtube.com/watch?v=IC5y-HgY6Ic
Bu yazı Suna Öztürk tarafından Amit Goswami’nin konuşmasından tercüme edilmiş ve derlenmiştir. Amit Goswami, Ph.D., Oregon Üniversitesi’nde 1968-1997 yılları arasında çalışmış ve emekli fizik profesörüdür.


[1] MRI: Magnetic Resonance Imaging; Manyetik Rezonans Görüntüleme
FMRI: Functional Magnetic Resonance Imaging;
İşlevsel Manyetik Rezonans Görüntüleme

[2] Self-agency: Görüngüsel irade diye adlandırılır. İlk olarak Benjamin Libet isimli bilim insanı tarafından ortaya atılmıştır. Kişinin bir eylemi gerçekleştirmeye niyetinin farkındalığından önce beyin aktivitesinin bunu öngörmesi diye tanımlanmıştır. (Özgür iradenin nörobilimi)