100. Yılında Türkiye Cumhuriyeti Toplumu

Zaman olarak tarih sürekli olarak ileriye doğru gidiyor gibi gözükse de, toplumlar için bu ileriye gidiş bir ilerleme olmayabilir. Tarihsel olarak, şu anda içinde bulunduğumuz modern kavramlarla yönetilen toplum, aslında insanların topluluklar içerisinde yaşamaya başladığı tarihî süreç içerisinde taze bir olgudur. Uygarlığın zirvesi olarak görülen Avrupa’yı, arada kalan Türkiye’yi ve uygarlık dışı Afganistan’ı yan yana koyduğumuzda hepsi aynı kronolojik zamanda yaşıyor olsalar da aynı tarihi paylaşmazlar. Kültürler kendi tinlerinin tezahürlerini toplumsal yaşayışlarında (meyvelerinde) görür. Uygarlığın hangi aşamasında olduklarını refahları üzerinden ölçebilirler. Bu ölçüme modern bir kavram olan inşa üzerinden bakabiliriz. O toplumun bilimsel-sanatsal ürünlerinden, kavramların dildeki üretiminden felsefi anlayışının seviyesini anlayabiliriz.

Ekonomi, vatandaşın refahını bütünsel olarak artırmaya yönelik bir bilim olarak görülmeyip salt niceliksel enstrümanların kullanımı ve istatistiğine dayandığında; hukuk, hakikatlerin Hak üzerine tahakkuk ettirilmesi olmayıp toplumun fertlerinde bir ahlâk olarak tecelli ve tezahür etmediğinde; tarih, tinin özgürlük isteminin kendisini tarihte açma süreci olarak görülmeyip bağımsızlığın bir karakter haline getirilemediği bir talihsizlik[1] olduğunda toplumlar arasında da etkin olan, “efendi-köle” diyalektiği[2] etkilerini göstermeye başlıyor. Çünkü toplumun fertleri yabancı olduğu bu “kavramları” edimsel hâle getiremediği için Daryush Shayegan’ın modern kavramlarla karşılaşan gelenekçi toplumlarının bilincini tanımlarken kullandığı bir “yarılma” bu bilinçte başlar[3]. Bu kavramlar herhangi bir topluma ait olan değil aklın kendi kavramları olduğu için, bu kavramları edimselleştiren toplumlar kavramların özneleri haline gelirler ve kavramları hayatlarında inşa ettikleri için enstitülere/kurumlara hayat verirler. Bu kavramları inşa etmeyen toplumlar sadece bir departman, kategorik bir ayrım, kavramın işini sürdüren bir aracı (broker) haline gelirler. Fonksiyonun çalışmasını sağlayan bir terimdir sadece. Bundan dolayı diyalektik içerisinde yaşarlar fakat bu onları bütünsel olan küresel sonsuza değil doğrusal olan kötü sonsuza götürür. Bir doğru üzerinde hareket ederler fakat bu yol dosdoğru yol değildir. Bir araç haline gelirler. Bireyleri açısından yönetenleri beceriksizdir, insanları kötüdür, coğrafya kaderdir ve insanları bu yüzden köledir. Kavramlar edimsel olmadığı için kurumlar görünüşte kalır. Toplumun ihtiyaçlarıyla gerçek bir ilişkileri olmadığı için hiçbir zaman sorunları çözemez, yönetimi hep hantal kalır.

Büyük bir imparatorluk, devlet tecrübesi, korkuttuğu Avrupa’nın inşa ettiği kavramlarını kurumlaştırma sürecini izle(ye)medi. Medreseleri, muazzam parlak insanları olmasına, medeniyetin beşiği Anadolu’daki topraklarda hüküm sürmesine rağmen modern eğitim, hukuk, bilim, felsefe, sanat gibi tin’in işlerinde uygarlığa katıl(a)madığı için 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Biz bunu tam olarak algılayamıyoruz. Algı aşamasından tasarıma da taşınamadığı için zihinsel kalıyor. Zihinlerimizde sadece tarihi bir olay olarak canlanıyor. Üzerinden zaman geçmiş ve bir anektod olarak geçmişte kalmış bir olay gibi… Avrupa “medeniyeti”nin unsurları ülkeyi paylaşmaya başlamış, hangi bölgelerin hangi devletlerin sömürgesi olacağı, yönetileceği hususunda anlaşmış ve bunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmiştir. Nasreddin Hoca’nın eşeğine ters bindiği gibi gözlerinin de kapalı olması… Açanları olsa da perspektif olarak çıkış noktasına bakmasına benzetilecek bir durum.

“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş…”[4]

Fakat yine bu toplumun bağrından, tarihinin bir noktasında, bundan tam 100 yıl önce bağımsızlığını kazanmak talebiyle o yokluktan, halaskârlığa mazhar bir evladı ortaya çıkıyor. En yakınlarına, silah arkadaşlarına bile son ana kadar söylemediği, sır gibi sakladığı, Türk Milletine bağımsızlığının altyapısını oluşturacak imkanları sunan Cumhuriyeti armağan ediyor. İnsanlığa doğru gidişte temel imkânları sağlamak için gerekli olan zincirleri kırma mücadelesine (bkz. Kapitülasyonlar, Vatandaş olmayanlara tanınan ayrıcalıklar) kendi ömrünü vakfeder. Devrimler değil inkilâpları yoluyla, yani dönüşebilmeyi — dönüşerek bilmeyi ilke olarak koyarak toplumun dönüşmesinin esaslarını alan diğer ilkeleri harekete geçirmeyi gaye edinir. Bu ilkeler ve haklar -ki bize sunuldu; fakat işletilmediği sürece, faaliyet alanı olan toplumsal hayat içerisinde işler kılınmadığı müddetçe, sadece isim olarak kalırlar. İsim ise, hareket yoluyla (fiil) bir görünüşün (sıfat) ortaya çıkmasıdır. Esas olan harekettir. İsmin görünüşü yoktur bu yüzden. Bu hakların hakedişini henüz yapamadık, asılları var ama hareket yok.

Kendi toplumunu, kurumlarını, ahlâkını eleştirirken tarih bilinci olmadan eleştiri yapıldığında (ki böylece eleştiri zeminini kaybetmiş oluyor), söz konusu anlayış, diğer toplumların hakedişleri (refah) üzerinden karşılaştırma yapıp kendi toplumunu, kültürünü aşağılamaya başlıyor. Beğenmemek, hoşnut olmamak, sürekli bir şeylerden şikayet etmek eleştiri olarak düşünülüp bu eylemler alışkanlıklara ve karaktere dönüşüyor en nihayetinde de bireyin/toplumun kaderi haline geliyor[5]. Eksiği gidermeye yönelmiyor bu anlayış. Aslında toplum kişinin kendisi olduğu için kendi eksiğini göremeden bunu sanki kendi dışında bir sorun olarak duyumsuyor —sürekli olarak ihtiyaçlarının giderilmesini başkalarından bekleyen bebek ve çocuklarda olduğu gibi bu durum, ihtiyaçların ebeveynler tarafından karşılandığı ‘çocuksu bilinç‘ durumudur ve kişilik böyle inşa edilirse ömrünün sonuna kadar bu ilişki kurma biçimiyle hayatını sürdürebilir. Fakat olgun insan olmak bir açıdan eksiğini gidermeye çalışmaksa bu biricik yolun yürünmesi başkasından talep edilemez. “Bağımsızlığın karaktere dönüşmesi” herkesi içeren ve herkesin gerçekleştirmesi gereken kapsayıcı, evrensel bir zorunluluk haline geliyor toplumlar için de böylece. Toplumlar da olgunluğuna insanlığa olan bu taleple yaklaşıyor.

Kültürel bilinci olsa da uygarlığa katılımın esas şartı olan tarih bilinci olmayınca kimliksiz, sürekli şikayet hâlinde olan, bulunduğu ortamı, alışkanlıklarını değiştirince bir şeylerin değişeceğini zanneden fertler inşa oluyor. Bu sorun toplum için öyle bir bela ki tarih bilinci olmayınca fertler kimliksiz oluyor, toplumu ayrışmaya, güdülmeye sürüklüyor. Ferd, aidiyetlerini, konforlu olduğu alanı, grubu kendi kimliği zannediyor. Temel sorular olan “Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Benim burada ne işim var? Tüm bu olan biten içerisinde benim yerim nedir?” sorularını sorma imkânı oluşmuyor. Diğer toplumların gayesine yönelik olarak emeğini satan, sadece kendi çıkarlarını düşünen, yönsüz fertler ortaya çıkıyor. Kişilik inşası sırasında kültürde karşılaşılan bu sonsuz savaş bir temel olabilir ama kişi bütün hayatını bu savaşa vakfederse kimlik nasıl bir sorun haline gelebilir ki? Belki o kimlik silinme noktasına geldiğinde…

Kendisini korku duyulan bir güçten “hasta adam”[6] olarak görülen bir topluma dönüştüren tarihsel süreçler ne olursa olsun, bu gelinen durumun tarihsel bir gerçek ve de fiziki sınırlar için verilen savaşın ardından hesaplaşılması gereken bir olgu olmasını değiştirmez bu toplum için. Atatürk’ün ilke ve inkılapları bunları özünde gaye ediniyor. Kurtuluş Savaşı ve bu savaşın sonucunda ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik elde edilen bu muazzam zafer, bu bağımsızlık talebi Lozan Antlaşması’yla masada elde edilmiş ve tüm ülkeler tarafından tanınmış olsa dahi kazanılan hakların idraki henüz topluma tam anlamıyla sirayet etmemiş olması 100. yılda ortaya çıkardığımız ürünlere baktığımızda her şeyiyle ortada… Enstrümanları kullanabilmek için gerekli bu haklar bize verildi fakat henüz tahakkuk ettiremedik. Bizim için somut değil. Bu bağlamda tarihi; olmuş bitmiş olayların tasnifi olarak değil, yaşayan ve toplumsal yaşamın her alanında etkin olan aklın, tinin tarihi olarak okumak, kavramların kurum/enstitü haline gelmesine ve hakkın tahakkuk etmesine olanak sağlayarak tarih bilincini oluşturacaktır.

“Aşk olsun Anadolu’daki mayaya
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara ve can verenlere ve vereceklere…” [7]


[1] Metin Bobaroğlu, “Tarihsiz toplumlar, talihsiz toplumlardır.

[2] Hegel, G. W. F. (2022). Tinin Görüngübilimi. §189, İdea Yayınevi.

[3] Shayegan, D. (2002). Yaralı Bilinç. Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, İstanbul: Metis.

[4] Mustafa Kemal Atatürk. (1972). Türk Gencinin El Kitabı, Başbakanlık Basın Yayın

[5]Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.” (Anonim)

[6] Hasan Tahsin Fendoğlu (2002). “Osmanlı-Amerika İlişkileri, 1786-1929”. Beyan. ss. s. 238.

[7] Mut, M., & Yalsızuçanlar, S. (2010). Anadolu’yu Mayalayanlar. H Yayınları