Ayın Konuğu: Seçil Nebioğlu

6 Kasım 2016
Sayı 19 - Aralık 2011

Röportajımız için internet sitenizi incelerken (www.secilnebioglu.com) rahmetli dedenizin ve babanızın çalışmalarını okuduğum sırada aklıma gelen ilk soru ile başlamak istiyorum; ilk olarak nasıl ve ne zaman karar verdiniz kendi sözlerinizle “acısını, umudunu toprağa yazan” bir sanatçı olmaya?

Akademide öğrenci iken, model-alçı-kalıp dersleri veren rahmetli hocamız Ünal Cimit, “Seramik, toprakla şiir yazmaktır,dediğinde çok etkilenmiştim. Gözlerim büyümüş, vay demiştim. Tanımın kendisi bile şiirsel gelmişti kulaklarıma. Bu tanımı hiç unutmadım, aldım gönlüme yazdım. Toprakla henüz şiir yazamadım, ama çalışıyorum durmaksızın. Toprakla şiir yazabilmek özlemim, seramikteki hedefim. “Acımı, umudumu toprağa yazdım” sözleri 2000 yılındaki kişisel sergimin adı idi.

 

11’i kişisel, 33 sergi çalışmanız, dünyaca bilinen markaların ürün gamları için hazırladığınız tasarımlarınızın yanı sıra, 2000 yılından beri babanızın adını vererek kurduğunuz şirketiniz üzerinden yapı tasarım ve donatım hizmetleri de veriyorsunuz.  Bir sanatçı, bir anne olarak çalışmanın yanı sıra bir evlat olarak aile mirasını ticari hayata aktarmaya devam etmeye de çalışmak yorucu oluyor mu?

Hayat böyle çeşitlenerek yürüdü diye düşünüyorum. Aile mirasını yürütebilmenin duygusu güzeldi. Toprakla içli dışı olmak, kendimi, düşüncelerimi çamura şekil vererek ifade etmeye çalışmak, çok güzel. İyi geliyor bana. En güzeli de AAV sohbet ses kayıtlarını dinleyerek çalışmak. Sohbete dalınca, elimde de çamur olunca, sanki ne zaman kavramı kalıyor, ne de mekân. Bir de anne olmak var ki, hayatımın ortasından açan gül gibi bir şey evlat sahibi olmak diye düşünüyorum.

Aile mirasını devam ettirme olayının arkasında şöyle bir hikâye var. Aslında ben akademiye hasbelkader girmiş bir kişiyim. Üniversite sınavlarında puanım kötü olmadığı halde sıralama hatası nedeniyle açıkta kalmıştım. Benzer durumda olan liseden arkadaşım Nermin geldi ve ön kayıtla yetenek sınavları ile bir yerlere girebileceğimizi söyledi. Bunlardan biri de Güzel Sanatlar Akademisi idi. Nermin’e babası lise bitirme hediyesi araba almıştı. İşin ucunda legal bir nedenle evden çıkmak ve araba ile gezmek vardı. Doğal olarak Nermin’e eşlik ettim. Akademiyi kazanma ihtimalimi bile düşünmüyordum. Zaten lisede resim değil müzik bölümünü seçmiştim. Resim dersine sıfırcı Seyfettin diye bir hoca geliyordu. Herkes ikmale kalıyordu resimden. Aman dedim. Nota biliyorum. Mandolin çalıyorum. Müzik öğretmeni de şeker gibi bir kadın. Müziği seçtim. Yani ortaokuldan akademiye girene dek resimle filan alakam yok. Ön kayıdı olduk. Yetenek sınavının ilk aşamasına gidilecek. Ben yan çiziyorum, gelmeyeceğim diye. Nermin ısrar ediyor ve beni ikna ediyor. Çekine çekine gittim 1. aşama yetenek sınavına. Sonuçlar açıklandı. İkimiz de kazanmışız. Aaa! oldum. Çok hoşuma gitti. Gel gör ki 2. sınavı kazanmama imkân yok çünkü soru hayalden çizim üzerine. Korka korka da olsa minicik bir ümitle 2. aşama sınavına girdim. Sonuç; arkadaşım elendi ve ben akademiye girdim! Büyük sürprizdi.

Dekoratif Sanatlar Fakültesi’ni kazandığımda ilk yıl akademik formasyon gereği tüm bölümler ortak okuduk. Bizim fakülte 2. yılda bölümlere ayrılıyordu. Seramik, Grafik, Tekstil, İç Mimarlık, Endüstri Tasarımı, seçeceğimiz bölümlerdi. Bölümlerin atölyelerini dolaştım. Hepsine baktım. Seramik çamur atölyesine girince içime coşku doluyordu. Çamurun elde şekil alması, forma dönüşmesi büyüleyici idi. İlk tercihimi seramik yapmak istiyordum. Bir tek o atölyede heyecanlanıyordum ve beni cezbediyordu. Babamla tartışıyoruz. Ailede herkes alaylı inşaatçı. Babam iç mimarlığı seçmem için tatlı tatlı tazyikle yaklaşıyor. Mezun olunca işin hazır kızım, diyor. Birlikte çalışırız, diyor filan. İkilemdeyim. Gönlüm seramikten yana. Babamı da kırmak istemiyorum. İlk tercihimi iç mimarlık yaptım. Ama olmadı. Sanırım puanım yetmedi. Seramik oldu. Babam hayal kırıklığına uğradı. Babamı kaybettikten sonra karşıma inşaat işleri çıktı. Seramiğin yanı sıra 7 yıl aile mirasına denk inşaat işleri de yaptım. Hatta firmama babamın adını koydum. Sanki bir anlamda babamın hayalini de gerçekleştirmiş oldum. 2009 yılında aniden sadece seramik yapmaya, başka hiçbir şeyle ilgilenmemeye karar verdim. Çok doğru bir karardı. Tanrı bana toprakla birlikte yoğrulmayı ve şahane bir evlat sahibi olmayı armağan etti diye düşünüyorum.

 

Anadolu Aydınlanma Vakfı ve faaliyetleri ile ne zaman ve nasıl tanıştınız?

2006 yılında AAV ile tanıştım. Sanırım 1995 yıllarında hayatımın anlamını sorgulamaya yönelik arayışlara girdim. O dönemlerde fark ettim ki hayatımda yetersiz bir durum var. Kendimi arama yolculuğum sanırım o dönemlerde başladı. Çok yer dolaştım. Ta ki 2006’da AAV’yi bulana dek. Çağrı Dörter arkadaşım vasıtası ile önce Turgut Özgüney ile tanıştım (Vefam gereği söylemeliyim ki; üzerimde çok emeği vardır). O da beni aldı, doğruca Metin Bobaroğlu’na götürdü. Ve hayatım orada anlam kazandı. Arayışım bitti. O gün bu gündür toplantıları şevkle-iştiyakla takip ediyorum. Metin Bobaroğlu muhteşem bir hizmet vermekte. Minnettarım. AAV muazzam ve hakiki bir okul. Kapsayıcı, geliştirici, dönüştürücü işlevi var. Dostluk çemberi içindeyiz. Her haftayı iple çekiyorum. Ana sınıfı öğrencileri gibiyiz ve evrensel bilgi alıyor, eğitiliyoruz. Özgünlüğümüze ve özgürlüğümüze doğru sevk ediliyoruz. Böylesi görkemli, her türden insanı kapsayacak, geliştirecek, doyuracak yetkinlikteki çalışmaların, bu çapta bir benzerinin dünya üzerinde olabileceğini sanmıyorum. AAV’deki çalışmaların bu anlamda biricik olduğunu ve nasiplenenlerin çok şanslı olduğunu düşünüyorum.

 

Bu seneki çalışma konumuz olan ‘dil’ ile bitirelim röportajımızı. Yazı ve şiirlerinize de yer verdiğiniz internet sitenizde “Her varlık farkında olduğu oranda canlıdır” diyorsunuz; farkındalık ve canlılık arasındaki bu ilişkide dilin yerini sorsam size son olarak?

Dil-düşünce etkileşimi üzerine gelişen fark edişlerimizi bir uyanış kabul edersek, canlanma bu anlamda söz konusu olabilir. Dil-düşünce diyalektiği ile düşünmenin düşünmesine geçilebildiğinde fark edişlerin olabileceğini varsaymış ve burada bir uyanış-bir diriliş-bir canlanmanın olabileceğini düşünmüştüm. Buradan yola çıkınca, “Her varlık farkında olduğu oranda canlıdır” diye bir slogan yapmıştım 5 yıl önce web sitemde. AAV’de geçen yıl mitoloji, bu yıl dil çalışıyoruz. Düşüncelerim de farklılaşıyor elbet. Dil konusuna Hace Bektaşi Veli’nin aklımda gezdirdiğim sözleri ile nokta koymak isterim:

İncinsen de incitme.

İnsan, dilinin arkasında gizlidir.