Tîn İle Dîn

Âdem, Yeryüzü’ne sürülünce, yaşaması için toprağı nasıl sürüp ekeceği Cebrâil tarafından kendisine öğretilir. Öğrendiklerini uygulamaya koyan Âdem, toprağı sürmeye ve ekmeye başlar. Bir türlü durmak bilmez; devamlı sürer ve eker; neredeyse tüm Yeryüzü’nü yekpâre bir tarlaya dönüştürür. Bunun üzerine Tanrı, Cebrâil’e, Yeryüzü’ne inip Âdem’in önüne bir sınır çekmesini buyurur. Cebrâil, insan kılığında Yeryüzü’ne inerek, tam da Âdem’in geldiği yönde büyük bir çit inşa eder. Âdem, çite yaklaşınca, çizilen sınırı aşmaya kalkışır; ancak Cebrâil, “Buradan ötesi benim!” diyerek karşı durur; Âdem ise direnir, “Hayır! Benim!”; sonuç olarak şiddetli bir kavgaya tutuşurlar.

Karadeniz mitolojisinin bu anlatımına göre, Yeryüzü’ndeki ilk kavga, sınır, dolayısıyla mülkiyet kavgasıdır. Elbette, bu anlatımda, Karadeniz’deki, köklerini arazi paylaşımında bulan, eski kan davalarının kaynağına bir telmih vardır. Ancak kaynağı ne olursa olsun, anlatının işaret ettiği en önemli gerçeklik, sınır kavramının insanî hakikatteki yeri ve beşerî kavganın kaynağının sınırı aşmakla ilgisidir. Öyleyse, kanımızca, hayatın kurucu (mukavvim) kavramı olan sınır ne demektir ve insan olmaklığı belirleyiciliğinin illeti nedir?

İnsan olmak, sınırlamakla başlar. Her şeyden önce giyinmek, kişinin dışarısı ile kendisi arasında bir sınır koyması demektir. Sınır koymak, aynı zamanda, doğal olarak, sınır konulan şeyden de korunmayı doğurur; dolayısıyla bir güvenlik alanı yaratır. Çıplak insanın, dışa yönelik korkusu, bedenine sınır çekme ve korunma kaygısından kaynaklanır. Örnek olarak, sürülen ve ekilen araziye çit çekmek, hem onu öteki toprak parçalarından ayırır, tarla kılar hem de dışarıya karşı bir güvenlik alanı yaratır. Çit düşüncesinin daha gelişmiş biçimi olan kale, bir insan topluluğunun kendisi için sınırlı bir güvenlik alanı yaratması arayışından neşet eder. Kale hem mekânı sınırlandırır; böylece kişiye içine sığınabileceği bir yer verir; hem de öteki ile arasına bir sınır çizerek korunmayı sağlar. Yurt kavramının, sınır çekme eylemiyle sıkı ilişkisi olduğu, vatanın sınırlarını korumanın güvenlik alanı inşa etmekten kaynaklandığı rahatlıkla görülebilir.

Sınırlamanın kişiye verdiği en önemli güç, belirsizliğin giderilmesidir; çünkü sınır-içi belirliliği, sınır-dışı/ötesi belirsizliği imler. Bu nedenle, sınırlamak belirlemek iken sınırsız, belirsizliktir. Bu sonuç, hem maddî hem de manevî düzeydeki güvenliğin kaynağıdır. Örnek olarak şeylere tek tek ad vermek, adlandırılanı sınırlamak, belirli kılmaktır. Tartmak, ölçmek, saymak, para gibi itibarî değerlerle maddeye değer biçmek, tüm bu eylemler, sınır koymanın farklı tezâhürlerinden başka bir şey değildir. İnsanın sınır koyma, dolayısıyla belirleme eyleminin, ilginçtir, sayısız dışavurumu söz konusudur: Yol yapmak, adres vermek, suyu bir olukta akıtmak, ahlâk ve hukuk üzerinden davranışlara kural koymak, vb.

İnsanın bilme eylemi de sınırlamanın, sınır koymanın daha üst bir düzeyde tezâhür etmesidir. Örnek olarak her tanımlama eylemi, tanımlanana bir sınır çekme, tanımlananı bir çitlemedir. Bu nedenle kavramak, ancak sınırlamakla olanaklıdır. Kadîm felsefe geleneğimizde, tanım için kullanılan had sözcüğünün sınır anlamına gelmesi, terimin, terminustan [Lat.] “zaman ve mekânda şeye sınır koymak” anlamını taşıması, şimdiye değin söylenilenleri daha belirgin kılar. Bir kavram ile nesnesi arasındaki mutabakata hakikat denmesi ile bu mutabakattan ayrılma, uzaklaşma oranında mecâz ve kinâyenin ortaya çıkması da, ad ile adlananın sınırlarının birbiri üzerine çakışması ya da çakışmamasıyla ilgilidir.

Bu nedenle, ilk elde, dilsel, sözcük düzeyinde, denileni anlamak, ilkece, denmek istenileni, kast edileni, anlamı/manayı, sınırlamakla, çitlemekle başlar. İdrâk sözcüğünün, peşinden koşup, tutup yakalamak anlamına sahip olması, Türkçede kullanılan algının almak, kavramın da elle kavramak ile ilgisi, sınırlamanın, bilmenin ve idrâk etmenin zeminde bulunduğunu gösterir. Nitekim, bölümleme, taksîm, insan zihninin en önemli özelliklerinden birisidir. Tahlil, terkib, tasnif, fasl, vasl gibi öteki tüm zihinsel etkinlikler, bölümlemenin/taksîmin tezâhürleridir.

Anlamı/manayı, başka bir deyişle, denmek istenileni, kast edileni idrâk, yalnızca sözel ya da davranış düzeyinde ortaya çıkmaz. Sözcüğün ya da davranışın yanında hayatın, hatta tabiatın bile ne anlama geldiği, kastın/kastının ne olduğu sorulabilir. En genel anlamıyla her var-olma durumunda denmek istenilenin tayin ve tespiti, bir sınırlama, dolayısıyla belirsizliğin giderilmesi demektir. Bu nedenle, kadîm felsefî geleneğimizde kullanılan hikmet, illet, sebeb, orta-terim/had gibi sözcüklerin tümü, sınırın değişik türleridir. Örnek olarak, sebebi/nedeni bilmek, hem tabiat hem de hayat düzeyinde, olgu ve olaya bir sınır çekmek ve belirsizliği gidermek işidir. Bilinen, sınırlanan, dolayısıyla belirsizliği giderilendir. Bir önceki Anlayış yazısında (Aralık 2009) dile getirdiğimiz üzere, pek çok dinî terim bile, sınır kavramıyla ilgilidir. Öyle ki, iman bile, nefsî düzeyde, gaybı belirli kılma, dolayısıyla kişisel metafizik bir güvenlik alanı yaratmadır.

Şimdiye değin denilenler bir bütün olarak göz önünde bulundurulursa, sınır çekmenin, çitlemenin, aslında, köklerini, ilkelerini ve imkânlarını insanî türde bulan bir makûliyet arayışı olduğu söylenilebilir. Çünkü insan hem mahsûs (tekvînî kitabı) hem de menkûlu (tenzîlî kitabı), makûle çevirerek, sınırlayarak kendisi için anlamlı/sınırlı, dolayısıyla kavranılabilir kılabilir; zira ancak makûl olan bir hakikate sahiptir. Yeri gelmişken işaret edilmelidir ki, mecâz ve kinâye ancak hakikati üzerinde yükselirse anlamlıdır; tersi durumda daha derin bir belirsizliğin kaynağı hâline gelirler. Makul kılmak, varlığı, çıkarımsal akla (akl-i istidlâlî/ratio) vurmak demek değildir; dolayısıyla müstedlel (kanıtlanmış olmak), makûl olmanın yalnızca bir tezâhürüdür. Bu nedenle, menkûlu, hatta gaybı makûle tercüme etmek, kanıtlamak değil, insan için anlaşılır kılmaktır; çünkü ancak insanî olan, insan için anlaşılabilirdir.

Yukarıdaki anlatının imlediği üzere, her türlü insanî kavganın, çatışmanın nedeni, sınırı, dolayısıyla makuliyeti aşmadır; çiğnemedir; bunun da derin nedeni insanın, doymak bilmez, mülkiyet hırsıdır. Bu nedenle, insan, Yeryüzüne değil kendi nefsine sınır koymayı öncellemelidir. Yeryüzüne sınır koyarak, kendisini korumayı düşünen insan, kendi nefsine sınır koyarak, Yeryüzünü, kendisinden korumalıdır. Bu da ancak, kudemânın deyişiyle, tîne, dîn donu giydirilerek mümkündür. Bu nedenle denmiştir ki, sûfî/âşık, Yeryüzünü/maşûkunu kendisinden koruyan kişidir.

 

*  Bu yazı, Anlayış Dergisi’nin Ocak 2010’da yayımlanan 80. sayısında yayımlanmıştır: http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=80&makaleid=2501