Psişik Ütopya

Ütopya hem iyi bir yer (eutopia) olup aynı zamanda hiçbir yerdir (outopia). Bir bakıma mümkün olmayan, ancak insanın bulunmak için heves ettiği bir dünyada yaşamaktır. Bu anlamı ile bakıldığında bir hayal niteliğindedir. Utopia diyarı, onu ilk kez adlandıran kitabıyla Sir Thomas More tarafından 1516 yılında keşfedildi. Bu eserde, hayali ve tam da bu yüzden bulmaya çalışmanın çok da gerekli olmadığı, yine de olası olanın kıyısında insanı boş yere umutlandıran, gerçeğin sınırının hemen ötesinde bir yer olarak tanımlandı. Ütopya; hayal ve arzuları tatmin etmenin imgelem alanında konumlandığı bir yerdir.

Ütopyanın değeri güncel uygulanabilirliğinde
değil, olması muhtemel bir gelecekle olan ilişkisinde yatar, onu güçlü kılan şey,
hayali ve ‘uygulanamaz’ olan niteliğidir. Dini öğretilerde, görünmeyen ve her
zaman gizli kalacak olan Tanrı nasıl bizlere mükemmel gerçeği ve mükemmel ahlâkı
ortaya çıkarmaya kışkırtıyorsa, ütopyanın ‘hiçbir yerdeliği’ de onu aramaya
bizi kışkırtmaktadır. Bu sınır bizleri hapsedebilir, engelleyebilir ya da onu
aşmaya davet edebilir.

Bir başka söyleyiş ile ütopya, imkânsız bir
mükemmellik halini anlatmaktadır; Ütopyalar monist mutluluk hayalinden doğarlar
ve insan buna doğduğu andan itibaren yazgılıdır.

İmkânsız mükemmellik hali insanoğlunun psişik
gelişiminin hem başlangıç noktası hem hedefi, aynı zamanda bir bitiş noktasıdır
da.

Bir ütopyadan söz edebilmek için ilk olarak
sorunlu, eksik, arızalı bir halin varlığını kabul etmek gerekir ve buna ilaveten
bir ‘kayıp öyküsüne’ ihtiyaç duyulur. İşte insan bu kaybı, eksikliği gidermek
amacı ile kimi zaman bilinçli çoğunlukla da bilinçsizce çabalayıp durur ve
üretir.

Canlı bir organizma, içinde yaşadığı çevre
ile organik bir bütünlük içindedir. Canlılığını sağlayan yapısal ve işlevsel
özellikler, içinde yaşadığı çevresel koşullarla uyumlu bir bütünlük oluşturur.
Bu uyumlu bütünlüğü Darwin’e göre, evrimsel mekanizma sağlar. Başarılı bir
evrimsel süreç sonucunda organizma çevreye uyum sağlayacak biçime dönüşürken
insanlaşma süreci ise diğer canlılardan farklı bir yol katetmiştir. Diğer
hayvanların evriminde ‘doğal seleksiyon’ mekanizması, verili çevrenin koşullarına
uygun organizmanın şekillenmesine sebep olurken, insanda ağırlıklı olarak yaratıcı-sembolik
düşüncenin gelişimini sağlamıştır. İşte, insan bu yaratıcı sembolik düşünce
yardımıyla yaşamını sürdürmeyi sağlayacak özelliklerini kendi dışında,
organizma ve zihnin dışında ek bir uzuv gibi ‘kültür’ biçiminde inşa eder. Bir
başka deyişle, evrim insanlaşma süreci sonucunda, çevresel koşullara uyum
sağlayacak bir organizmayı biçimlendirmek (içsel organik yetkin ego) yerine büyük bir oranda yaşamını kültür
üreterek onu kullanmaya bağımlı olan yeni bir canlı türü olarak insanı ortaya çıkarmıştır.

Hayvanlar, yaşadıkları çevreleriyle örtüşmeye
hazır beceri ve donanıma, genetik olarak belirlenmiş bir zaman süresi
içerisinde kendiliğinden sahip olurlar ve bu sayede bir hayvan yavrusu, bir yetişkine
uzun süre muhtaç kalmadan, hatta bazen hiç ihtiyaç duymadan kendine yeterli
hale gelip yaşamını idame ettirebilir. Oysa insanda, hayvanda olduğu gibi
içgüdüsüyle örtüşecek içsel bir ego olmadığı gibi böyle bir ego hiçbir zaman
gelişmez de. İnsan yaratıcı düşünce aracılığıyla bizzat kendi oluşturduğu
beceri ve donanımlarla, aslında hayatta kalamayacağı koşullarda hayatta
kalabilmiş, değişen çevresel koşullara kendini uyarlayabilmiştir. İnsanın bu
ontolojik acizliğiyle birleşen yaratıcı düşünce yetisi, gelişiminin temel
dinamiği olmuştur. Bu dinamik sayesinde insanoğlu çevresini ve yaşamı kendi
lehine dönüştürebilme olanağına kavuşarak yaşadığı koşulların kısıtlayıcılığından
bir ölçüde de olsa özerkleşir ve değişen koşullara uymada bir esneklik kazanır.

Kısaca vurgulamak gerekirse; insanı insan
yapan, bu dünya ve içgüdüleri karşısındaki ontolojik acizliği ve bu acizliğini
yaratıcı biçimde aşma çabasıdır. Kültür ve teknoloji, genetik olarak
belirlenmemiş ancak ihtiyaç duyulan beceri ve donanımın insanın eylemleri ile
bizzat kendisinin inşa etme çabasının ürünüdür. Bir bakıma kültür; insanoğlunun
dünya ile olan ilişkisini libidinal tarzda düzenleyen ve uyumlu hale getiren;
ontolojik olarak yetersiz egosunun yarattığı olumsuz sonuçları mümkün olduğunca
gideren, yardımcı bir ikincil egodur. Beceri ve donanımların sürekli ve yeniden
inşaya açık olması insanı tarihsel bir varlık haline getirir; tarih de,
insanoğlunun egosunu inşa etme, arzu nesnesini yaratma, tatmin tarzını
oluşturma serüveninin zamansallığıdır. Kültürel gelişimi sağlayan tüm yaratıcılık
süreci de aslında benliğin öncelikle eksikliği tecrübe etmesi ve sonrasında
yaşamda kalabilmek için eksik olanın yerini tutabilecek bir başka şeyi inşa
etme çabasıdır.

İnsani ego, içgüdüleri tatmine taşıyıcı
yeterlilikte olmadığı için, libido kendi egosuna yeterince yatırım yapamaz ve
nesne ilişkilerini inşa edecek şekilde güç ve yeterlilik atfettiği nesnelere
yönelir. İçgüdüsel gereksinimlerinin ontolojik acizlik sebebi ile organizma
düzeyinde kronik biçimde früstre (hedefine ulaşamamış) olması, benliğin her
arzusunu tatmin edebilecek kudrette omnipotent bir “ego ideali” fantezisine yol
açar. Organik yetersizlik nedeniyle içgüdülerin nöral früstrasyonu dolayısıyla
insan yalnızca içgüdüsel gereksinimlerini değil, daha ziyade gereksinimlerini
tatmine taşıyacak kudrette egoya sahip olmayı arzular. Her ihtiyacın tatmin
olacağı, benliğin sınırsız imkân ve kudrete ve nihayet ölümsüzlüğe kavuşacağı
ideal bir varoluş hali; psişenin ütopyası, bir başka deyiş ile…

İnsanoğlu ontolojik acizliğine savaş açmış
tuhaf bir varlıktır. Bu makûs kaderini asla kabullenmemiş, früstrasyonlarla
dolu olan yazgısını bozmaya, arzusu doğrultusunda yeniden şekillendirmeye
nafile biçimde çabalayıp durmuştur. Temelde tüm isteği, insan olmanın doğallığında
yer alan eksiklikten kaçınmak ve ebediyen kurtulmaktır. İşte “mutlak narsizm
fantezisi”, bu istemi destekleyen en önemli ruhsal deneyimdir. Çünkü bu
fantezi, eksiklikler-yetersizlikler ve früstrasyonlarla karakterize olan insanlık
durumundan kurtulma isteği duyan benliğin nihai arzusunu temsil eder. Her
arzunun tatmin olacağı, benliğin sınırsız imkân ve kudrete kavuşacağı ideal bir
varoluş hali olarak kurgulanan mutlak narsizm, ruhsallıkla sanrısal bir
gerçeklik olarak yaşantılanır. Nesnel dünyada doldurulmak istenen bu ruhsal
mükemmellik durumu tüm bireysel ve dolayısı ile de toplumsal ideallerin bilinçdışı
güdüsünü oluşturur. Nitekim bireysel ve kolektif tüm narsistik fanteziler,
geçmişten bugüne gelen mitolojik ve dini tüm cennet tasavvurları ve birçok
ideolojik ütopya bu arzu dolu hayali içerir: Açlığın, yoksunluğun, acının ve
kaybın, hayal kırıklığının, tatminsizliğin ve mutsuzluğun, aczin ve cehaletin,
emniyetsizliğin ve ölümün olmadığı adaletli fantastik bir dünya özlemi…

Toplumsal idealler bağlamında ise ütopyanın
oluşumunda arzu ve tasarım, uyum ve umut taşıyıcı unsurlardır, ancak tek başlarına
ütopyanın yaratıcılığı olmazsa yeterli olamazlar. Burada yaratıcılığı sağlayan
akıldır. Bir başka deyiş ile ütopya; bilinçli, akılcı insan eylemiyle yaşama
geçirilecek bir mükemmelleştirme projesidir.

Kaynakça:

1. Kumar K., (1991) Ütopyacılık. Çev. Ali Somel, 2005 Ankara, İmge Yayınevi.

2. Hakan Kızıltan, (2011) Narsizm ya da ruhsallığın ontolojisi, Doğu Batı Düşünce Dergisi Yıl:14,Sayı 56,
2011 Ankara, Doğu Batı.

3. Hakan Kızıltan, (2016) Sol Memenin Altındaki (Hıncın Psikodinamiğine Giriş), Doğu Batı Düşünce Dergisi Yıl:19,Sayı 77,
2016 Ankara, Doğu Batı.

4. Mesut Hazır, Talha Dereci, (2017) Hayat Bir Distopyadır. Modernlikten
postmodernliğe bir ütopya-distopya dikotomisi içinde toplum
. Doğu Batı Düşünce Dergisi Yıl:20,Sayı 80, 2017 Ankara, Doğu Batı.