Modern dünyada sosyal bilimcilerin en çok üzerinde durduğu ve tartıştıkları kavramlardan birisi de ideolojidir. İdeolojiler, post-modern söylemle birlikte, küreselleşmenin varlığını yaşamın her alanında hissettirmesine rağmen, hem siyaseti hem de bu işin teorisiyle uğraşan teorisyenleri, dün olduğu gibi bugün de meşgul etmektedir. Sözlük anlamıyla ideoloji kavramı, “Şu ya da bu ölçüde tutarlı inançlar kümesi; siyasi ya da toplumsal bir öğreti meydana getiren ve siyasi ve toplumsal eylemi yönlendiren düşünce, inanç ve görüşler sistemi; bir topluma, bir döneme ya da toplumsal bir sınıfa özgü inançlar bütünü; bir toplumsal durumu yansıtan düşünceler dizgesi; insanların kendi varoluş koşulları ve ilişkilerinden doğan yaşam tarzlarıyla ilgili tasarımların tümü” olarak ifade edilebilmektedir.[1]

İdeoloji kavramı Batı Avrupa’da, bugünkü alışılagelmiş olumsuz çağrışımın aksine, ilkin “doğru düşünme” bilimi olarak kullanılmıştır. Kavram, “insan zihninde fikirlerin belirme sürecinin nesnel olarak incelenmesinin mümkün olduğunu ve bundan dolayı istenirse “doğru” düşünceleri düşündürmenin bir yolu bulunduğu”nu iddia eden bir grup düşünür tarafından ortaya atılmıştı.[2] Destutt de Tracy, 1797 yılında, herkese ulaştırılabilecek doğru fikirlerin bilimi olarak sözcüğü bu anlamda kullanan ilk kişidir. Bu ilk ideologların düşünceleri, Condillac ve Helvetius’un gibi filozofların duyumculuğuna; ve onların ruh yerine yalnızca duyumları algılayan insanı varsaymalarına; duyumlar arasındaki ayrıma bağlı olarak da birtakım simgelerin ve dilin ortaya çıktığını söylemelerine dayanmaktadır. Buna göre, bireysel kötülük ve yanlışlar, içerisinde bulunduğumuz çevrenin ve onun bize sunduğu eğitim politikalarının sonucu olarak, yanlış algılamalardan kaynaklanır. Bu fikirlerden hareketle, ideologların genel kanaati de, insanın algılamada yaşadığı yanlışlıkların, yanlış eğitim ve yanlış bir dil kullanımından kaynaklandığıdır. Bu nedenle, bu tarz yanlışlıkların giderilmesi, doğru fikirlerin, doğru eğitim uygulamaları aracılığıyla genelleştirilmesine bağlıdır. İşte bunu sağlayacak bilim ise “İdeolojidir”.

Kavramın ilk olumsuz anlam yükünün ise Napolyon’un bu ilk ideologlarla kurduğu ittifakın zedelenmesinden sonra ortaya çıktığı söylenir. Başlangıçta ideologlarla yakın ilişkiler geliştiren Napolyon’un, ihtilâl zamanında konmuş bir yasağı kaldırarak, dinsel kurumlara yeniden eğitim hakkı tanıması, ideologlarca hoş karşılanmamıştır. Bundan sonra Napolyon’un dilinde bir alay konusu olacak olan ideoloji kavramı, Napolyon tarafından, aydın kesimin metafizik yaptığı bir çalışma alanı olarak görülmüştür.[3]

Condillac ve Helvetius gibi filozofların duyumculuğunun aksine, I. Kant’ın ve sonrasında Alman idealizminin diğer düşünürlerinin eleştirileri, felsefi bir besleme sağlayarak ideolojinin yeni anlamlar kazanmasına neden olmuştur. Condillac’ın algının oluşabilmesi için öncelediği duyumların, bilgi için yeterli olmayacağını Arı Us’un Eleştirisi’nde göstermeye çalışan Kant, duyumların ancak, aklın önsel (a priori) kategorilerinin varlığıyla algıya ve dolayısıyla bilgiye dönüşebileceğini vurgular. Bu bakımdan Kant’a göre, fenomenalar, yalnızca aklımızın sınır ve imkânları dâhilinde bize gözükürler. Gerçeğin, yani nomenonun bilgisi, aklın bu sınırları açısından bizlere açık değildir. Alman idealizminin doruk noktası olarak gösterilen Hegel ise, başyapıtı olan Tinin Fenomenolojisi’nden, fenomenleri Geist’in tezahürleri olarak değerlendirir. Bu şekilde Kant’ın numen-fenomen ayrımını aşmayı dener. Ona göre bu fenomenoloji tinin tarih içerisindeki tekâmülünü anlamaya ve onun özünü kavramaya yarayan yegâne çabadır. Diğer yandan Hegel’e göre “fikir”, tek tek bireylerin ürünleri olmaktan çok, kamusal bir çabanın, tarihsel birikimin ürünüdür. İnsanlık tarihi, tinin kendini biliş tarihidir. Fikirler, birer moment olarak, tinin gayesine ulaşmada insanın uğradığı kendini, dolayısıyla tini bilme süreçleridir. İnsanın kendini anlaması, tinin tarihini anlamasıyla olanaklıdır.

Kant’ın değişmez insan özünün aksine, Hegel’in tinin açılımlarına bağlı olarak “insanın” anlamının değişebileceğini vurgulaması, Marx’ın ideoloji kavramına yaklaşımını oldukça etkilemiştir. Hegel’in, insanın kendini ancak tarihte bilebileceğini söylemesi ve bu bakımdan insanın mevcut “dünya görüşü”nün (Weltanschaung) sınırlılıklarını aşmasının da, ancak bu yolla mümkün olacağını belirtmesi, Marx için önemli ilham kaynağı olmuştur. Bu bağlamda, Hegel’in Weltanschaung (dünya görüşü) kavramı ile Marx’ın ideoloji kavramı anlam bakımından birbirine yakın durmaktadır. Tarihin içinde şimdiye ait bir dünya görüşünü (Weltanschaung) tüm zamanlar için geçerli saymak, bir fikri mumyalayıp her zaman için tahta oturtmaktan başka bir şey değildir. Bu ise düpedüz ideolojik bir tutumdur. Bu ideolojik tutum, değişimin sürekliliğini ve tarihin şekillendiriciliğini hiçbir zaman kavrayamaz.

Marx, kendi ideoloji kavramını olgunlaştıracak olan ikinci tezi ise Feuerbach’tan elde eder. Hegel’in tarihin başlangıcı ve başlatıcısı olarak seçtiği Tin’in (Geist) oldukça soyut bir fikir olarak görülmesi, birtakım eleştirileri de beraberinde getirmiş ve yine bu eleştiriler içerisinde, Feuerbach’ın “nesnel edimsellik” ve “praxis” vurgusunda bulunması bir ilham olarak, Marx’ın, kendi tabiriyle, Hegel’de ters durduğunu iddia ettiği diyalektiğin ayakları üstüne çevrilme girişimini tetiklemiştir. Ona göre tarihi var eden ve toplumu harekete geçiren, bahsedildiği üzere “soyut özler” değil; bilâkis, somut iktisadi ilişkilerden başkası değildir. “Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.[4] Bu nedenle, Marx’a göre, bilinçten toplumsallığı çıkarmaya çalışan filozoflar, ‒ki bu konuda genç Hegelcileri sıklıkla eleştirir, bu anlamda “ideolojik” bir düşünceye saplanmışlardır.

Marx, sosyal yaşam şartları içerisinde gömülü olan bilinçlerin dünyayı ancak “buğulu gözlükler” arkasından algılayacaklarını, bununsa “yanlış bilinç” olduğunu belirtir. Bu yanlış bilinç durumunun sistematik bir hata olarak hayata yayılması, “camera obscura” (karanlık oda-kutu) metaforunda işlendiği üzere, gerçekliğin tepetaklak şekilde algılanmasına yol açmaktadır.[5] Bu ise egemen sınıfın temel iktisadi çelişkiler üzerinden yarattığı eşitsizliğin örtbas edilmesidir. Burjuva ideolojisi, Marx’a göre tam da budur.  İster filozofların vurguladığı “soyut özler” şeklinde, isterse iktisadi ilişkilerde yaratılan eşitsizliği gizleyen bir araç olarak düşünülsün, Marx’a göre ideoloji en nihayetinde bir “yanlış bilinç” durumudur.

İlginç bir şekilde, Napolyon’la başlayan ve Marx’la doruğa ulaşan ideolojinin olumsuz şekilde tasvir edilmesi, başka bir Marxist düşünür, Lenin tarafından olumlanır. Lenin, burjuvazinin ideolojiyi bir araç olarak kullanmasına işaret ederek, proletaryanın da kendi ideolojisini oluşturması gerektiğinden bahseder. Özellikle 20. yüzyılın da başında gelişen kitle hareketlerine bağlı olarak, Lenin’in böyle düşünmüş olması muhtemeldir. Kitle hareketleri içerisinde, kitleleri yönetme ihtiyacına binaen yeni inançlara gereksinim duyulması, yeni ideolojileri de gündeme taşımıştır. Sorel, bunlara daha sonra “mitos” adını verecektir.[6] Bu kitle hareketlerine koşut olarak gelişen ve Batı rasyonalizminin yapı sökümü olarak görülecek Schopenhauer, Nietzsche, Freud gibi isimlerin öncü çalışmaları, bir bütün olarak modernizmin dünya görüşünü, dolayısıyla ideolojisini akademik düzeyde sarsmaya başlamıştır. Özellikle Nietzsche’in “güç istenci” vurgusu, akıl, fikir ve teori yerine, temelde içgüdüye yaslanacak kadar ileri giden ve Batının soyut kurgul düşüncesinden bir yaka silkilmesi olarak düşünebileceğimiz bir karşı çıkışla ortaya çıkması, sonrasında faşist ideolojilerin bu kaynaktan beslenmesinin yolunu da açmıştır.

Marx’ın toplumsal şartlanmalara bağlı olarak ideolojiyi bir yanlış bilinç durumu olarak görmesi gibi, Freud da aynı sapmanın üzerinde durarak, bu sapmanın toplumsal değil, daha çok kişilik katmanlarının, bilinçdışı faktörlerin etkisiyle ortaya çıktığına işaret eder. Freud, ikinci topiğinde, id, ego ve süper-ego arasındaki gerilimden hareketle, kişiliğin nasıl geliştiğini anlatırken; çocuğun, kendi yaşamı içerisinde kendi sorumluluklarını üstlenen bir imaj olarak baba imgesini peyderpey terk ettiğini; daha sonra bu imgenin yerini din olgusunun ve onun tanrısının aldığını belirtir. “Din, kişiliğin şekillenmesi esnasında geçirdiği bir safhanın eksikliklerini örtmek için kullanılan bir araçtır.[7] Bu anlamda din, gerçeği maskeleyen bir ideolojidir. Diğer yandan Freud’a göre, kişiliğin şekillenmesinde birey tarafından devreye sokulan savunma mekanizmalarının da ideoloji kavramıyla esaslı bir ilişkisi mevcuttur. Şöyle ki, kendinde tahakkuk ettiremediği hal ve yaşantıları, bunları yaşamına aktarmış başkalarını kendine rehber seçerek bir özdeşlik hali yaratan bireylerin tutumu, ortak bir seçimle birilerini lider-rehber konuma getirebilmektedir. Kitlelerin kendi ideallerini, bir kişi, kavram ve fikir çerçevesinde toplamaları; hele de inanç ve kültür strüktürünün dağılmaya başlamasına bağlı olarak bu toplanma işinin hızlanması, ideolojilerin ortaya çıkmasına kaynak sağlamaktadır. Freud bu kitleler için şöyle demektedir:

Kitle, etkilenmelere alabildiğince açık ve safdildir; eleştirilere yer vermez davranışında, olanaksız diye bir şey tanımaz. Çağrışım yoluyla birbirini sürükleyip getiren ve yalıtık bireylerin özgür düşlemlerinde (fantazya) rastlanıp ussal hiçbir mekanizma tarafından gerçeğe uygunluğu denetlenmeyen imgelerle (imajla) düşünür. Duyguları her vakit pek yalın ve coşkulu özellik gösterir. Yani kitle için ne kuşku ne de kesinsizlik diye bir şey vardır.[8]

Bilgi sosyolojisi açısından önemli olan, fakat konumuzun genel bağlamı açısından şimdi derinlemesine inceleyemeyeceğimiz diğer konu ise Dilthey ve Rickert’in çalışmalarıdır. Auguste Comte’un, sosyal bilimlerin de tıpkı fizik biliminin metot ve yöntemlerine bağlı olarak çalışabileceğine dair inancı, sonradan birçok düşünür tarafından eşleştirilmiştir. Dilthey’in sosyal bilimler açısından “açıklama” yöntemine getirdiği eleştiriler, “anlama”nın bir metod olarak sosyal bilimlerin gündemine alınmasını sağlamıştır. Sosyal bilimlerde “değer” probleminin bu düşünürler tarafından işlenmesi ve sosyal bilginin, zamana ve mekâna bağlı olarak değişebileceği fikri, özellikle sosyoloji açısından bir belirsizliği, bir izafiliği de beraberinde getirmiştir. M. Weber’in sonradan bu sorunu halletmek üzere geliştirdiği “ideal tipler” kuramı, sosyal bilimlerde, toplumların geneli hakkında ortak anlama kalıplarının olabileceğine dair bir çalışmanın ürünüdür. Bu vurgudan etkilenen Karl Mannheim da göreli olmayan bilginin mümkün olup olamayacağını sorgulamıştır. Ona göre, Marx’ın ifade ettiği gibi, toplumsal gelişmenin temel belirleyicisi yalnızca ekonomik ilişkiler bütünü olmayıp bu süreci etkileyen başkaca sosyal etkileşimler ve dünya görüşlerini saymak mümkündür. Her sistem kendisiyle uyumlu olan fikirleri üretebildiği gibi, uyumlu olmayan ve temel strüktürü değiştirme iddiası taşıyan fikirleri de bünyesinde taşır. Mannheim’e göre bunlar ideoloji ve ütopyadır. Her ikisi de toplumun, sistemin, şimdi ve buradalığını değiştirmenin araçlarıdırlar. Mannheim, sistemin ve toplumun yapısıyla artık uyum içerisinde olmayan fikirleri de bu bakımdan ideoloji olarak görmektedir. Bu anlamda ütopya, bir grubun zihnindeki, toplumun kendi ötekisi; ideoloji ise onu değiştirme araç ve programı olarak görülebilir.

Son olarak Pareto ve Sorel’in ideoloji hakkındaki görüşleriyle ideoloji konusunu bitirebiliriz. Pareto, geliştirdiği “tortu” ve “türev” kavramsallaştırmasında, insanın içgüdülerinin kendini eylem olarak göstermesini “tortu”, bu eğilimlerin fikir ve ideolojilerde rasyonalizasyonuna ise “türev” ismini verir. Ona göre insan eylemlerini açıklayan görüşlerin türevlerden arındırılması şarttır. Bu anlamda ideolojiler, birer türev olarak bir yanlıştan ve hatta yalandan ibarettirler. Sorel ise, özellikle “ilerleme” fikrinin, insanlığa iyimser bir dünya algısı yaşattığını, fakat bununla birlikte, gerçekliğin insanlar tarafından algılanmasını perdelediğini ve çoğu zaman bu fikrin egemenlerin ellerinde kendi konumlarını pekiştiren bir güç haline geldiğini belirtir. Sorel, “ilerleme fikrinin” burjuva toplumunda düzeni devam ettirici ve onaylatıcı etki yarattığına dikkat çeker. Diğer yandan kitlelerin arzu ve istekleri, bir inandırıcı güç olarak kendi “mitos”larını doğurduğu Sorel tarafından belirtilir.

Nihayetinde ortak bir kanaat olarak “gerçek”, bize doğrudan ulaşan bir şey olmaktan çok, bizim ona yaklaşımlarımızda gizlenen perdelerin, maskelerin düşürülmesiyle elde edebileceğimiz yapıdadır. Genel olarak bu maske ideoloji olarak tanımlanır.


Referanslar:

[1]  Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yayıncılık 2005, s.893

[2]  Şerif Mardin, İdeoloji, İletişim yayınları, 2002 İst. s.20

[3]  a.g.e. s.20-24

[4]  Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, (Çev.) Sevim Belli, Ankara 2011 s.39

[5]  Susan Hakman, Bilgi Sosyolojisi ve Hermenutik, (Çev.) Hüsamettin Arslan-Bekir Balkız, İst. Paradigma Yayınları 1999 s.34

[6]  Mardin, a.g.e s.40-41

[7]  a.g.e. s.45

[8]  Sigmund Freud, Kitle Psikolojisi, (Çev.) Kamuran Şipal, İstanbul Cem yayınları 1998, s.17