Dilimiz DNA’mızı Değiştiriyor; Tüm Tercihlerimiz Gibi

DNA (Deoksiribonükleik asit) tüm canlı organizmalar ve bazı virüslerin, canlılık işlevleri ve gelişmeleri için gerekli olan biyolojik işlemlerin şifrelerini taşıyan genleri oluşturan bir nükleik asit. Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içermesinden dolayı bir kalıba, bir şablona benzetilebilir. Bu şifreleri taşıyan DNA parçaları ise gen olarak adlandırılır.

DNA, hücrelerde kromozom olarak adlandırılan yapıların içinde yer alır. Hücre bölünmesinden evvel kromozomlar eşlenir, bu sırada DNA ikileşmesi gerçekleşir. Ökaryot canlıların (hayvan, bitki, mantar ve protistler) DNA’ları hücre çekirdeği içinde bulunur. Kromozomlarda bulunan kromatin proteinleri DNA’yı sıkıştırıp organize ederler. Bu sıkışık yapılar DNA ile diğer proteinler arasındaki etkileşimleri düzenleyerek DNA’nın hangi kısımlarının okunacağını kontrol eder.

Canlılarda DNA genelde tek bir molekül değil, birbirine sıkıca sarılı bir çift molekülden oluşur. Bu iki uzun iplik sarmaşık gibi birbirine sarılarak bir çift sarmal oluşturur. Nükleotid birimler bir şeker, bir fosfat ve bir bazdan oluşurlar. Şeker ve fosfat DNA molekülünün omurgasını oluştururken, baz, çifte sarmaldaki diğer DNA ipliği ile etkileşir.

1869’da ilk kez bilim literatürüne giren ve günümüze uzanan 145 yıl içerisinde muazzam keşiflerle halen anlaşılmaya çalışılan DNA için Genetik Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel bir derya tanımını kullanıyor ve açıklıyor:

“Binlerce gen var, şu ana kadar 21 bin tanesi bulundu. Yaklaşık 25-26 bin gen olduğu öngörülüyor ve bu genleri bulmak çok zor; çünkü bir genin içinde bir başka gen daha var. Önce ‘Genleri bulduk, ekson ve intronlardan oluşuyorlar; iş bitti’ dedik. Sonra promotör bölgenin bu yapıyı işlettiğini gördük, yine ‘İş bitti’ dedik. Hemen sonra promotör bölgenin önünde birçok bölge olduğunu keşfettik. Günlük dille ifade edersek allak bullak bir şey DNA; çözmek hiç ama hiç kolay bir şey değil.” 

Washington Üniversitesi’nde konu üzerine çalışan genetik araştırma ekibinin başındaki John Stamatoyannopoulos ise şöyle diyor:

“40 yıl önce, genetik kodlama ilk kez deşifre edildiğinde bilim insanları olarak bunun yalnızca proteinlerin nasıl yapılandığını tarif etmekte işe yaradığını düşünmüştük. Şimdi ise biliyoruz ki insan genomları (bir organizmanın sahip olduğu genetik şifrelerin tamamı, bir canlıdaki genlerin tümü), genetik kodu kullanarak iki farklı dil ile yazılımlar yapıyorlar. Anlıyoruz ki, uzun yıllar boyunca insan genomlarının okunması üzerine olan temel varsayımlarımız, ana resmin yarısını dahi görememiş.”

İkinci dilin bu denli uzun süre keşfedilememesinin sebebi Prof. Yüksel’in ifade ettiği gibi, genetik kodlamada kullanılan bir dilin, bir diğer dilin üzerine yazılıyor olması.

Bilim insanları genetik kodlamanın 64 harfli bir alfabeden oluşan, kodon (codon) olarak adlandırılan bir dil ile yazıldığını zaten tanımlamıştı. Son dönemdeki araştırmalarda bazı kodonların, biri proteinlerle ilgili, diğeri ise genlerin kontrolü ile ilgili olmak üzere iki anlamda kullanıldığını keşfetti ve bu kodonlara duon adını verdi. Beklenen o ki kodonlar ve duonlarla ilgili bu yeni bilgiler ve devamı gelecek olan keşifler, bilim insanlarının ve hekimlerin insan genomlarını yorumlayışını değiştirecek ve pek çok hastalığın tedavisi ile ilgili ipuçları verebilecek.

Bu alanda yapılan çalışmalarda çok büyük gelişmeler kaydeden Rus bilim insanlarından bahsetmemek mümkün değil. Rus bilim insanları, genetik kodda belirgin bir biçimde tüm dünya dillerindekiyle aynı kuralların geçerli olduğunu keşfettiler. Bu sonucu elde etmek için, sentaks (kelimelerin sözcük grupları ve cümleler oluşturmak için bir araya getiriliş biçimi; sözdizimi) ve semantik (dil formlarında anlam çalışması; anlambilim) kurallarını ve gramerin basit kurallarını DNA’nın dil yapısı ile kıyasladılar. Bulgularına göre, DNA’mızın alkalinleri düzenli bir grameri izliyordu ve aynı dillerimiz gibi kurallar geliştirmişlerdi.

Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları ayrıca DNA’nın titreşimsel davranışını araştırmışlar, canlı kromozomların solitonik / holografik bilgisayarlardaki gibi bir fonksiyonla çalıştığını ve hücre / sistem içinden gelen DNA lazer radyasyonu kullandıklarını tespit etmişlerdi. Bu, şu anlama geliyordu: Belirli frekans modellerini bir lazer ışınına modüle etmeyi ve bununla DNA frekansını, dolayısıyla da genetik bilginin kendisini etkilemeyi başarmışlardı. DNA-Alkalin Çiftlerinin yapısı ve dilin temel yapısı aynı kurallarla çalıştığından, DNA şifre çözümü gerekli olmaksızın kişi sadece kendi ana diline ait kelime ve cümleleri kullanabilirdi.

“Yeni teknolojiler sayesinde çok sayıda DNA’yı okuyoruz ama ne anlama geldiğini çok iyi bilmiyoruz. Şu ana kadar bilimsel olarak gördüğümüz ve sezdiğimiz o ki, DNA evren kadar büyük bir şey. Daha bulunacak çok şey var. Bunca belirsizliğe rağmen emin olduğumuz bir şey var ki, o da konuştuğumuz kelimelerden, soluduğumuz havaya, görüp yaşadıklarımızdan kaynaklanan stresten, içtiğimiz sudan, yediğimiz gıdaların kalitesine kadar her şey DNA’larımızı değiştiriyor,” diyor Prof. Yüksel.

Gerek tarihte gerekse çağımızda düşüncelerini ifade eden kadim bilgelerin, filozofların temel ifadelerinden olan dil ve kader ilişkisi,  Prof. Dr. Aydın Yüksel’in deyimiyle DNA deryasındaki keşiflerimiz arttıkça, yalnızca bilgelik, felsefe alanının değil, bilimsel gerçeklik alanının da temel konularından biri olarak karşımıza çıkmaya devam edecek gibi görünüyor.