Bir Ütopya Olarak Teknolojik Ölümsüzlük Sorunsalı: Teknolojik Ölümsüzlük

İnsanın en büyük hayal kırıklığı yaşamı boyunca inşası ile uğraştığı her şeyin hiç beklemediği bir anda, aniden sonlanmasıdır. Geleceğe dair hayaller kuran ve bir düzen belirleyerek hayatını idame ettiren insan için tek gerçek olan ölümle karşılaşmak onda büyük bir şok etkisi yaratmaktadır. Varoluşundan bu yana, ister bilinçli olsun ister bilinçsiz, insanın bir gayesi vardır, o da hayal kırıklıklarını ve şok etkilerini ortadan kaldıracak bir ölümsüzlük formülü bulmaktır. Bugün sembolik ve gerçek ölümsüzlük anlayışları olarak felsefi temellendirmelerle kabul görmüş ölümsüzlük çeşitleri, insanları tatmin eden nitelikte değildir. Öyle ki bu ölümsüzlük çeşitleri kelimenin tam karşılığı olan ölmemek anlamına gelmemektedir. Ölüm sonrası, yeniden bir yaşama dair ölümsüzlük düşünlerine dayanan doktrinlerdir. Öldükten sonra ne olacağına dair herhangi bir tecrübenin olmaması insanları dini ve felsefi tüm otoritelerin vaat ettiği ölümsüzlük anlayışlarının aksine kendi çalışmaları sonucu elde edecekleri bir ölümsüzlük arayışına yönelmelerine neden olur. Bugün tıp ve bilim dünyasında meydana gelen birçok çalışma işte bu arayışın ürünüdür. Hibernasyon, yapay zekâ, transhümanizm ve teknolojik ölümsüzlük bu çalışmaların en iyi örnekleridir.

Söz konusu kavramlar açıklanacak olursa; “hibernasyon”
(hibernation), Latince hibernus kelimesinden gelir ve
“kış uykusu” demektir. Hibernasyon iki tiptir: doğal hibernasyon (doğal kış
uykusu), yapay hibernasyon (yapay kış uykusu) (Erdemir, 2011, s. 663). Doğal
hibernasyon; kış aylarında beslenme olanaklarının daralmasıyla birlikte
herhangi bir kimyasal kullanımı olmaksızın hayvanların kış uykusuna yatmalarıdır.
Bu süre zarfında; harekette ve nabızda azalma, vücutta depolanmış olan
karbonhidrat kullanımında azalma, protein kullanımında artış, solunumun
yavaşlaması gibi fonksiyonel değişimler meydana gelmektedir. Yapay hibernasyon
(yapay kış uykusu) ise nörolojik ilaçlar verilmiş hastanın genel soğutmasıyla
meydana gelen durumdur. 1798’de Dr. James Curie, soğuk suda bekletilen bir
insan organizmasındaki değişimleri inceledi. 1905’e gelindiğinde yapay
hibernasyon kavramı bugünkü şekliyle Simpson ve Herring tarafından ilk kez
kullanıldı. 1923’de Dogliotti Frazer travmatik şoklarda deri altı morfin
uygulamasıyla metabolik faaliyetlerde azalma elde ederek yavaşlamış hayatla
tedaviye ulaşmayı amaçladı. Alanla ilgili çalışmaların ilerlemesiyle birlikte
kanamaların fazla olduğu, ani şok durumlarındaki olumsuz etkileri en aza
indirmek için beden ısısı azami seviyeye indirilerek tıp alanında operasyonlar
gerçekleştirildi (Erdemir, 2011, s.663-664). Öyle ki hibernasyon “devasız bir hastalığa yakalanan bir kişinin öldükten
sonra dondurulması için de kullanılabilecek bir metot olarak görülmüştür”
(Erdemir, 2011, s.665). Metot birçok tartışmalara
sebebiyet verse de ilk kez Amerika’da 1964’de “dondur, bekle, canlandır”
prensibiyle insan dondurma merkezi (Ölümsüzlük Derneği) kurulmuştur. İnsan
bedenindeki dondurma, hayvanların kış uykusundan daha tehlikelidir. Çünkü “kış
uykusuna giren hayvanlarda narkoz hali yoktur, bir tehlike karşısında, hayvan,
hibernasyondan çıkabilir” (Erdemir, 2011, s.663). Oysa insan kendi isteği ile
hibernasyondan çıkamaz. Ayrıca insanı, hücre yapısı nedeniyle dondurma durumu
çok zor bir işlemdir. Biz işlemin bilimsel yönünden bahsetmeye yetkin olmamamız
sebebiyle konuyla ilgili ayrıntıya girmemeyi tercih ediyoruz. Fakat şunu
belirtmeliyiz ki, işlemi gerçekleştirmek isteyen bireyden geniş çaplı izinler
alınarak kişinin ölümünün hemen ardından hücreler henüz canlı iken dondurma
işlemi gerçekleştirilmektedir. Hastalığın tedavisi bulunduğu takdirde kişi
tekrar canlandırılacaktır. Ancak bugün hiçbir donuk ölmüş canlandırılmamıştır.
Bunun için hem tıp dünyası açısından hem de etik açıdan çalışmalar devam
etmektedir, zira durum etik boyutlarda da problemler içermektedir. Söz konusu
problemler, tıp dünyasındaki gelişmelere ve hastalıklara çare bulma ile paralel
olarak gidildiğinde donuk ölmüşlerin canlandırılması muhtemeldir. Bu canlandırma
gerçekleştiğinde etik sorunlar gün yüzüne çıkar. Donuk ölmüşlerin,
dondurulmadan önceki toplumun sosyal yapısının paradigmalarıyla, canlandırıldıkları
günkü değerler farklılaşacaktır. Öyle ki, hali hazırda yaşayan insanlar bile hızla
değişip dönüşen dünya algısında etik problemlerle başa çıkamamaktadır. Kaldı ki
donuk ölmüşler yeni değerlere adapte sorunları yaşamasın.

Henüz ölü donmuşların canlanması ile ilgili bilim ve
teknoloji seviyesine ulaşılmamış olmanın verdiği bir tedirginlikten olsa gerek,
insan organizmasının iyileştirilmesi için çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu
çalışmaların adı transhümanizmdir. “Transhümanizm, insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması,
yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen veya gereksiz görülen yönlerin
ortadan kaldırılması amacıyla teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini
öne süren, uluslararası bir entelektüel ve kültürel harekettir.”[1]
Bu hareketin temelinde felsefi bir akım olan hümanizm yer
almaktadır. “Hümanizm, insanın
değerini kabul eden; onu her şeyin ölçütü olarak tanımlayan, insanın doğasını,
yetilerini ölçüsünü (sınırlarını) ya da ilgilerini konu edinen bir felsefedir”
(Abbagnano, 1992, s.763). “Bir açıdan bakıldığında transhümanizm, hümanizmin bir
sonraki adımı olarak görülebilir.”
[2] İnsan, üst-insana dönüşecektir. Çünkü insanın
ölümsüzlüğe ulaşması için; zekâ seviyesinde artış ve hayatta kalma mücadelesi
içinde evrenin bugün henüz ulaşılmamış noktalarını keşfetmesi gerekmektedir.
Bunun için de şu an bulunduğu durumdan bir üst seviyeye ulaşmalıdır. Bu
seviyeye ulaştığında insandan; “uzayda koloniler kurması, süper zeki makinelere dönüşmesi, fiziksel varlığından
sıyrılarak sanal gerçeklikte yeni bir hayata yelken açması gibi özellikler
beklenmektedir
”.[3]
Böylesi bir dönüşüm için teknolojik olarak insan desteklenmelidir. Buradaki
destekten kastımız, insan organizmasının dışında yapay olarak üretilmiş ve
organizmaların yerine geçecek olan teknolojik uzantılardır. Her bir ilerleme ve
düşünce bir sonraki kavram ve bunun getirisi olan ürünleri doğurmaktadır.
Transhümanizm kendini var etmesi açısından yapay zekâ teknolojisini meydana
getirmiştir. Bu teknoloji daha önce bahsetmiş olduğumuz diğer iki kavramdan
farklı olarak bugün kavramın karşılığını yansıtan teknolojik ürünlerin icadını
gerçekleştirmiş durumdadır.

Bugünkü birçok bilimsel araştırmanın başlangıcı sayılan
2. Dünya Savaşı yapay zekâ teknolojisinin de başlangıcı sayılsa da “yapay zekânın ciddi bir araştırma dalı olarak ortaya çıkması
ABD’de Darmouth Koleji’nde 1956’da yapılan ‘Yaz Araştırmaları’ projeleridir. Bu
toplantıda o zamana kadar geliştirilmiş olan bilgiler sistemleştirildi ve bu
çalışmaya yapay zekâ adı da Amerikalı bilim adamı John McCarthy tarafından aynı
toplantıda önerildi”
(Doğan, 2002, s.44).
Peki, nedir yapay zekâ? Bu konuda birçok tanım mevcut olsa da “kabaca; bir bilgisayarın ya da bilgisayar denetimli bir
makinenin, genellikle insana özgü nitelikler olduğu varsayılan akıl yürütme,
anlam çıkartma, genelleme ve geçmiş deneyimlerden öğrenme gibi yüksek zihinsel
süreçlere ilişkin görevleri yerine getirme yeteneği olarak tanımlanmaktadır”
(Nabiyev, 2005, s.33). Burada önemli bir ayrıma dikkat
çekmek gerekmektedir. Her teknolojik alete ya da robota yapay zekâ diyebilir
miyiz? Örneğin evlerimizdeki çamaşır makinesi yahut karıştırıcı, yapay zekâ
örneği midir? Elbetteki her robot yapay zekâ olarak nitelendirdiğimiz
robotlardan değildir. “Robotlar genellikle üç gruba ayrılır: kendi kendilerini uyarlayamayan
birinci kuşak robotlar, çevresini algılamaya yönelik en az bir alıcısı bulunan
ikinci kuşak robotlar, kendi kendini uyarlama imkânı sağlayan bir yapay zekâyla
donatılmış üçüncü kuşak robotlar. Bu robotlar serbest hareket
edebilmektedirler”
(Nabiyev, 2005,
s.723). İlk iki kuşak robotlar “yapmaları gereken işleri sıra ile durmadan tekrarlarlar ve ‘zekâları’
yoktur. Buna karşılık yeni kuşak robotlar; giderek çevrelerini algılamaya ve
hareketlerini planlamaya yönelik ‘zekâ’ ile donatılmışlardır. Ancak burada tırnak
içerisinde gösterilen ‘zekâ’ kavramının ne derecede bu kelimeyi hak ettiği tartışılır”
(Nabiyev, 2005, s.721). Bu konuya
daha sonra tekrar değinilecektir.

İlk yapay zekâ cihazlarından biri, 1950’lerde yapılmış,
W. Grey Walter’in kaplumbağası idi. Bu cihaz pilleri bitinceye kadar yerde
dolaşıp durur, sonra pillerini doldururdu. Pilleri tamamen şarj olunca, fişini
prizden çeker, odanın içinde yürüyüşüne devam ederdi” (Doğan, 2002, s.65).
Bugün ise en çok tanınan yapay zekâ teknolojileri Turing testi ve Asimo’dur.
Alan Turing’in 1950’de “bilgisayarlar düşünebilir mi?”
sorusuyla hazırladığı bir makalede bir taklit oyunu önerdi (Nabiyev, 2005,
s.83). Bu oyun daha sonra “Turing Testi” olarak uygulanmaya başlandı. Uygulama
genel yapısı itibariyle bir insanın görmediği iki kişiye sorular yöneltmesi
üzerine kuruluydu. Soru yöneltilenlerden biri insan, diğeri ise yapay zekâya
sahip robottu. Sorular daha önceden belirlenmiş ve cevaplar ayrım anlaşılmasın
diye yazılı olarak ekranda belirmekteydi. Eğer bilgisayar insan olduğuna dair
karşısındaki insanı ikna ederse oyunu kazanmış oluyordu. Tabi ki bu oyun,
makinelerin zeki olduklarının ispatı sayılmasa da teknolojinin ulaşabildiği
seviyenin ne kadar ileride olduğuna dair kanıtlardan biriydi (Nabiyev, 2005,
s.84). Asimo ise; “120 cm’lik boyu ve 52
kg ağırlığında olup aldığı enerjiyle 30 dakika kadar ayakta kalabilmektedir.
Asimo, konuşanı kısmen anlamakta, sesli birtakım istekleri yerine getirmekte,
dans edebilmekte ve kablosuz olarak yürüyebilmektedir”
(Nabiyev, 2005, s.730). Japonya’nın ulusal müzesinde
sekreter ve kılavuz olarak çalışan robot yapay zekâ uygulamalarının en iyi
örneği olarak insanlığın hizmetine sunulmuştur. Fakat Asimo bile tam otonom
değildir (Nabiyev, 2005 s.730). Öyle olmasına rağmen yapay zekâ birçok yönden
insana tercih edilmektedir.

Yapay zekânın tercih edilme nedenleri şu şekilde sıralanabilir:
“Yapay zekâ daha fazla
kalıcıdır, yapay zekâ kolaylıkla kopyalanabilir ve geniş kitlelere yayımlanabilir,
yapay zekâ doğal zekâdan daha ucuza elde edilebilir, yapay zekâ bir bilgisayar
teknolojisi olarak bütünüyle tutarlı sayılabilir, yapay zekâ belgelenebilir”
(Doğan, 2002, s.61). Oysa insan zekâsı programlanmadığı
için çabuk etkilenebilen, önceden neler yapabileceğinin tahmini zor ve pahalı
olmak gibi birçok farklı özelliklere sahiptir. (Doğan, 2002 s.63). Fakat bugün
hali hazırda insanı birebir kopyalayabilen bir yapay zekâ üretimi mevcut
değildir. Öyle ki, olacağına dair inanç da çok yüksek değildir. Zira insan
beyni keşfi mümkün olmayan mucizevi bir kompleks haldedir. Bu mucize çözülse
dahi “Dr. V. Grey Walter’in
incelemelerine göre, insan beynine benzeyebilen bir makinenin yapılabilmesi
için 300 trilyon dolardan fazla para gerekmektedir. Böyle bir makinenin çalışabilmesi
için de 1 trilyon wattlık elektrik enerjisine ihtiyaç vardır. Yine de hiçbir
makine insan beyninin potansiyel gücünü aşamaz. Sayısal verilerden devam edecek
olursak bunun en iyi örneği, dört yaşındaki bir çocuğun evin mutfağıyla ilgili
olarak bildiklerini en gelişmiş bilgisayarın içine sığdıramazsınız. Beyin
gerçekte kendi başına küçük bir evren”
(Doğan, 2002, s.35-36). Tam da bu sebeplerden dolayı
olsa gerek ki teknoloji insana benzeyen robotlar yahut insanın tüm organlarının
yapaylarını üretse bile insanı tam manasıyla elde edebilecek bir üretim
gerçekleştiremeyecek. İşte teknolojik ölümsüzlük vaadi tüm bu imkânsız inanışlara
karşı insanlara yeni bir bilimsel yol göstermedir.

Teknolojik ölümsüzlük; insanın belli bir yaşam süreci
boyunca edindiği zihinsel ve bedensel becerilerin aşama aşama bir robota veya
bir bilgisayara aktarımı sonucu elde edilmesi hedeflenen sonsuz yaşam
biçimidir. Kısacası insan beyninin yapay zekâ üretimi olan bir robota aktarımı
ile elde edilecek yaşam formudur. Elde edilecek diyoruz, çünkü böylesi bir
yaşama biçimi henüz dünya üzerinde gerçeklik kazanmış durumda değildir. Biz tam
da bu sebepten ötürü konuyu bir ütopya olarak değerlendirmeyi tercih ettik.
Ütopyanın; “gerçekleşmesi olanaksız
görünen tasarım”
(Timuçin, 2004, s.
488) tanımının aksine konuyla ilintili olarak “belli birtakım akli ve ahlaki ilkelere, insan ve tarih
konsepsiyonlarına dayanarak ya da birtakım teknolojik imkânlar tasarlamak
suretiyle, insani varoluşun mümkün en iyi şeklinin gerçekleşmesini sağlayacak
alternatif dünyalar ortaya koyan eleştirel ve yaratıcı bir düşünce”
(Cevizci, 2005, s. 1684), tanımını kullanmayı uygun
bulduk. Bu tanım ulaşılması mümkün olmayan bir dünya tasarımının aksine mevcut
sorunlardan hareketle kötü ve bozuk olan düzenin düzeltilmesi amacını yansıtması
bakımından, insani yaşam standartlarının yükseltilmesini yine insanın
rasyonelliği sayesinde olabileceğinin vurgusunu yapar.

Teknolojik ölümsüzlük, insanların bedenlerinin yaşlanması
ve çürümesi sorunundan hareketle bu sorunu teknolojinin de yardımıyla ortadan
kaldırarak kişiyi ölümsüz kılmayı amaçlar. Üstelik bu amaç sanılanın aksine
uzun yıllar sonra değil, otuz yıl gibi kısa bir süre içerisinde gerçeklik
kazanacaktır. New York’da düzenlenen “Küresel Gerçekler Kongresi 2045”de
Raymond Kurzweil ve Dmitry Itskov’un iddiaları tam da bu şekildedir. Raymond
Kurzweil’a göre; “Teknolojik gelişmelere
bağlı olarak, insanlığın daha büyük ısrar ve iştahla cevabını aradığı ‘
ölümsüzlük’, dijital dünyada gerçek olacak.” (…) Her yıl kaydedilen teknolojik gelişme oranına bakıldığında,
2045’e gelindiğinde, teknolojinin insan beynini aşacağını savundu. Bu sayede
zekâ seviyemizin milyarlarca kat artacağını belirten Kurzweil, insan beyninin,
tam anlamıyla bilgisayarlara yüklenebileceğini ve insanlığın dijital olarak
ölümsüz olacağını ifade etti. Bu ölümsüzlük bedensel bir ölümsüzlük değil de
zihinsel bir ölümsüzlüktür, çünkü amaç da zihnin işlevlerini makineye aktarmaktır.[4] Bu
iddia yıllar sonra birileri tarafından gerçekleştirileceğine inanılan bir iddia
olmanın aksine 2011 yılından itibaren üzerine çalışılan bir konunun söze
gelimidir. Dmitry Itskov, 2011’in Şubat ayında “Russia 2045 Social Movement and
Immortality Corporation”ı (Rusya 2045 Sosyal Hareketi ve Ölümsüzlük Şirketi)
kurdu. “Şirket; insanın ömrünü
ve kabiliyetlerini radikal şekilde artırmak için sibernetik teknolojilerin
geliştirilmesi ve yeni bir insani paradigma inşa edilmesi”
amacıyla kurulmuştur.[5]
Bu yeni paradigma “mekanik bir bedenin inşasının
ötesinde insanlığı entelektüel, ahlaki, fiziksel, zihni ve spiritüel gelişimine
yön verecek yeni bir teknoloji, değerler ve dünya görüşü sistemi ortaya çıkaracak.”[6]

Şirket dört aşamalı bir süreç halinde bu ölümsüzlüğe ulaşılacağını
hedeflemektedir. İlk aşama, 2015-2020 yılları arasında beyin kontrolü ile
yönetilen insan vücutlu robot kullanımı; ikinci aşama, 2020-2025 yılları arasında
ölen insanların beyninin avatarlara (yapay zekâ) aktarımı; üçüncü aşama ise
2030-2035’de ölen insanın tüm kişiliği yapay bir beyin sayesinde avatara
transfer edilebilmesi olacak. Böylece herkese sibernetik ölümsüzlük yolu açılmış
olacak, insan da zaten baştan aşağı dönüşmüş olacak. 2040-2045 arasında
hologram şeklinde avatar (nam-ı diğer yapay ruh) ile yeniçağ başlayacak. Her
şekle girebilecek, maddeden bağımsız (bir nevi ana merkeze bağlı) hologramlar
artık gerekirse gezegenlere, uzaya, her yere gidebilecek, her istenilen şekle
girilebilecektir.[7]
Belli aşamaların nasıl gerçekleşeceğine dair fikir yürütmek zor olmayacak. Zira
bugün insan kontrolünde yapay zekâya sahip robotları günlük yaşamımız içinde
kullanıyoruz. Diğer aşamaların nasıl olacağına dair fikirlerimizi ise bilim
kurguya borçluyuz.

Tüm aşamaları ele almak elbette ki bu çalışmanın kapsamından
daha geniş bir çalışmayı gerektirmektedir. Biz bu sebeple çalışmamızda yalnızca
ikinci aşamayı ele alacağız. Çünkü ölen bir insanın beyninin nakledilmesiyle
ilgili akıllarda beliren soruların cevapları bulunmadan diğer aşamaları
konuşmak anlamsız olacaktır. Beyin transferi nasıl gerçekleşecek? Transferin
gerçekleşmesiyle ölen kişi ile transfer sonrası kişi aynı olacak mı?
Kişi/benlik dediğimiz şey yalnızca beyinden mi ibarettir? Sonuç olarak insansı
özelliklere sahip yapay zekâ üretimi amaçlanan bir projede avatarın kendi
benliğini fark etmesiyle diğer kişinin ölümü yeniden gerçekleşmiş olmaz mı? Bu
ve bunun gibi sorunlar teknolojik ölümsüzlüğün felsefi temelde tartışılması
gereken sorunları içinde yer alır.

Beyin transferi ilk anlamda tahayyül edilenden farklı
olarak beyindeki nöronların bir robot ya da bilgisayara aktarılmasını amaç
edinir. Söz konusu transferin ne şekilde olacağına bakılırsa: “Beynimizdeki her bir nöronu, bir robot içindeki bir
transistörle değiştirecek bir beyin operasyonu geçirerek. Operasyon biz, beyni
olmayan bir robotun bedeni yanda yatarken başlar. Bir robot cerrah,
beynimizdeki her bir gri madde topağını alır, her bir topağın
transistör-transistör ikinci bir kopyasını yapar, nöronları transistörlere
bağlar ve transistörleri
çıkarılan her bir
nöron topağı elden çıkarılır. Bu nazik operasyon gerçekleştirilirken,
bilincimiz tamamen açıktır. Beynimizin bir parçası eski bedenimizin içindedir,
ama diğer parçası, transistörlerden yapılmış
olarak, yeni robot bedenimizin içindedir. Operasyon bittiğinde, beynimiz
tamamen bir robotun bedenine transfer edilmiş olur. Yalnızca robot bir bedene
değil, bir robotun bize sağlayacağına da sahip oluruz. Bu şeklen mükemmel olan
süper-insan bedenler içindeki ölümsüzlüktür”
(Kaku, 2016, s.149-151). Beyin nakilleriyle ilgili
ilginç varsayımları olan Sydney Shoemaker’ın kullandığı bir örnekte bir insan
beyni başka bir insan beyniyle yer değiştirmektedir. İsimleri Brown ve Robinson
olan iki kişi beyin tümörü hastalığına sahiptir. Bu hastalığın tedavisi esnasında
ikisinin de beyinleri yerlerinden alınmıştır. Fakat geri yerleştirilirken
kişiler arasında karışıklık olmuş ve beyinleri farklı yerleştirilmiştir. Brown
ameliyat sonrası ölmüştür. Ama Brown’un beynine ve Robinson’un bedenine sahip
olan kişiye, uyandığında kim olduğu sorulunca Brown diye cevap verir. Ayrıca
Brown’un eşini ve ailesini tanımakla kalmayıp tüm eski yaşantısıyla ilgili ayrıntıları
da hatırlamaktadır. Robinson’a dair ise hiçbir şey hatırlamamaktadır (Aktürk, 2014,
s.79-80). Fakat bu durum başta da söylediğimiz gibi yalnızca bir varsayımdır.
Teknolojik ölümsüzlüğün de tıpkı bu örnekte olduğu gibi beyin transferi ile yok
olan beden yerine mekanik bir bedenle ölümsüzlüğün sağlanacağı düşünülmektedir.
Bu düşüncenin indirgemeci yaklaşımın sorunları olduğu aşikâr. Transferde
sağlanacak olan aktarım kişiyi kişi yapan ben ya da ruhu yok sayarak
materyalist bir tutum sergilemektedir. Bu tutum bizlere meşhur Theseus
paradoksunu hatırlatmaktadır. Kral Theseus, gemisiyle sayısız savaşa giriyor ve
girdiği savaşlardan da zaferle ayrılıyor. Girit’ten de muzaffer dönen
Theseus’un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre muhafaza ediliyor. Gel zaman
git zaman, gemi eskiyor. Önce dümeni, sonra çapası falan derken tüm gemiyi
söktürüyor kral, yeni parçalar taktırıyor. Bir yandan da yanındaki ustalar,
sökülen parçalardan bir gemi daha yapıyorlar. Peki, hangi gemi Theseus’un
gemisidir? (Aktürk, 2014, s.71). Bu örneği teknolojik ölümsüzlüğe uyarlayacak
olursak ben hangi bedendedir? Bir tarafta beynin olmadığı, fakat bugüne değin
bütün tecrübe ve hatıraları barındıran eskimiş ve belki bozulmuş bir vücut,
diğer tarafta yenilenmiş, sağlam ve hatta daha iyi olan ve beyni içine
yerleştirdikleri bir vücut. Ben, bedenden daha üst bir şeydir. Çünkü “ben ellerimle tuttum, ayaklarımla yürüdüm, dilimle
konuştum kulaklarımla işittim, bütün bu nesneleri hayal ederek tefekkür ettim.
Böylece biz biliriz ki, insan bazı idrak ve fiilleri birleştirerek belli bir
varlığa sahip olmuş oldu. Aynı zamanda bu idrak ve aksiyonlarının bedenle
birleşmediğini de biliriz. Çünkü insan kulağıyla görmez, gözüyle işitmez
elleriyle yürümez ayaklarıyla tutamaz. Ancak o bütün bu şeylerle birleşen
kavramlar ve ilahi aksiyonlara sahiptir. Bu yüzden kişi kendi kendine ben
diyerek bedeninin parçalarının bütünden farklı olduğuna işaret eder. Ben,
bedenin üstünde bir şeydir”
(El-Ehvany, 1995,
s.299). Bu bakımdan bedenin tek bir parçası olan beynin aktarımı sonucu ben’i
elde etmiş olamayız. Oysa materyalist yaklaşıma göre “kişi kavramı fiziksel unsurlara referansla açıklanabilecek
bir kavramdır. Bedenden bağımsız ve süreklilik gösteren bir ruhun varlığını
kabul etmeyen materyalist yaklaşıma göre ruh bilimsel gerçeklerle çelişen bir
hadise olup elverişsiz bir postulattır. Bu yaklaşımlar nihayetinde zihinsel
hadiselerle özdeşleştirdikleri için kişi olmanın da fiziksel temelli olduğunu
savunmaktadırlar”
(Aktürk, 2014, s.67).
Buradaki sorun ise teknolojik ölümsüzlüğün materyalist bir yapı sergilemesine
rağmen vücutta meydana gelen değişimin zamansal süreçteki değişimden farklı
olarak vücudun tamamen değişmesidir. Birinin beş yaşındaki hali ile yirmi beş
yaşındaki halinin aynı olmamasına karşın o kişinin hep aynı kişi olduğunu
bilmekteyiz. İşte bu bahsedilen vücuttaki değişim, zamansal bir değişimdir.
Teknolojik ölümsüzlüğün ruhu materyalist bir yapıya indirgeyerek bedenin ben’i
var ettiğini var sayması başlı başına bir sorunken bedenin tamamen
değiştirilmesi, materyalist yaklaşımdan farklı olmasıyla da ayrı bir sorun
oluşturur. Bu sorunların daha net anlaşılması için felsefe tarihinde tartışılmış
olan ruh ve beden düalizmine değinerek ben’i neyin var ettiğine bakılması
gerekmektedir.

Kişinin doğasını bütünüyle fiziksel bileşenlerle açıklayan
materyalist yapının aksine düalizm, insanın fiziksel olan beden ve fiziksel
öğeler içermeyen ruh denilen iki kısımdan oluştuğunu iddia eder. İnsanın
birbiriyle ilişki içerisinde olan ruh ve bedeni, ontolojik olarak birbirinden
farklı iki özelliği olmasına rağmen, bu iki özelliğin toplamının “ben” olduğu
düalistlerin temellendirmeye çalıştıkları şeydir (Aktürk, 2014, s.50-51).
Descartes ve biraz daha geriye gidildiğinde Platon düalizmin en önemli
temsilcileri sayılmaktadır. Her ikisi de ben denilen şeyin değişime uğramayan
ruh olduğunu iddia ederler. Bu sebeple düalizm, materyalizmin karşısında
kişinin doğasını ruha indirgemiş sayılmaktadır. Oysa düalistlerin de kendi
içlerinde görüş bakımından ikiye ayrıldıkları genelde görmezden gelinir. Platon
ve Descartes bu görüş ayrılığında bir taraf ise; Swinburne, Aquinas ve onlar
gibi düşünenler diğer taraftır. Onlara göre bedenin ben’in bir parçası olmadığı
iddiası yanlış bir iddiadır. Swinburne, “Ruhun beden ile olan birleşime zorunlu bir durum
olmamakla birlikte ruh, eylemlerini gerçekleştirmek için fiziksel bir
zorunluluk olarak bedenle bir bağ kurmak zorundadır. Böylece ruhun varlığı
zorunlu olarak bedene bağlı olmadığı halde eylemlerini gerçekleştirmek için bir
bedene ihtiyaç duymaktadır,”
demektedir (Aktürk, 2014,
s.55).

Ruhun ne olduğu veya var olduğuna dair ispatların zor
olduğu elbette ki bilinmektedir. “Genelde duygu, his ve düşüncenin ait olduğu zihinsel işlevler ruha ithaf
edilmektedir. Başka bir deyişle, zihinsel olguların gerçekleşmesi ancak
zihinsel bir varlığa referansla açıklanabilir. Nasıl ki fiziksel hadiselerin
kaynağı, insan bedeni gibi maddi parçacıklar ise, zihinsel hadiselerin kaynağı
da maddi olmayan şeylerdir. Fiziksel hadiselerin fiziksel mekânda gerçekleşmesi
gibi zihinsel hadiselerde zihinde meydana gelmektedir. Bu anlamda ruh zihinsel
olgulara kaynaklık eden özne olarak ifade edilirken, beden de fiziksel
hadiselerin gerçekleştiği yer olarak ifade edilebilir”
(Aktürk, 2014, s.40). “John Hospers’ın da dediği gibi, insanın zihin ve beden olmak üzere
birbirleriyle etkileşim içinde olan iki farklı kısımdan oluştuğunu kabul
etmemiz gerekir”
(Aktürk, 2014, s.40).
Çünkü: “Ben masamdan bir kitap
alınca, bu hareketim tek ve bölünmezdir. Benim bu hareketim de bedenim ve
zihnimin payları arasında bir çizgi çizmek imkânsızdır”
(Korlaelçi, 1995, s.40). Sonuç olarak “Ben: İsteme ve hissetme kadar düşünmeyi de içine alan,
insan tarafından yaşanmış hakikatlerin tümüdür”
(Korlaelçi, 1995, s.31).

Peki, beyin aktarımı gerçekleşince avatar düşünmeye
başlayacaksa –iddia edilen bu–, hissedebilecek durumda da teknolojik olarak
yeterli düzeye getirilecekse, burada bizim ortaya koyduğumuz ruhu yok saymanın
dışında başka sorun kalmıyor mu? Asıl ve en önemli sorun, aktarım sonucu ortaya
çıkacak olan ben ile daha önceki ben’in aynı olup olmayacağı. Yani kişisel
özdeşlik problemi. Özdeşlik kelime anlamı olarak; “Bir şeyin kendisi olup başkası veya başka bir şey
olmamasıdır. Başka bir ifadeyle birbiriyle özdeş veya aynı olan iki şeyin
olmamasıdır”
(Aktürk, 2014, s.29).
O halde kişi nedir dediğimizde yukarıda gösterildiği üzere kişi, ruh ve beden
olmak üzere iki doğası olan bir varlıktır (Aktürk, 2014, s.16).

Kişisel özdeşliğin temel problemi ben dediğimiz şeyin
kesintisiz bir süreklilik içermesi gerektiğidir. Bunun nasıl olacağına dair
yaklaşımlar bedenin sürekli olduğunu savunanlar ve ruhun sürekli olduğunu
savunanlar olarak daha önce bahsedildiği gibi iki gruba ayrılmaktadır. Konular
arası tekrardan kaçınmak için zaten teknolojik ölümsüzlüğü vaat edenlerin ruhu
hiçe saydıklarını göz önüne alarak ruhun kalıcılığını savunan görüşten
bahsetmekten kaçınıyoruz. Burada ele almamız gereken konu ise kişiye bir beden
vaat etmeleri bakımından bedensel özdeşliktir. Teknolojik ölümsüzlükte ortaya çıkacak
olan yapay zekâ ve kişiye ait beynin bir araya gelmesiyle oluşan ben’in
transfer öncesi ben’le özdeşlik sağlayıp sağlamayacağıdır. Bedensel özdeşliğe
karşı geliştirilen en büyük eleştiri, bedenin zaman içerisinde gözle görülen
değişikliğe tâbi olmasının paradoksal yapısıdır. Öyleyse beden nasıl olur da
ben’i oluşturur? Materyalist yaklaşım, daha önce de söz edildiği gibi fiziksel
yapıda benzerliğin ben’i oluşturduğunu savunur.

Materyalist yapının savunduğu bedensel özdeşlikte “sözgelimi t2 zamanındaki p2 şahsının t1 zamanındaki p1
şahsıyla aynı şahıs olması ancak ve ancak p2 şahsının p1 şahsıyla aynı bedene
sahip olmasıyla mümkündür. Başka bir deyişle şu anda kendisiyle konuştuğumuz ve
x diye isimlendirdiğimiz kişinin geçen hafta kendisiyle konuştuğumuz ve x diye
isimlendirdiğimiz kişiyle aynı olmasını temel ölçütü bunların aynı bedene sahip
olmasıdır”
(Aktürk, 2014, s.68).
Yani materyalistlere göre zaman içerisinde meydana gelen değişime rağmen
bedenin çoğunluğu bütünsel anlamda aynı kalmaktadır. Bu bütünsellik onu ben
yapandır. Zaten ben olmadığını öne sürdüğümüzde; Williams’ın söylediğine cevap
bulmamız gerekmektedir. Williams, “Kişi ile bedenini birbirinden ayırma düşüncesi bir çelişki içermektedir,” der (Aktürk, 2014, s.71). Nitekim bedenden ayrılması
gereken şeyin ne olduğu bilinmemektedir (Aktürk, 2014, s.73). Eğer bedenin
özdeşliği kabul edilmeyecekse; öncelikle ayrılacak olanın ne olduğunun bulması
gerekmektedir. Bunun cevabı bulunmadığına göre; bedenin yok sayılması kişi
özdeşliği düşüncesinden bütün içeriği kaldırır. Kısaca bedensel bir süreklilik
olmaksızın bedensel özdeşlikten söz edilemez.

Bu felsefi görüş birçok eleştiriye maruz kalmış ve
sorunlu bir görüş olmasına rağmen ruhu yok saydığımızda özdeşliği koruyacak tek
unsurun beden olması zorunluluğundan dolayı teknolojik ölümsüzlüğün dayandığı
tek görüş olarak kendini korumaktadır. Fakat burada en büyük sorun bedende
zaman içinde meydana gelecek olan fiziksel değişimin aksine vücutta meydana
gelecek olan komple değişimdir. Teknolojik ölümsüzlük vaat edenler, felsefi
temelde hem ruhsal özdeşliği kabul eden bir tavırla hem de bedensel özdeşliği
kabul eden bir tavırla hareket etmemektedir. Bu bağlamda özdeş olmayacağımız
bir aktarım ben’in devamı olamayacağı için insan ölümsüzlüğe ulaşmanın çok uzağındadır.
Kaldı ki beyin aktarımı sonucunda beynin tüm çalışma işlevlerini yerine
getirdiği varsayılsın. Burada robotun kendi benliğini fark etmesi gibi bir
sorunla karşı karşıya kalındığında yine insan ölümsüzlüğe ulaşmayacak,
ölümsüzlüğe ulaşmış olan yeni kişi yapay zekânın tam da kendisi olacaktır.

Teknolojik ölümsüzlük hakkında yapılan eleştiriler ışığında
bir farklı sorunun açıklanması konunun önemi bağlamında gereklidir. Sorunun
ortaya konması adına birkaç söylem geliştirilmelidir. Klasik ölümsüzlük de
diyebileceğimiz ruhun ölümsüzlüğü anlayışında öte dünya olgusuyla açıklanan
dirilişin var olduğu söylenmektedir. Söz konusu diriliş için maddi olan
bedenden ruhun ayrılması, yani bedenli ölümünün gerçekleşmesi gerekmektedir.
Ruhun ölümsüzlüğü felsefi boyutta düşünüldüğünde Sokrates’in Platon tarafından
kaleme alınan konuşmalarında görülmektedir. Bu görüş, ahiret inancı temelinde
ortaya konmaktadır. Fakat ahiretin semavi dinlerin zihniyetinden farklı olarak
anlaşılması gerekmektedir. İslam düşüncesinde diriliş hakkındaki görüşler
bedenli mi yoksa bedensiz mi ya da bedenin nasıl ne şekilde olacağı
çerçevesinde tartışılırken Platon’un eserlerinde böyle bir tartışmaya yer
verilmeden Sokrates’in anlattığı ve Platon’un olgunluk dönemi eseri Devlet’te
“er mitosu” olarak nakledilen yazıda bedenli bir diriliş söz konusudur. Çalışma
için önemli olan ve dikkate değer nokta ise ölümsüzlüğün ölümden sonra olması
gibi paradoksal bir yapıya sahip olmasıdır. Söz konusu paradoksal yapı elbette
teknolojik ölümsüzlük için geçerlidir. Dini perspektiften bakıldığında paradoks
gibi görünen olgunun aslında Tanrı’nın kudretini gösterdiği söylenmektedir.
Ölerek ölümsüzlüğü elde etmek haşır ve neşir olarak İslam’da yer almaktadır.
Manası: İnsanları yok ettikten sonra tekrar diriltmektir. Bu Allahu Teâlâ’nın
kudretindendir. Yoktan var ettiği gibi var ettikten sonra, yok edip tekrar var
etmeğe kadirdir”
(Gazâli, 2015, s.293).
Teknolojik ölümsüzlükte dirilişin sağlanması amacıyla zihinsel aktarımın
gerçekleşmesi bedenin ölmesiyle meydana gelmektedir. Bu şekilde sağlanan
ölümsüzlük, klasik anlamda düşünülen ölümsüzlükten farklıdır. Sorun bu noktada
kendini ortaya çıkarır. Ruhun materyalist bir yapıya indirgenmesinde dahi ölüm
bir şekilde gerçekleşir ve ölüm bedenseldir. Zaten bedensel ölümle ruhun da
öldüğü –ki ruh indirgeyici anlayışla yok sayılmaktadır– yani bir ölümsüzlüğün
elde edilmesinin imkânsız olduğu böylece bir kez daha ortaya konmuş olur.

İnsanın ölümsüzlük arayışına duyduğu istek teknolojinin
ve tıbbın gelişmesiyle birlikte daha da artmış ve ölümsüz olmaya karşı inançları
güçlenmiştir. Söz konusu istek ve inançlar teknoloji ve tıp alanında daha fazla
çalışmaların yapılmasına ve bu konu hakkında önemle durulmasına vesile
olmuştur. Yazı boyunca bu gelişmelere ve getirmiş olduğu sorunlara değinildi.
İnsanın öldükten hemen sonra henüz hücreleri bozulmadan dondurulmasıyla onların
hastalıklarına çare bulunarak tekrar diriltilecekleri vaat edilir. Hibernasyon
olarak ifade edilen olgunun imkânına dair düşünceler geliştirilmeden getirdiği
etik problemler ortaya konmuştur. Bu olgunun sonraki aşamasında hastalıktan
uzak bir yaşamın amaçlandığı ifade edilerek mükemmel bir insan tasavvurunun nasıl
olduğunun anlaşılması için transhümanizm hakkında görüşler incelenmiştir.
Hümanizm üzerine şekillenen transhümanizm anlayışından yola çıkarak insana yardımcı
olması bağlamında geliştirilen ya da insan gibi değerli görülen varlığın zekâ
seviyesine benzer bir inşa, yapay zekâ hareketini doğurmuştur. Yapay zekâ çalışmaları
ya da en iyi olan yapay zekânın, henüz kendi çevresini yeni tanıyan dört yaşındaki
çocuktan bile aşağı seviyede zekâ düzeyine sahip olacağı belirtildi.

Teknolojik ölümsüzlük insanın beyninin bir makine ya da
robota aktartılması sonucunda ulaşılan zihinsel ölümsüzlüktür. Beyin
transferini temele alan teknolojik gelişmenin ben sorununu oluşturduğu ortaya
kondu. Ben’i materyalist yapıya indirgeyen teknolojik ölümsüzlük, maddi olmayan
ben’i askıda bırakmıştır. Maddi ve maddi olmayan iki yapıya sahip olan ben’in
tek yanlı düşünülmesinin zihnin maddileşmesi problemini ortaya çıkardığı yazılarak,
düalist düşünceye bakılmıştır. Belirtilen sorunlar bir tarafa bırakılarak
ölümsüzlük vaadinin gerçekleştiği varsayıldığında dahi birtakım problemler oluştuğu
anlaşılarak, kişisel özdeşlik bahsine dair görüşler irdelenmiştir. Ruhun
maddileştirilmesi kişisel özdeşliğin de ihlali olduğundan kişisel özdeşlikten
bahsedilemeyeceği ortaya konmuştur. Son olarak ise ölümsüzlük hakkında
paradoksal düşüncenin ifşasıyla teknolojik ölümsüzlüğün vaadinin
gerçekleşmeyeceği ve bu düşüncenin baştan problemli olduğu ortaya konmuştur.


Kaynakça:

1- Abbagnano, N. (1992), Hümanizm, (Çev. Nesrin Kale).
Ankara Üniversitesi Dergileri. 25(2): 763-770.

2- Aktürk, E.(2014), Eskatolojik Açıdan Kişisel Özdeşlik Sorunu. Ankara: Araştırma Yayınları.

3- Cevizci, A.(2005). Paradigma Felsefe Sözlüğü.
İstanbul: Paradigma Yayınları.

4- Doğan, A.(2002). Yapay Zekâ. İstanbul: Kariyer Yayınları.

5- El- Ehvany, A. F(1995), Ruh Konusu Üzerine Bir Makale (Çev. Vahdettin Başçı-Ruhattin Yazoğlu). Atatürk
İlahiyat Fakültesi Dergisi, (12): 227-232.

6- Erdemir, A. D.(2011). Tıpta ve Etikte Deontoloji. İstanbul: Nobel Tıp Kitabevleri.

7- İmam Gazali.(2015). İhyâu Ulumi’d Dîn,
(C.1). ( Çev. Ahmet Serdaroğlu). İstanbul: Bedir Yayınevi.

8- Kaku, M.(2016). Geleceğin Fiziği, (Çev. Yasemin Saraç Oymak-Hüseyin Oymak). Ankara: Odtü
Yayınları.

9- Korlaelçi, M. (1995), İnsan Benliği, Felsefe Dünyası
Dergisi. (15): 30-41.

10- Nabiyev, Y.V. (2005), Yapay Zekâ. Ankara: Seçkin Yayınları.

11- Timuçin, A. (2004), Felsefe Sözlüğü.
İstanbul: Bulut Yayınları.

12- http://her-an.org/2013/05/2045-inisyatifinin-olumsuzluk-projesi/

13- http://her-an.org/2012/11/transhumanizme-giris-1/

14- http://www.gazetevatan.com/olumsuzluk-cok-yakin–547559-dunya/

15- https://www.medikalakademi.com.tr/biyoteknoloji-ve-insan-haklari-transhuemanizm-hukuk-alanina-nasil-girdi/


Dipnotlar:

[1] http://www.medikalakademi.com.tr/biyoteknoloji-ve-insan-haklari-transhuemanizm-hukuk-alanina-nasil-girfi/ 26.02.16

[2] http://her-an.org/2012/11/transhumanizme-giris-1/

[3] http://her-an.org/2012/11/transhumanizme-giris-1/

[4] http://www.gazetevatan.com/olumsuzluk-cok-yakin–547559-dunya/ 26.02.16

[5] http://her-an.org/2013/05/2045-inisyatifinin-olumsuzluk-projesi/

[6] http://her-an.org/2013/05/2045-inisyatifinin-olumsuzluk-projesi/#sthash.Ep8aiuvD.dpuf 26.02.16

[7] http://her-an.org/2013/05/2045-inisyatifinin-olumsuzluk-projesi/#sthash.Ep8aiuvD.dpuf  26.02.16