Gülgün Türkoğlu Pagy

14 Aralık 2016

Devlet ve Sınır Bağlamında Türk-Kürt Sorunu

Sınır hem belirleme hem de olumsuzlamadır. Hidrojen atomunun son yörüngesinde tek elektrona sahip olması bakımından Hidrojen olarak belirlenmesi aynı zamanda onun iki elektronlu Helyum atomu olmadığını anlatır. Sınır kavramı ile belirlenenin, belirlenimini kazandığı şey olarak kalabilmesi, geçici olmasını getirir. Varlığa özdeş belirlilik Nitelik, Varlık için dışsal, ilgisiz belirlilik Nicelik ve her ikisinin birliği olarak bunları dengede tutan Ölçü’dür. Ölçünün yitirildiği her sistem dış sınırını yitirmiş sistemdir ve dolaysız Varlığın eytişiminin biçimi olarak daha öte belirlenimlere, eş deyişle kendi içinde daha derine gidiş anlamını da taşır. Sınırın yitirilmesi Usun, içsel (tinsel) bir güç olarak şiddet uygulamasıdır, çünkü belirli varlık geçicidir, kalıcılığını kendisini Kavramda yitirme olanaklılığına açarak bulur. Varolan belirlilik olarak Nitelik, ondan ayırdedilen Olumsuzlama olarak Olgusallıktır. Olumsuzlama yoksa Olgusallık yoktur. Belirli varlığın gerçekliği yalnızca olgusallığı değil İdealliğidir. Böylece kendi kendisi ile bağıntı olarak, tamamlanmış nitelik olarak “kendi için varlıktır”. Ben kendi için varlıktır. Ben denildiğinde beden sınırının ötesinde “ben”in olumsuzu/ben’den ayrım […]
19 Kasım 2016

Hegel Felsefesinin Edimsel Felsefe Olmasının Önemi

Hegel, kendi felsefesini ortaya koyduğu ilk kitabı olan “Tinin Görüngübilimi”nin hemen ilk sayfalarında felsefeye bilimsel bir biçim vermek istediğine değinerek, “bilme sevgisinin” “edimsel bilme” ye dönüştürülmesinin önüne koyduğu amaç olduğundan söz eder. Edimin varlığı gerçekleşmeye dayanır, ancak gerçekleşirse kavranılır olur. Edimsel olan için erek, bilinçli yönelme, sine qua non bir özelliktir. Edimsel bilme olmadan Hegel felsefesine ait bilgiler donuklaşır, bu durumda bütünsel kavrama artık olanaklı olmadığından, okuyucunun kendisine daha yakın bulduğu bölümlerin ön plana çıkması ve evrik olarak da kendi anlayışlarına uzak olan bölümlerin bilinçli bir tutumla özekten uzaklaştırılması kaçınılmaz olur. Cildi zarar gören bir kitap gibi yapraklar dağılır, tümceler bütünsel anlamlarını yitirirler, artık Hegel’in yanlış ya da eksik anlaşılmıştır.  Kurgul felsefede saltık anlam, baştan sona bir dokumacı gibi desen oluşturur; bu desenler yapılandırıldıkları alanın özsel ırasıyla uyum içinde dokunur. Dokumacısı, gereçleri, yapım aracı bir olan ancak desenleri farklı olan bir dokuma. Kuşkusuz bu edimsel olarak bilen insanın kendisinden başkası değildir; kendisini, […]
19 Kasım 2016

Şüphe Etmek

Arapçası şubha olan bu kavram, Türkçede kuşku ve işkil olarak karşılanır. Şubha, şibh: “benzerlik, gibi olma” kökünden türer ve etimolojik olarak taşbih (teşbih): “benzetme” kelimesi ile ilişkilendirilir.[1] Dilimizde kuşku: “bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu kestirememekten doğan kararsızlık, kuruntu, işkil, şüphe, acaba, şek”[2] demektir. Bu tanımda referans verilen işkil Arapça işkāl/aşkāl olarak “karışık ve muğlak şeyler” anlamına gelir. Şüphe kavramı Türkçede, belirsizlik ve kararsızlık içerdiği için menfi bir anlam yüklenerek kullanılır; henüz belirlenmemişlik, zihin, yâni doğal bilinç için bir olumsuzluk hâli olsa da, genellikle üç türlü şüphe ayırdedilir:[3] Olumsuz şüphe: Şüphelenmek için usa uygun nedenleri bulunmaz. Olumlu şüphe: Şüphelenmek için usa uygun nedenleri bulunur. Yöntemsel şüphe: Doğru bilgiye varmak için kullanılır. Olumsuz şüphenin hareket noktası, kişinin kendisini düalite içinde algılaması ve eylemlerini bu algılama temelli ortaya koymasıdır. Fâil için bir kendisi bir de dış dünya vardır ve dış dünya ile ilişkiler, duyusal algı temelli duygulanım üzerinden düzenlenir. İçsel bütünlük korunabildiği […]
18 Kasım 2016

Hologram Evren

Geçtiğimiz günlerde, dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden birisi olan Nature dergisinde, bir grup fizikçinin, evrenimizin tamamının aslında büyük bir projeksiyon olduğuna dair şimdiye kadarki en net kanıtı elde ettiği yayınlandı. Heyecanla okuyup, sosyal medyada üst üste paylaştığımız bu çalışma, hızlı tüketim çağının eğilimlerine uygun bir şekilde tüketilerek arşivlerde yer almaya başladı. Belki de yapılması “en yerinde” olan davranış gaflet bölgesine geri dönüş olduğu için, hızla bu açıklamayı unuttuk. Zira pazardan limon almamızın, çocuğumuzun başını okşamamızın, büyük bir zevkle seyrettiğimiz gün batımının, aslında yansıtılmış bir hologram olduğu gerçeği insanın üzerinde soğuk bir duş etkisi yaratıyor. Kuantum fiziğinde gösterildiği gibi, çok yüzeysel bir tanımlama ile: Eğer bir insanın atomlar arası boşlukları alınabilecek olsaydı, yetişkin bir insan ufak bir tuz kristali boyutuna inerdi, eğer dünyadaki tüm insanların atomlar arası boşlukları alınabilseydi, yedi küsûr milyar insan, toplamda orta boy bir elma boyutlarına inerdi. Uzun yıllar önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz ki, hologram evren ile […]
18 Kasım 2016

Hegel’in Modern Birey Modeline Erken Çocukluk Döneminden Katkılar

Avrupa toplumları “Aydınlanma Devrimi” gibi bir dönem geçirdikleri için, bilimde, sanatta ve felsefede Doğulu toplumlardan daha ileride olarak kabul edilirler. Bu kabul yaygın ve benimsenmiş bir kabul olduğu için, Doğulu toplumlarda modernite, Batıya öykünmek ile eş tutulur. Doğulu toplumların modern oldukları varsayılan bireyleri, Batılı görünüm sergilemeleri, Batının değer yargılarını pratiğe geçirmiş olmaları, Batılı kültür unsurlarını tüketiyor olmaları nedeni ile diğerlerinden ayrılırlar. Bu ayrımda, terk edilen kültürün, benimsenen kültüre oranla daha iyi ya da kötü olup olmadığı, modernliğin modernizm olarak bir ideoloji hâline getirilmiş olmasının kadîm kültürleri silip geçmesi, buna bağlı olarak konunun sosyopolitik ve jeopolitik bağlamında ele alınması önemlidir. Ancak, bu önemli meselelere değinmek bu yazının amacı değildir. Bu yazıda sıkça kullanılacak olan Batılı toplum tanımı, bu toplumların, aydınlanma hareketi sonucunda, kendilerinde saptadıkları iki önemli eksikliğin giderilmesinde gösterdikleri çabaya binaen ele alınacaktır. Bu iki alan; eğitim aracılığı ile kişinin özgürleşmesi ve kadının özgürleşmesidir. Eğitim konusunda, Hegel’den daha yetkin kişi ve […]
18 Kasım 2016

Düşünmek Yabancılaşmaktır

Düşünmek bilincin rastlantısal bir akışta şu ya da bu nesneye yönelmesi değil, özbilinçli bir etkinliktir. Tinin kendisine yabancılaşmış olanı yakalayarak düşünceye dönüştürmesi, gerçekte kendine geri dönmesidir. Düşünmek kendinde varlık imlemi taşıyan bir Ben olmayı getirir ki, öncül aşamalarında olumsal olan içeriğin zorunluğa yükseltilmesi olarak düşünmelerinde kendine dönecek olandır. Dışsallığı içselliği ile belirlenecek olan bu süreç Tinin özsel somut edimselliği içinde gerçektir; bir bütün olarak kendisini açımlayarak eş deyişle kendini tamamlayan öz olarak gerçek. Yabancılaşma özbilincin işi olsa da edimselliği kendisine yabancı bir edimselliktir. Kendine araçsız ulaşmak kolaylığı yerine yabancılaşmak, kendi ile çelişmek, özbilince yabancı olandan kendine dönmek, şeyleri oldukları gibi almak isteyen bilme yetisinin kendisi ile çelişkiye düşmesidir. Kavramın açınımı olan dizgenin içeriği, kendi içinde gerçek olmayanın yani sonlunun, kavramı ile varoluşu arasındaki uygunsuzluğun ortadan kaldırılma süreci yabancılaşmadır. Bu bağlamda yalnızca Tanrı, kavramın ve olgusallığın gerçek bağdaşmasıdır. Dolaysız düşünce henüz kendisine yabancılaşmamış düşüncedir, kendine karşı karşıtlığının bilincinden yoksundur. İnançları aracılığı […]
9 Kasım 2016

Eril Dil, Türkçe ve Felsefe

Dil bir iletişim aracı olması bakımından, öncelikle insanın kendisi ile kurduğu ilişkinin bir göstergesidir. Bu ilişki bir dışlaşma ilişkisidir. Gizillikten edimselliğe geçen sonsuz Tin dışlaşmasını sonlu özne aracılığı ile gerçekleştirir: Bu dışlaşma öznenin yaşamıdır, tinsel varsıllıktır, özgürlüktür. Kendisini eylemleri aracılığı ile bir anlam varlığı olarak yapılandıran insan tinsel, ussal, ilkesel birliğe dönüşürken dili de kendisi ile beraber dönüşür. Kendisini karşıtında, kendisinden farklı olanda kavramayacak denli güçsüz olmayan olgusallık, evrensel olduğu denli de özseldir. Tinin kendisine yabancılaşmış olanı yakalaması ve düşünceye dönüştürmesi, gerçekte kendisine geri dönmesidir, yani düşünme etkinliğidir. İşte bu dışlaşmanın çevreni, geri dönüşün e.d. düşüncenin derinliğini belirler. Kendisini tikelleşmelerinde sürdürerek karşıtı ile çelişerek onu dolayımlayan ve kendine geri dönen Kavramsal olandır ve dilde hakkını felsefe aracılığı ile edinir. Felsefe yapabilmek için kavramsal bilince iyelik zorunludur. Sanat ve bilim alanlarında ileri toplumların felsefe alanında da öncü olmaları sonlu ve tikel olanın üzerine yükselebilen saltık’ın yalnızca insan tini ve onun sayesinde […]
3 Kasım 2016

Ana Tanrıça ve İslam

Hz. Âsiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Kübrâ ve Hz. Rabiâ üstün ahlâk sahibi kadınlardır ve övülmüştürler. Kocaları veya babaları için anılan günahlar onlar için anılmamıştır. Kadınlıkla temsil edilenin tamlığını ve kusursuzluğunu imlerler. Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı günden itibaren, “emmare” düzeyinden başlayan nefs, bir kadın evliyâ sûretine bürünerek evrimini tamamlamıştır. Günahsızdırlar; orijindeki kutsallığı sembolize ederler ve onlar hep tanıktırlar. Bâtına aittirler yani örtülüdürler. Hz. Âsiye Seyr-ü Sülûk başlangıcıdır; o ileride şekillenecek olan vicdandır. Keyfiyeti, firavunu yani nefsi görür ve tanır; onunla şimdilik aynı hanede yaşamak zorundadır ve özenilen, henüz kendi kanından değil evlât edindiğidir ve bu evlât, yani yasalılık kocasının biricik düşmanıdır. Musa’yı nehirden o almıştır; hak olana kapıyı açan vicdandır. Mürşide vasıl olan sâlikin vicdanı uyanmıştır; ancak henüz hanede kaos hâkimdir, öykündüğü başkasında gördüğüdür. Âsiye çarmıha gerilir ve işkence ile öldürülür; ancak Hz. İsa ile yeniden doğacaktır, kendisini yeniden doğuracaktır – hem de kendi […]
26 Ekim 2016

Hz. Eyyûb ve Kibir

Cizvit rahip Roberto Busa, Katolik inancındaki yedi büyük günahı esas alarak istatistiksel bir çalışma yapar ve sonuç olarak, kadınların en çok kibir nedeni ile günah çıkardıklarını ortaya koyar.  Kibir cinsiyet ayrımı yapmadan, kendini düşünce ve duygu düzeyinde gösterir ve ‘büyüklük taslamak, yüksekten bakmak’ anlamına gelir. Bunun yanı sıra; ‘kabr’ mezar, ‘ucub’ ise kendini beğenmek demektir. Hakikaten, kendini başkalarından büyük görmek ve gururlanmak insanda neşe, zevk, güzellik bırakır mı? Kibir ehlinin yürüyen bir mezar, bir ucube olması kaçınılmaz değil midir?  Şaşaalı elbiseler giyerek göz önünde bulunduğunda adeta komik olan kibir, nefsin en gösterişsiz elbiselerini de giyebildiği için, tâlip yardıma muhtaçtır. Nefsin yalan, şehvet, gadap gibi sıfatları, ilk aşamalarda dışarıdan gelecek bir şahitlik üzerine temellenir. Oysa kibrimiz sinsidir, başkalarınca ispatlanamaz. Büyüklük taslayan bir göz devirme nasıl ispat edilebilir?  Eski Ahit’te, Hz. Eyyûb nefsini alt etmek üzere yola çıkmış bir tâliptir. Gösterişli yaşantısı, Şeytan tarafından Rabbin verdiği izinle elinden alınır. O güne kadar […]