ZORBALIK Akıl, Fikir ve Kurum

Sayı 37 - Haziran 2013

Zorbalık en kolay ulaşabileceğiniz ve en çabuk karşılaşabileceğiniz eylem biçimidir. Tanık olmak için doğruyu künhüyle yalnızca kendinde gören bir kültür alanında sokağa çıkın, yeter.

Zorbalık aslî içgüdülerden, şiddetten, bu toprağın diliylesöylersek gazaptan mülhemdir. Alelâde, çapsız ve sığ bir eylemdir. Esasında bir regresyondur. Çocuksu, laf anlamaz ve bencildir. Bu nedenle de insani bir iş olan “emeği” gerektirmez, kolaydır. 

Lacan, “Ayna Evresi”den bahsederken arzusunu kültür ve uygarlık düzeyine taşıyamamış, simgeler üzerinden düşünemeyen, daha çok imgelere tutunan bir bilinç düzeyinden bahseder.[1] Bu şuur düzeyi yetişkin bir bedende bir zorbayı hatırlatır. Büyüyememiş bir çocuksuluğu, bir gazap düşkününü… Bu sebepten bütün zorbalar konformisttir. Onlar için öğrenmek, değişmek, dönüşmek, zahmetli ve meşakkatli işlerdir. Becerebilse, bu çocuksuluğunu anne rahminin konforuna kadar sürükler.

İnsani eylem, öteki karşısında özgürlük ve ille de sorumluluk gerektiren, emek isteyen bir eylemdir. Ötekiyle yaşamak, zorba için maliyetli bir iş olacağından, yalnızca somuran-sömüren, akletmeyen; biyolojik bir yığın gibi davranan herhangi bir zorbanın nazarında münevver olmak, kutuplarda minik bir buz kütlesi kadar ucuz ve değersiz bir iştir.

Her şey olabilmenin imkânı olarak her beşere sunulmuş özgürlük, ancak, kişinin sorumlu eylemleri aracılığıyla, kendi yoksunluğundan kurtulur. Başlangıçtaki bu sonsuz istemenin, yoksunluk olarak özgürlüğün insanî form altına alınması, kişinin sorumlu eylemleri aracılığıyla tümeller altında, erdemler aracılığıyla gerçekleşir.[2] Bu bakımdan zorbalık, kendi yoksunluğundan çıkamamış, bu yoksunluğunu öteki üzerinden gidermeye çalışan bir bilinç durumudur ve tehlikelidir.

Zorbalığın arkasını biraz eşelediğinizde karşınızda “id”i bulursunuz; ilm-i nefs’in rahlesinden geçmemiş, vicdan nedir bilmeyen “id”i. Freud, ikinci topiğinde, id için: “O, kaos dediğimiz kaynayan kazandır,” ifadesini kullanır. Ona göre id, dürtülerden başlayarak enerji dolar; fakat hiçbir düzen, hiçbir irade göstermeyerek, yalnız haz ilkesine uyarak dürtüsel gereksinimlerini doyurmaya gider. İd içinde geçen süreç, mantık yasalarını dinlemez; ona göre gelişme ilkesi sıfırdır. Orada aykırı heyecanlar birbirine aykırı düşmeden, biri öbürünü çıkarıp atmaksızın yaşarlar.[3] Tıpkı zorbada açığa çıktığı üzere: düzensiz, ilkesiz vekeyfince!

Birçok din ve öğretide, nefsin yok edilmesinden değil terbiye edilmesinden bahsedilir. İd’in terbiyesi birçok metafor üzerinden anlatılagelmiş bir durumdur. Örneğin, yakın zamanda çekilmiş James Cameron yapımı Avatar’da, Pandora’ya Na’vi kabilesinin içine gönderilen deniz piyadeleri mensubu Jake Sully’nin, filmin sonlarına doğru sevdası uğruna, kimsenin zapt etmeye cesaret edemediği büyük kuşu, Toruk Mocto’yu zapt etmesi, aslında kişinin nefsini, id’ini ıslah etmesine göndermelerde bulunan sözüm ona fiyakalı bir sunumudur. Elbette, çocukluğunda Dede Korkut hikâyelerinden okuyanlar, yedi başlı ejderhayı yenen delikanlıyı, fetha’yı duyanlar için bu yeni bir numéro değildir.

Nefs karalamalarına fazlaca dalmadan, mizan içinde aynı nefsin tüm insanî yaratılarımızın da arkatasarını oluşturduğunu, bilinçli ve bilince müteal yaratılara materia ve enerji sunduğunu hatırda tutarak, zorbalığa akıtılan enerjinin insanî ilgi ve çabalara nasıl akıtılacağı üzerine etraflıca düşünülmelidir.

“Libidinal enerji”, kendi var-kalımında kendisine sınırlar koyabilen ve kendisini farklı süblimasyon alanlarına aktarabilen bir enerjidir. Freud’un libidonun denetlemesi konusunda önerdiği dört faktör narkotikler, libido kaydırmaları, fantazyalar ve sevgidir.[4] Narkotiklerin, yani uyuşturucuların beden üzerindeki tahribatı bilindiğinden, bir öneri olarak daha çok libido kaydırmalarının ve fantazyaların geliştirilmesinden bahsedilir. Sevgi ise herkesten beklenemeyecek bir lüks olarak şimdilik bir kenarda durmaktadır.

Libidinal enerjinin süblimasyonu farklı yollarla denenebilir. Özellikle, sanat, spor, bilim ve felsefe alanlarına yönlendirilen enerji, bir kalabalıktan, kabalıktan uygarlık temaları çıkartabilir. Yüceltilmeyen bir enerji ise ancak şehvetin ve şiddetin sokaklarında gezeler. Bu ise keyfiliktir.

Keyfilik, birlikte yaşamın kökünü kurutarak zorbalığı besler… Hukuk ise ötekiyle birlikte yaşamak için elzem bir durumdur. “Kurum” olarak her“devlet” toplumun bekâsı için keyfiliğin karşısına yasayla çıkar. Sözüm ona zorbalığı, keyfiliği önleyen kurum ve kuruluşları destekleme gayretindedir. Libidinal enerjisine istendik yönde dur diyemeyen bireylerini cezalandırır. Bu bakımdan bugün modern devlet, “Her âdem suça meyyaldir” önermesinden hareketle, doğduğu günden itibaren bireye kendini gerçekleştirmesinin ve hukuksal düzene uyum sağlamasının yollarını sunduğu iddiasındadır.

İçtimai sözlük, kurum için, “Belli başlı toplumsal ilgi alanlarını içine alan davranış kalıpları, halk yordamı, töre ve bir tür üst gelenek olarak görülebilir,” der.[5] Aslında bu süreçlerin tümünün arkasında tek bir unsur ışıldar:“Akıl”; gerçeği düzenleyen akıl. Her toplum gerçeğin düzenlenmesinde kendi hukukunu, töresini oluşturur. Bununla birlikte, her toplum kendi gerçekliğinin değişim ve dönüşümlerine bağlı olarak hukukunun içeriğini tazeleyebilir ve yüceltebilir. Yalnız bir şartla: İlkeye, yani akla sadık kalmak şartıyla; inancalara değil!

Devlet için, “Aklın en yüksek organizasyonu, aklın tecessüm etmiş halidir,” denilse yeridir. Devlet toplumun organları arasında bağ kuran akıldır. Bu aklın yüceliği, ilişkilerin de kalitesini arttırır. Devlet, aklın tecessümü olmakla beraber, mutfağı değildir. Akıl, devlete giydirilmiş bir libas olmasına rağmen, libasın terzisi “üniversite”dir. Bu anlamda “Eflatun ve Aristo’nun hiçbir politik ve dini baskı unsuru olmadan öğrencileri ile felsefi tartışma yarattıkları ortamdan esinlenerek günümüze kadar evrensel ölçekte bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip kurumlar olarak ‘universitas’ adını alan üniversitelerin” [6], siyasi erke söyleyecek sözü olmalıdır.

Aklın yüceltilmesi, nesnel irade olan devlet için gereklidir. Bu da üniversiteyle mümkündür. Üniversite, aklın kendini yokladığı, kendini sağalttığı, tenzihte tutuğu ve kendini doğaya aktardığı kurumdur. Aklın mabedidir.

Tefekkür fikir üzerinden yapılır, fenomenler üzerinden değil. Fikir, daha çok aklın kendi refleksiyonuna bağlı olarak, kendini düşünmesi, faal olarak kendini var etmesiyle gerçekleşir. Bunun da yeri üniversite, en yetkin yolu ise “felsefe”dir. Felsefe bir düşünüşü, kavramı, tümellerine taşır. Hukuk için söylersek, hukuku tarihsel ve tikel içeriklerinden arıtarak adalet idea’sına doğru taşımak ancak felsefeyle mümkündür. Diğer türlü, tarihsel fotoğraflara şimdinin gerçekliğini sığdırmak gibi bir zorbalığa düşülür. Bu bakımdan hukukun yetkinleşmesi, felsefe aracılığıyla her dönem için gerçekleştirildiğinde, halka indirilmesi de yine felsefe altında eğitim aracılığıyla olur. Bu da felsefenin fotoğrafları, “izm”leriyle değil, bizatihi faaliyet olarak felsefe ile yapılabilir.

Bir “akıl fetişizmi” yapmaya çalışmaktan ısrarla berî durarak, aklın kaçınılmaz olarak devletin yanında durması gerektiği iyi anlaşılmalıdır. İlişiklerin düzenlenmesi için gönül kelimesi de ilke olarak seçilebilecek keyfiyettedir. Lakin bunu gerçek kılabilmek için, yukarıda “şimdilik kenarda durmaktadır denilen sevginin” baş aktör olarak meydanda bulunması gerekmektedir. Kaldı ki bu, herkesten beklenilecek bir durum değildir. Fakat saygı rasyoneldir. Beklenebilir. Beklenmelidir. Hak ve hürriyetlerin korunmasında sevgi değilse de saygı, devlet tarafından hukuk aracılığıyla, yasayla, zorbalığa karşıt olarak, bireylerinden talep edilmelidir.

Bugünün hukuku, yasası, şeriatı bugünün aklıyla düzenlenmek zorundadır. İçeriği, tarihin herhangi bir döneminden o günü düzenleyen yasadan bir kesit alınarak doldurulamaz. Adalet bengi zamanda durur ve her toplumun hukukuna download edilir. Bir dönemin yasası, adaletin–kavramın kendisi değil, yalnızca bir fenomeni, bir terimidir. Bu sebepten bir fenomena’yı her dönem için aslî tutmak ve toplumlara giydirmeye çalışmak kim tarafından yapılırsa yapılsın, zorbalıktır. Dikkatlice bakılırsa, orada bir çıkar ilişkisinin olduğu ve bu ilişkiye bağlı olarak bir adalet istismarının bulunduğu görülür ve gösterilebilir.  

Adalet istismarı zorbalığın ahlâkındandır. Devlet, hukuk aracılığıyla, sulh ve salâhı hâkim kılacak bir toplumsal ruhu inşa edemediği ölçüde, zorbaların sesi herkesten daha çok çıkmaya başlar. Ötekiyle yaşamanın maliyetlerini düşürmek adına, kendisi gibi olmayanlara örtülü ya da örtüsüz güç kullanımında bulunan zorbalık, bir ahlâk olarak, bu uğurda Tanrı’dan başlayarak, arz üzerinde ne varsa, taş’tan tac’a kadar her argümanı araçsallaştırır. Tehdit olarak algıladığı sanatı, bilimi, dini ve felsefeyi hızlıca tahakkümü altına alır. Kendi sözünü söylesinler, kendi bildiğini okusunlar ister. Bir ahir zaman vakanüvisi olup tarihi re-organize eder. Kendi boyasında ecdat yaratır. Kadim mitlerin yerine yeni mitler koyar. Kendi zorbalıklarını, tarihsel aktörlerin kendi zamanlarını düzenleyen eylemlerini referans göstererek meşrulaştırır. Hatta bu aktörlerin toplum nezdindeki ulvîlikleri göz önünde tutulursa, eylemlerini meşrulaştırmakla kalmaz, mutlaklaştırır. 

Bir zorbanın dilinde ve dininde feragat, aşk ve feda yoktur. O, yalnızca kendi konforu ölçüsünde biriktirmesini bilir. Onun terbiyesinde Tanrı korkudur. Korktuğu için de başkalarını korkutur. Başka bir fikrin, zevkin ve niyetin varlığından rahatsızlık duyar. Bu sebepten başkasını kendisi gibi yapabilmek, yapamadığı takdirde kapatmak, susturmak ve dahi ortadan kaldırmak için çabalar durur.

Zorbalığın meratibinde en kötüsü siyaseten yapılanıdır. Siyasi zorbalığın hükümdarlığında, ilkin “Akıl” ve “Fikir” kurum bağlar. Zorbalık yüksek bir aklı gerektirmez, hatta tehlikeli bulur. Bu sebepten akıl almak yerine akıl verir. Kendi aklına, üniversitesine müdür atar. Üniversitesinin uğraşını, ürününü, kendi altındaki koltuk kadar somut ve faydalı bulmadıkça, bilgiden, nimetten saymaz. Bilimsel, sanatsal ve felsefi çabayı bir pragmaya, faydaya indirgeyerek toplumun sağaltımını sağlayacak, onu yüceltecek argümanları halkından çalar.

Zorbalığın hükümdarlığında fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür bireyler bulmak zorlaşır. Doğduğu andan itibaren kendisinden çalınan birey, yetiştiğinde kendisinin bundan başka olamayacağına kani olur. Hatta birilerinin ikazına rağmen bilinçli bir cehaletle mevcut durumunun savunusunu yapan boş retorikleri peyderpey sıralar. Fakat bu yine de, toplum nezdinde bir problem olarak gösterilemeyebilir. Mesele, bu retoriklerini bir hakikat zannederek başkalarından da uymalarını talep etmesi, hatta buna zorlamasıdır.

Son olarak zorbalığın tahakkümünde sırasıyla bilim, felsefe, sanat ve din göçer, göç eder. Zorbalar baş olur. Zorbalığın güdümünde gelişen toplumsal alışkanlıklar ise bir toplumun kaderi olur çıkar. Farkında bile olmazsınız.

   [1] Saffet Murat TURA, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kuram Yay. Mart 2007, s. 182-183.

      [2]  Metin BOBAROĞLU, “Anadolu Aydınlanma Vakfı Toplantı Kayıtları” 1-14.

      [3]  Sigmund FREUD, Psikanaliz Üzerine, Çev: A. Avni Öneş, Say Yay. Kasım 2001, s. 101.

      [4]  Sigmund FREUD, Bir Yanılsamanın Geleceği / Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yay. s. 65-74.

      [5]  Gordon MARSHALL, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay.. s. 438.

      [6]http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cniversite