Yunus Peygamber

Sayı 53 - Ekim 2014

Meir Elhadad’ın, 28 Şubat 2012 tarihli vakıf toplantısında “Hayal ve Dil üzerine” adlı konuşması ve Kutsal Kitap içinden Yunus bölümünün açıklamaları…

 

“Bugünkü konumuz dil ve aynı zamanda imgelem ve hayal gücü: Asıl ilgilendiğim alan Sufilerin gerçekle bağlantı kurmak adına ‘dil’i nasıl ele aldıkları ve ‘dil’de ne ile ilgilendikleri. Öncelikle felsefede sözcük ya da nesne olarak algıladığımız düzeyden başlamak istiyorum.

En temelde sözcükle nesne arasındaki ilişki kurma önemlidir; örneğin kedi dediğimiz zaman, size kediyi sorsam, her birinizden aynı yanıtı almayacağımı sanıyorum. Bazısı için “kedi” demek onun kuyruğu demek olacak. Kimisi aynı sözcüğü kedinin içgüdüsü bağlantılı olarak görecek. Bazıları da kedinin sevimsiz bir şey olduğunu söyleyecek. “Kedi” için tam doğru karşılığı bulmaya çalıştıkça, herkesin kafasında kendine ait bir kedi olduğunu göreceğiz, yani aklımızda bulunan bir kedi imgesi…

Dolayısıyla, herhangi bir sözcüğü söylediğimizde, bu kedi olsun örneğin; onun gerçekten ne anlama geldiğini birisine sorduğumuz zaman devreye hayal gücü girecek. Burada en önemli terimimiz: İmgelem, yani hayal gücü…

Örneğin “Raşomon”lar: Bir tür Japon hikâyesi, bu öyle bir hikâye ki; bir hikâyeyi yedi farklı şekilde anlatmayı ele alıyor, dolayısıyla gerçekliğe dokunma çabasında bir problemimiz var. Farklı düzeylerde kurduğumuz iletişimlerde; örneğin, ailemizle arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerde, karşımızdaki dinleyen kişinin alıcı durumda olan kişinin gerçekten aklında ne olduğunu, hayalinde ne canlandırdığını anlamamız mümkün değil.

İnsanlar arası ilişkilerde de, ister duygusal problemler olsun ister politik düzeyde problemler olsun, yine bunların insanlar arasındaki iletişim probleminden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Bir şey söylerim ve aklımda bir niyetim vardır. Ve bir şey iletme niyetindeyimdir ama sizin algıladığınızı, sizin aklınızda canlanan imgenin benim söylediğim olmadığından neredeyse kesin olarak emin olabiliriz.

Size iletmek istediğim imgenin bir tanesi bile benim istediğim gibi iletilmediği takdirde arka plandaki tüm resim değişecektir. İnsanın yaşadığı şey, durumu bu…

İnsan zihninin nesne ve sözcük arasında bir bağ kurmaya çabası ve tüm dil bilim, bu konuda bize herhangi bir yanıt veremez. Bizler insanız ve ben de bir sonraki konumuz olan imgeleme ve hayal gücüne geçeceğim.

İletişim kurduğumuz zaman hayal gücünü kullanmak zorundayız. Ve aynı zamanda bilimsel olmayan fakülteleri de kullanmak zorundayız; hayal gücü, sevgi, çağırışım gibi. Tüm bu saydıklarımız tüm bu fakülteler bizim hayatımızı oluşturur. Ve her zaman bunun içinde bir miktar da tinsel bir seyahat vardır. Bir psikoloğa sorsanız, o bunun bir psişik ya da psikolojik bir seyahat olduğunu söyleyecektir. Ama bu önemli değil, onların ne dediği önemli değil, çünkü insanlar olarak biz kalplerimize; birbirimizin kalplerimize dokunmak istiyoruz. Sevdiklerimizin, ailemizin, dostlarımızın kalplerine dokunmak istiyoruz. Ve bunu bir gerçeklik yaratmak için istiyoruz, öyle ki bu bizim sevgimizi ifade etme yolumuz; kimyasal bir bileşim değil sadece.

Bunun için Kutsal Kitaptan bir metne başvurmak istiyorum; Önce bu metne bir bakalım.

Şimdi kitabın Yunus bölümünü açtık. Şimdi bunu dinlerken; özellikle metne çok dikkat etmenizi ve gerekirse hayal gücünüzü harekete geçirmek için gözlerinizi kapatmanızı isteyeceğim.

Tanrı’nın Yunus’la konuştuğunu söylediğimizde Tanrı’nın Yunus’a kalbinden konuştuğunu söylüyoruz, öyle olduğunu düşünüyoruz. Öyküde olan her şey aslında Yunus’un imge ve hayal gücünde olan şeyler. Bu önemli, çünkü Yunus bir peygamber, kendisini Tanrı’nın elçisi olarak görüyor ve dolayısıyla söylediği her şeyin doğru sözler, hak sözler olduğunu hayal ediyor. Tanrı’dan gelerek insanlara aktarıldığını düşünüyor.

Önce birinci bölümden başlayacağız, sonra ikinciye geçeceğiz:

Temelde bu bölümdeki hikâyemiz; Yunus peygamberin kırk gün içinde Nineve’ye gitmesi ile ilgili. Çünkü orada büyük problemler var. Günah işlediler, ahlâka aykırı davrandılar, dolayısıyla Rab Yunus’u oraya gönderiyor.

Sadece dinsel anlamda günahtan söz etmiyor, samimi olmamaları, birbirlerinden çalmaları gibi; aynı zamanda insan gibi davranmıyorlar ve ahlâki değerleri yok. Bu, Yunus’un Tanrı’dan aldığı mesaj. Bundan sonrası bütünüyle Yunus’un hayatında olan şeyler, onu tamamıyla kendisi yaşamış olarak anlatıyor. Başlangıçta konuştuğumuz konuya geri dönersek, sadece bir insanın hayatındaki değişikliği değil, aynı zamanda bütün insanlığın hayatında olan değişikliği de göreceğiz.

Aynı zamanda insanın bir sorumluluğu olduğuna da dikkatinizi çekmenizi isteyeceğim, başkalarına gönderdiği imgeler, aynı zamanda bunların sonuçları.

Şimdi, birinci bölümünden okumaya başlayacağız, bu sırada sizlerin de gözlerinizi kapatarak meditatif bir hâle geçmenizi isteyeceğim. Önce Türkçe sonra İbranice metinlerden okuyacağım, böylece Türkçede yerleşmiş imgelemin üzerine, yeni bir şeyler kurabilirsiniz İbrani okumada da. Ben bir cümle söylüyorum. Sen Türkçeye çevirirken dört cümle söylüyorsun.

Ve Amittay’ın oğlu Yunus’a Rabbin şu sözü geldi: Kalk, Nineve’ye, o büyük şehre git, ve ona karşı çağır; çünkü onların kötülüğü benim önüme kadar çıktı. Fakat Yunus RABBİN önünden Tarşiş’e kaçmağa kalktı; ve Yafa’ya indi, ve Tarşiş’e giden bir gemi buldu; navlununu verdi, ve RABBİN önünden uzağa, Tarşiş’e onlarla beraber gitmek için gemiye bindi.

Ve RAB denizin üzerine büyük bir yel gönderdi, denizde büyük fırtına oldu, ve gemi kırılacak gibi idi. Gemiciler korktular, her biri kendi ilâhına feryat etti; ve kendilerine hafiflik olsun diye gemide olan şeyleri denize attılar. Yunus ise, geminin dip ambarına inmişti; ve yatıp derin bir uykuya dalmıştı. [1]

Burada Rabbin Yunus’a bir görev verdiğini, ama anlamadığımız ve bilmediğimiz bir nedenle Yunus’un bu görevi yapmaktan kaçtığını ve başka bir şehre gittiğini görüyoruz. Okumuyoruz ama çok kısa bir açıklama yapacağım:

Daha sonra Yunus’u geminin en altında yerde yatarken buluyorlar. Yunus Tanrı’dan kaçtığı için bir ceza olarak gemi batmak üzere. Geminin batmak üzere olduğunu anlayınca, Yunus onlara problemin kendisi olduğunu söylüyor. “Benim yaptığım şey yüzünden siz hayatlarınızı kaybedebilirsiniz,” diyor. “Dolayısıyla beni denize atmanızı öneriyorum size.”

Mistisizm ile bağlantı kuracak olursak eğer, deniz her zaman bizim bilinçaltımızla ilişkili, dolayısıyla burada hayal gücümüzü kullanıyoruz.

Burada basit ve yüzeysel gibi görünen, deniz sözcüğünü duydunuz örneğin; bunun aslında bizim bilinçaltımıza gönderme yaptığını düşünüyoruz. Bundan sonra Yunus’u denize atarlar ve bir balina onu yutar, bunu hayal edebiliyor musunuz? En büyük ve en şaşırtıcı hayvan! Ve bu küçücük Yunus, balina tarafından yutularak onun karnına gider. Bilime göre bir balina tarafından yutulacak olursanız, bu cehennemden de kötü bir şey olacaktır. Yunus balinanın karnında, denizin dibinde 3 gün 3 gece kalır, tabii bu da sembolik, hikâyelere göre bu önemli bir rakam –üç gün üç gece–, çünkü imgelerimizin değişmesi için, kavramlarımızın değişmesi için gereken bir süreyi gösteriyor, bu süre.

Herhangi bir insan değil, fakat bir peygamber, bir Tanrı adamı olsa dahi, Tanrı’nın önünde onlar birer insandır. Şimdi sonuna kadar önce Türkçesinden okuyacağız ve sonra da İbranicesini okuyup onun yankılarını almaya çalışacağız. En son Yunus geminin ambarına inip yatıp derin bir uykuya dalmıştı.

Ve gemi reisi yaklaşıp ona dedi: Ey sen, uyuyan adam, nen var? Kalk, kendi Allah’ını çağır, belki Allah bizi anar da, helâk olmayız.

Ve herkes birbirine dedi: Gelin de kura çekelim, ve bilelim kimin yüzünden bu belâ başımıza geldi.

Ve kura çektiler, kura da Yunus’a düştü. O vakit ona dediler: Rica ederiz, bize bildir, üzerimizdeki bu belâ kimin yüzünden? Senin işin nedir? Nereden geliyorsun? Memleketin neresi? vV hangi kavimdensin? Ve onlara dedi:

Ben İbrani’yim; denizi ve karayı yaratan göklerin Allah’ı Rabden korkuyorum.

Ve o adamlar çok korkarak ona dediler:

Bu ettiğin nedir?

Çünkü Rabbin önünden kaçmakta olduğunu o adamlar biliyorlardı, çünkü onlara anlatmıştı.

Ve ona dediler: Deniz bize karşı yatışsın diye sana ne edelim?

Çünkü deniz git gide daha fırtınalı oluyordu. Ve onlara dedi:

Beni kaldırıp denize atın; deniz de size karşı yatışır; çünkü benim yüzümden bu büyük fırtınanın üzerinize geldiğini biliyorum.

Fakat o adamlar karaya dönmek için sıkı kürek çektiler; fakat yapamadılar; çünkü deniz onlara karşı gitgide daha fırtınalı oluyordu. Ve Rabbi çağırarak dediler: Ah, ya Rab, yalvarıyoruz, bu adamın canından ötürü helâk olmayalım, ve suçsuz kanı üzerimize yükleme; çünkü sen, ya Rab, sana nasıl hoş göründü ise, öyle yaptın. Ve Yunus’u kaldırıp denize attılar; ve denizin kudurması yatıştı. O zaman bu adamlar Rabden çok korktular; ve Rabbe kurban kestiler, ve adaklar adadılar.

Ve Yunus’u yutmak için Rab büyük bir balık hazırladı; ve Yunus üç gün üç gece balığın karnında kaldı.

BAP 2

Ve Yunus balığın karnından Allah’ı Rabbe dua etti. Ve dedi:

Sıkıntım içinden Rabbi çağırdım,

Ve bana cevap verdi;

Ölüler diyarının bağrından imdada çağırdım,

Ve sen benim sesimi işittin.

Çünkü beni engine, denizlerin yüreğine attın.

Ve beni seller sardı;

Hep dalgaların, ve mevcelerin üzerimden geçti.

Ve ben dedim: Senin gözlerinin önünden kovuldum;

Fakat yine senin mukaddes mabedine bakacağım.

Beni sular kuşattı, ta cana kadar;

Çevremi engin aldı;

Başıma yosunlar sarıldı,

Dağların köklerine kadar indim;

Arkamdan dünya ebediyen sürgülendi;

Fakat hayatımı çukurdan sen çıkardın, ey Allah’ım Rab.

İçimde canım bayılınca Rabbi anladım;

Ve duam sana, mukaddes mabedinin içine vardı.

Yalancı putlara saygısı olanlar,

Kendi nimetlerini bırakırlar.

Fakat ben sana şükran sesiyle kurban keseceğim;

Adamış olduğumu ödeyeceğim.

Kurtarış Rabbindir.

Ve Rab balığa söyledi: “Ve Yunus’u karaya bırakın.”

Şimdi tamamını İbranicesinden okuyacağız, farklı bir etkileşim almak adına. Ve bunun için sofistike bilimin kavramlarını hayal gücünü değiştirmek adına neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmek için birkaç cümleye bakacağız.  (İbranice okundu.)

Yunus burada, psikolojik, duygusal bir çalkantı içinde… Yunus aynı zamanda kendisinin Tanrı’ya doğrudan bağlantısını kurması gerektiğinin farkında… Yani salât, yani dua…

“Acı çektiğimde sana yalvarıyorum, çünkü ne olup bittiğini anlamıyorum. Her şey çok fazla somut ve elle dokunulabilir. Beni engine, yani denizin ta dibine fırlattın, sular sardı çevremi. Azgın dalgalar geçti üzerimden, huzurundan kovuldum dedim. Yine de göreceğim kutsal toprağını…”

Dünya hiçbir şekilde anlaşılmadığı zaman ve imgeler karmaşa ve kaos içinde iken, “Tanrı’ya yalvardım ve o bana yanıt verdi”. Yunus hissettiği gerçekliği anlatıyor burada: “Huzurundan kovuldum dedim, yine de göreceğim tapınağını.” Tanrı’ya sesleniyor; “beni kovdun, denizlerin dibine, en derinine attın”. Yani bilinçaltından söz ediyoruz. “O kadar derin ki orada ne olup bittiğini anlamıyorum.” Ve sonra diyor ki denizin dibinde dönmekte olan bir nehir var, denizin derinliklerinde nasıl bir nehir olabilir? Dolayısıyla buradaki hikâyeden hayal gücüne yükselmemiz lâzım… Nehir genellikle bize bir rehberliği anlatır. Bu nehir onu sürekli döndürüyor ve onun oryantasyonunu kaybetmesine sebep oluyor. Bu noktada bütün bu deneyimlerden geçtim, diyor. Tüm kederleri ve tüm deneyimleri yaşadım diyor, o kadar çaresiz kaldım ve acı çekti ki nefsim, Tanrım bana döndü. Bunlar çaresizliğin dip noktaları… Ama bu noktada her şeye rağmen devam edeceğini söylüyor. “Yine de senin kutsal tapınağını arayacağım,” demeye devam ediyor. Bu kutsal tapınak nedir? İnsanın kalbi kutsal tapınaktır. Burada da kalmıyor, o imgesini açıklamaya devam ediyor; çok güzel bir imge bu: “Sular boğacak gibi sardı beni, çevremi enginler sardı, yosunlar dolaştı başıma,” diyor ama, nefsimi boğacak kadar. Burada Tehom sözcüğü yani bilinçaltının derinlikleri devreye giriyor. Yosunlar denilen imgenin sufilerin başlarına sardıkları sarığı söylemek istedim. Eminim Mevlâna’nın semahı, yani dönüşüyle ve Yunus’un hikâyesi arasında bir bağlantı olduğuna inanıyorum.

Bir sonraki cümlede şöyle söylüyordu: “Soluğum kesilince seni andım ya Rab! Duam sana, kutsal tapınağına erişti.” Hayatımın en kötü deneyimi diyor burada ve o noktada Tanrı ortaya çıkıyor. Burada Taal sözünü kullanıyor Tanrı. “Gel.” Bu dünya onun için boşluk haline geldiğinde, ilişki kuracağı hiçbir şey kalmadığında, o noktada ilginç bir şey oluyor, nefsi tıpkı o sözünü ettiği nehir gibi dönmeye başlıyor ve nefsi Neşema’ya bakmaya başlıyor. Nefsimiz genellikle dışa bakar, ama Neşema ile bakmaya başladığı zaman insan Tanrı’yı anımsar.

Ve bu noktada dua etmeye başladığında duası doğrudan doğruya kutsal tapınağa, Tanrı’nın tapınağına ulaşıyor. Benim görüşümce Kutsal Kitap’ta en ilginç ayetlerden bir tanesi geliyor şimdi:

Bir fikre ya da bir zanna sahip olduğumuzda, bu fikrimizin ya da zannımızın bizim için en merkezde olduğunu ve hayatımız için en önemli şey olduğuna inanır ve onu merkezimize yerleştiririz. Ama ahiret Tanrı’nın bakışından bakmaya başlarsak, bu fikir ve bu zannımız artık hayatla ilişkili değildir. Değersiz putlara tapanlar vefasızlık etmiş olurlar. Ama aslında sahte illüzyonlara tapanlar, inayetten uzaklaşmış olurlar. Bu ne demektir? Şunu özellikle hatırlatmak istiyorum: Peygamberler bize bir işaret veriyorlar. Yunus’un o zamanda sahip olduğu her ne idiyse, bizim de şu anda sahip olduğumuz o. O zamanla bu zaman arasında hiçbir fark yok. Peygamber bize bir mesaj veriyor ve şöyle diyor: Bir zanna sahip olduğumuzu ve ona sarıldığımızı nasıl anlarız? İhlâsımıza bağlı olmadığımızı nasıl anlarız? İçinde inayet olmayan bir şey yaptığımızda anlarız bunu. İnayetle hareket etmiyorsak, o zaman zanna sahibiz demektir ve onu bırakmamız lâzımdır. Onu bırak demesi kolay, ama Yunus’un onu bırakması 3 gün 3 gecesini aldı.

Burada söylenen bence en önemli şeylerden biri; her birimizin içindeki en doğru, en hak olan şey, kendi yaşadığımız özgül deneyim. Kendi deneyimimizi yaşayacak olursak, o zaman eylemimizin inayetten gelip gelmediğini söyleyebiliriz.

İki ilkemiz var; bir tanesi genel. Genel olan şu ki, dil her zaman geneldir ve bize dış dünyadan bir şey vermeye çalışmaz ve niyeti de bu değildir. O bilgiyi bize dışardan vermeye çalışmaz, o bilgiyi bizim kendi içimizden, ihlâsımızdan çıkarmaya çalışır. Ancak o zaman bir yargıda bulunabiliriz. Ve bunda bir inayet varsa o zaman hakiki bir dünyaya dokunabiliyoruz demektir, çünkü inayettir ve biz de bu inayetin bir parçasıyız ve bu gerçekliktir. Bu kolay bir şey değil, çok önemli bir mesaj, çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, toplumsal hayatımızda her şey bir hipotezden ibaret, mutlak hakiki bir cümle yok.

Şimdi başa dönmek istiyorum tekrar; dil kendimize ve Tanrı’ya yakın olabilmek için yeterli değil. Yine sözlerimin en başına dönerek şöyle söylemek istiyorum: Dil, hayatı anlayabilmemiz için sadece bir başlangıç. Ve Tanrı’nın bize verdiği tüm yetenekleri; hayal gücünü, çağırışım gücünü, sezgiyi kullanmak durumundayız. Ve insanlarla gerekli olacak iletişim kuracak becerileri, hakiki olana dokunabilmek için, bütün bir yolculuğu kullanmamız gerekiyor. Bazen yolculuk bir “Yunus’un Yolculuğu” olabilir. Her zaman bir yolculuktan geçmek durumundayız, bu bir zaman Yunus’unki gibi zorlu bir yolculuk olabilir, kimi zaman daha kolay bir yolculuk olabilir.

Ve bunu açıklamak gerekirse, bilimselden çok sanatsal bir yol olması gerektiğini söyleyebiliriz. Şu anda aramızda bulunmayan, ilk yarıda konuşan sanatçı dostumuzun –Erol Deneç– bir alıntısını söylemek istiyorum. Sanatçının rolüyle ilgili bir yorumda bulunmuştu, içinde bulunduğumuz dünyada, sadece bir ressamdan konuşmuyorum şu anda, çünkü aslında her birimiz birer sanatçıyız, hepimiz hayal gücüne sahibiz. Hepimizin sahip olduğu imgeler, bir sanatçının sahip olduğu imgelerden daha az değerli değil. Erol Deneç’in burada çok hoş, çok güzel sanatını seyrettik hep beraber, hepimizin günlük hayatta içinden geçtiğimiz şeyleri gösteriyordu resimlerinde.

Yunus’un hikâyesini şimdi yaşadığımız dünyaya taşımak istiyorum:

Her topluluğun her ulusun bir fikri vardır. Ve bu fikir, bu ulusun sadece kültürünü, ekonomisini, sanatını değil, tüm yaşamını kapsayacak olan bir fikirdir. Herkes bu fikre yönelir, dindar olanlar bu fikri Tanrı ile bağlantı kurarak tanrısal bir açıdan ele alırlar, Ekonomistler bu fikrin ekonomi ile ilgili bir yönünü ele alırlar, yine aynı şekilde psikologlar da kendi açılarından bakacaklardır. Her kim bakacaksa, yine kendi açısından bakacaktır bu fikre. Bütün ulusu bir araya getiren bu fikirdir. Bu fikir artık geçerliliğini yitirdiği zaman kültür çöküyor demektir. O zaman bu yeni bir fikir üretme, ortaya koyma sorumluluğu kime ait olacaktır? Bireylerin sorumluluğunda, her birimizin sorumluluğunda olacaktır. Çünkü yeni fikir bu topluluk içinde yaşayan her birimizin kalbine ait olmalıdır. Topluluk yeni bir fikir üretme çabasına gelebilir bu noktada. Ama bu fikri Aristo’dan, Pisagor’dan ya da başka bir filozoftan alamaz, çünkü bu fikri tüm ulusun tüm bireyleriyle ortak bir şekilde oluşturmak zorundadır.

Bir toplulukta bunu ilk yapmak için öneriye çıkaranlar sanatçılardır.

Erol Deneç konuşmasında, bize sanatını önce Almanya’da daha sonra Türkiye’de yürütmeye çalıştığını söyledi, ama Türkiye’ye geldiği zaman kabul edilmediğini söyledi. Dolayısıyla sanatçının bu fikrini ortaya çıkarması için yeni bir yol denemesi lâzım gelecek. Başka ülkelere gidip oradaki insanlara sanatını göstermeye çalışabilirdi, fakat o kendi ülkesinde kalarak kendi insanlarına bunu göstermek istedi. Erol Deneç bize aynı zamanda ilk sergisine gitmek için giyebileceği bir kıyafeti olmadığını da söyledi. Bence bu çok varoluşsal bir durum, öyle ki insan yeni bir fikir üretebilir. Çünkü tutunabileceği materyalist bir şey yoktu, fikir gayet açıktı, çok saftı tamamıyla bu ulusa kendini açmak istedi. Kendi sanatı olan fantastik realizmi ortaya koyarak, kendisini öyle bir şekilde dile getirmek zorunda ki, politikacı ve diğer insanlar onu kabul edebilsin. O, imgelerini fantastik realistik bir yolla dile getiriyor ve bu ulusun yeni tohumlarını ortaya atıyor ve bunu sanatsal bir yolla yapıyor. Söylediği şeylerden bir tanesi, gerçek dünyanın görünmeyen bir dünya olduğuydu. Erol Deneç büyük bir efor gösteriyor, bu toplumda yeni bir gerçeklik yaratmak için çaba sarf ediyor.

Şimdi yazılı metinlerden uzaklaşarak bir şey söylemek istiyorum: Bence her birimiz hayal gücümüzle bir sanatçıyız. Ve bu hayal gücü ve imgelem bir zan değil. Hayal gücü bizim bilinçdışımızın bir ürünü, dolayısıyla bizim için görünmez dünyanın kendisi… Bunu nasıl yapıyor bilmiyoruz, rüyalar gerçekçi olmayan bir sürü şeyleri bağlıyor birbirine. Ve bazılarımızın bu rüyaları alarak ondan bir gerçeklik yaratabilme yeteneği var.

Bir başka mürşidi burada hatırlatmak istiyorum: Yusuf’un bir rüyası vardı, bunu aldı, sundu ve gerçekliğe dönüştürdü. Sufi eğitimine göre, meselâ İbn Arabi hayal gücü ile ilgili şunu söylüyor: “Hayal gücü berzahtır.” Bir köprü; öyle bir köprü ki, dokunabildiğimiz dünya ile hayatın dünyası arasında bir köprü. Ki çoğu kez bu sadece bir imgelemeye aittir, somut bir şey değildir. Ve doğru bir rehberlikle imgeler yaratabiliriz, bir sanatçı gibi imgeler yaratabiliriz, yeni ve daha iyi bir toplumun tohumlarını atabiliriz.

Teşekkür ederim.


Dipnot:

[1]  Kitab-ı Mukaddes, Yunus 1. Bab