Yok-Yer Hanım ve Mükemmel Efendi’nin Kuyruklu Yıldız Altında İzdivacı

Ütopya - 2018

İyiliğin, güzelliğin, doğruluğun arzulanması ve ona erişilememesi ironik bir durumdur. Bu ironik varoluşu Yok-Yer Hanım ve Mükemmel Efendi’nin izdivacı olarak hayal edebiliriz. Acaba bu ilişkiyi tarif edecek olsak hangi özellikleri öne çıkardı?

İsimden başlayalım öncelikle. Bilindiği gibi kadim
Yunancada ou-topos, “olmayan yer” ya da “yok yer” demektir, ou-topos harflerin cilveli
oyunu sayesinde eu-topos ile evlenir, yani “güzel yer” olarak karşımıza çıkar.
Olmayan yer ve mükemmel ilişkiden doğan ütopya bir nevi cennet tasavvurudur,
Âdem baba ile ve Havva anamızın dünyaya düşüşü de bu hikâyeye dâhildir. Belki
de bu yüzden insanoğlu ütopyalar kadar distopyalara da meraklıdır.

Çelişiktir. Toplumların homojen olmaması, insanların
farklı farklı varoluşları ve birbiriyle çatışan isteklerinin olması çelişkiyi
besler. Çünkü aynı anda herkesi mutlu etmek olası değildir.

Mekânsaldır. Genellikle bir yerdir, cennet bahçesi,
şehir, ülke ya da bir ada… Thomas More 1516’da Ütopya’yı yazarken Güney
Amerika’da bir ada hayal etmiştir. Francis Bacon tarafından kaleme alınan Yeni Atlantis ise
ideal toplumu anlatır.

Politiktir. Kimi yorumlara göre Bacon’un Yeni Atlantis
tasarımı Amerika’nın keşfinden sonraki zamanları konu edinerek yeni kıtada
İngiltere tarafından kurulacak sömürgelerin nasıl olması gerektiğini hayal
eder. Fârâbî ise idealize ettiği dünyada erdemli bir şehir düşlemiştir. İdeal
Devlet, El-Medinetü’l-Fazıla ya da Fazilet Şehri’dir. Bu şehirde insanlar yardımlaşarak
bir arada yaşamalıdır. Sağlıklı bir organizmada bütün organlar nasıl uyumlu bir
şekilde çalışıyorsa, toplum da böyle olmalıdır. Devlet yöneticileri ise,
bedenen ve ruhen sağlıklı, erdemli, öğrenmeye açık ve imanlı olmalıdır.
Campanella’ın Güneş Ülkesi adlı yapıtı ise Fârâbî’nin tam aksine hükümdarın filozof
ve laik olması gerektiğini vurgular; Campanella’nın eserinde özel mülkiyetin ve
ben olgusunun tamamen ortadan kaldırıldığı bir dünya vardır, insanların ne
kendine ait ne evleri ne de başka bir şeyleri vardır.  Aziz Augustinus’un De Civitate Dei adlı eserinde Tanrı’nın şehri ile şeytani şehir arasında
ebedi bir gerilim vardır, bu gerilim Katoliklik içindeki ütopyacılık için bir
dönüm noktasıdır. Tanrı’nın şehri, iyiliğin ve kontrol altına alınmış bir
nefsin temsili iken şeytani şehir ise kötücüllüğün, aşırılığın, dizginlenmeyen
arzuların temsilidir. Bu düalist tasarım, iyi ile kötünün ilâhi savaşı formatında
geçmişten bugüne dek varlığını korumuş, hatta Hollywood film endüstrisi başta
olmak üzere tüm edebi senaryoların vazgeçilmez izleği olmuştur.

Sistemik bir tasarımdır. Bu açıdan ütopyanın en parlak
devrinin 19. yüzyıl olması tesadüf sayılmaz. Bu dönemde yayıncılık
kolaylaşmış; kapitalist sanayileşmenin etkilerini yaşayan kentlilik bilinci
kendi antitezini üretmiştir. Pastoral ve doğal yaşama dönüş, doğa ile uyum
içinde yeni yaşam tasarımları bu tasarımların ana eksenini oluşturmuştur.
Endüstriyel şehirlerden tamamen kurtulmak ya da doğayı takip eden sistemler
üreten kentsel mekânlar yaratmak en önemli hedef haline gelmiştir. Edward
Bellamy’nin Geriye Bakmak adlı ütopyasının ardından bir ütopya furyası başlamış,
19. yüzyıl ütopya çağına dönüşmüştür. St. Simon (1760-1825), Fourier
(1772-1837) ve Owen (1771-1858) gibi büyük ütopyacıların yükselişe geçtiği bu
dönem ana amaç sosyalizmi yaşamak ve yaşatmaktır. Buna karşılık ABD’de din hâlâ
merkezi önemini korurken, İngiliz ütopyalarında dinin etkisi azalmıştır. Kadın
hakları ikinci önemli tema olmaya başlamıştır. H. G. Wells’in Zaman Makinası
ütopyalar için bir milattır. Bu eser yayımladıktan sonra, yani 1895’ten sonra,
bilimkurgu, ütopyalar için temel bir biçime dönüşmüştür.

Castoriadis’e göre[1]
Batı Avrupa’daki siyasi düşüncenin canlanması ile radikal ütopya üretimi doğru
orantılı bir şekilde artış gösterir. Bir bakıma siyasi idealler ütopyalardan
doğmuştur. Bu sayede Platon’dan Rousseau’ya kadar siyaset felsefesi geleneğinde
paideia yani eğitim felsefesi başrolü oynamıştır. Bireylerin
kendi potansiyellerinin açığa çıkarılıp her bireyin kendi iyisine ulaşma
yolunda eğitilmesi “ortak iyi” ye hizmet eden bir yol olarak görülmüştür.

Görülüyor ki yazımızın başında Yok-Yer Hanım ve Mükemmel
Bey’in izdivacı olarak adlandırdığımız ütopya, fırtınalı bir varoluş hali. Her
kültürde ve coğrafyada kendi macerasını yaşayan bir ilişki… Bu bağın en temel
direği de kurumların insan yapısı olduğu varsayımı olmalı. Çünkü kurumlar nihai
ve zorunlu yapılar değildir, olumsaldır, her şey başka türlü de olabilir. Max
Weber’in kurumlar sosyolojisinde tespit ettiği gibi insanlar belirli bir
şekilde davrandıkları için kurumlar da o davranış kalıplarına göre şekillenir.
Kurumlar toplumların ürettiği kalıpların cisimleşmiş halidir. Bu mantığa göre
kurumlar insanların yaşamlarını beslemezler, sadece düzenler, insanlar ise
kurumları besler, yaratır ve üretirler. Toplumların davranış kalıpları ve
ürettiği değerler zamanla siyasi kurumlara dönüşür.

Weberyen yaklaşımı benimsersek şunu iddia edebiliriz:
Ütopya bir ideal tiptir.[2]
Bireylere ve toplumlara kendi dönüştürücü gücünü anımsatır. İşleyişin pasif bir
üyesi olmadığını, sistemi bizzat kendisinin ürettiğini fark ettirir ve harekete
geçirir. İyinin gücü bulaşıcıdır ve cazibelidir. Dolayısıyla toplumsal yaşam
olduğundan “daha iyi” kurgulanabilir ve kurgular değişebilir. Weberyen açıdan
bakıldığında ütopyanın ulaşılmaz olması onu işlevsiz kılmaz, tam tersine ona
ulaşılamaması gerekir ki o bir kutup yıldızı misali olarak orada dursun, kılavuzluk
yapmaya devam etsin. Böylelikle insanlar her daim, kendi öznellikleri ve
tarihsel koşullar altında yeniden ve yeniden kendi yönlerini ve hedeflerini
bulsunlar…

Ezcümle, Yok-Yer Hanım ve Mükemmel Efendi’nin
birlikteliği sanıldığı kadar mutsuz ve umutsuz sayılmaz; ama huzursuz bir
ilişkidir, zira mevcut sistemden hoşnut olmayan bir ruh halidir ütopya; bununla
birlikte mükemmelin yoklukla olan ilişkisi tüketici değil, üretici bir
potansiyel barındırır. Bir huzursuzluktan doğar yaratım. Ütopya zor zamanlarda
çoğu zaman baskı ya da zulüm altında var olan toplumların birlikte dayanışarak
mücadele etme inancını besler ve bireylerin ortak hedefler geliştirmesine zemin
oluşturur. Aşağıdaki paragraf toplumsal gerçekliğin ve “halk ruhunun” nasıl
kendi geleceğini elinde tuttuğunu bize anımsatır:

Devletlerin kuvvet ve zayıflığı, milletlerin yükseliş ve gerilemesi yalnız
idare adamlarının ehliyet ve iktidarından veyahut dirayetsizliğinden ileri
gelmez. İdare adamları iyi veya kötü, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi
milletlerinin birer aynasıdır. Onlar milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar halkın
içinden doğmuştur. Bir toplum nasılsa yöneticileri de onlar gibidir. İşte
bundan dolayıdır ki öteden beri: “Her millet layık olduğu yönetime ve
yöneticilere sahip olur” denilmiştir. Milletlerin tarihini kim yaratır?
Devletin ve bütün insanlığın yaşamındaki en büyük olaylar kimler tarafından
yönetilir? Ayrı ayrı bireyler tarafından mı? Yani tek başına bazı büyük
adamlar, kahramanlar tarafından mı? Yoksa bütün yurttaşların gayreti ve halk
ruhunun gerilimi sayesinde mi?”
[3]

Yukarıdaki alıntı Gregory Petrov’un ünlü Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserindendir. Mustafa Kemal Atatürk bu eserin Türk
eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını arzu etmiştir. Kitap, Fin ulusal
kalkınmasının ana dinamiklerini yansıtır ve düşünür J.V. Snellman’ın fikriyatından
alınan ilhamla eğitim ve sivil toplumun öneminin altını çizer. Bilindiği gibi
Snellman bir öğretmen olarak Finlandiya’nın çeşitli köylerini gezmiş, oradaki
öğretmenleri eğiterek tüm halkı eğitmeyi amaçlamış, her köye okul ve kütüphane
yaptırmıştır.

AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Finlandiyalı
bürokrat Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı “Türkiye’nin AB’ye
girişinde Finlandiya’nın rolü” konuşmasının neredeyse tamamını Beyaz Zambaklar Ülkesindeki kahramanlara ayırmış ve şöyle demiştir: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli
benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak
istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e
kadar geri gider.” [4]

Yukarıdaki örnekte Oli Rehn’in “siyasi mitoloji” terimini
kullanması dikkat çekicidir. Mitolojinin salt edebi zevk veren hikâyeler olarak
değil, topluma yön verici, canlı örneklerin ve ideallerin tarifi olduğunu
düşünürsek siyasi mitolojinin bir topluma yön ve duygudaşlık veren ütopyalardan
beslendiğini düşünebiliriz. Özellikle savaşlarla yakılmış yıkılmış ülkelerde yılgın,
yorgun yoksul halkların kendilerini yeniden uyandırmaları böylesi ideallerle
mümkündür. Böyle düşününce yukarıda çelişik, mekânsal, politik, sistemik
özellikleriyle ele aldığımız ütopya’ya bir de mitolojik olma halini
eklemeliyiz.

Yok-Yer Hanım ile Mükemmel Efendi yıldızlar altında,
hayal ile gerçek arasında bir salıncağa oturmuşlar sanki. İkisi arasında mekik
dokurken yerlerinde saymıyorlar, bir hayale bir de gerçekliğe göz kırpmaktalar…


Dipnotlar:

[1] Cornelius Castoriadis,”Power, Politics, Autonomy”,
Philosophy, Politics, Autonomy:
Essays in Political Philosophy
(New York: Oxford Univerity Press) 1991, ss. 161-162.

[2] Weber’in ideal tip metodolojisi için şunlar dikkate alınmalıdır: İdeal tipler soyut ve kavramsal
niteliğe sahip karakteristikler ile mevcut somut olgunun karşılaştırmasını
yaparak, benzerlikler saptanmakta ve farklılıkların nedenleri araştırılmaktadır.
Weber, ideal tip kavramı ile pozitivist yaklaşımın eleştirisini de yapmaktadır.
Çünkü pozitivizm bir olguyu tanımlarken onun en yaygın ve görünür özelliklerini
tutarlı bir bütün içinde tanımlamaktadır. Oysa Weber’e göre, ideal tipler birleştirici ve
bütünleştirici özelliklerin aksine, bireyselleştirici ve özgülleştirici
özellikleri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Örneğin, “ekonomik düzen”, “siyasal
rejim”, “aile”, “sendika”, “dernek”, “ordu”, “devlet” gibi ilişki ve kurumların
ideal tipleri oluşturulurken insanların öznel bilinçlerinde bunları nasıl
tasarladıkları, nasıl algıladıklarından başlanacak ve oluşturulacak ideal tipte
bireyselleştirici ve özgülleştirici özellikler önem kazanacaktır (Tolan, 1996,
s.38-39; Özlem, 2001, s.170; Coser, 2008, s.206- 207).

[3] Gregory S. Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde, 1923

[4] Bkz. Erdal Şafak, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/safak/2005/10/02/ab_de_bir_ataturk_hayrani (Erişim tarihi 28.08.2018 )