Yitik Kimlik Korkusu: Kaygı

Kaygı - Kış 2016

“Ve Musa Allah’a dedi: “İşte, ben İsrailoğullarına geldiğim zaman, onlara: Atalarımızın Allah’ı beni size gönderdi, dersem, ve onlar bana: “Onun ismi nedir? Derlerse, onlara ne diyeyim? Ve Allah Musa’ya dedi; “BEN, BEN OLANIM; Ve dedi: İsrailoğullarına böyle diyeceksin: “Beni size BEN’İM gönderdi.”Kitâb-ı Mukaddes, Çıkış 3:13-14

Felsefe, bir tavır alış; “doğru” üzerine bir hak ediştir. Farklı felsefeler, farklı hayat kültürlerine denk düşer. Modern ise temelde felsefesizdir; onu medyatik dünyasında felsefenin ana düsturları olan “iyi”nin, “doğru”nun ve “güzel”in yerini hayalin büyüsü almıştır; bir gün birinin aklına gelen, yarın hiç keşfedilmemiş büyülü bir gerçek olarak sunulabilir. Felsefesiz bir dünyada hep tartışma vardır ama asla doğru yoktur. Aslolan değişimdir; bugün “doğru” denilenden pekâlâ yarın vazgeçilebilir; inançlar bile modaya tabiidir. Söylenenlerin hangisi doğru? Bu soruya sağlıklı bir cevap üretme şansımız yok. Yine de hemen pes etmeyelim, biraz gayret gösterelim.

Felsefesiz dünyanın sonu gelmeyen tartışmaları, insanların enerjisini tüketiyor, bitkin düşürüyor ama bu herc-ü mercde bir tek medyatik düşünce dimdik ayakta kalmayı becerebiliyor! Varlıkla birlikte “hakikat” de gündem dışına itiliyor, gündem dışına itilmese bile spritüel alanlara, “garip ama gerçek”lere, “sırlar dünyası”na tıkıştırılıyor. İnsan varoluşu, her şeye rağmen medyatik dünyanın içselleştiremediği ontolojik niteliklere sahip kalmayı sürdürüyor.

Modernliği insanlığın kendinden önceki kültürünü yok etmeye çalışan bir “barbarlık” dönemi olarak niteleyen “Modernliğin Eleştirisi”nde A.Touraine, medyanın gücünü anlattığı son bölümünü, “Dünyanın hâlâ birileri tarafından kurtarılması mümkün mü?” diye umutsuz ve kaygılı bir serzenişle bitiriyor.

Ben umutsuzlardan değilim ama kaygılıyım.

Umutsuzlardan değilim çünkü insana lütfedilen aşka ve insan ruhuna konan etik anlayışa güveniyorum. Bu nedenle yaşananlardaki olumsuzlukları gördükleri halde umutsuz olanların hiç değilse “Bilenler konuşmaz” düsturuna sığınıp susmaları lazım geldiğini, medya ve modernlik aleyhine gösterdikleri çabaların bile umut için bir veri olduğunu düşünüyorum.

Her kültür, yaşayanlarının belli bir ömür sürebilmeleri, varoluşlarını gerçekleştirebilmeleri ve kendilerini açabilmeleri için fırsatlar ve engeller taşır. Enformasyon çağı da insanlık usunun tarihinin bütün çağları gibi, olumsuzluklarla dolu. Bugün yaşadığımız medyatik kültürün suni niteliği, ondan türeyen olumsuzluklara kaynaklık ediyor. Lakin modernlik eleştirisi, insanlığın nasıl yeni yollar bulabileceğine değil de eskiden ne kadar da iyi olduğumuza saplanıp kalırsa, tüm haklılığına karşın umudun aleyhine bir rol üstlenmek durumundadır.

Özlemek, insani bir haslettir, gelecek kadar geçmiş de bizi kendisine çeker, hayaller kadar hatıralar da önemlidir ama yaşanan uygarlığın kötülüklerini mazeret gösterip geçmişin buradan bakıldığında durgun görülen sularına demirlemeyi savunmak, en azından insanın umuduna (ütopya/ahiret/gelecek) saygı duymamak demektir. Medyatik dünyaya yönelik eleştiriler, kendilerini eleştiriyle sınırlandırmak veya çözümler üretmek yerine, tipografi çağına[1] geri dönüşü savunmakta veya bunun imkânsızlığını bildiklerinden yalnızca yitirilenin ardından matem tutmaktadırlar; niyetleri tüm insanlığı Gogol’un ‘Ölüler Evi’nin yasçılarına dönüştürmektir.

İnsan, özlemin olduğu kadar umudun; hatıranın olduğu kadar hayalin taşıyıcısıdır.

İlişkiler tarihinin “güç”le ilgili, güç isteminden kaynaklanan hırs, açgözlülük ve tamahkârlık aşkın da ahlâkın da en büyük düşmanı. Buna ilk nüfuz eden entelektüel F. Nietzsche, bırakalım hukuku, ahlâkın ve bilimin kökenlerinde bile bu acımasız güç mücadelesini vicdanında görüyor.

Nietzsche’nin her insanî etkinlikte güç isteminden bir parça görmesi ne kadar doğrudur bilmiyorum ama ben güçle ilişkimizi onun kadar ileri götürme taraftarı değilim. Her isteğimiz, her dileğimiz, her hevesimiz güç istemiyle dolu değil. İnsanın adanan, kendisini başkaları için feda eden, kendi bireysel çıkarlarını genelin çıkarları için küçülten, yok sayan bir yanı da var ve üstelik hiç de Nietzsche’nin sandığı gibi üst-insan olmaya güç yetiremediğinden ortaya çıkmıyor bu özellik. Nietzsche kadar olmasa bile güç isteminin insanın müthiş güçlü bir dürtüsü olduğunu görüyorum. Kimisi iktidarda (Firavun), kimisi parada ve servette (Karun), kimisi fiziksel ve cinsel kuvvette (Haman), kimisi kılıçta ve silahta (belam), kimisi etrafında sadakat bildirenlerin sayısında somutlaşan ve öne çıkan bir biçimde güç talep ediyor; “Güç bendeee!”diye bağırmak, en güçlü tahtına geçip kurtulmak istiyor. Günümüzde ise güç istemi kendisini tüm bunların yanı sıra bir de bilgiye sahip olma alanında gösteriyor. Galiba o yüzden medyatik dünyanın insan topluluğuna “bilgi toplumu” diyorlar.

Nietzsche, modernliğin şafağında bilginin iktidar demek olduğunu görmüş ve ilan etmişti, Bugün yaşananlara bakıp geleceği sezme gücü nedeniyle ne kadar övünse yeridir. Ama yine de tamamen haklı olamaz, zira bilgi yalnızca iktidar aracı değildir; pekâlâ “bilme”, nefsi olgunlaştırmanın bir yolu, fedâkârane bir hizmet biçimi de olabilir. İnsan, bilgisini birbirine bütünüyle zıt iki amaçtan birine yönelik olarak kullanabilir. Bilgi, despotik bir hırsla yalnızca iktidara yönelik olarak kullanılabileceği gibi, bilgece bir tutumla, kendisini hakikate ulaştırmak, başkalarına çıkar gözetmeden faydalı olmak amacına da yöneltilebilir. Bilginin bu kullanım biçimleri, onun toplum yaşamındaki yerine göre çok değişik biçimler gösterebilir.

Geleneksel dünyada usta-çırak ilişkisi temel bilgi biçimlerinden biriydi ve yapısı gereği suiistimalleri denetleyen, tutarlı bir iç mantığa sahipti. Hz. Âlî’nin; “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” demesi gibi ama hiçbir talebe, hocasının kölesi olmazdı. Önemli olan, “Kendini bilme”nin, nefs bilgisinin değerini gösterebilmekti. Nietzsche’nin ardılı olan M. Foucault, tüm emeğini modernliğin tüm kurum ve ilişkilerindeki güç boyutunu bir arkeolojiye girişerek göstermeye[2], bilgi sayesinde “öteki” ile ilişkinin nasıl bir egemenlik ilişkisine dönüştüğünü kanıtlamaya harcadı. Gücü elinde bulunduran yönetici, her yeri görmek, bilmek ister. Bu olgu, modern zamanlarda bilgi-iktidar ilişkisinin tipik bir sembolüdür.[3]

“Ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi; ve adam yaşıyan can oldu.Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti; ve yaptığı adamı oraya koydu. Ve Rab Allah görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı, ve bahçenin ortasında HAYAT AĞACInı, ve İYİLİK ve KÖTÜLÜĞÜ BİLME AĞACInı yerden bitirdi… Ve Rab Allah adamı aldı, baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. Ve Rab Allah adama emredip dedi: “Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; Fakat İYİLİK ve KÖTÜLÜĞÜ BİLME AĞACIndan yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin gün mutlaka ölürsün.

-KM, Tekvin 2:7-17

“Ve Rab Allah’ın yaptığı bütün kır hayvanlarının en hilekârı olan Yılandı.Ve kadına dedi: Gerçek, Allah: “Bahçenin hiçbir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi?” Ve kadın yılana dedi: “Bahçenin ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz; fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvesi hakkında Allah: “Ondan yemeyin, ve ona dokunmayın ki, ölmeyesiniz,” dedi. Ve yılan kadına dedi: “Katiyen ölmezsiniz; çünkü Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, O VAKİT GÖZLERİNİZ AÇILACAK, ve İYİYİ ve KÖTÜYÜ BİLEREK ALLAH GİBİ OLACAKSINIZ. Ve kadın gördü ki, ağaç yemek için iyi, ve gözlere hoş, ve anlayışlı kılmak için arzu olunur bir ağaçtı; ve onun meyvesinden aldı, ve yedi; ve kendisi ile beraber kocasına da verdi, o da yedi…. -KM, Tekvin 3:1-6

Ve Rab Allah adama seslenip ona dedi: “Neredesin?” ve o dedi: “Senin sesini bahçede işittim, ve korktum, çünkü ben çıplaktım, ve gizlendim. Ve dedi: “Çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme, diye emrettiğim ağaçtan yedin mi? ve adam dedi: “Yanıma verdiğin kadın o ağaçtan bana verdi, ve yedim.” ve Rab Allah kadına dedi: “Bu yaptığın nedir?” ve kadın dedi: “Yılan beni aldattı, ve yedim. Ve Rab Allah yılana dedi: “Bunu yaptığın için, bütün sığırlardan, ve bütün kır hayvanlarından daha lanetlisin karnın üzerinde yürüyeceksin, ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin, ve seninle kadın arasına, ve senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım, o senin başına saldıracak (Alfa), ve sen onun topuğuna saldıracaksın (Omega). -KM, Tekvin 3:9-15

Ve Rab Allah dedi: “İşte, adam İYİYİ ve KÖTÜYÜ BİLMEKTE bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve HAYAT AĞACIndan almasın, ve yemesin ve ebediyen yaşamasın diye -böylece Rab Allah onu Aden bahçesinden, kendisinin içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı. ve adamı kovdu; ve HAYAT AĞACInın yolunu korumak için Aden bahçesinin şarkına Kerubileri (irade) ve her tarafa dönen kılıcın alevini (zekâ) koydu.” -KM, Tekvin 3:22-24

Günümüzde insanlık, bilgiyle olan ilişkisi dolayısıyla, iki temel soruyla karşı karşıyadır: Bu sorulardan birincisi, “Dünya köyü”nün tamamı için geçerlidir: “Bilgiye ulaşmanın neredeyse sorun olmaktan çıktığı, bilgi hiyerarşisinin ortadan kalktığı günümüzün medyatik dünyasında bilginin kullanılışı ve insan ilişkileri, bundan sonra nasıl bir biçim alacaktır? Bu muhtemel biçimlerin olumsuz olanları üzerinde insanlığın müdahil olma şansı var mıdır?” Cevaplanması gereken en acil sorulardan biri budur. “Psikolojik rahatsızlığı nedeniyle sürekli kendisine kötülük yapılacağını düşünen birisi, her yerinden tehlike(!) fışkıran sibernetik bir dünyada kendini koruyabilmek için internetteki bir web cemaatine sığınabilecek midir?… Kendisinde olağanüstü güçler gören, neşesinden yerinde duramayan, manik bir atak geçiren kimse, bilişim ağlarına nasıl mesajlar yollayacak, dahası ondan mesaj alanlar, bu mesajdaki psikopatalojiyi nasıl ayırt edeceklerdir?… Acaba insanlar gerçek, yüz yüze iletişimde bile binlerce iletişim kazaları yapıyorlarsa, internetin yüz yüze iletişimden yoksun hayali dünyası, bir süre sonra psikolojik hastalıkların da yayılabilmesi, hastalıklı algı ve düşünce sistemlerinin taraftar bulabilmesi için uygun bir vasat sağlamaz mı?” [4]Böyle birçok soru kafamı meşgul edip duruyor.

Kafamın içinde bunlar gibi yüzlerce soru, bazen birbirleriyle bazen zihnimle dans ediyor. Post-modern bilginin farklı gelişmişlik düzeyine sahip olan kültürlerde nasıl yaşanacağıyla ilgili şu soru ortaya çıkmaktadır: “Bilişim teknolojilerindeki yenilikler, farklı kültür ve gelişme düzeyine sahip toplumlarda, bugünden hesap edilemeyen çok değişik sonuçlara yol açmayacak mıdır?”

Denilebilir ki otomobil, modern mekanik sanayii toplumu için en uygun metafordur. Otomobil, zenginliği, hızı, başarıyı, özgürlüğü, kendini saygıyı simgelemekte; modernliğin temel amacı olan bireysellik ve özerklik için paha biçilmez bir değer taşımaktadır. Fakat otomobilin temsil ettiği mekanik teknolojilerin kusuru, modernliğin “Kendini gerçekleştirme etik”ini ancak daha ziyade erkeklere, üst-sınıflara ve zengin ülkelere kadar ulaştırabilmiş olmasıdır. Oysa şimdi modernliğin post-modern denilen zamanlarında toplumda bilgisayarın simgelediği bilişim teknolojileri, kadın-erkek, zengin-yoksul herkese, birçok kanaldan “Ne olabilirsen onu ol” mesajını vermektedir. Herkes, ulaşabildiği her imajı kimliğine katmaya, “Ben kimim?” sorusuna farklı bir cevap verebilmek için, kendine özgü bir imaj algısı oluşturmaya çalışmaktadır. Bilgisayarın simgelediği post-modern teknoloji, otomobilin simgelediği modern teknolojinin bir devamıdır ama aynı zamanda, kültürel etkiler açısından ondan radikal bir kopuşu temsil etmektedir. Post-modern teknolojinin kültürel etkisi nedeniyle, modernliğin bireysellik ve özerklik idealleri ağır yaralar almaktadır; artık bireysel olan ile kamusal olan, zihinsel olan ile çevresel olan iç içe geçmiş durumdadır. Her bir insan, kendisi ve diğerleri için farklı programlanmış bir bilgisayar ekranı gibidir; diğer ekranların işletim ağına (network) mesaj aktarmaya uğraşmaktadır. “Ben kimim?” sorusuna verilecek bu kadar çok cevap olması, aynı zamanda kimlikle ilgili bir kriz olduğuna işaret etmektedir. Kriz içindeki kimliklerden müteşekkil, ortak bir davranışsal değer üretemeyen toplumsal yapı, ahlaki bir krizin sinyallerini vermektedir. Post-modern durum, geri kalmış ülke insanını fanatizm kültürüne mahkûm etmektedir. Milliyetçilik olmadık şekilde keskinleşmekte, inançlar olmadık şekilde siyasallaşmaktadır. “Bu ülkelerin zaten en azından iki yüzyıldan beri hüzne bulanmış olan duygu tarihi de fanatikleşerek onulmaz aşklara saplanmakta, ancak bizdeki arabesk benzeri bir duygulanma biçimiyle kısmen ferahlayabilmektedir”.[5] İnsanlar, yaptıklarının doğruluğundan emin değillerdir; günahlarının ne olduğunu, nerede hata yaptıklarını da bilmemekte ve “Allah’ım, neydi günahım?” (Kayahan-Şarkıcı/Kompozitör) diye sormaktadırlar.

“Bilgi çağına ulaşmak” sloganını dillerine pelesenk edenler de biraz durup düşünmelidirler. Bilginin, gücün yeni temerküz alanı olarak karşımıza çıktığı böyle bir dünyanın kadın-erkek ilişkilerine, aşka ve ahlâka yansımaları nedir acaba? Mutlaka bu girdaptan bir çıkış yolu olmalı! Sadece bizim için değil, tüm insanlık için, şu an büyük değişikliklerle altüst olan medyatik dünyada, duygular ve değerler yeniden esnek ve ahenkli bir birlikteliğe kavuşmalı! Aşk ve ahlâk vuslatı gerçekleşmeli. Bunun için bilginin iktidar demek olduğu mottosuyla yetinmemeli, bilginin bilgeliğe, aşka ve ahlâka da kapı aralayabileceğini göstermeye çalışmalıyız; insanlığın gerçek bir işbirliği ve dayanışma yollarının neler olabileceği üzerinde zihinsel ve fiziksel emek sarf etmeliyiz.

“Ve kadın gördü ki, ağaç yemek için iyi, ve gözlere hoş, ve anlayışlı kılmak için arzu olunur bir ağaçtı; ve onun meyvesinden aldı, ve yedi; ve kendisi ile beraber kocasına da verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı, ve kendilerinin çıplak olduklarını bildiler; ve incir yapraklarını dikip kendilerine önlükler yaptılar”… -KM, Tekvin 3:6-7

Mahremiyet yaşantılarının inanılmaz bir dönüşüm geçirmesinin haricinde medyatik dünyanın ruhlarımızı taciz ettiği hallerden biri de sürekli emniyetsizlik, güvensizlik hissiyle yaşamak, hiçbir vakit şüphe ve kaygı girdabından kurtulamamaktır. “Yaşamımız 20.yüzyılın o büyük iki ana temasının egemenliği altında: Seks ve Paranoya…”.[6] ikisi de öteki’yle dolayısıyla aşk ve ahlâkla çok yakından ilgili. “Aşk, cinsel bir tatmine dönüştüğünde; şüphe ise güven duygusunu ortadan kaldırdığında geriye insanlık adına pek de olumlu bir şey kalmayacaktır”.[7]

Bu yüzden aşk ve ilişkiler konusunun yanı sıra, biteviye şüpheye sürükleniş halini nasıl aşacağımız üzerinde de durmalı, şüpheyle koyun koyuna olmasa bile “barışık” yaşamanın sağlıklı bir yolu olup olmadığı konusuna da kafa yormalıyız.

Başarısız bir ilişki genellikle başarısız bir iletişim demektir. Âşıklar güvensizlik hissettiklerinde, yapıcı olamayan şekilde davranma eğilimi gösterirler, ya hoşa gitmeye çalışırlar, ya denetimi almaya çalışırlar, hatta fiziksel olarak kavga ettikleri de olur. Güvensizlik bir kez işin içine karıştığında, serinkanlı, aklıselim ve sakin davranmak imkânsız olur. Akıntıya kapılan ilişkinin dümensiz, dayanaksız sandalı, birçok ilişkinin batma tehlikesi geçirdiği, iki kaya arasında yalpalar durur: Tam boyun eğme ve tam iktidar; uysalca rıza gösterme ve küstah fetih; kendi özerkliğinin ortadan kaldırma ve partnerinkini zapt etme. “İki farklı sapma” beklenir: biri, “İnsanın aylaklığından, insanlardan korkusundan veya rahat ilişkilere eğiliminden dolayı sorunlardan daima kaçarak, karşısındakini memnun etmekten ibaret ilişki tarzıdır”. Diğeri, “Ötekini değiştirme irademize bağlıdır. Şeylerin ve insanların nasıl olması gerektiğine dair kesin görüşlerimiz vardır. Bu tür görüşler kavrayış bakımından kusurludur, çünkü görüşler ne kadar kesin olursa, bizim de değişmesi gereken kişileri fazlasıyla kavramaktan rahatsız olmamamız o kadar icap eder”.[8]

Sorun bu iki sapmanın genel olarak aşktan doğmasıdır: Birincisi, benim huzur ve rahatlık arzumun sonucudur (konform). Ama aynı zamanda – ki çoğu zaman da durum budur – benim ötekine olan sevgi dolu saygımın ürünü de olabilir: Seni seviyorum ve dolayısıyla tercihinin makullüğüne dair kaygılarım ne olursa olsun, seni olduğun gibi, olmak istediğin gibi bırakıyorum.[9] İnadının sana yapabileceği her türlü kötülüğe rağmen, özgürlüğün ile aşkım arasında tercih yapmak zorunda kalmandan korkarak, sana karşı çıkmaya cesaret edemiyorum. Ne olursa olsun, onaylayacağıma güvenebilirsin…[10]

Ve aşk ancak sahiplenici olabileceğinden, benim sevgi dolu cömertliğim umutla hareket etmektedir: Bu boş çek benim aşkımın bir hediyesidir. Benim aşkım senin aradığın ve aramasan bile ihtiyaç duyduğun huzurlu limandır. Artık dinlenebilirsin, arayışın sona erdi…

İşte, aşkın sahipleniciliği faaliyettedir; ama kendine hâkim olarak gelişmeye çalışan bir sahipleniştir.[11]

İkinci sapma, aşkın sahipleniciliğinin özgürce zincirinden boşanmış halinden kaynaklanır.[12]

Aşk, çok sayıda özelliğinden biri – ayrılık koşulunun da başat olduğu- yalnızlık olan insan bireyselliğine duyulan şükrana/lanete verilen palyatif cevaplardan biridir (Erich Fromm’un Sevme Sanatı’nda belirttiği gibi, her yaştan ve her kültürden insan aynı sorunla karşılaşır: Ayrılıkla nasıl başa çıkılır, birlik nasıl kurulur, kişi kendi bireysel yaşamını nasıl aşar ve “uyuma” nasıl varır?). Bütün aşklar insan-yiyici bir açlık çekerler. Bütün âşıklar kendilerini sevdikleri varlıktan ayıran sıkıcı ve sinirlendirici başkalığı boğmak, kökünü kazımak ve ayıklamak isterler; aşığın en dehşet verici kaygısı ayrılıktır ve birçok âşık kesin vedaların hayaletini uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Sevilen varlığı aşığın ayrılmaz bir parçası yapmak buna erişmenin en iyi yolu değil midir? Ben nereye gitsem sen de geleceksin; ben ne yaparsam sen de yapacaksın; ben kabul edersem sen de kabul edeceksin; ben reddersem sen de reddeceksin. Sen eğer benim yapışık ikizim değilsen ve olmazsan, klonum ol![13] Bu ikinci sapmanın bir başka kökü vardır: Aşığın sevdiğine olan hayranlığı. Kimi zaman sevilen varlığa tapınmayı kendine tapınmaktan ayırt etmek güçtür. Aynadaki yansısında, dahası zahmetle rötuşlanmış, gurur okşayan bir portrede kendi belirsiz meziyetlerini görme umuduyla yanıp tutuşan, engin ama güvende olmayan bir benliğin izini sürebiliriz. Benim biricik değerlerimden birazının benim seçtiğim kişiye geçmiş olduğu doğru değil midir (hükümran bilgeliğimi ve irademi uygulayanın ben, yalnızca ben olduğunu unutmayın); anonim ve sıradan kalabalığın içinden onu benim eşim (yalnızca benim) yapmak için seçtiğim doğru değil midir? Benim kaynayan ruhum, seçtiğim insanın göz kamaştırıcı parlaklığı içinde capcanlı yansısını bulur. O benim zaferime eklenir, onu onaylar ve destekler; nereye giderse gitsin, benim zaferimin haberini ve kanıtlarını götürür.

Ama bundan bu kadar emin olabilir miyim?

Kuşkusuz ki bir daha söz edildiğini işitmeme umuduyla karanlık bir zindana kapatmış olduğum düşünülmeyen şeyler zindanda tıkırdamasaydı, emin olurdum. Huzursuzluk, kaygı; erdemin kusurlu, zaferin sahte olduğuna dair endişe… Mevcut ben ile bugüne dek başaramasa da yüzeye çıkmayı hep talep etmiş gerçek ben arasındaki mesafe pazarlık yapamaya kalıyor ve bu pazarlık da çok zor bir iş.

Bu bitmek bilmez çaba aynı zamanda aşk işidir. Aşk yaratıcı enerji doludur; bu enerji süreğen bir yıkım krizi veya dalgası içinde defalarca serbest kalır.

Bu süreçte, sevilen varlık tuvale dönüşmüştür. Tuval tercihen bomboştur (H. Balzac’ın ‘Bilinmeyen Şahaser’ eserini hatırlayalım). Doğal renkleri, ressamın portresiyle uyuşmazlık etmesin (ya da portreyi bozmasın) diye soldurulmuştur. Ressam tuvalin, orada, dipte, resmin tabakaları altında ne hissettiğinden kaygılanmak zorunda değildir. Kâğıttan veya ketenden gerçek tuvaller bildirimde bulunmaz. İnsan tuvaller ise, durum elverdiğinde, bulunur.

Akıp giden zaman, soruyu soran ile cevap verenin, cevabın geldiği anda, saatin ayarlandığı vakitteki varlıklar olarak, yani soruyu soran ile soru sorulan varlıklar olarak kalmalarını sağlayacak kadar kısa değildir asla. Değişimin ne kadar derin olduğunu ise asla bilemeyiz. Soruyu sormak, cevap beklemek, soru sorulmak cevap bulmaya çabalamak; değişimi yaratan budur.

Franz Kafka Tanrı’dan iki kez ayrı olduğumuzu ileri sürmüştü.[14] Bilgi Ağacı’nın meyvesini tattıktan sonra O’ndan ayrıldık; Yaşam Ağacı’ndan tatmamış olmamız ise O’nu bizden ayırıyor. O (içinde bütün varlıkların ve edimlerinin birbirine sarıldığı sonsuzluk; olabilecek her şey, olan her şey, ayrıca meydana gelebilecek her şeydir), bize kapalıdır; gizli kalmalıdır –her türlü kavrayışın sonsuza dek ötesindedir ama bunu biliyoruz- ve bu bilgi her türlü dinginliği bizden men ediyor. Babil Kulesi’nin başarısız kalmış inşasından bu yana, denemekten, yanılmaktan, yenilmekten ve yeniden denemekten kendimizi alıkoyamayız.

Peki, neyi deneyeceğiz?

Bu ayrılığı inkâr etmeyi mi, Yaşam Ağacı’nın meyvelerine olan hakkın reddini inkâr etmeyi mi? Denemeye devam etmek ve yenilgiye uğramak “İnsanca, pek insanca”dır. (Nietzsche).

Peki, neye hazır olunacak?

Bu “öteki” “her zaman için gayet tanımlı bir kişidir” ve “herkes” gibi yalnızca kulakları değil, ağzı da vardır.[15]

Aşkın yaptığı tam da budur: Bir başkasını “herkes”ten söküp alır ve böylelikle “gayet tanımlı kişi” olarak “bir” başkasını yeniden şekillendirir; dinlenecek bir ağzı olan, bir şeyin meydana gelebilmesi için sohbet edilecek biri.

Bu “bir şey” ne olmalıdır?

Aşk, cevabı ertelemek veya soru sormaktan kaçınmak anlamına gelir. Bir başkasını tanımlı kişiye dönüştürmek, geleceği tanımsız kılmak anlamına gelir. Geleceğin tanımsızlığına razı olmak anlamına gelir. Yaşanmış bir yaşama, insanlara bırakılan tek alan üzerinde bunu yapmak anlamına gelir: Eylemlerinin sonluluğu ile hedef ve sonuçlarının sonsuzluğu arasında uzanan boşluk üzerinde. Aşk, cinsel bir tatmine dönüştüğünde; şüphe ise güven duygusunu ortadan kaldırdığında geriye insanlık adına pek de olumlu bir şey kalmayacaktır. Bu yüzden aşk ve ilişkiler konusunun yanı sıra, biteviye şüpheye sürükleniş halini nasıl aşacağımız üzerinde de durmalı, şüpheyle koyun koyuna olmasa bile “barışık” yaşamanın sağlıklı bir yolu olup olmadığı konusuna da kafa yormalıyız.

Zihnimiz, varlıklarımızı hayat gailesinde ayakta tutabilmek için, en doğruyu bildiğini ve en doğruyu yaptığını sanarak gerçekliğe ayarlanmak zorunda. Bu yüzden tıpkı duygularımız gibi zihnimiz de gerçekliğin biteviye değişimine ayak uydurabilmek için bir o yana bir bu yana dalgalanıyor. Bu dalgalanmayı tek bir insanın zihninde de, tüm düşünce tarihinde de gözlemek mümkün. Zihinlerimizdeki dalgalanmanın bileşenleri, üç kola ayrılarak incelenebilir:

  • Zihinlerimizin birinci dalgalanma hattı, rasyonel, makul, bilinçli olan ile irrasyonel, mantıksız ve bilinçdışı olan arasındaki salınımdır. Rasyonel olanı tanımlayan en uygun kavramı, Umberto Eco’dan ödünç alıp ona modus diyebiliriz. Modus, ılımlı, ölçülü ve makul olma ile bağlantılıdır. Ilımlı, ölçülü ve makul olmak ancak bir modus içinde, yani belirli sınırların ve ölçünün içinde olma anlamına gelir. Bir modus içerisinde hareket eden yanıyla insan zihninin rasyonelliği, mantık ilkelerine göre temellenmekte; bizi her zaman dünyanın fiziksel bir düzeni bulunduğuna tam olarak ikna edemese bile, bir toplum sözleşmesine zemin hazırlamaktadır.

Bir de modus’un karşıtı, aperion (sonsuzluk) vardır ki insanlar aynı ölçüde ve hatta çoğu zaman daha da fazla onun cazibesine kapılırlar. Sonsuzluk, modus’u olmayan, bir norma sığmayan, sürekli değişen demektir (Levinas, Zaman ve Öteki). Yunan mitolojisinde sürekli başkalaşım Hermes tarafından simgelenir. Hermes, uçucu ve iki anlamlıdır; hem tüm sanatların hem de hırsızların tanrısıdır; aynı zamanda hem genç hem de yaşlıdır. Hermes mitinde mantık ilkeleri yadsınmakta; sonra, öncenin önünde gelebilmekte; uzamsal sınırlar ortadan kalkmakta, aynı anda farklı kılıklarda, farklı yerlerde bulunmak mümkün olmaktadır.[16]

Rasyonel olan zihin etkinliğinin Yunan ve Latin uygarlıklarındaki kökleri kolayca gösterilebilir ve buna dayanarak “Batılı” nitelemesi yapılabilir, yapılmaktadır da. Yine aynı şekilde “gizemcilik” diye nitelenebilecek hermetik düşünce de tarihsel ve yapısal olarak insanlığın Doğulu mirasına gönderilebilir. Ama böyle yapmakla gerçeklik örtülmüş, klasik rasyonalizmin Yunan ve Latin mirasının hakikati aramada tek başına yeterli olmadığı unutulmuş olur. Oysa Hermes’in, her alanda bilgili ve eksiksiz bir insan üretimi için çabalayan enkyleios paideia’nın, yani genel eğitim kavramının egemen olduğu bir sırada ilgi odağı haline geldiği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Ortaçağ skolastik-Hıristiyan rasyonalizminin boğucu bir biçimde modus ponens (önermeler mantığında doğrulama yöntemi)’in esinlediği akıl yürütme kalıplarıyla insanları düşünmeye zorladığı yüzyıllar boyunca hermetik düşünce ölmemiştir. Simyacıların, Kabalacıların ve Yeni-Platoncuların çabalarının marjinal bir biçimde varlığını sürdürmüş ve nihâyet modern kültürün büyüden bilime uzanan tüm bilgi katmanları arasına sağlam biçimde yerleşmiştir.

Ortada, belli coğrafyalara ve kültürlere mal edilerek açıklanacak özgün bilinç halleri değil, bir insanlık durumu vardır. İnsan bilgisi, hakikat yolunda, modus ile aperion; rasyonalizm ile irrasyonalizm arasında salınmaktadır. Üstelik bunları gerek tarihin gerekse bir insan tekinin düşünce dünyasında birbirlerinden kesin hatlarla ayırmanın imkânı yoktur. Sanki rasyonel olan zihinsel etkinlik uzun zamanlara yayılan bir düzen sağlama çabasına girişmekte ama zafer sancağını burçlara dikmek üzereyken donmakta ve dipten gelen hermetik bir dalganın esinini beklemektedir.

  • İnsan zihninin bir başka dalgalanma hattını bazı düşünürler Yunan(Helenizm) – Kenan (Hebraizm) kutupsallığı olarak anarlar. Eski Yunan’a bir gönderme olan Helenizm’den insanın “doğru”yu arayan, entelektüel, bilimsel-teorik yanı kastedilir. Mûsevî kültürüne ve Hazreti Musa’nın On Emir’ine gönderme taşıyan Hebraizm ise, insanın değer üreten moral yanına, “iyi”yi arayan pratik tarafına vurgu yapar. “İyi” ve “doğru” insanın asla biri lehine diğerinden vazgeçemeyeceği ama yine asla birinin eksikliğini diğeriyle telafi edemeyeceği iki taraftır. Oldukça tarihsel ve dinselmiş gibi görünen bu tartışma, gerçekte insan bilgisinin pratikle ve “öteki”yle olan ilişkisiyle kopmaz bağından kaynaklanmakta ve teori-pratik karşıtlığına uzanmaktadır. Ayrıca bu tartışmayı her birimiz kendi düşünce dünyamızda yapar dururuz: “Neyi biliyorum?”la “Ne yapmalıyım?” arasındaki gerilimi hep hissederiz.

Aslolan, insan olmayı gerçekleştiren kaygı budur.

Yunan – Kenan kutuplaşması, yapma ile bilme, bağlanma ile bağımsız olma, evrensel olanla tikel olan arasındaki karşıtlıkları, yani “İnsan nedir?” sorusuyla “Ben kimim ve ne yapmalıyım?” soruları arasındaki Yunanî kutbun lehine bir gelişmedir ve tek başına böyle bir gelişme birçok eleştiri almaktadır. Bu eleştirilerin en önde geleni, Kenânî kutbun yani doru davranışın ne olduğunun ihmal edilmesi yüzünden “siyasi iyi” ile “ahlâki iyi” arasında kapatılması imkânsız bir boşluğun ortaya çıktığının ve insanlığın ahlaki bir krizle karşı karşıya kaldığının ileri sürülmesidir.

  • İnsanın zihinsel etkinliğinin sonuncu salınım hattı ise, şüphe ile inanç arasındadır.[17] Medyatik dünyada egemen olan şüphedir. Sürekli tedirginliğe ve şüphe içinde yaşamaya mahkûm ediliyoruz. Böyle olunca da sağlıklı inancın yerini kör inancın, fanatizmin doldurması kolaylaşıyor. Şüphe ile inanç arasındaki gerilimi, insanlık tarihinin, düşünce tarihinin, gündelik hayatımızın her yerinde görürüz. Hayatımızı kimi zaman dogmatik, kimi zaman şüpheci olarak yaşar gideriz. Ömrümüzün hoşgörü ve bağnazlık arasında gitmesi bundandır. Her birimiz için düzey ve süreleri farklı olsa da, hoşgörü ve bağnazlık arasında salınıp durmamız beşeri yapımızın özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü yaşantımızı var edebilmemiz için zaman zaman pozitivist bir düşünür gibi davranmak, yani doğruyla gerçeği birbirine dengelemek zorundayız. Bu dengeleme anı, inançlarımızın, bizim hayat karşısındaki bağnaz kör noktalarımızın temelini oluşturmaktadır. Sanki hakikat orada, dışarıda, gerçekliğin yanı başına uzanmış durmaktadır ve onu apaçık haliyle görüp ifade edebilmek bize nasip olmuştur. Hepimiz böyle bir inanca sahip olmak zorundayız. Düşündüklerimizin, yaptıklarımızın doğru olduğuna inanmasaydık tek bir adım bile atmazdık.

Oysa doğru ile gerçek, birbiriyle çok yakından bağlantılı olsa da asla aynı değildir. Bir kere köken olarak farklılar. “Doğru”, bilgiyle, felsefe diliyle söyleyecek olursak epistemolojik alanla, “gerçek” ise varlıkla yani ontolojik alanla ilgilidir. “DOĞRU” bireyin zihninin bir ürünü, “GERÇEK” ise bireyden de, onun zihninden de bağımsız bir biçimde mevcut. Biz, fani varoluşumuzdan gerçekliğe baktığımızda ürettiğimiz gerçeklik tasarımına “doğru” diyoruz. Bu anlamda kaçınılmaz biçimde hepimizin “doğru”ları, daha doğrusu önyargıları vardır.

İşte bağnazlığımızın temelinde de bu her birimizin gerçeklikle ilişkisi sırasında üretmiş olduğumuz doğrular yer alıyor. Kendi gerçeklik tasarımımıza (“benim doğrum” dememiz gerekirken) “doğru” diyoruz. Tekil ve bireysel olanı, genel ve kamusal hale dönüştürüyoruz. Ontolojik olanı, epistemolojik olana dönüştürdükçe aslında gerçekliğe yalnızca kendi algılarımızı gerçekleşebileceğini iddia etmiş, yani kendi bağnazlığımızın sınırlarını koymuş oluyoruz. Hepimiz için önyargılarımız, bağnazlık alanımıza gelindiğinin kırmızı hattır; oraya girmek, orasını değiştirmek çok zordur.

İnancımızın en önemli kaynağı gelenektir. Gelenek ise kendisini dilde gösterir; bir dili öğrenirken aynı zamanda dünyaya anlam vermeyi de otomatik olarak öğreniriz. Bir konuda önyargımız yani inancımız ne kadar güçlüyse, duyusal algılarımız da ona göre şekillenir, dünyayı sanki gözlerimizle değil de bilişlerimizle görürüz. Tarafsız gözlem yoktur; üstelik önyargılarımızdan kurtulmak da öyle kolayca (ve hatta kimilerine göre hiç) mümkün değildir.

İnancın zihnimizdeki yeri ve kaynağı hakkında bunları söyleyebiliyoruz peki kaygı hakkında da bazı şeyler söyleme şansına sahip miyiz?

Bu o kadar kolay değil. Ama hepimiz, insanın yalnızca önyargılarının mahkûmu, dilinin tutsağı, geleneğin tekrarlayıcısı olmadığını; varolan ve genelgeçer bilgiden kaygı duyan ve zaman zaman başka doğruların da peşine düşen, yenilikçi, devrimci bir potansiyel taşıdığını biliyoruz. En önemli tanığımız da tarihin bizzat kendisi. Önyargıların ve geleneğin karşısına dikilen, felsefeye “özgürlük” sorunu olarak bakan, Jürgen Habermas’a göre; “insanın temel istemlerinden biri, özgürleşme arzumuz”dur.

İrdelediğimiz gibi zihnimiz, her yerde ve her zaman, gerçekliğe ayak uydurabilmek için modus ile aperion, Yunan (Helenizm) ve Kenan (Hebraizm), inanç ve şüphe arasında salınmaktadır. İnsan olarak, bu zihinsel dalgalanmalar içerisinde yaşar gideriz ama belli bir an’ı fotoğraflamaya kalktığımızda yalnızca salınımın tek bir noktasını gerçekmiş gibi yaşarız. Tıpkı bir fotoğrafı, gerçeğin tamamı sandığımız gibi…[18] Bu devranda değişmeyen tek şey, psikolojik metanetimiz, değişen gerçekliğe zihinsel ve duygusal olarak ayak uydurabilme çabamız, kendimizi hep haklı görebilme kuvvetimizdir. Haklılıktan kastımız, bir narsistin kuruntusu değil, insan olarak var kalma mücadelemizin gerekliliğidir. Sağlıklı insan özür dilerken de, özeleştiri yaparken de haklı hisseder kendini. Yıkılmamış, ayaktadır; var kalmasının gereği neyse yapmaya hazırdır, varoluşunu, yaradılışını meşru görür, kaderini yaşamayı arzular.

İşte bu “arzu” denen şeydir, zihinlerimizi “en doğruya” ayarlı biçimde durmaksızın salındıran… Arzu, ayakta kalabilmeyi ister. Ayakta kalabilmek, gücü gerektirir; güç için gerçeklik hakkındaki en doğru (sandığımız) bilgiye, doğru bilgi için de gerçeklik kadar değişken olan bir zihinsel işleyişe gereksinmemiz vardır.[19]

Zihnimizin dalgalı, salınan yapısı, her türden iyi düzenlenmiş düşünce kurgusunun alımlanması veya yeşermesi için uygun bir ortam sağlıyor. Arzumuza yani ruhsal ihtiyaçlarımıza göre, yaşadığımız karmaşık dünyaya açıklayacak modelleri ya aynen benimsiyor ya da kendimiz yeni baştan inşa ediyoruz. İtiraf etmeliyiz ki, fantazya teorileri de ruhsal ihtiyaçlarımız için oldukça doyurucu ve üstelik hazırlop bir menü sunuyorlar. Kaliteli bilginin pek işe yaramadığı, verinin, malumatın has bilgiye eş tutulduğu, arifliğin, bilgeliğin adının bile anılmadığı Televoleleşen medyatik dünya pek de güzel gidiyor doğrusu. Ucuza gelmelerinin yanı sıra, birçok hemcinsimiz tarafından paylaşılan bir inanca sahip olmanın hazzını da yaşatıyorlar.

Böyleyse, bu söylediklerimizde bir gerçeklik payı varsa, her gün etrafımızda sinekler gibi uçuşan fantazya teorileri karşısında ne yapmamız gerektiği de ortaya çıkmaktadır. Sorun, bizatihi zihnin gerçekliğe ayak uydurabilme çabasının bir ürünü olan fantazya teorisinin kendisinde ya da zaman zaman üretici veya alıcı olarak bizi etkilemesinde değil; ruhsal ihtiyaçlarımızın, arzumuzun zihnimiz tarafından karşılanamaması halindedir. Arzumuzla zihnimiz arasındaki bağlantı kopukluğudur, fantazyayı paranoya haline getiren… Öyle zor ayakta duruyoruzdur ki gerçekliği tamamen kapsama iddiasından başka şansımız yoktur; zihnimizin akışını bir yerde dondururuz. “Aha gerçek bu, hepsi bu kadar!” diyebilecek kadardır ancak gücümüz, bir adım bile atacak mecalimiz kalmamıştır. Zihnimizin gerçekliğe ayak uydurmaya çalışan dalgalı yapısı bozulmuştur. Zihnimiz gerçekliğe ayak uyduracakken artık gerçekliğin, kendi bilgisine uygun hareket etmesini beklemeye başlamıştır.

O sırada neye inanırsa inansın salınımını sürdüren, yeri geldiğinde ve olgular karşısına çıkardığında, diğer olasılıklara kulak kesilebilen bir zihin, sağlıklı işleyişini sürdürüyor demektir. Bazen doğruyu bilme ve yapma ihtiyacımız öyle şiddetli bir düzeye gelir ki, hayatın gerçekliği bizim düşüncelerimizi tamamen yalanlasa da, biz teorilerimizde inatla ısrar etmeyi sürdürürüz. O zaman vay halimize! Zira böyle bir zihin için hayat dansı bitmiştir; tek amacı kendi doğruluğunun kanıtlanmasıdır artık.[20] Bakmayın bu uğurda ettiği kan kokulu, ateşli sözlere. Teslim bayrağını çekmiştir çoktan…

O yüzden siz siz olun, hayat dansından vazgeçmeyin. Kişilerin ve grupların varlıklarını sürdürebilmek için sürekli bir güç mücadelesi içinde oldukları medyatik dünyada, düşmanların kimler olduğunu belirleyebilmek için gerçekliğe uyum sağlayamadıklarında vazgeçilmeleri koşuluyla iddialı düşünceler üretmenin ve bunları dinlemenin ne zararı olabilir? Fantazya teorilerine, asıl sonuçları açısından bakın. Sizi kafanızı çalıştırmaya, dansın ritmini artırmaya mı davet ediyorlar, yoksa sizi güçsüz robotikler haline getirip yaşam mücadelesinden alıkoymaya mı yarıyorlar? Dansa davet varsa kaygılanmayın, direnen insan eninde sonunda kazanacaktır!

“Küresel insan, risk toplumunda yaşayan insandır! Küreselleşmeyi ‘risk’ kavramıyla anlamaya çalışanlar ruh sağlığı profesyonellerinin kayıtsız kalamayacakları bir psikososyal gerçeği de göz önüne sermektedir. Geleneksel toplumlarda belki doğadan ve diğer insanlardan gelen somut tehlikeler daha çoktu, ama yine de ‘risk toplumu’ değildi. Çünkü risk, gelecekteki olasılıklar düşünülerek etkin biçimde değerlendirilen tehlikeleri anlatır. Dolayısıyla yalnızca geleceğe yönelmiş ve geçmişten kopmaya çalışan modern toplumlarda söz konusudur. Yaşadığımız modern toplum, doğadan ve gelenekten gelen dışsal tehlikeleri belli ölçülerde kontrol altına almıştır ama bilgilerimizin dünya üzerindeki etkisiyle kendi imal ettiğimiz riskler, çevresel sorunlar, terörizm, silahlanma, nükleer tehlike ve oynak finans piyasaları gerçekten de bir anda büyük felaketlere yol açma olasılığı taşımaktadır.

Küreselleşme, bir yanıyla giderek artan ekolojik sorunların küresel hale gelmesi, çözümsüz bir ekolojik sorunun tüm gezegeni mahvetme olasılığının bulunmasıdır. Oluşan riskler yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Önceleri büyük ölçüde gelenekler tarafından sınırları çizilen evlilik ve çocuk yetiştirme tarzları, kişileri belirsizlik bakımından zor duruma sokmuyordu. Oysa şimdi bu alanlarda tam bir belirsizlik egemendir ve insan ne yapacağını kendisi belirlemek durumundadır. Küreselleşen dünyadaki risk alanlarına bir de AIDS gibi cinsel yoldan bulaşan ölümcül hastalıkların tehlikelerini eklersek, neden ‘BUNALTI (endişe, kaygı, anksiyete) ÇAĞI’nda yaşadığımızı daha iyi anlayabiliriz.[21] Riskle baş etmenin en iyi yolu sigortalamaktır ve zaten sigorta sisteminin risk toplumunda ortaya çıkmış olması bu nedenledir. Ama küreselleşmenin anksiyete uyarıcı atmosferi için nasıl bir ruh sağlığı sigortası bulunabilecektir? Bu, birincil düzeyde önleme yönelik bir çaba mı olacaktır, yoksa ‘Bunaltı’ giderici (anksiyolitik) ilaç kullanımında birtakım yenilikler mi beklemektedir; maalesef bu da belirsizdir.”[22]

İnsanlar yalnızlaşıyor. Saygının, sevginin, şefkatin, merhametin yerini başka duygular alıyor. İç zenginliğimiz ve derinliğimiz kayboldukça huzurumuz da karanlığa karışıp gidiyor. Saçma sapan sembol kavgaları yüzünden insan gerçeğinin metafizik boyutundan kaçıyoruz. Komşuluk, akrabalık, arkadaşlık gibi bizi birbirimize kenetleyen değer yargılarından niçin kopalım ki?

Amerikalı varoluşçu psikanalist Rollo May’ın ‘Aşk ve İrade’ eseri ile dünyamız ve insan ilişkileri konusunda düşünmeyi ve yazmayı sürdüren İngiliz sosyolog Zygmunt Bauman’ın ‘Akışkan Aşk’ eserleri bugün yaşadıklarımızı gözler önüne seriyor. Her iki düşünürün de yazdıkları bir arada ele alındığında, aşk ve kadın-erkek ilişkileri açısından benzer bir dünyada yaşadığımız bu dünyanın giderek yerellikleri ortadan kaldırıp tüm yeryüzü coğrafyasına yayıldığını, derdin hepimizin derdi olduğunu görülüyor. 1960’ların dünyasında Rollo May, en çok insanların düştüğü kayıtsızlık nedeniyle kaygılıdır. Çünkü ona göre, aşkın tam karşıtı yol almaktadır insaniyet. Ona göre nefret değildir aşkın zıddı, kayıtsızlıktır. İradesiz kalan insan, önemli olaylara ilgisiz kalmış, onlardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kuramamıştır, karar vermek için bir çaba içinde değildir. Dolayısıyla aşktan da bihaberdir. Aşk yoksa kapıyı çalacak olan şiddete dayalı cinselliktir. Giderek kendi içine doğru gömülen insanların yaşadığı zamana “şizoid çağ” der Rollo May. Kendini vermeden, kolay yoldan, aşk ve iradenin, adanmanın, sahiplenmenin ve sorumluluğun gitgide sorunlu, hatta imkânsız hale gelmesinde şaşılacak bir giz yoktur. Sorunların kökeni, insan ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerindedir. Lakin şizoid çağın insanı, eros’tan, aşktan yana değil; seksten, şehvetten yana, kendini ve kendisiyle birlikte sorumluluklarını da teknolojinin kollarına bırakmaktan yana karar almıştır. Yaşadığımız zamanlar gerçekten “tuhaf” zamanlar… Birçok düşünür ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor, ama olgular öylesine hızlı bir tempoda olup bitiyor ki, düşünce hızımız bu tempoya yetişemiyor.

Kitle iletişim ve bilişim teknolojileri sayesinde psikolojimizde muhtemelen “imgesel” ya da “fantayza” dediğimiz alanda bir genişleme ya da önemsenme ortaya çıktı, daha doğrusu onların değerini keşfetmeye başladık. İmgesel yani fantezik olan, gerçekliğin karşıtı değil, bir gerçeklik türüdür aslında; ama dil-öncesi dönemimize ait işleyişe göre algılanır burada gerçeklik. Rüyalarımız nasıl gerçekse fantezilerimiz de öyle gerçektir, ama her ikisinde de gerçeklik, hakikat değildir. Psikolojimiz her zaman rüyadan, fantezik olandan yana işler; çünkü onlar çocukluğumuzun en güzel zamanlarına aittir, bizi oraya götürür. Bu nedenle çok güzel yaşantıları “Rüya gibiydi…”, “Hayallerim gerçek oldu!” gibi ifadelerle anlatmaya çalışırız. Sorun tam da bu noktadır aslında, gerçek ile hakiki arasındaki farkta…

Her gün yaşayıp durduğumuz, içine gark olduğumuz somut hakikat dünyası, sorunlarla sıkıntılarla doludur. Bunlar olmasa da hayat rutindir, boğucudur. Yani hakiki yaşamda mutluluk pek de sürekli değil veya yalnızca başarı zamanlarında ortaya çıkan bir durumdur. Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Dostoyevski ‘Öteki’ romanında “Tanrı yoksa her şey mubahtır” dermiş ve insanları ikna edebilmişti. Artık “Tanrı varsa her şey mubahtır” diyenler de insanları ikna edebiliyor, hem de aynı insanları. Çünkü söz, anlamını yitirmiş, hakikatle bir ilişkisi kalmamıştı. Hâlbuki Yuhanna İncilinde “Söz, insan olup aramızda yaşadı ve biz onun ihtişamını gördük; öyle ki, bir babanın biricik oğluna bağışladığı bir ihtişam. O, lütufla doluydu ve hep hakikati konuştu.” (Yuhanna; 1/14) denir. İnsanın insanlığının değer örtüsü kaldırılınca, sanki iltihaplı bir yaranın kabuğu kaldırılmış gibi bir manzara çıkıyordu ortaya.

 

Kaynakça:

İnsan ve Davranışı, Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitap.

Bir Merkeze Sahip Olmak, Frithjof Schuon, çev.Tahir Uluç, İnsan Yayınları.

Modernliğin Eleştirisi, Alan Touraine, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, YKY Yayınları.

Öteki, Dostoyevski, çev. Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları.

Psikolojiye Giriş, Prof Dr. Sibel Karakaş& Yrd. Doç Dr. Rükzan Eski, Eğitim Yayınları.

Kuantum Benlik, Danah Zohar, çev. Seda Kervanoğlu, Doruk Kitap.

Batı Hikmetinin Bilinmeyen Tarihi, Peter Kingsley, çev. Onur Atalay, Etkileşim Yayınları.

Varoluş ve Psikiyatri, Engin Geçtan, Remzi Kitap.

Akışkan Aşk, Zygmunt Bauman, çev. Işık Ergüden, Versus Kitap.

Postmodern Etik, Zygmunt Bauman, çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları.

Parçalanmış Hayat, Zygmunt Bauman, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları.

Aydınlanmış Anarşi, Matthias Kaufmann, çev. Yakup Çoşar, Ayrıntı Yayınları.

Aşk ve İrade, Rollo May, çev. Yudit namer, Okuyanus Yayınları.

Eros ve Uygarlık, Herbert Marcuse, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları.

Kişi Olmaya Dair, Carl R. Rogers, çev. Aysun Babacan, Okuyanus Yayınları.

Kaygı (Sınanma duygusuyla baş edebilme), Kadir Özer, Sistem Yayınları.

Kaygı Kavramı, Søren Kierkegaard, çev. Türker Armaner, T.İşbank Yayınları.

Çağımızın Tedirgin İnsanı, Karen Horney, çev. Ayda Yörükan, Tur Yayınları.

Özgürlük Korkusu, Erich Fromm, çev. Rıza Hakmen, Yaprak Yayınları.

Özgürlükten Kaçış, Erich Fromm, çev. Selçuk Budak, Payel Yayınları.

Çağımızın Özgürlük Sorunu, Erich Fromm, çev. Bozkurt Güvenç, Bayraktar Yayınları.

Sevme Sanatı, Erich Fromm, çev. Yurdanur Salman, De Yayınları.

Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, çev. Yurdanur Salman&nalan İçten, Payel Yayınları.

Sahip Olmak Ya da Olmak, Erich Fromm, çev. Aydın Arıtan, Arıtan Yayınları.

Kendini Savunan İnsan, Erich Fromm, çev. Necla Arat, Say Yayınları.

Sağlıklı Toplum, Erich Fromm, çev. Yurdanur Salman&Zeynep Tanrısever, Payel Yayınları.

Umut Devrimi, Erich Fromm, çev. Şemsa Yeğin, Payel Yayınları.

Bölünmüş Benlik, R. Laıng, çev. Ergün Akça, Mitos Yayınları.

Sevgi Üstüne, Jose Ortega Y Gasset, çev. Yurdanur Salman, YKY Yayınları.

İki Kültür, C.P.Snow, çev. Ayseli Usluata, Varlık Yayınları.


Dipnotlar:

[1] Görsel/yazılı basın süreci.

[2] Bilginin Arkeolojisi – M. Foucault

[3] Büyük Gözaltı – Çetin Altan, 1984 – George Orwell

[4] Epistemik Cemaat, Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay.

[5] Yuppeler, Prensler ve Bizim Kuşak, Hayri Kozanoğlu, İletişim Yay.

[6] Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, Rollo May, Okuyan/us Yayınları

[7] Aşk ve İrade, Rollo May, Okuyan/us Yay.

[8] Çağımızın Tedirgin İnsanı, Karen Horney, Tur Yayınları

[9] Sevme Sanatı, Erich Fromm, De Yayınları

[10] Özgürlük Korkusu, Erich Fromm, Yaprak Yayınları

[11] Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm, Arıtan Yayınları

[12] Özgürlükten Kaçış, Erich Fromm, Payel Yayınları

[13] Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, Payel Yayınları

[14] Şato, Franz Kafka, Can Yayınları

[15] Levinas, Öteki ve Zaman, Metis Yayınları

[16] Peter Kingsley, Batı Hikmetinin Bilinmeyen Tarihi, Etkileşim Yayınları

[17] Henri Bergson, Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı, MEB Yayınları

[18] John Berger, Görme Biçimleri, Metis Yayınları

[19] Saffet Murat Tura, Şeyh ve Arzu, Metis Yayınları

[20] Danah Zohar, Kuantum Benlik, Doruk Yayınları

[21] Jean Paul Sartre, Bunaltı, Varlık Yayınları

[22] Atalay Yörükoğlu, Ruh Sağlığı, Milliyet Yayınları