Yeryüzü Cenneti Mümkün mü?

Ütopya - 2018

İdeal bir ülke olarak
önerilen Platon’un “Devlet” adlı eseri ilk ütopya örneklerinden biri sayılır.
Bireyin olmadığı, toplum üyelerinin olduğu bu ülkede aslolan toplumun
güvenliğini ve birliğini sağlamaktır ve toplum daha çok bir organizma olarak
görülmektedir. Thomas More’un “Ütopya”sı (1516) ideal bir toplumu tarif etme
çabası olarak Platon’un Devlet’ine benzese de Devlet’ten farklı olarak sınıfsız
bir toplumu tasvir etmektedir. Para ve mülkiyetin olmadığı bu ülkede, her bir
yurttaş üretimle meşguldür. More’un yarattığı ütopya, çağının İngiltere’sinin
bir eleştirisi olarak da okunabilir. Ütopya sözcüğü daha sonra bir edebi türü
ifade etmek için kullanılmaya başlanacaktır.

Campanella’nın 1602 yılında
yayınlanan “Güneş Ülkesi”nde kadınlar ve erkekler zanaat ve sanat alanında
eğitilirler ve komünün yararı için seçtikleri bir meslekte çalışırlar. Mallar
ortaktır ve herkes hak ettiği ya da gereği kadar alır. Herkes yöneticinin istek
ve iradesine kendiliğinden uyar. Güneş Ülkesi ile birlikte tek lider karakteri
ütopya edebiyatına girmiş olur. Güneş Ülkesi’nden 20 yıl sonra Francis Bacon
“Yeni Atlantis”i yayınlar. İnsanlığın mutluluğu için bilimin kullanılmasının ve
bilimsel araştırmaların önemini ortaya atan Bacon’ın eseri bir taraftan da
bilimsel bilginin yıkıcı amaçlar ile kullanılmasını engellemeyi amaçlar.
Kitapta betimlenen bilim kurumu, bazı bilgilerin yöneticiler ile paylaşılmasını
engelleyebilecek ölçüde özerktir. 1840 yılında Etienne Cabet tarafından yayınlanan
“İkerya’ya Yolculuk”ta, İkarus bütün işleri planlayarak hayatı düzenler. Şehir
mimari açıdan da kusursuzdur, mükemmel simetrik ve dairesel ölçüler kullanılmıştır.
Devlet, komün içinde yaşayan her yurttaşa eşit miktarda ürün sağlamak zorundadır.
İkerya’da mülkiyet yoktur, ancak basın özgürlüğü de yoktur. Uygun görülen
eğitimi alan çocuklar erdemli bireyler olarak büyürler. İkerya’da suç, dolayısıyla
cezalandırma yoktur.

Yukarıda bazı örnekleri
verilen ütopyalara baktığımızda, her birinin kendi dönemlerine bir eleştiri
olduğunu ve o dönemin görülen çelişkilerinin aşıldığı ideal ve nihai bir toplum
önerisi olduklarını söylemek güç değildir. Modernizm öncesi döneme ait olan bu
eserlerde doğal olarak birey hak ve özgürlüklerinin yeri az olup, aslolan toplumun
güveni ve sürdürülebilirliğidir. Daha çok büyük bir aile olarak kurgulanan
toplumun temelini, üyelerinin üretime katılma ve üretilen zenginlikten eşit
oranda pay alma hakkı oluşturur. Bu yıl yitirdiğimiz efsane bilim kurgu yazarı
Ursula K. Le Guin’e göre “Thomas More’un Ütopya’sı şimdi ve burada olmayana bir
arzuydu ve bir anlamda gökyüzündeki cennetin yeryüzüne indirilmesiydi”
(1). Henüz var olmasa da
insanın kendi aklı ve iradesi ile yine insan için kuracağı bir dünya tasarımıydı.

“Ütopya ideal bir kentin,
siyasal, toplumsal ve dinsel olarak kurgulanmasıdır. Ütopya dünyası genellikle
dış dünyadan tamamen kopuk ve ayrı bir konumdadır ve ütopyalar çoğunlukla birer
ada-kenttir”(2). Kendi dışı olmayan olarak ütopya bu anlamda mekânsızdır.
Ütopyalarda her şey bir şimdiki zamanda olup bitmektedir, geçmiş ve gelecek
yoktur, dolayısıyla zaman da yoktur. Mekânsal anlamda bir dışı bulunmayan
ütopyanın zamansal anlamda da bir dışı yoktur. Yani ütopyadan çıkış yoktur,
herkes ütopyada sonsuza kadar mutluluk içinde yaşayacaktır. Bu yönüyle
Ahmedova, ütopyaların totaliter rejimlere benzediğini ve onlara ilham verdiğini
söyler(2), ki bu konuda pek de haksız değildir. Yasaları ve kurumları
önceden tanımlanmış, eleştiriye ve gelişime kapalı, aşılamayan, kendisinden
gidilemeyen, hatta kendi dışı bile olmayan bir toplum totaliterdir. Kişinin
kendini gerçekleştirme imkânı olmayan böyle bir toplum neredeyse bir arı
kolonisine benzemektedir. Ferdin kendini gerçekleştirmesi, toplumun kendini
sürdürmesine kurban edilmiştir.

Bir yeryüzü cenneti ya da
doğru bir toplum modeli açısından madalyonun bir yüzü “bir orman gibi
kardeşçesine” ise diğer yüzü de “bir ağaç gibi tek ve hür”dür. Bu ikisi
birlikte bir yeryüzü cenneti yaratabilirler ancak. Fakat birbirlerinden kopartıldıklarında
da toplumu ve bireyi felakete sürükleyebilirler.

İlginçtir ki bu durum
genellikle göz ardı edilmiştir. Daha çok 16. ve 17. yüzyıllarda örneklerini
veren ütopyalar, totaliter yapılara benzese de olumlu örnekler olarak anlaşılırlar.
20. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkan distopya örnekleri ise toplumun kendini
sürdürmesi adına başlangıçta rıza gösterilen totaliter sistemlerin ne tür
canavarlar doğurabileceğini gözler önüne sermektedir. Son yüzyılda bilim ve
teknolojideki baş döndürücü gelişmeler sayesinde, insanın doğa üzerindeki
hegemonyasını daha önce olmadığı kadar arttırması ve kitle iletişim araçlarındaki
gelişmelerin de yardımıyla totaliter rejimler inşa etmenin çok daha ince
yöntemlerini bulması, distopya yazarlarının kaygılarına ilham veren başlıca
etmenler olarak düşünülebilir. Distopya yazarlarının yaptıkları bir yönüyle
umutsuzluğu büyütmek olarak anlaşılabileceği gibi, diğer bir yönüyle de fırtınalı
bir denizde hızla yol alan gemidekilere ufuktaki kayalıkları işaret etmek
olarak anlaşılabilir.

Nazım’ın ifadesiyle:

Kendi
kendimizle yarışmadayız, gülüm.

Ya ölü yıldızlara
hayatı götüreceğiz,

Ya dünyamıza
inecek ölüm(3).

Le Guin de, ütopya ve
distopya arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker ve her ütopyanın içinde
bir parça distopya bulunduğunu ve her distopyanın da içinde bir ütopya barındırdığını
söyler(1). Le Guin’in yarattığı sayısız dünyada bu ikisinin birbiri
ile nasıl dans ettiğini görmek ve dinden ekonomiye, cinsiyetten geleneğe pek
çok alandaki tezahürlerini izlemek gerçekten baş döndürücüdür. Le Guin
genellikle bir ütopya ya da distopya kurma peşinde değildir. Kurduğu sayısız
dünyanın her biri kendi iç çelişkilerini taşır. Ütopya denebilecek her
toplumsal yapı biraz daha yakından bakıldığında pekâlâ distopya olarak da
okunabilir. Betimlenen dünyalar ne tüm çelişkilerin giderildiği ve herkesin
mutlu olduğu cennetlerdir, ne de hiçbir umut kırıntısının kalmadığı
cehennemlerdir. Birey ve toplum arasındaki çelişki var oldukça, başka başka
dünyalar yaratmaya da devam edecektir.

İnsan gibi toplumun inşası
da erekbilimsel bir yaklaşım ile mümkündür. Toplumun kendi kemaline duyduğu aşkın
bir ifadesi olan ütopyalar da toplumu devindirmede kilit bir rol üstlenir. 16.
ve 17. yüzyıl ütopyalarının temel talebi adaletin tesis edilmesidir ve maalesef
bu talep hâlâ günceldir ve aşılabilmiş değildir. Her yurttaşın üretime katılması
ve üretilenlerin adil bir şekilde bölüştürülmesi bundan sonra yazılacak
ütopyaların da ortak noktası olacaktır.

Le Guin, “Omelas’ı Bırakıp
Gidenler” adlı kısacık öyküsünde Omelas isimli bir şehri betimler. “İşlerini
borsa, reklamlar, gizli polis ve bombalar olmadan gören, mutlu, neşeli,
coşkulu, sokaklarda dans eden insanların yaşadığı bir şehir” Omelas(4).
Fakat bir kusuru var Omelas’ın. Güzel kamu binalarından birinin bodrumunda
küçük ve pis bir odada yaşayan bir çocuk var, günde yarım tas mısır lapası ile
beslenen ve dışkısının üzerinde oturan. Suçsuz ama orada yaşamaya mahkûm
edilmiş. Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Hepsi farkındalar
ki, “mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının
sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının
bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı”.
“Zaman,
zaman çocuğu görmeye gelen biri, Omelas’ı geride bırakır, karanlığın içine
doğru yürür ve geri gelmez”.
Le Guin, “…gittikleri yer çoğumuz için, mutluluk kentinden bile
daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem, belki de yoktur.
Ama nereye gittiklerini biliyor gibi Omelas’ı
bırakıp gidenler.” diye bitirir
öyküyü. Omelas’ı bırakıp giden vicdanlı ve nereye gittiğini bilen insanlar
kuracaktır yeryüzü cennetini, feragat ve merhametle.

Her dinde ve kültürde
doğruluk, adalet, erdem gibi değerlerin azaldığı; adaletsizliğin ve
düzensizliğin arttığı dönemlerde gelip evrendeki düzeni yeniden tesis edeceğine
inanılan Kalki, Mehdi gibi umudu simgeleyen figürler vardır. Tıpkı Pandora’nın
kutusundan en son umudun çıkması gibi, Kalki, Mehdi gibi karakterlerin de
kötülüklerin, zahmetlerin ardından, düzen insanoğlunun baş edemeyeceği denli
bozulduğunda zuhur edeceğine inanılır. Umut varolduğu sürece insanoğlu
distopyaları ütopyalara dönüştürmeye muktedirdir.

Niyazi Mısri, “İsa benim
fazlım durur, Mehdi benim adlim durur,”
der. Mısri, Mehdi adaletin tesis
edilmesidir derken, baş edemeyeceğimizi düşündüğümüz toplumsal çürümenin ve yıkımın
ancak adaletin tesis edilmesine yönelik samimi bir çaba ve fazilet ile
önlenebileceğini söylemiş olur. Adalet tıpkı bedenlenmeyi bekleyen bir kurtarıcı
gibi daima aşkınlıktadır, farklı toplumlarda ve dönemlerde farklı şekillerde
içeriklendirilir. Bu yönüyle de hem zaman üstüdür, yani hiç gerçekleşmeyecek
olandır, hem de her an yeniden yorumlanmaya ve inşa edilmeye açık ve hazır
olandır. Mısri, “Mehdi benim adlim durur” derken bir şey daha yapar ve
Mehdi’yi dışımızda biri olmaktan çıkarır ve bizim eylemimizle var
olabileceğini, ancak biz adilsek ve adalet için çabalıyorsak gelebileceğini
söylemiş olur. Adalet mülkün temelidir ve bu yeryüzü mülkünü ayakta tutar, ama
bir yeryüzü cenneti inşa etmeye yetmez. Adalet temeldir ama yeryüzü cennetinin
kurulması merhamet, feragat gibi başka faziletlerin varlığı ile mümkündür.
Ütopyanın inşası zorunlu olarak insanın da inşasıdır. Yapılır gördüğümüz o
şehirde taş ve toprak arasında biz de yapılıyorsak ütopya da kuruluyor
demektir.

Tüm çelişkilerin aşıldığı
ve geride bırakıldığı cennet tasvirlerinden esinle ütopya tasvirlerimiz de
benzer bir donukluk taşır. Pek çok ütopya örneğinde kurumlar, isimler, sayılar
her şey bellidir, yerli yerine oturtulmuştur ve devinime kapalıdır, yani uzun
vadede çürümeye mahkûmdur. Bizim dışımızda kurulan, kuralları, eni, boyu bizim
dışımızda belirlenen, bizim eleştirimize ve müdahalemize kapalı bir yapı ne
kadar adil olursa olsun, bir yeryüzü cenneti olmaz ve eninde sonunda bir
cendereye dönüşür.

Bengi olanla, zamanda
olanın, ilke/idea olarak var olanla, gerçekleşmiş olanın arasındaki ayrım ve
diyalektik ilişki doğru anlaşılmadan, yapılacak her ütopya tanımı bizi kaçınılmaz
olarak devinimsiz ve mutlak bir sistemi, nihai, tüm toplumlar ve zamanlar için
geçerli bir sistem olarak tanımaya çıkarır. Evrenin özü ve temel yasası
değişimken, öne sürülen her mutlaklık iddiası yok olup gitmeye mahkûmdur.
Ütopyalar, henüz doğmamış olanların henüz tanışılmamış olanların da hakkını ve
katkısını gözettiği ölçüde bir yeryüzü cennetinin kurulmasına hizmet edecektir.
Son sözü Turgut Uyar’a bırakalım:

biz bir parça acemi bir su yorumcusuyuz 
öteden beriden dayanıklılık taşırız durmadan 

ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden 
uzun bir gündüzü farkedenlerin en sonuncuyuz 

ah büyük tarla, ah büyük deniz, ah büyük çalgı, bil!
senin en son alacağ
ın biçimin sabırlı yontucusuyuz(5).


Kaynakça:

1. Le Guin, Ursula
K. No Time to
Spare.
New York: hmhco,
2017.

2. Ahmedova,
Begsoltan. Totatilatarizmin
Eleştirisi ve Victor Serge.
Ankara: Ankara
Üniversitesi – Yüksek Lisans Tezi, 2013.

3. Hikmet, Nazım. Bütün Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015.

4. Le Guin, Ursula K. Gülün Günlüğü. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1992.

5. Uyar, Turgut. Büyük Saat. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.