Yerel İnsan Hakları ya da Evrenselin Alçaklık Tarihine bir Önsöz

“ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “

Kafirun, 6

“Alçaklığın Evrensel
Tarihi”nin basılmasının üzerinden 77 sene geçti. Yazılanların gerçekliğini yitirdiğini söyleyebiliriz
ancak yine de bir yağlı güreş pehlivanı misali edebiyata attırdığı salto hala geçerli…

Arjantinli ünlü öykü
yazarı Borges, “Alçaklığın Evrensel Tarihi” isimli kitabında Japonya’dan
Ortadoğu’ya, Kelt’e uzanan kadim masalları ve gerçek yaşamöykülerini çarpıtarak
(kendi zamanının sorunlarına –körlüklerine, ırkçı söylemlerine, sağlık
politikalarına– bağ kuracak ve uyarlayacak şekilde yerelleştirerek) yeniden
anlatma yolunu seçti. Bütün gayesi evrenselin merhametli denli korkunç da
olabileceğini her dilde anlatabilmekti. İnsanlığa dair daha önce düşünülmemiş
ya da nadiren düşünülmüş ama unutulmuş ya da üzeri örtülmüş orijinal fikirleri,
farklı taksonomiler çerçevesinde geliştirip, zamanı ve sınırları
aşan daha evrensel
tespitlerde bulundu. 1930’larda Arjantin’de çok satan Critica
gazetesinin pazar ekine yazdığı tuhaf yazıları bir araya getirdiği bu
kitabında, hayat ile hayalin birleştiği kurmacanın, olgulardan daha gerçekçi olduklarını gösterdi. Bu
arada Avrupa’da Borges’in satirik ruhuna benzeyen bir başka hayalet daha kol
gezmeye başlamıştı: Lacan.

Lacan, tıp eğitimini
tamamladıktan sonɾa, 1932’de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paɾanoyak Psikoz”
adlı doktora teziyle psikiyatr oldu ve seminerlerinde sıkça Avrupa’nın “evrensellik”
anlayışının dışlayıcı olmasından yakınarak toplumunu derin bir özeleştiriye
davet etti. 

Lacan da Borges gibi
tuhaf çıkışlarda bulundu. Örneğin Borges, Babil Kitaplığı ile evreni, bitimsiz
ve içinde sonsuz sayıda kitabın bulunduğu bir kütüphane olarak tasarlamış,
orijinal bir şey yok diye yazmış, Lacan da, televizyonlarda “Kadın yoktur,” diye
bağırmıştı.

“Nasıl
böyle bir budalalık dile getirilir çünkü ben, kadınım ve varım! Beyefendi görüyorsunuz
ki ben varım!”
diyen kadınlar
olmuştu. Aslında Lacan da, vakti zamanında çağdaşlarına rağmen “Madde yoktur”
(La matière n’existe pas) diye söyleyen Berkeley gibi yapmıştı. Sadece evrensellik
fikrine karşı çıkmıştı. Kısaca Lacan, evrensel bir kategorinin gerçeklik olmadığını
düşünüyordu. Evrensellik fikri, bir günahın bütün insanoğluna mal edilişine mal olmuştu. Kuşkusuz “kadınlar” vardı ve hepsi de birbirinden farklı çoğul
kadınlardır…

Bu resmi başkaldırı
damarı, Sartre’da insan yoktur’a kadar varacaktır.

Kaygusuz Abdal’ı
anımsayalım:

Bu insan dedikleri

El ayakla baş değil

İnsan manaya derler

Suret ile kaş değil

Az önce, ben de “daha
evrensel” ve “daha gerçekçi” ifadelerini kullandım, çünkü gerek Borges’e göre,
gerek Lacan’a göre Grek’ten Aydınlanma Çağı’na, evrensel olarak belirlenen her
kavram ya da gerçekçilik, aklın kapalı devre aletleri (organon) ile her
anlama açık dünyayı belirleyen güçlü devletlerin tekelindeydi ve bu yolla, hem
evrensel evrenselliğini, hem de gerçek gerçekliğini yitiriyordu. 

İkinci Dünya Savaşı da
bunun kanıtı oldu. 

Hz. Meryem’den hiçbir
farkı olmayan bir annenin Goethe’nin dizeleriyle büyüttüğü oğlunu veya kızını,
yine Goethe’den dizeler okuyan bir faşist baba, acımasız bir ölüm makinesine
dönüştürebilmişti.

Savaştan sonra Arjantin’de
halkın desteği ile başa geçen Peron yönetimi, kapalı ekonomi politikasından
ötürü kan kaybetmeye başladı ve bir süre sonra polisiye bir iktidar halini
aldı. Kuşkusuz Borges, Peron’un kapalı devre politikalarına karşıydı. 

1946’da Juan Peron’un
iktidara gelişiyle, Borges kütüphanedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun
için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin’den Uruguay’a kadar pek çok
yeri gezdi, Budizm’den Blake’e kadar pek çok konuda seminerler verdi, hem de
iyi para kazandı. Ama ailesi Peron’un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi,
annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949’da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı
Alef (El Alef) basıldı. 1955’te Peron devrilince Borges hayalindeki meslek
olan Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü’ne getirildi. 

Bu arada, 1948’de İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi yayımlandı. Savaşın travmatik gebeliği 68 kuşağını
önceleyen yapıbozumcuların yolunu –İsa’nın yolunu hazırlayan Yahya misali– hazırladı.
Michel Foucault’un “Delilik ve Medeniyet” tezi Avrupa’da yankı buldu. 

Okuru her olasılığa
açık bir dünyaya taşıyan bu yeni akım metinler, yazarın işlediği tarih, bellek,
bilim, sanat, dil, sonsuzluk temaları etrafında şekilleniyordu. Latin Amerika
edebiyatını ve dünya edebiyatını derinden etkileyen ve onu yeni bir biçime
kavuşturan Borges, kitapta “alçaklık” kavramını ırkların, dinlerin,
ideolojilerin üstünde, evrensel bir değer olarak ele aldı. Yıllar sonra Michel
Foucault da benzerini iktidar ilişkisi içinde yapacaktı…

Bugünse post-truth
ve dekomünikasyon çağlarını iç içe geçmiş bir şekilde ve her birinin içinde
aynı anda bulunarak yaşıyoruz…

“Alçaklığın Evrensel Tarihi”nde
şöyle yazıyor Borges; “Kader, iç içe geçmiş sonsuz nedenlerin, aralıksız
akışıdır…”

Şu an için cevap
bulamadığımız birçok soru için bu kitabı yeniden okumaya değil ama tersten
okumaya ihtiyacımız var gibi görünüyor: “Evrenselin Alçaklık Tarihi”ni okumaya
cüret göstermeliyiz. Bu da beraberinde evrensel insan haklarını yeniden ama bu
kez tersten okumamızın önünü açacaktır: İnsanların evrensel hakları! Çünkü bu
yolla, ötekinin keskin hatlarla ayrımlaşmış belirli bir öteki olmadığını,
ötekileşmenin Varlığın (ego’nun) ikircikli doğası olduğunu, bir zamanlar,
Tanzimat sonrası yazarlarımızın sık sık isim değiştirip bize çözümsüz ve
dönüşen (akışkan) bir tarih belleği miras bırakmaları gibi, çoklu okumalarla
sonsuzun içindeki sonlunun aslında bir yanılsama ve o yanılsamanın da (zann)
Hakikatimiz olduğunu kavrayabiliriz.  İşte o zaman, Gerçeklik ele
geçirildiğinde, Gerçek nedir diye soran Vali Pilatus’un yenilikçiliğine mi,
çarmıhın tepesine INRI yazdığı için kendisine çıkışan Rabbaylara “Ne
yazdımsa yazdım”
diye karşılık veren Vali Pilatus’un gelenekçiliğine mi ihtiyaç duyduğumuzu anlayabiliriz. Çünkü Kaddafi’nin
uyguladığı politikalarını tasvip etmesek de onun, muhaliflerince insanlık dışı
bir şekilde linç edilişi de asla kabul edilemez. 

“Evrensel İnsan Hakları” ya da “İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi” neresinden bakarsak bakalım, İsa’yı değil ama Barabbas’ı
serbest bırakmamız gerektiğini her seferinde söylüyor.

Evet, kabul edelim, evrensellerle
dünyayı yönetmek kulağa hümanistçe geliyor. Bu romantik ve idealist bir tavır
olsa da pratikte olanaksız gibi görünüyor. İHEB’in insan için yaratılmış ve
insancıllığı merkeze alan bir ürün olmasından çok devletlerin çıkarlarına
odaklanmış bir devlet aklı ürünü olduğu, Virginia İnsan Hakları Bildirisi ve
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile kıyaslandığında daha net ortaya
çıkmaktadır. Söz konusu her iki bildiride İHEB’e kıyasla söylemlerdeki ciddi
farklar hemen göze çarpmaktadır. Diğer iki bildiride halkın kendilerini
yönetenlerden ve oluşturdukları devletten bir hak talebi vardır ve üst konumda
olan da insandır. Oysa İHEB yukarıdan aşağıdaki halka hak veriyor
görünmektedir. Dolayısıyla, sanki devlet kendisini oluşturan halktan bağımsız
bir irade ile üste çıkmış gibidir. Sanki ebedi ve ön emli olan halk değil,
bildirinin bizzat kendisidir. İHEB’in giriş kısmındaki şu ifade yukarıdaki
düşünceden başka bir çağrışım yapmamaktadır: “…İnsanın zulüm ve baskıya
karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir
hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına, …”
karar
verilmektedir. Buna göre insan hangi “baskıya” ve kime karşı “ayaklanmaya”
kalkışabilir ki? Farklı soracak olursak, bu beyannameyle korunan kim veya
nedir? Tabii kapital sahipleri… Demek oluyor ki, bu bildirgeyi yaratan
zihniyete göre insanlar fani, devletler ya da çıkarlar veya özel oluşumlar
bakidir veya önce bunlar gelir. Bu durumda öne sürülen belgenin “insan
çıkarları” için ve dahası “evrensel niyetlere” dayalı olduğunu kabul etmek çok
zordur.

Bir
semptomatik[1] okuma
yapalım mı?

30 madde ile sınırlı bildirgeye
ek olarak örneğin, 31. madde “ötenazi hakkı” ya da “cinsiyet değiştirme hakkı”
veya ilaveten “haber/bilgi alma hakkı” veya “kürtaj hakkı” vs. gibi günümüzde
tartışılan veya tartışılmayan bir hakkın olması gerekmez miydi? İnsanoğlunu
şartlar ve çağın gereklerine göre ilgilendiren her yeni durumda yeni maddelerin
eklenmesi gerekmez miydi? Ancak, eğer bu liste yoruma açık olmalı veya olmamalı
kaygısı olmadan yaratıldıysa o zaman neden belli bazı konular ya da başlıklar
altında genelleştirilerek sunulmadı?

Gelelim
60’lara…

Paranın belirli bir kesimin
elinde olması, Thatcher ve Reagan’ın para politikaları, Türkiye’ye Özal ile
giren liberal ekonomi, zengini daha fazla zenginleştiren ekonomik boyut, insan
hakları evrensel beyannamesinde yer alan birtakım hükümleri geçersiz
kılmaktadır. Örneğin seyahat özgürlüğüne sahip olan insanı, seyahat edemeyecek
bir fakirliğe taşıdığınızda, beyanname geçerliliğini
sürdürür ancak gerçek midir?

Post
Truth ile yüz yüzeyiz!

Kuran’da yazılı olan bir ayeti
anımsadım, “Benim inandığım bana, senin inandığın sana,” diye yazar, yani
öyle bir duruş ki yeterli bir ilke olarak karşımızda! Tıpkı Borges’in “Alef”inde
de yazdığı gibi, “20. yüzyılımız (Hz.) Muhammed ile dağın öyküsünü tersine
çevirmiştir. Bugün artık dağ, çağdaş Muhammed’e geliyor.”

Akıl gerçekliğinin, olgu
gerçekliğinin önüne geçtiği çağımıza ben epistemik çöküş çağı adını veriyorum,
istesek de istemesek de, evrensele, evrenselce veda etme vakti!

Merhaba! “Yerel İnsan Hakları”

İnsanların evrensel hakları
dedik. Yani seküler ilişkileri belirlerken yerel olanın başat karaktere
büründüğü bir uzlaşım… Tek bir endüstri dünyasının gidişatına hizmet edecek
soyut evrensel ve bu yüzden katı bir insan tipi yaratmayı hedeflemektense,
çoklu endüstri dünyasının yaşamasına hizmet edecek esnek ve çok biçimli insanla
uzlaşarak yaşamayı erek edineceğimiz bir politika gütme zamanı! Belki Medine
Vesikası benzeri bir hareket… Bunun için ilham alacağımız doneler envanter
adını verdiğim literatür (edebiyat) içinde mevcut… Yapmamız gereken,
tarafsızlığın tarafına geçerek bu envanter üzerinde incelikli bir işçiliğe
başlamak… 

Bu kolay değil ama imkânsız da
değil! 1001 Gece Masalları’nda geçen 1001 ifadesi sınırlı sonsuzluğu anlatmak
için kullanılır, ben de bu sürece 1001 seraplı çölü geçmek adını veriyorum. Çünkü
çölde serap olur ve serap, çölün kimliğidir. Serap umuttur, çölü geçmemizi
sağlayacak olan yanılgılardır. Hegel’in Tini, görüngübilimi yürüyüşüne devam
ediyor. Bu kez onu, göklerdeki tahtını terk ederek tekrar dünyaya döneceği yeni
bir iş bekliyor olacak –belki de son işi– Gönül!  Böylece insanlığı pharessia (farz) bekliyor:  Evrensellerin değil, Tikellerin Birliği…

Kaynakça yerine hashtag:

Theodor W. Adorno · Louis
Althusser · Alain Badiou · Jean Baudrillard · Zygmunt Bauman · Henri Bergson ·
Albert Camus · Ernst Cassirer · Gilles Deleuze · Jacques Derrida · Johann
Fichte · Michel Foucault · Frankfurt Okulu · Hans-Georg Gadamer · Antonio
Gramsci · Jürgen Habermas · Georg Hegel · Martin Heidegger · Edmund Husserl ·
Karl Jaspers · Immanuel Kant · Søren Kierkegaard · Alexandre Kojève · Jacques
Lacan · Claude Lévi-Strauss · Gabriel Marcel · Maurice Merleau-Ponty ·
Friedrich Nietzsche · Jean-Paul Sartre · Friedrich Schelling · Carl Schmitt ·
A. Schopenhauer · Slavoj Žižek · Karl Marx · Kaygusuz Abdal ·


[1] 1948’de Maurice Merleau-Ponty gibi filozofların ilgilerini kaybettikleri Fransız Komünist Partisi’ne katılan (Roma Katolik kilisesine bağlı bir dindar olan) Althusser’in
kullandığı okuma yöntemlerinden biridir; ifade edilmeyenden, dile gelmeyenden,
söylenmeyenden çıkarım yapmaya dayanır. Marx’ı bu türden bir okumaya tabi tutan
Althusser, buna iki katlı okuma yöntemi demektedir.