Yerel İnsan Hakları ya da Evrenselin Alçaklık Tarihine bir Önsöz

İnsan Hakları - 2019

“ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “

Kafirun, 6

“Alçaklığın Evrensel Tarihi”nin basılmasının üzerinden 77 sene geçti. Yazılanların gerçekliğini yitirdiğini söyleyebiliriz ancak yine de bir yağlı güreş pehlivanı misali edebiyata attırdığı salto hala geçerli…

Arjantinli ünlü öykü yazarı Borges, “Alçaklığın Evrensel Tarihi” isimli kitabında Japonya’dan Ortadoğu’ya, Kelt’e uzanan kadim masalları ve gerçek yaşamöykülerini çarpıtarak (kendi zamanının sorunlarına –körlüklerine, ırkçı söylemlerine, sağlık politikalarına– bağ kuracak ve uyarlayacak şekilde yerelleştirerek) yeniden anlatma yolunu seçti. Bütün gayesi evrenselin merhametli denli korkunç da olabileceğini her dilde anlatabilmekti. İnsanlığa dair daha önce düşünülmemiş ya da nadiren düşünülmüş ama unutulmuş ya da üzeri örtülmüş orijinal fikirleri, farklı taksonomiler çerçevesinde geliştirip, zamanı ve sınırları aşan daha evrensel tespitlerde bulundu. 1930’larda Arjantin’de çok satan Critica gazetesinin pazar ekine yazdığı tuhaf yazıları bir araya getirdiği bu kitabında, hayat ile hayalin birleştiği kurmacanın, olgulardan daha gerçekçi olduklarını gösterdi. Bu arada Avrupa’da Borges’in satirik ruhuna benzeyen bir başka hayalet daha kol gezmeye başlamıştı: Lacan.

Lacan, tıp eğitimini tamamladıktan sonɾa, 1932’de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paɾanoyak Psikoz” adlı doktora teziyle psikiyatr oldu ve seminerlerinde sıkça Avrupa’nın “evrensellik” anlayışının dışlayıcı olmasından yakınarak toplumunu derin bir özeleştiriye davet etti. 

Lacan da Borges gibi tuhaf çıkışlarda bulundu. Örneğin Borges, Babil Kitaplığı ile evreni, bitimsiz ve içinde sonsuz sayıda kitabın bulunduğu bir kütüphane olarak tasarlamış, orijinal bir şey yok diye yazmış, Lacan da, televizyonlarda “Kadın yoktur,” diye bağırmıştı.

“Nasıl böyle bir budalalık dile getirilir çünkü ben, kadınım ve varım! Beyefendi görüyorsunuz ki ben varım!” diyen kadınlar olmuştu. Aslında Lacan da, vakti zamanında çağdaşlarına rağmen “Madde yoktur” (La matière n’existe pas) diye söyleyen Berkeley gibi yapmıştı. Sadece evrensellik fikrine karşı çıkmıştı. Kısaca Lacan, evrensel bir kategorinin gerçeklik olmadığını düşünüyordu. Evrensellik fikri, bir günahın bütün insanoğluna mal edilişine mal olmuştu. Kuşkusuz “kadınlar” vardı ve hepsi de birbirinden farklı çoğul kadınlardır…

Bu resmi başkaldırı damarı, Sartre’da insan yoktur’a kadar varacaktır.

Kaygusuz Abdal’ı anımsayalım:

Bu insan dedikleri

El ayakla baş değil

İnsan manaya derler

Suret ile kaş değil

Az önce, ben de “daha evrensel” ve “daha gerçekçi” ifadelerini kullandım, çünkü gerek Borges’e göre, gerek Lacan’a göre Grek’ten Aydınlanma Çağı’na, evrensel olarak belirlenen her kavram ya da gerçekçilik, aklın kapalı devre aletleri (organon) ile her anlama açık dünyayı belirleyen güçlü devletlerin tekelindeydi ve bu yolla, hem evrensel evrenselliğini, hem de gerçek gerçekliğini yitiriyordu. 

İkinci Dünya Savaşı da bunun kanıtı oldu. 

Hz. Meryem’den hiçbir farkı olmayan bir annenin Goethe’nin dizeleriyle büyüttüğü oğlunu veya kızını, yine Goethe’den dizeler okuyan bir faşist baba, acımasız bir ölüm makinesine dönüştürebilmişti.

Savaştan sonra Arjantin’de halkın desteği ile başa geçen Peron yönetimi, kapalı ekonomi politikasından ötürü kan kaybetmeye başladı ve bir süre sonra polisiye bir iktidar halini aldı. Kuşkusuz Borges, Peron’un kapalı devre politikalarına karşıydı. 

1946’da Juan Peron’un iktidara gelişiyle, Borges kütüphanedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin’den Uruguay’a kadar pek çok yeri gezdi, Budizm’den Blake’e kadar pek çok konuda seminerler verdi, hem de iyi para kazandı. Ama ailesi Peron’un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949’da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef) basıldı. 1955’te Peron devrilince Borges hayalindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü’ne getirildi. 

Bu arada, 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayımlandı. Savaşın travmatik gebeliği 68 kuşağını önceleyen yapıbozumcuların yolunu –İsa’nın yolunu hazırlayan Yahya misali– hazırladı. Michel Foucault’un “Delilik ve Medeniyet” tezi Avrupa’da yankı buldu. 

Okuru her olasılığa açık bir dünyaya taşıyan bu yeni akım metinler, yazarın işlediği tarih, bellek, bilim, sanat, dil, sonsuzluk temaları etrafında şekilleniyordu. Latin Amerika edebiyatını ve dünya edebiyatını derinden etkileyen ve onu yeni bir biçime kavuşturan Borges, kitapta “alçaklık” kavramını ırkların, dinlerin, ideolojilerin üstünde, evrensel bir değer olarak ele aldı. Yıllar sonra Michel Foucault da benzerini iktidar ilişkisi içinde yapacaktı…

Bugünse post-truth ve dekomünikasyon çağlarını iç içe geçmiş bir şekilde ve her birinin içinde aynı anda bulunarak yaşıyoruz…

“Alçaklığın Evrensel Tarihi”nde şöyle yazıyor Borges; “Kader, iç içe geçmiş sonsuz nedenlerin, aralıksız akışıdır…”

Şu an için cevap bulamadığımız birçok soru için bu kitabı yeniden okumaya değil ama tersten okumaya ihtiyacımız var gibi görünüyor: “Evrenselin Alçaklık Tarihi”ni okumaya cüret göstermeliyiz. Bu da beraberinde evrensel insan haklarını yeniden ama bu kez tersten okumamızın önünü açacaktır: İnsanların evrensel hakları! Çünkü bu yolla, ötekinin keskin hatlarla ayrımlaşmış belirli bir öteki olmadığını, ötekileşmenin Varlığın (ego’nun) ikircikli doğası olduğunu, bir zamanlar, Tanzimat sonrası yazarlarımızın sık sık isim değiştirip bize çözümsüz ve dönüşen (akışkan) bir tarih belleği miras bırakmaları gibi, çoklu okumalarla sonsuzun içindeki sonlunun aslında bir yanılsama ve o yanılsamanın da (zann) Hakikatimiz olduğunu kavrayabiliriz.  İşte o zaman, Gerçeklik ele geçirildiğinde, Gerçek nedir diye soran Vali Pilatus’un yenilikçiliğine mi, çarmıhın tepesine INRI yazdığı için kendisine çıkışan Rabbaylara “Ne yazdımsa yazdım” diye karşılık veren Vali Pilatus’un gelenekçiliğine mi ihtiyaç duyduğumuzu anlayabiliriz. Çünkü Kaddafi’nin uyguladığı politikalarını tasvip etmesek de onun, muhaliflerince insanlık dışı bir şekilde linç edilişi de asla kabul edilemez. 

“Evrensel İnsan Hakları” ya da “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” neresinden bakarsak bakalım, İsa’yı değil ama Barabbas’ı serbest bırakmamız gerektiğini her seferinde söylüyor.

Evet, kabul edelim, evrensellerle dünyayı yönetmek kulağa hümanistçe geliyor. Bu romantik ve idealist bir tavır olsa da pratikte olanaksız gibi görünüyor. İHEB’in insan için yaratılmış ve insancıllığı merkeze alan bir ürün olmasından çok devletlerin çıkarlarına odaklanmış bir devlet aklı ürünü olduğu, Virginia İnsan Hakları Bildirisi ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile kıyaslandığında daha net ortaya çıkmaktadır. Söz konusu her iki bildiride İHEB’e kıyasla söylemlerdeki ciddi farklar hemen göze çarpmaktadır. Diğer iki bildiride halkın kendilerini yönetenlerden ve oluşturdukları devletten bir hak talebi vardır ve üst konumda olan da insandır. Oysa İHEB yukarıdan aşağıdaki halka hak veriyor görünmektedir. Dolayısıyla, sanki devlet kendisini oluşturan halktan bağımsız bir irade ile üste çıkmış gibidir. Sanki ebedi ve ön emli olan halk değil, bildirinin bizzat kendisidir. İHEB’in giriş kısmındaki şu ifade yukarıdaki düşünceden başka bir çağrışım yapmamaktadır: “…İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına, …” karar verilmektedir. Buna göre insan hangi “baskıya” ve kime karşı “ayaklanmaya” kalkışabilir ki? Farklı soracak olursak, bu beyannameyle korunan kim veya nedir? Tabii kapital sahipleri… Demek oluyor ki, bu bildirgeyi yaratan zihniyete göre insanlar fani, devletler ya da çıkarlar veya özel oluşumlar bakidir veya önce bunlar gelir. Bu durumda öne sürülen belgenin “insan çıkarları” için ve dahası “evrensel niyetlere” dayalı olduğunu kabul etmek çok zordur.

Bir semptomatik[1] okuma yapalım mı?

30 madde ile sınırlı bildirgeye ek olarak örneğin, 31. madde “ötenazi hakkı” ya da “cinsiyet değiştirme hakkı” veya ilaveten “haber/bilgi alma hakkı” veya “kürtaj hakkı” vs. gibi günümüzde tartışılan veya tartışılmayan bir hakkın olması gerekmez miydi? İnsanoğlunu şartlar ve çağın gereklerine göre ilgilendiren her yeni durumda yeni maddelerin eklenmesi gerekmez miydi? Ancak, eğer bu liste yoruma açık olmalı veya olmamalı kaygısı olmadan yaratıldıysa o zaman neden belli bazı konular ya da başlıklar altında genelleştirilerek sunulmadı?

Gelelim 60’lara…

Paranın belirli bir kesimin elinde olması, Thatcher ve Reagan’ın para politikaları, Türkiye’ye Özal ile giren liberal ekonomi, zengini daha fazla zenginleştiren ekonomik boyut, insan hakları evrensel beyannamesinde yer alan birtakım hükümleri geçersiz kılmaktadır. Örneğin seyahat özgürlüğüne sahip olan insanı, seyahat edemeyecek bir fakirliğe taşıdığınızda, beyanname geçerliliğini sürdürür ancak gerçek midir?

Post Truth ile yüz yüzeyiz!

Kuran’da yazılı olan bir ayeti anımsadım, “Benim inandığım bana, senin inandığın sana,” diye yazar, yani öyle bir duruş ki yeterli bir ilke olarak karşımızda! Tıpkı Borges’in “Alef”inde de yazdığı gibi, “20. yüzyılımız (Hz.) Muhammed ile dağın öyküsünü tersine çevirmiştir. Bugün artık dağ, çağdaş Muhammed’e geliyor.”

Akıl gerçekliğinin, olgu gerçekliğinin önüne geçtiği çağımıza ben epistemik çöküş çağı adını veriyorum, istesek de istemesek de, evrensele, evrenselce veda etme vakti!

Merhaba! “Yerel İnsan Hakları”

İnsanların evrensel hakları dedik. Yani seküler ilişkileri belirlerken yerel olanın başat karaktere büründüğü bir uzlaşım… Tek bir endüstri dünyasının gidişatına hizmet edecek soyut evrensel ve bu yüzden katı bir insan tipi yaratmayı hedeflemektense, çoklu endüstri dünyasının yaşamasına hizmet edecek esnek ve çok biçimli insanla uzlaşarak yaşamayı erek edineceğimiz bir politika gütme zamanı! Belki Medine Vesikası benzeri bir hareket… Bunun için ilham alacağımız doneler envanter adını verdiğim literatür (edebiyat) içinde mevcut… Yapmamız gereken, tarafsızlığın tarafına geçerek bu envanter üzerinde incelikli bir işçiliğe başlamak… 

Bu kolay değil ama imkânsız da değil! 1001 Gece Masalları’nda geçen 1001 ifadesi sınırlı sonsuzluğu anlatmak için kullanılır, ben de bu sürece 1001 seraplı çölü geçmek adını veriyorum. Çünkü çölde serap olur ve serap, çölün kimliğidir. Serap umuttur, çölü geçmemizi sağlayacak olan yanılgılardır. Hegel’in Tini, görüngübilimi yürüyüşüne devam ediyor. Bu kez onu, göklerdeki tahtını terk ederek tekrar dünyaya döneceği yeni bir iş bekliyor olacak –belki de son işi– Gönül!  Böylece insanlığı pharessia (farz) bekliyor:  Evrensellerin değil, Tikellerin Birliği…

Kaynakça yerine hashtag:

Theodor W. Adorno · Louis Althusser · Alain Badiou · Jean Baudrillard · Zygmunt Bauman · Henri Bergson · Albert Camus · Ernst Cassirer · Gilles Deleuze · Jacques Derrida · Johann Fichte · Michel Foucault · Frankfurt Okulu · Hans-Georg Gadamer · Antonio Gramsci · Jürgen Habermas · Georg Hegel · Martin Heidegger · Edmund Husserl · Karl Jaspers · Immanuel Kant · Søren Kierkegaard · Alexandre Kojève · Jacques Lacan · Claude Lévi-Strauss · Gabriel Marcel · Maurice Merleau-Ponty · Friedrich Nietzsche · Jean-Paul Sartre · Friedrich Schelling · Carl Schmitt · A. Schopenhauer · Slavoj Žižek · Karl Marx · Kaygusuz Abdal ·


[1] 1948’de Maurice Merleau-Ponty gibi filozofların ilgilerini kaybettikleri Fransız Komünist Partisi’ne katılan (Roma Katolik kilisesine bağlı bir dindar olan) Althusser’in kullandığı okuma yöntemlerinden biridir; ifade edilmeyenden, dile gelmeyenden, söylenmeyenden çıkarım yapmaya dayanır. Marx’ı bu türden bir okumaya tabi tutan Althusser, buna iki katlı okuma yöntemi demektedir.