Yeni Platonculuk ve Plotinus

Sayı 90 – Ocak – Şubat 2020

Yeni Platonculuk nedir?

Bunu anlayabilmek için öncelikle Platon’u
biraz tanıyalım.

Platon M.Ö.
427-347 yıllarında yaşamış olan Antik Yunan filozofudur. Gençlik yıllarında Sokrates ile tanışıp
öğrencisi olur ve ondan felsefi eğitim alır, daha sonra Doğu felsefesini de
araştırmak için Mısır’a gider ve 12 yıl boyunca orada kalır. Atina’ya
döndüğünde ise, Atina’da savaş kahramanı olarak anılan Akademos’un isminden
esinlenerek Akademia adı altında bir felsefe okulu açmıştır. Günümüzde
kullandığımız Akademi kelimesinin de kökleri buraya dayanmaktadır. Platon, matematik
ve felsefenin temelleriyle eğitim verdiği Akademia’da tanıştığı Aristoteles’in
de öğretmeni olmuştur.

Platon, günümüze kadar ulaşan birçok
önemli eserler yazmış, Batı ve din felsefelerine
ışık tutmuşve kendisinden
sonra gelen birçok filozofu da etkilemiştir. Çünkü Platon’un felsefesinde mistik bir gizem vardı.
Yüzyıllar sonra bu gizemin derinliklerine inebilen filozoflar, Platon’u yeniden
ruhlandıracak ve onlara da “Yeni Platoncu” ismi verilecekti.

Yeni Platonculuk nasıl başladı?

Biraz tarihinden bahsedecek olursak;
Platon’un ölümünden yaklaşık olarak 15-20 yıl sonra, Büyük İskender M.Ö. 330’lu
yıllarda Doğu’ya doğru seferler başlatır. İskender gittiği her yerde Grektekine
benzer şehirler inşa ettirir ve böylece Yunan kültürünü yayar, Doğu, Batı
kültürüyle tanışır. İnsanların inanış, kültür ve felsefi düşünceleri birbirleriyle
karışarak bir sentez oluşur ve bu döneme de Helenistik dönem adı verilir. Bu dönem M.Ö. 4. yüzyılda başlayıp
7. yüzyıla kadar yaklaşık 1000 yıl sürdü. Helenistik dönemin ilerlemesiyle ve
bu kaynaşmanın da artmasıyla birlikte ise insanlarda kuşkuculuk ve şüphecilik
ortaya çıkmaya başladı. Çünkü insanların kafaları karışmıştı, Batı’dan gelen bu
yabancı kültür sayesinde insanlar inançlarını sorgulamaya başladılar; acaba
kiminki doğru derken hangi dine inanacaklarını şaşırmışlardı.

Bir yandan Pythagoras, Platon,
Aristoteles gibi düşünürlerin felsefeleri tartışılıyordu. O döneme kadar
Epikürcü ve Stoacı felsefeler de ciddi anlamda benimsenmeye başlanır. Ancak o
dönem savaşlar devam ediyor, insanlar kıtlıktan kırılmış, salgın hastalıklardan
bunalmış durumdalar ve ruhsal çöküntü yaşıyorlar. Dışsal olan inanışlardan tatmin
olamıyorlar çünkü duygusal ve manevi
ihtiyaçlarını karşılamak istiyorlar. Stoacılık ve Epikürcülük, manevi
yaşamdan ziyade daha çok dünya işleriyle ilgili birtakım tavsiyeler verdiği ve
ahlaki kurallarla ilgilendiği için bu akımlar da yerlerini kaybediyorlar,
böylece aradan yaklaşık 500 yıl geçmiş oluyor. İnsanlar İsa’nın kurtuluş
müjdesine kulak vermeye başladıkları için Hristiyanlık iyice yayılıyor ve toplum
içsel dinlere ilgi duymaya başlıyorlar. İşte o zaman onların imdadına “Yeni
Stoacılık” yetişiyor ve yıkıma uğrayan Doğu dinleri ve Batı’nın aklı arasındaki
köprüleri tamir ediyor.

Amonius Sakkas M.S. 175-242 (Çuval Hammalı)

Bu akımın kurucusu olarak görülse
de kendisi hiçbir yazılı eser bırakmadığı için onun öğrencisi ve aslında canlı
eseri olan Plotinus’un Yeni Platonculuğun kurucusu olduğunu söyleyebiliriz.

Hristiyanlığın yayıldığı o
dönemlerde, Ammonius Sakkas, ailesi Hristiyan olmasına karşın, kendisi aradığı
cevapları Hristiyanlıkta bulamamış ve bu soruların cevaplarını ararken ezoterik
felsefeye merak salmıştır. 30 yıl boyunca ezoterik felsefeyle ilgilenmiş, başta
önemli Antik Yunan filozofları olmak üzere felsefi düşünce sistemlerini
araştırmıştır.

Ammonius, çok etkili bir filozoftur.
Muhtemelen 3. yüzyılın başlarında, İskenderiye’de bir okul kurar. Bu okulda
tam da insanların ihtiyacı olan manevi hayat ve ruhun arınması, entelektüel
gelişimden daha önemli görülüyordu. Zaten bu okula gelenler de felsefe alanında
kendilerini yetiştirmiş̧ olan insanlardı. Onların bu okula gelme amacı
yetkinleşmek idi. İşte bu dönemde yine Ammonius gibi dönemin varolan
inançlarıyla tatmin olamayan ve İskenderiye şehrine gelen Plotinus ile Ammonius’ın
yolları böylece kesişir (Yine Plotinus’un öğrencisi olan Porfirios ve onun da
öğrencisi olan İamblikhos bu akımın en önde gelen filozoflarıdır).

Plotinus Hayatı ve Kişiliği  (204-270)

Plotinus 204-205 yılında Mısır’da,
büyük bir ihtimalle Lycopolis’de doğar. Ancak onun Mısır kökenli olup olmadığı
çok net değildir. Onun doğum tarihini bilmememizin sebebi kendisinin bundan hiç
bahsetmiyor olmasıydı. Sebebi ise kendisine karşı doğum günü kutlamaları ve
sunaklar sunulması gibi etkinliklerin yapılmasını istemezmiş, ancak geleneksel
hale gelmiş olan Sokrates ve Platon’un doğum günlerini herkesle birlikte kutlar
ve ziyafetler verirmiş. Hali vakti iyi bir ailede dünyaya gelen Plotinus, sekiz
yaşından itibaren gramer eğitimine başlar. Okuma, yazma, matematik öğrenir.
Şiire karşı ilgisi bulunmakta ve ezberlemektedir. Plotinus, gençliğinde
hareketli, hoşgörülü ve yaratıcı bir kişiliğe sahiptir.

Yirmi yedi yaşına geldiğinde
felsefeye yoğun bir ilgi duydu: O dönemde parlayışta olduğu için nam salmış
üstatların bulunduğu İskenderiye’ye yönlendirildi. Fakat o, [nam salmış] bu
üstatların derslerinden hoşlanmadı, hevesi kırıldı. Arzu ve öfkeyle karışık
duygularını bir arkadaşına açtı ve arkadaşı ona daha öncesinden tanımadığı biri
olan Ammonius’u önerdi. Plotinus gitti; bir ders dinledi ve arkadaşına “İşte
aradığım adam bu,”
diye haykırdı.

11 yıl boyunca Ammonius Saccas’ın
yanında bulunur ve onun en yakın dostu olur. Kendisinden birçok ders alır.
Antik Mısır ve Yunan filozofları, Pythagoras, Platon, Aristoteles gibi
filozofları ve bunların yanı sıra Stoacı ve Epikürcü felsefeleri araştıran Plotinus,
Platon’un felsefesinden derinden
etkilenmiştir.Saccas’ın
yanında ezoterik felsefi eğimini aldıktan sonra o da Platon gibi Doğu
felsefelerini öğrenmek ister. Nitekim Plotinus, İmparator III. Gordion’un
Perslere karşı hazırlamış olduğu orduya katılır. Canı pahasına öğrenmek
istemektedir. Bu savaşta imparator III. Gordion ölür, Plotinus ise güçlükle
kurtulur ve Doğu seyahatlerine yönelik planından vazgeçip Roma’ya yerleşerek burada
“Yeni Platonculuk” adında bir okul kurar. Kendi felsefesi üzerine dersler verir
fakat o da hiçbir şey yazmaz. Burada aslında öğretmeni olan Ammonius’a da ne
kadar benzemiş olduğunu görebiliriz ancak, kendi düşüncelerini daha sonra
yazmaya başlayacaktır.

Hümanist bir kişiydi. Önce kendisi
için sonra da başkaları için yaşamıştır. O, evini arkadaşlarına, çocuklara,
diğer insanlara açıyor ve onlara elinden geldiğince faydalı olmaya çalışıyordu.
İnsanlar Plotinus’a sık sık bir yardım ve tavsiye isteme amacı ile başvururmuş,
bir çeşit manevi rehber gibi görüldüğü söylenebilir. Böyle iyimser davrandığı
için de Plotinus’un pek çok dost edindiği söylenmektedir. Hatta Kendisi Roma’da “Tinsel Direktör” olarak anılıyordu.

“Yeni Platonculuk” okulundaki dinleyicileri
arasında çok önemli ve etkin kişiler bulunmaktaymış. İmparator Gallienus ve İmparatoriçe
Salonina’dan yakın ilgi ve değer görüyormuş. Gallienus bir ara Campania’da
Platon’ un idealindeki Devlet’i kurması için Plotinus’a toprak vermeyi
düşünmüş, fakat imparatorun yakınları, danışmanları onu bu isteğinden
vazgeçirmişler.

Plotinus, 59 yaşına geldiğinde Porfirios
ile tanışıyor. Ondaki bu entelektüel birikimi gören Porfirios, bakıyor ki Plotinus
sadee 21 tane eser yazmış, onu daha fazla yazması için teşvik eder. Yunanca
bilen Plotinus, nihayet Yunanca yazılar yazmaya başlar ve beş yıl içerisinde en
önemli ve yaratıcı eserleri ortaya çıkar. Bu eserler, onun kurmuş olduğu okulda
yürütülen tartışmalardan doğuyordu.

Plotinus, yaşamının daha geç
dönemlerinde özgün, eleştirel ve felsefî bir zihne sahip olmakla beraber, görme
duyusu zayıflamış̧ bir mistiktir. Sürekli ve spontane bir tarzda aklına
gelenleri yazarak kendi düşünce zincirine dalıp gitmekten çok hoşlanırdı. Fakat
ne yazık ki onun görme gücündeki zayıflık neticesinde okuma ve yazmakta güçlük
çektiği için bu durum onun yazdığı metinlerin anlaşılmasını zorlaştırıyordu.

Plotinus felsefî tartışmaları
yazmaktan daha çok severdi. Öyle ki ruh-beden ilişkisi konusunda Porfirios ile
üç gün boyunca tartıştığı bile olmuştur. Son 25 yılını Roma’da geçirir. Plotinus
66 yaşındayken ölüm döşeğinde bir arkadaşına; İçimdeki tanrısal tözü azad etmek için uğraşıyorum,” der ve utandığı
bedenine veda eder.

O, çocukluğundan ve kendinden
bahsetmekten hoşlanmazmış. Bu sebeple, Plotinus’un hayatına, kişiliğine ve
felsefesine dair bilgileri, öğrencisi ve filozof olan Porfirios tarafından öğreniyoruz.

Porfirios, hocası Plotinus’un
hayatını ölümünden 28 yıl sonra 298 yılında “Plotinus’un Hayatı” (Life
of Plotinus
) adlı bir eser çıkartır. Bunun yanı sıra Plotinus’un büyük
çaplı eserlerinden bazılarını toplamda 54 olmak üzere, dokuzluklar şeklinde 6
gruba bölerek bir araya getirir. Porfirios, Enneads başlığını taşıyan
dokuzlu gruplar halindeki bu seriyi kronolojik bir sıralamadan ziyade tematik
bir düzenlemeye tabi tutmuş̧ görünmektedir. Bu sistematiğe göre dokuzluklar,
maddi olandan tanrısal olana, somuttan soyuta doğru hareket eder. Yani insani
meselelerle başlar, fiziksel dünya ile ilgili çeşitli konulardaki tartışmalarla
devam eder, sonra da ruh, bilgi ve anlaşılabilir gerçeklik ve son olarak her şeyin
ilk prensibi “Bir” hakkındaki düşüncelerle sona erer.

Plotinus’un düşüncesi, yaklaşık
800 yıllık felsefî ve entelektüel birikimi içerisinde barındırır. Çünkü o,
Pythagoras’ın, Heraklitos’un Empedokles’in Anaxagoras’ın, Sokrates’in,
Platon’un, Aristoteles’in, Stoacılar ve Epikürcülerin adlarını anmaktan geri
durmaz. Fakat o, hepsinden önce kendisini Platon’un takipçisi olarak görür.
Zira Platon gibi Plotinus da insanın manevi yaşamının maddi yaşamından daha
önemli olduğunu düşünürdü. Bu görüş̧ onları Aristotelesçilerden, Stoacılardan,
Epikürcülerden ve Hristiyanlardan ayırıyordu.

Plotinus’un felsefesinin en
belirgin özelliği mistisizmdir. Çünkü Plotinus’ta amaç, düşüncenin de ötesine
geçmek ve içkinlikten çok aşkınsal olana ulaşmaktı. Plotinus’un felsefesinde
Tanrı, varlığın ve düşüncenim ötesinde olduğundan Tanrı’ya ulaşmanın yolu mistik
deneyimlerden geçer. Plotinus Bir’den Tanrı’yı kastettiğine göre Tanrı, evrenin
kaynağı olmuş̧ olur. İşte bu bakımdan Plotinus’ta hem dinî ve hem de felsefî
bir esin söz konusudur. Ayrıca o, felsefesini kurtuluş̧ öğretisine
dayandırmakla da dinî ve felsefî bir yol izler. Felsefesindeki temel gaye ruhun
kurtuluşu olmakla birlikte evren hakkında felsefî akılsal bir açıklama getirir.
Bu yüzden Plotinus’ta Doğudaki dinsel evren tasavvuru ile Batıdaki felsefî
evren tasavvuru bir araya gelir. Dönemin tüm dinlerinin bütün ritüel ve
ibadetlerini şekilsellik olarak görüyor. Plotinus’a göre ama amaç, ruhun kurtuluşu,
yani ruhun özüne kavuşması olduğu için felsefeyi bu esas gayeye ulaşmak adına
bir araç olarak görülür. Aslında bir anlamda felsefe ruhun kurtuluşuna hizmet etmiş
olur.

“Bir bedenim olduğu için utanıyorum”

Plotinus’a göre ruh, tanrısal
dünyadan maddesel dünyaya düştüğü için mutsuzdur. Bu dünyada bir beden
içerisinde bulunmaktan utanan ruh tanrısal dünyaya geri dönmek ve Bir’le birleşmek
istemektedir. Nitekim ruh ölümle birlikte tanrısal dünyaya geri dönecektir.
Fakat eğer ruh, kendisine sonradan bulaşan kötülükleri temizleyebilirse ölmeden
önce bile Bir’e ulaşabilir ve onunla birleşebilir. Ve ruh, bu manevi yolculuğunun
sonunda kurtuluşa ve mutluluğa kavuşur. O halde Plotinus’ta ruhun geldiği yere
yani Tanrı’ya ulaşmasının yolu arınmadır. Peki, ruh Tanrı’dan nasıl ayrılmış̧,
ondan nasıl ayrı düşmüştür? Bunu anlamanın yolu, Plotinus’un varlık anlayışını,
metafiziğini anlamaktan geçer. Zira ruh da diğer varlıklar gibi Bir’in taşmasıyla
meydana gelir ve bu taşma hiyerarşik bir yapı arz ettiğinden ruh Tanrı’dan uzak
düşmüş̧ olur.

İnsan ve Ahlak:

Plotinus, yetenekleri bakımından
üç tip insandan söz eder. Plotinus’a göre her insan zekâdan önce duyu
deneyimini kullanır. Fakat bazı insanlar duyu izleniminde kalırlar ve duyu
nesnelerinin hayatlarındaki ilk ve en son şeyler olduklarına inanırlar. 2. grup
bayağı nesnelerin biraz üstüne yükselebilen insanlardan oluşur. Fakat en üst
noktayı görmeye onların da gücü yetmez. 3. grup insan tipi vardır ki onlar,
“güçlerinin üstünlüğü ve görüşlerinin keskinliğiyle tanrısallığa erişmiş”
insanlardır. Onlar bulutların ve dünya karanlığının üstüne yükselirler; bütün
dünya nesnelerine yukarıdan bakarak orada ikamet ederler.

Plotinus’ta varlığın her bir aşamasına
karşılık gelen insan tiplerinin olması, makro kozmostaki hiyerarşik yapının
aynısının insani düzlemde de var olduğunu gösterir. Fakat burada bir zorunluluk
değil, tamamen iradi bir durum söz konusudur. Yani insan ruhlarının, yukarıda
izah edildiği üzere üç mertebeden birine ait olması insanların kendi
eserleridir. Aslında insan ruhları, başlangıçta “Tanrı’nın bilincine sahip
göksel ruhlar” iken, daha sonra bencil bireyler olmaya karar verenler tanrısal
hayattan koparlar ve böylelikle tanrısal mertebeden dünyevi mertebeye düşerler.

Erdemlerin insan hayatı açısından
anlamı ve önemi olduğuna dikkat Plotinus, dünyadan uzaklaşıp, gittikçe tanrısallığa
yaklaşma idealini filozofun görevi olarak görür. Buna göre bir filozofun ahlaki
ve zihnî bakımdan öz disiplinini sağlaması, maddi dünyadan ve beşerî eğilimlerden
uzak durması ve “derece derece Mutlak’a doğru içsel, derin bir yolculuk”
yapması gerekir. Filozofun geçirdiği bu manevi yolculuk sayesinde yaşadığı
aydınlanma anı dünyevi bilgiyi aştığından tarif edilemez bir andır. Bu esnada
özne-nesne şeklindeki bir ayrım ortadan kalkmıştır. İşte bu, filozofun Bir
olan’la bütünleştiği tefekkür ve kesif arzusunun nihai kemal noktasıdır.

Peki, arınma, insanda ne gibi değişikliklere
yol açar?

Plotinus’a göre, ruh, bedensel
olan şeylerden arındığı zaman artık tasalarından tamamıyla kurtulmuştur; sadece
düşünülür zevkleri hisseder. Kaygılarını, sadece onlar tarafından rahatsız edilmemek
için giderir, onlardan bu amaçla kaçar. Bir dereceden sonra artık ıstıraplarını
hissetmez veya bu, onun için mümkün olmazsa, canının yandığını hissettirmeden
onlara katlanır ve başkalarıyla paylaşmaksızın onları azaltır. Gücü yettiği
ölçüde şiddetli duygular taşımaz; yapabilirse, öfkenin kendisine hâkim olmasına
izin vermez; fakat arada sırada olan ve zayıflayan irade dışı kargaşayı bedene
bırakır; onda hiçbir korku yoktur. Plotinus’un bu düşüncelerinden anlaşıldığı
gibi ruhun kurtuluşu ve böylelikle tanrısal olana kavuşması her türlü bedensel bağlardan
kurtulmasına bağlıdır.

Evrensel Nefs ve Bireysel Nefs:

Evrensel nefs, tüm nefsleri ihtiva eder, çünkü
o Bir ve sonsuzdur. Tüm nefsler hep birlikte ondadırlar. Fakat her biri dışta
kalmadan farklılaşmışlardır. Onun birliği tüm nefslerin bir arada
toplanmalarından değil, aynı kaynağa sahip olduklarından ve kaynaklarında
durmalarındandır. Daha doğrusu her zaman var olduklarından orijinleri yoktur.
Gerçekten de bu düzeyde oluş ve bölünme yoktur. Bölünme, nefsin ulaştığı
bedenlerin bakışında sadece bir görünüştür.

Nefslerin Kozmik İşlevi:

Bir bedende yaşayan ve onu düzenleyen nefs, ne
kaynağından ne de doğasından kopar. Plotinus’a göre kendine has olan görevi
yerine getirir. Nefsin bir bedene bağlı olması bir ceza veya bir hatanın
sonucudur. Bu durum, her ne kadar nefsin ilk doğasına aykırı olsa da, bir
bedende rehin olma, doğal bir gerçekliğe cevap verir. Evrenin düzeni bunu
gerektirir. Canlı bedenleri aydınlatan ve yönlendiren nefslerin tekâmülü için
bu gereklidir. Demek ki bedenin nefse karşı ve nefsin de bedene karşı bir
eğilimi bulunur. İstenilen zamanda ve evrensel nefsin yönlendirmesiyle her
bireysel nefs, kendi özel eğilimine benzeyen bedeni canlandırır.

Manevi Arınma:

Dünyasal arzulardan kaçmalı ve mümkün olduğu
kadar Tanrı’ya benzemeye çalışmalıyız. Saf düşünce sayesinde doğru ve aziz
olmaya çalışarak buna ulaşabiliriz.

İlk çağın tüm ahlâkî görüşü şudur: Tüm
gayretlerimizin amacı mutluluktan başka bir şey değildir. Mutluluk, tüm
eylemlerimizin en yüce sonucudur. Bu mutluluk arayışı, kaçınılmaz bir soruyu
gündeme getirir: “Hayat nedir?”

Gerçekten o sadece nefs-beden karışımına
değil, ayrıca tek nefse de aittir. İlk olarak nefs aracılığıyla canlı
organizmalara yansıyan akledilir düzenin içinde bulunur. Her insan kendi içinde
potansiyel olarak bulunan mutluluğa varma kapasitesine sahiptir. Ona arınmayla
ulaşılabilir. Kendine tekrar hâkim olduğunda insan bu hale ulaşır. O zaman
sahip olduğu iyilik kendine yabancı olmaktan çıkar.

Akledilirin temaşası içinde varlığının
mükemmelliğine ve mutluluğun tasvir ettiği tam huzura varır. Bu hale gelmiş
kişide artık arzu kalmamış ve dış nesnelere karşı ilgisiz hale gelmiştir.
Bunlara sadece bedenine gerekli olduğu zaman dikkat eder. Kendi içinde yalnız
olan zahiri insan sadece dertlenir ve sızlanır. Kendine hâkim olan için, bu
olaylar sadece bir gösteridir. Nefsi tüm algılanır bağımlılıklarından kurtarmak
gerekir. Entelektin (zekâ) bütün nesnelere yüz çevirmesi gerekir.

Bilinç:

Bilinç iki güce sahiptir. Birincisi; kendi
imkânlarını bilmek, ikincisi; kendini aşan şeyi bilmektir. Birinci bakış açısı
mantıklı olduğundan bilince aittir. Ama ikincisi, manevi içkiyle kendinden
geçmiş aşk içindeki bilinçtir. Bu bilinç mutluluk içinde erir. “Böyle hazlar
içinde sarhoş olmak, ağırbaşlı olmaktan iyidir,”
[1]
der Plotinus.

Südur Kavramı:

“1”

“Akıl” (Nous)

“Ruh” (Pshuke)

“Madde” (Fizik)

Tanrı Anlayışı:

Babadır. Yalnız doğurtucu doğası itibariyle
babadır. Aile babası değildir. Düzenleyici kayra, Demiurgos’tur. Tanrı, saf
düşüncedir. Yaşayandır, etkindir. Tanrı, eşyanın ilkesidir. Tanrı, tüm tanrısal
sıfatları kendisinde toplamış olan saf bir tözdür. Hayr (kayra), yalnız Tanrı
için mümkün olan bir yaratmadır. Yaratmanın nedeni de tanımlanamaz ve
tasarlanamaz bir aşktır. Güzellik, aşksız var olamaz. Âlemin yaratılmasına
neden olan güzellik ve aşk demek, Tanrı’nın kendi güzelliğine âşık olması
demektir. Tanrı kendi kendisinin hem âşığı, hem sevgilisidir. Âşıklık bir gösteriyi,
zuhuru, açılımı ve bir “türüm”ü (ışıma) gerektirir. Evren, Tanrı’da içkindir.
Ebedi kanun, Tanrı’dan çıkıp tekrar Tanrı’ya dönmektir. Tanrı’nın dışında ne
uzay ne de madde vardır. Tanrı’nın dışında herhangi bir şey var olamaz. Olsa
idi, Tanrı’nın sınırlı olması gerekirdi ki bu olamaz.

O, yalnız zihinlerin güneşi değil, içinde tüm
aşkların nefes aldığı bir merkezdir. Tanrı hiçbir şey olmadığı halde, her şeyin
ölçüsüdür. İyilikçi değildir, çünkü salt iyiliktir. Güzelliği yoktur, çünkü
salt güzelliktir. Düşünceleri bulunmaz, çünkü salt düşüncedir (Aristoteles:
Kendini düşünen düşünce). Madde önce Tanrı’ya karşı gibi görünür. İlk bakışta
iki ayrı uçta durur gibidirler. Biri etkileyen, diğeri etkilenendir. Tanrı
maddeyi sürekli etkilemektedir.

Tanrı bizim düşündüğümüz hiçbir şey değildir,
çünkü her şeydir. Bizler ondan geldik, yeniden ona gidiyoruz. Her varlık, er
geç erdemli olmak zorundadır. Çünkü Tanrı’ya gidiş vazgeçilmez bir gidiştir.

Tanrı’dan çıkan ilk şey, zekâdır. Zekâ da
kendisinden çıktığı Tanrı gibi yaratıcıdır. Tini (ruhu) yaratmıştır. Nasıl ki
zekâ Tanrı’dan çıktığı halde Tanrı’ya doğru gitmekteyse, tinler de zekâdan
çıktıları gibi zekâya dönmek isterler.

İnsanı Tanrı’ya götürecek
yolun 3 geçidi vardır:

1. Sanat

2. Sevgi

3. Felsefe

İnsan ancak bu geçitlerden geçerek ya da bu
basamaklardan çıkarak Tanrı’ya benzeyebilir, O’na ulaşabilir. Plotinus’a göre
sanatçı ideayı, duyulur görünüşlerde, seven insan ruhunda; filozof ise ideayı
Tanrı’da aramaktadır.[2]

Aşk Üzerine:

Ruhun tutkusu (pathos) olarak kabul edilen
aşk, güzel bir nesne ile birleşme arzudur. Çoğu zaman insan güzelliğe yalnızca
kendisi için sahip olmak ister. O, akılla kavranabilir olanın arzusudur.
Birleşmiş olduğu ruhları kendisiyle birlikte yükseltir. Gerçekten de tıpkı
evrensel ruh gibi her bireysel ruh kendisinde, özüne bağlı bir aşkı
taşımaktadır. Bu aşk, eğer ait olduğu ruh maddeye karışmış durumdaysa, bir
Daimon’dur. Eğer ait olduğu ruh saf ise, o bir Tanrı’dır. Aşkın, âlem olduğu da
kabul edilemez (Plotinus, Platon’un Şölen diyaloğunda, Platon’un aşka
atfettiği nitelikleri anlatır). Aşkın ve Daimon’un ortak bir kaynağı vardır.
Daimon’lar, tanrılar ile insanlar arasında aracı varlıklardır. İnsan ruhu iyiye
ulaşabilmesi için aşka (Daimon) muhtaçtır. Diğer Daimon’lar, evrensel ruhun
çeşitli güçleri tarafından meydana getirilmişlerdir. Bunların bedenleri,
havadan ya da ateştendir.

Güzellik Üzerine:

Bu bölümde anlatılmak istenen, güzeli görmek
vasıtasıyla ruhu arındırıp bedenden ayırarak, algılanabilir âlemden, akılla
kavranabilir âleme nasıl yükselinebileceğini ve güzelin ülkesi olan İyi’nin
nasıl seyrine dalınacağını ve temaşa edilebileceğini göstermektir. Güzellik, ne
orantıda ne de simetride bulunur. Ancak ideada, biçimde veya sebepte bulunur.
Bir beden bir ideaya katıldığında, akılla kavranabilir âlemden, bir biçim ve
bir sebep aldığında, kendisini oluşturan bölümlerin birliği kurulduğunda
güzeldir. Ruh, sevgi ve hayranlık duyguları ilham eden erdem ve ilimden, kin ve
cehalet yüzünden uzaklaşır ve maddenin bataklığı içine düşer. Oysa erdem ve
ilim aracılığıyla, bedenle birleşmesinden dolayı üzerine bulaşan kirlerden
kendini arındırabilir. Böylece tüm güzelliğini kendisinden aldığı ilahi zekâya
yükselebilir.

Her varlığın kendi güzelliğini oluşturan
biçimi hangi ilkeye borçlu olduğunu araştırırken, bedenden ruha, ruhtan ilahi
zekâya, ilahi zekâdan iyiye yükselmesi gerekir. Gerçekten her şey iyiye ulaşmaya
can atar. Her şey iyiye bağımlıdır. Hayatı ve düşünceyi iyiden alır. Tanrı’nın
ikamet ettiği yüce bölgeye geri dönmemiz gerekmektedir. Bu amacı
gerçekleştirebilmek için kendi içimize yeniden girmek, ruhumuzu erdem ile
arındırmak ve onu ilim ile süslemek gerekir. Ardından ruhumuzu, o seyrine
dalmaya, temaşa etmeye can attığı şeye benzer hale getirdikten sonra, kendinde
ideaların, yani akılla kavranabilir biçimlerin bulunduğu ilahi zekâya
yükseltmek zorundayız. O zaman, ilahi zekânın da üzerinde bulunan, kendi
çevresine en yüce güzelliği yayan İyi ile karşılaşacağız.


1
Açıklama eksik

2 Açıklama eksik