Yararcılar

Sayı 88 – Eylül – Ekim 2019

Önsöz

18. ve 19. yy,
Avrupa’da başta kilisenin, kral ve toprak sahiplerinin manevi, siyasi ve
ekonomik baskılarının, despotizminin çatırdamaya başladığı yıllardır.

Siyaset,
düşünce ve sanat alanlarında insanlar yeni ve önemli adımlar atıyor, dünyayı;
kendi dünyaları yaparak yeniden kurmaya başlıyorlardı. Cumhuriyet, demokrasi,
özgürlük, aklını kullanma cesareti, yeni fikirler eski anlayışları sarsarak,
yıkarak, hızla ilerliyordu. Güçlü altüst oluşlarla, yeni arayışlarla, düşe
kalka yeni bir dünyaya doğru yol alınıyordu. Eski bir söz, yeni bir belgi olmuş
öne konmuştu: “İnsan her şeyin
ölçüsüdür.”
Modern bir dönem başlamıştı. İnsanı ezilmekten çıkartan
dönemin tini, bireyi merkeze alan düşünce akımlarını ortaya çıkarıyordu.

İşte böyle bir
dönemde ortaya çıkan Yararcıların temel hedefi, insandan ve temellerinden
kopmuş metafizik teorilerden, soyut düşüncelerden kurtulmaktı. Bir başka hedefi
de 17 yy.dan itibaren, insanı görece özgürleştiren, yeni özgürlük fikir ve
ümitleri sunan ve bu sayede bir hayli güç kazanan kapitalizme ve piyasa
anlayışına etik bir destek sağlamaktı.

Çağı ileriye
iten teknolojik gelişmelerin, buhar makinelerinin üretime girmesinin, imalat
sanayinin ortaya çıkmasının, toprak sahiplerinin sarsıntısının, marabaların
özgürleşmeye başlamasının yaşandığı tarihsel ortamda, en uzun soluklu etik
teori olma özelliği kazanan Yararcılık, insanın düşünce tarihine sağlam olarak
adım attı.

Bir ikilem
önünde tercih yapmak, irade kullanmak gerektiğinde, seçimin ölçütü ne olmalıdır?
Hangi seçenek, neye göre doğrudur? Bunun yanıtını “daha yararlı olan” diye
verenler Yararcılar Okulu’nu oluşturmuşlardır.

Bu,
yadırganabilecek bir yanıt olamaz. Çoğumuz da içinde olarak birçok insanın,
dürüstçe söylenecek olursa, çoğu kez, düşüncesinde ve eyleminde kendi yararını
seçtiğini görürüz. İlk adımda, hemen bu bir kusur, bir ayıp ya da bir suç
olarak kabul edilemez. Ama bu yararlı tercihin her zaman doğru olduğunu,
olacağını söylemek fazla iddialıdır. Yararın, doğruluk için zorunlu bir nedeni
olduğu kanıtlanamamış, felsefi değeri olmayan, sadece doğa gözlemiyle ve niyete
uygun olsun diye yakıştırılan olumsal (keyfi) bir kabuldür.

Ama yine de
Yararcılar, kişilerin seçimlerini kendi doğallıklarına bağlı kalarak yaptıklarında,
bunun kendilerine en çok yararı getireceğini düşünmekte çok da haksız
sayılmazlar. Çünkü doğal insan da, tüm diğer doğa varlıkları gibi, sadece kendi
yararına dönüktür, çünkü doğanın itkisi budur. Oysa insan olmak, olabilmek
doğaya karşı durabilmek, ondan özgür olabilmektir. İnsan için doğa bir hedef değildir.
Toplumsallaşmayı başaran insan için ahlak, kendi doğallığını sınırlamayı
hedefler. Ayrıca doğal olarak zaten yapıla geleni onaylayacak bir anlayışa ahlak
anlayışı demek de ne kadar doğrudur?

Öte yandan birçok
Yararcı, konuya bu denli sıradan yaklaşmamış, doğallığı temel alsa da onu
toplumsallığa ve akla uygun kılmaya çalışmıştır. Onların yaklaşımına göre, summum bonum, yani en üstün iyi, yarardır. Yararın
belirtisi, ölçüsü mutluluktur. Mutluluk iyinin mihenk taşıdır. Mutluluğun belirtisi
ve ölçüsü hazdır. Yararlı olan iyidir, iyiden hoşlanırız, mutlu oluruz, haz
duyarız.

Giriş

Jeremy Bentham: 1748-1832

James Mill: 1773-1836

John Stuart Mill. 1806-1873

Jeremy Bentham, Yararcılığın (Utilitarianism)
ilk teorik zeminini kuran kişidir. James Mill, Bentham’ın çağdaşı ve
izleyicisidir. Tarihteki yeri ve önemi Bentham’dan aldığı bilgi ve anlayışı
oğlu John Stuart Mill’e taşımış olmasıdır. Oğlunu okula hiç göndermemiştir. Onun
eğitimini kendisi üstlenmiş ve böylece Yararcılığa sağlam bir teorisyen
kazandırmıştır. John Stuart Mill de Yararcılığın, eleştiriler karşısında
tutunabilmesi için onda düzenlemeler yapmış, başka düşüncelerle etkileşime
sokmuş, onu genel kabule uygun kılmış önemli ve etkili bir Yararcı olmuştur.

Yararcılık,
düşünce alanını çok uzun süre etkileyen ve çok tartışılan yaklaşımlardan biri
olmuştur.

***

Yararcılık
okulunun temelleri, Antik Yunan’a, Epikürve Aristipposfelsefesine kadar
eskiye dayanmaktadır.

Epikür’e göre maddi açıdan temelsiz inançlar ve
metafizik düşünceler, sözgelimi dinin verdiği Tanrı korkusu, insana acı ve
korku hissettirdiğinden, insanın mutluluğunu engellediğinden dolayı
faydasızdır.

İngiliz düşünürlerden, yararcı düşünceye ilk
katkıda bulunan ve İngiliz ampirizmini geliştiren Francis Bacon’dır. Bacon,
gerçek bilginin, din aracılığıyla değil, duyumlarımız aracılığıyla elde
edildiğini ve söz konusu bilginin insanı doğaya hâkim kılacağını belirterek
İngiliz ampirizminin öncüleri arasında yer almıştır. Bacon ahlak açısından iyi
olanın yararlı olanla özdeşliğini kurmuş, yararlı olanı hem bireyin iyiliğini
hem toplumun iyiliğini sağlama üzerinden tanımlamıştır. Thomas Hobbes’un
yararcı düşüncesinde ahlak, doğal durumdaki insanın bencilliği üzerine
temellenmiş ve teorisi bencil hazcılık adını almıştır. John Locke’un ahlak
teorisi, Bentham’ı etkileyen teorilerdendir. Locke’a göre iyi olan şeyler, haz
yaratmaya veya hazzı artırıp acıyı azaltmaya yönelen şeylerdir. Kötü ise
tersidir. İnsan iradesi mutluluk tarafından belirlenir.

Jeremy Bentham:

Bentham’ın ahlak teorisinin merkezi hedonizmdir,
hazcılıktır. Acıyı ve hazzı, insanı hâkimiyeti altına alan iki efendi olarak nitelemektedir.

“Doğa, insanı iki egemen efendinin; hazzın ve
acının hâkimiyeti altına yerleştirmiştir. Ne yapacağımızı gösterdikleri gibi ne
yapmamamız gerektiğini de yalnız onlar belirlerler. Bir yanda doğru ve yanlışın
ölçütü, diğer yanda sebep ve sonuçlar zinciri onların hükmüne bağlanmıştır. Her
yaptığımızda, her söylediğimizde ve her düşündüğümüzde bizi yönetirler,
bağımlılığımızı kaldırmak için sarf ettiğimiz her çaba sadece onları göstermeye
ve onaylamaya hizmet edecektir. Bir insan sözde onların hâkimiyetini reddetmiş
görünebilir, ancak gerçekte her zaman onlara bağlı kalacaktır. Dünyevi
zevklerden vazgeçmiş bir dindar bile, öteki dünyada mutluluğa erişme amacı
gütmekte, diğer deyişle hazzı aramaktadır.”

Bentham’ın hedonizmine göre, doğanın fizik yasalarıyla açıklanması gibi, insan
davranışları da bu iki temel güdüyle, acı ve hazla açıklanmaktadır.

Benthamahlak
için bilimsel bir temel bulmaya çalışmış ve söz konusu temeli gözlem olarak
ilan etmiştir. Lockeve Hume’un
başını çektiği ampirizmin yükselişinden etkilenerek değerlerden ve ilkelerden
oluşan bir ahlak sistemi yerine, deney ve gözlemle oluşan bir ahlak sistemi
önermiştir. Acı ve hazzı insan eylemlerinin nesnel ahlaki ölçütü olarak
belirlemiştir.

Bentham’ın ahlak teorisi, Kant’ın iyinin ve
kötünün ölçütü olarak ödevi koyduğu ahlak teorisinin bir reddi olarak
görülebilir.

Bentham’a göre bir
ödevi yerine getirmek, ödev olduğu için değil, insanın kendisine büyük ölçüde
haz veren bir davranış olduğu içindir. Dolayısıyla ödev denilen kurgusal
kavrama anlam kazandıran şey, ödevi yerine getirmenin sağlayacağı haz ya da getirmeme
sonucunda çekilecek olan acının ve dış kaynaklardan gelecek olan cezanın varlığıdır.
Öyleyse onur, vicdan, ödev gibi ahlaksal soyut ilkeler, aslında faydacılığın
son hâlini almamış eksik ilkelerinden, ön aşamalarından başka bir şey değildir.
Sonunda iyinin ve kötünün tek gerçek ölçüsü olan haz ya da acı tarafından
belirleneceklerdir.

Eylemde ölçüt,
çıkarı söz konusu olan taraf bireyse, onun en büyük mutluluğu; toplumsa en
büyük sayıda insanın en büyük mutluluğudur. Bentham’ın ahlak teorisi,
böylelikle fayda prensibi veya en büyük mutluluk prensibi olarak açığa
vurulmaktadır.

İnsanlar zaten,
doğal olarak, hazzı artırma ve acıyı azaltma yönünde davranma eğilimindeyken, Bentham’ın
bunu ahlaki davranış ölçütü olarak belirlemesinin, bir anlamı ve bir gereğinin
olup olmadığı şeklinde soru ve eleştiriler olmuştur. Bentham’ın yanıtı şu
biçimdedir: İnsan kendini hazza ulaştıracak eylemi yaparken, bunu her zaman
doğal ve zorunlu olarak yerine getiremeyebileceği nedeniyle, ayrıca hazzın
olanaklı en büyük miktarına erişebilmek için, bu çabasının kendisi ve başkaları
için de meşru sayılmasını sağlamak için desteğe ihtiyacı vardır. Yani kişi,
ahlaklı olarak davrandığı duygusuyla huzur ve güven bulmak, toplumsal kabul ve
destek görmek için bu ahlaki yaklaşımdan yararlanır.

Bireyin bencil
hazzının bir hedef olarak doğrulanması, onaylanması, başkalarının çıkar ve
hazlarını göz ardı etmeyi yüreklendiriyor gibi görünse de, Bentham kimi acılı
sonuçların, aşırı ve denetimsiz bencilliği caydıracağını, cezalandıracağını
ileri sürüyordu. Dört tip cezadan söz ediyordu: fiziksel ceza (bulantı), politik ceza (hapis), ahlaksal ya da törel
ceza (kınama, dışlama), dinsel ceza (günah ya da farklı bir tanrı cezası).

Bentham, yarar prensibini sadece bireylerin eylemleri için
değil, hükümet çalışmaları
için de ölçüt olarak kabul ettiğini belirtmiştir. O, yararı ölçüt olarak
belirlemede, Hume’un, yararı bütün erdemlerin ölçüsü ilan eden görüşünden etkilenmiştir. Ancak Hume’dan farklı olarak nicelikçi
yararcılık anlayışını benimsemiştir. “A Fragment on Government” adlı kitabının
önsözünde meşhur temel önermesini dile
getirmiştir: “En büyük sayıda insanın en büyük mutluluğu, doğrunun ve yanlışın ölçütüdür. Ona göre her hukuk kuralının yarar prensibine göre ölçüleceği bir hukuk bilimine ihtiyaç vardır. Bahsettiği hukuk
bilimini, “An Introduction to the Principles of Morals and Legislation” adlı eserinde geliştirmeye çalışmıştır.

Yarar prensibinin kanıtlanması Bentham’a göre olanaksız ve aynı ölçüde
gereksizdir. Olanaksızdır; çünkü her şeyi kanıtlamak için kullanılan bir prensibin kendisinin kanıtlanması mümkün değildir. Yarar prensibi kanıtlar zincirinin
başlangıç noktasıdır.

Bentham,en büyük mutluluk ilkesinin, bir matematik aksiyomu
gibi, yanlışlığı ispatlanmadığı sürece doğru kabul edilmesi gereken bir ilke olduğunu ileri sürmektedir. Ona
göre tartışmasızca yarar prensibi geçerli tek ölçüttür. Doğru-yanlış, iyi-kötü kavramları ancak yarar prensibiyle anlam kazanırlar.

Benthambir
hazzın hesaplanmasının olanaklı ve gerekli olduğunu savunmuştur. Bir felsefeciden ya da bir ahlakçıdan ziyade
adeta bir muhasebeci gibidir.

Toplumun çıkarını etkileyecek bir eylemin eğiliminin şu şekilde hesaplanmasını
önerir:

1) Eylemin ilk safhada doğurması muhtemel her ayırt edilebilir hazzın değeri hesaplanmalıdır.

2) Eylemin ilk safhada doğurması muhtemel her ayırt edilebilir acının değeri hesaplanmalıdır.

3) Eylemin ilk safhada doğurduklarından sonra doğması muhtemel her ayırt edilebilir hazzın değeri
hesaplanmalıdır. Söz konusu işlem aynı zamanda ilk hazların üretken olduğunu veya ilk acıların saf olmadığını gösterecektir.

4) Eylemin ilk safhada doğurduklarından sonra doğması muhtemel her ayırt edilebilir acının değeri
hesaplanmalıdır. Söz konusu işlem aynı zamanda ilk acıların üretken
olduğunu veya ilk
hazların saf olmadığını gösterecektir.

5) Bütün hazların değeri bir tarafta, bütün acıların değeri bir tarafta
toplanmalıdır. Eğer hazların değeri fazlaysa, eylem iyi eğilimlidir ve bireyin çıkarına uygundur. Eğer acıların
değeri toplamda fazla ise, eylem kötü eğilimlidir ve bireyin çıkarına uygun değildir.

6) Eylemden çıkarı etkilenecek olan insan sayısı
tespit edilerek, yukarıdaki süreç her birine
göre tekrarlanmalıdır. Eylemin kendisi için iyi eğilimde olduğu birey sayısı bir tarafta, eylemin kendisi için kötü eğilimde olduğu birey sayısı bir
tarafta toplanmalıdır. Eğer iyi eğilim fazlaysa eylem toplumun geneli için iyi eğilimlidir. Ancak kötü eğilim fazlaysa eylem toplum için kötü eğilimlidir.

Bir başka kaynağa göre ise haz matematiği şu farklı ölçülere göre
yapılmaktadır: 1)yeğinlik, 2)süre,
3)pekinlik, 4) yakınlık ya da uzaklık, 5)verimlilik, 6)arılık, 7)katılım düzeyi.

Bir eylem, Bentham’a göre yalnız sonuçlarına
göre değerlendirilebilir. Bu sebeple, güdü ve sonuç ayrımı Bentham’ın
teorisinde son derece önemli bir yere sahiptir. Bentham’ın güdü olarak
bahsettiği olgu, haz arzusudur. Güdüler başlı başına iyi veya kötü olmayıp,
yalnızca iyi veya kötü eylemlere yol açabilirler. Bentham’a göre eylemin ahlaki
değerini belirleyen, sonuçtur. Yalnızca sonuç,
eylemi değerlendirmede yeterli bir kriterdir. Yararcı teori, ahlak teorileri içinde sonuççu bir teori olarak değerlendirilmektedir.

Bentham, dizgesinin bencil ve bireysel olduğunu
kabul ediyor ama kişisel çıkarların başkalarınınkiyle çakıştığı ya da
çakışacağı için paylaşılabilir olduğunu öne sürüyordu. Ayrıca “herkes bir sayılacak,
hiç kimse birden daha çok olarak sayılmayacaktır”
biçiminde anlatılan ve o
günlerde çok önemsenen demokratik bir ilkenin uygulanması gerektiğini
savunuyordu.

John Stuart Mill:

1806 yılında Londra’da doğan ve 1873
yılında ölen John Stuart
Mill, hayatı boyunca hiç
okula gitmemesine rağmen,
19. yy. İngiltere’sinin
en etkin entelektüelleri arasında yer almıştır.

Mill’in entelektüel gelişimini etkileyen
önemli kişilerin başında, dönemin en ünlü
düşünürleri arasında yer alan babası James Mill gelmektedir. James Mill ve arkadaşı
Bentham, John Stuart Mill’i, Yararcılık teori ve geleneğini geliştirip devam
ettirmek üzere büyük bir çaba harcayarak yetiştirmişlerdir. Yani JSM adeta yararcı bir projedir. Birçok konuda çeşitli çalışmaları olan Mill’in, etik açıdan en önemli eserleri “Yararcılık” (Utilitarianism) ve “On Liberty” (Özgürlük Üstüne) adlı eserleridir.

Genel olarak metafiziğe karşı bir duruş
sergileyen ve her fırsatta olgular dünyası ile bilimsel yöntemin üstün değerini
vurgulayan Mill’in yaptığı en önemli iş, Yararcı geleneğe hizmet etmiş
olanların, özellikle Epikür ve Bentham’ın haz kavramına yüklediği anlamdan
ötürü gelen eleştirilerden kurtulma çabası olmuştur.

Daha önceleri “bize haz veren her şey iyidir”
düsturu ile hareket edilmiş, fakat hazların yalnızca niceliksel olarak
değerlendirilmesi sonucunda insan yaşamı hayvani varoluş seviyesine
indirgenmişti. Mill, insan hayatının hayvanların hayatı ile kıyaslanmasını,
insan haysiyetini yerle bir eden bir yaklaşım olarak görür. İnsan yetilerinin
tatminini gözetmeyen hiçbir şeyi mutluluk olarak kabul etmez. İnsanların sahip
oldukları gurur ve haysiyet duygusu dolayısıyla bir hayvanın yerine geçmek
istemeyeceklerine vurgu yapar. İnsanlar akıl sahibi varlıklar olarak
deneyimledikleri hazlar arasında seçim yapma hakkına sahiptirler. Mill,
niteliksel bir ayrıma
tâbi tutulması gerektiğini
düşündüğü hazları, yüksek hazlar ve aşağı hazlar olarak sınıflandırır. Bu
konuya ilişkin şu sözleri çok
meşhur olmuştur:

“Halinden memnun bir domuz olmaktansa halinden
memnun olmayan bir insan olmak; mutlu bir budala olmaktansa mutsuz bir Sokrates
olmak daha iyidir.”

Yine de bütün faydacı anlayışlarda olduğu gibi Mill’in doktrininde de ahlaki eylem ve ahlaki yaşamın tek amacı mutluluktur. Mill’e göre
ahlak, birtakım hareket ve düsturlardır ki kendilerine uyulduğu zaman mümkün olduğu kadar bütün insanlığa,
yalnız insanlığa değil tabiatlarının elverişli olduğu müddetçe bütün duygulu mahlûklara, hem nitelik
hem de nicelik olarak oldukça zengin bir yaşam sunar.

Her insan yaşamın
kendisine sunduğu her şeyden faydalanabilmeli, hatta daha fazlasını isteyerek
ve ümit ederek çaba harcamalıdır. Elindeki ile yetinen insan, Mill’e göre daha iyi bir yaşamdan
kendisini mahrum bırakmış olacaktır. İnsan kendine dönük ve ben merkezli ilgi ve kaygılara odaklansa da toplumsal olarak başkaları ile birlikte yaşamak
zorundadır. Bu yüzden toplumsal kaygılara yönelik
olarak sağduyu ve tedbir duygusu ile başkalarını da düşünmek
ve onlar için de hareket etmek zorundadır. Bu yüzden insan, kimi zaman
başkalarının mutluluğunu düşünmek sureti
ile insanlığın en yüksek derecede
faydası için kendi
mutluluğunu da terk
edebilmelidir. Bu konuda Mill şu görüşleri dile getirir:

“Hareket tarzında ‘iyi’nin, yararcı bakımdan mihenk taşı olan mutluluk, yalnızca
etken olan kişinin değil t
üm ilgililerin
mutlulu
ğudur.”

Birey ve toplum arasında kurulması gereken uyum ve ahenk ilişkisine dikkat çeken Mill, Hz. İsa’nın
şu düsturunu temele koyar: “Başkasının size yapmasını istediğiniz şeyi siz
de başkasına yapın ve komşunuzu kendiniz gibi sevin.”
Bu sözün haklılığını göstermek için çalışır. Toplum içinde yaşayan her bir birey, bu düsturlar
sayesinde kendi faydasına
olan şey ile toplumun faydasına olan şey arasında çözülmez bir bağ kuracaktır.

Evet, mutluluk en temel arzudur ama insan, başkalarının mutluluğu söz konusu olduğunda, kendi
mutluluğunu bir kenara bırakabilmelidir. Mutluluk
çabasında bireysel irade ile genel irade arasında bir çelişki doğmaz. Çünkü
irade mutluluğa ulaşma yolunda acıdan uzaklaşıp
hazzı elde etmek için genel irade
ile uyumlu bir hale sokulur. Hume’cu bir duygudaşlık etiğinin çizgisinde ilerleyen Mill, alışkanlıkların duygulara ve yaşama değer katan biricik şey olduğuna da
değinir.

Mill’in yararcı görüşünde, haz ve
mutluluk kavramı bireyden topluma, özelden genele doğru bir genişleme içindedir. Ona göre, gerçek bireysel
haz ve mutluluk bu genişleme
sayesinde mümkün olabilir.

Mill’in yararcı doktrininin iki temel dayanağı ve yaptırımı vardır. Bunların birincisi; dışsal, yani kamusal ve tanrısal kaynaklı olan yaptırımlar, suçlar
ve günahlar veya ödüllerdir. İkincisi ise içsel
olan, yani vicdandan gelen yaptırımlar, vicdan azabı, suçluluk duygusu
veya hoşnutluktur. Nitekim eylemin sonucuna göre
içimizdeki ses bizi ya ödüllendirir ya da cezalandırır.

Mill’in yararcı felsefedeki düzeltmeleri,
bireysel özgürlükle ilgili düşüncelerinin her aşamasında yer almıştır. “Özgürlük Üstüne” (On Liberty) adlı eserinde
onun temel kaygısı, demokratikleşmenin etkileri ve siyasal bir ideal olarak
özgürlüğün, o günlerin hızla değişen dünyasında değişen rolüdür.

Bireyler özgürlüklerinden habersiz olabilirler,
hatta vazgeçebilirler. Ama içsel bir durum olarak özgürlük, bireylerde daima
vardır ve istendiği zaman pratiğe geçirilebilir. Özgürlük (freedom) kişinin kendi hareketlerinin sorumluluğunu
üstlenmesi demektir. Bağımsızlık(autonomy) kişinin nasıl bir insan
olmak istediğine ilişkin seçim yapabilmesi özgürlüğüdür. Serbestlik (liberty) söz konusu
edildiğinde ise savunulan temel argüman, özgürlüğün ya da bağımsızlığın var
olmasıdır. Bu durumda serbestlik, insanlara özgürlüklerini gerçekleştirme olanağı
verdiği sürece iyidir.

Mill, insan özgürlüğünün üç özel alanından bahseder. Bu alanlardan ilki, tüm
zihinsel, ahlaki ve dinsel konularda vicdan özgürlüğüdür.
İkincisi, beğenilerde ve uğraşılarda özgürlük, yani insanın yaşamını kendine uygun bir şekilde, başkalarına zarar vermemek
koşuluyla tasarlamasıdır. Son olarak üçüncüsü de başkalarına zararı olmayan herhangi bir amaç için bir araya gelme özgürlüğüdür.

John Stuart Mill, o günün koşullarında çok uç bir değerlendirmede
bulunarak şöyle diyordu: “Eğer bir teki dışında bütün insanlar aynı düşüncede olsalar
ve yaln
ız bir kişi karşıt düşüncede olsa, nasıl bir kişinin, elinde güç
oldu
ğu takdirde, insanları susturmaya
hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya hakkı yoktur.”
Ona göre bir düşüncenin susturulması, insanlığa karşı yapılmış bir kötülüktür.

Yararcılık akımı İngiliz düşünce yaşamında
öylesine güçlü olmuştur ki, Adam Smith, Malthus ve Ricardo gibi ünlü liberal
ekonomistler de onun etkisinde kalarak, hukukun temel amacının “en büyük
sayıdaki insanın en büyük mutluluğunu” sağlamak olduğunu söyleyen yararcı
görüşe katılmış ve savunmuşlardır.

Sonuç:

Yararcılar görgücüdürler, olgucudurlar,
tümevarımcıdırlar. Sistematik bir düşüncenin zorunlu adımlarını izlemek yerine,
adeta, sahip oldukları iyi koşulları yitirmek korkusundan, kendilerine
koruyucu, meşru kılıcı düşünce kalıpları arıyor ve bunun için de tam dedikleri
gibi faydacı biçimde her bulduklarından yararlanmak istiyor gibiydiler. Belli bir
ereğe, bir değere bağlanmak gündemlerinde yer almıyordu.  

Yararcıların,
düşüncelerinin temeline koydukları “mutluluk” ölçütü felsefi bir kavram
değildir. Mutluluk, dış dünyadaki olayların ve başka kişilerin, o ana ilişkin
yarattıkları öznel ve duygusal etkilenimlerdir. Çok değişken ve kırılgandırlar.
Mutluluk, tanımsız olarak kendi başına bırakıldığında, sadece boş ve anlamsız
bir hedeftir. O bir şeyden ötürü varolmalı ve hedef o şey olmalıdır. Mutluluk dayanaksız
ve genel bir deyiş olarak ifade edildiğinde, keyfi olarak her yere
çekilebilecektir. Böylesi tanımlanışta, onu evrensel olan, zorunlu olan felsefi
bir kavram görmek olanaklı değildir. Bu yüzden Yararcılar felsefe tarihinde hiç
değerlendirilmeyebilirdi. Kendilerini felsefe akımı olarak nitelemek yerine “ahlakçı”
olarak tanımlamaları yerinde olmuştur.

Öte yandan, o yıllarda
toplumsal yaşamda hiçbir zaman akla dahi gelmeyen çoğunluğun mutluluğu
düşüncesini, ilk defa toplumun gündemine sokmaları, Yararcılar adına çok önemli
ve değerli bir adımdı. Böylesi bir düşüncenin, çocukluk döneminde ya da uzayan çocuksuluk
koşulunda insanı çok güçlü etkilediği ve davranışlarına temel olduğu hepimizin,
kendinden bilebileceği bir gerçektir. Bu yüzden de düşünce tarihi içerisindeki
bir çocuksuluk aracılığıyla kişisel olgunlaşmanın öneminin gündemimize
taşınması çok yerindedir.

Yararcılarla
düşünsel olarak ilişkilenmeden, dizgelerindeki düzeltmeleri anlamadan, çağlarına
ve düşünsel alana yaptıkları katkıları görmeden, sadece düşünsel değil duygusal
olarak da anlayıp aşmadan, kısaca onlarla hesaplaşmadan, gerçek anlamda
çocukluktan kurtulup olgunlaşamayız.

Sonsöz:

İnsan doğuştan doğa
varlığıdır ama doğanın varlığı değildir. İnsan tine aittir. İnsan insanlığını,
özgürlüğünü doğa karşısında kazanmaktadır. Doğasının güdülerini aşarak, doğanın
varlığı olmaktan ahlakın, kültürün, uygarlığın varlığı olmaya sıçramakla
olgunlaşabilir.

Bu da bir yarar
değil mi diye sorulabilir. Unutulmamalıdır ki bir ideale, bir ereğe tutkuyla
bağlanmak kişinin kendini aşmasını, soyutlanmasını sağlar. Çok ısrar edilirse
ortada bir yarar bulunabilir ama yararlanan nerededir?       

Kaynaklar:

  • Barış Deveci, Bentham ve Mill’in Ahlak Anlayışı
  • Sebile Barok Diş, Bentham ve Mill’in Klasik Faydacılığı
    Bağlamında Mutluluk Problemi
  • Metin Aydın, John Stuart Mill’in Faydacı Ahlakı
  • Harun Anay, Hilmi Ziya Ülken’in Yararcılığa Eleştirileri
  • Frank Thilly, Bir Felsefe Tarihi
  • Sahakian, Felsefe Tarihi
  • Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi
  • Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü