Yakub’un Güreşi

Sayı 77 – Kasım-Aralık 2017

Ve Yakub yalnız başına kaldı ve seher sökünceye kadar, bir adam onunla güreşti. Ve onu yenmediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakub’un uyluk başı incindi. Ve (adam) dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve (Yakub) dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam.  Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denilecek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub ona sordu: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. -Tekvin 32:24-29

Tanrı’nın Yakub’la olan bu güreşi, inanırlar tarafından önemli bir vaka olarak tanınır ve benimsenir. Tanrı’nın veya meleğinin insana gücünün yetmemesi veya Tanrı’nın neden insanla güreştiği gibi sorular, anlatımın büyülü akışı içinde esrarlı kalır. Ve metnin içinde açıkça bildirilmediğinden, bu güreşin; insanın bu mukaddes çekişmesinin manasını anlamak yorumculara kalır.

Torah’ın bizlere sunduğu Yakub, İslām’ın ismet sahibi olarak andığı peygamberlere benzemez. Torah’ın anlatımında o düzenbaz ve hilekâr bir figürdür[1]. Yalan söylemekten çekinmeyen, kendi kardeşinin zor durumundan dahi yararlanan fırsatçı bir karakterdir[2]. Tanrı’yla çekişmesi, O’nun işlerini sorgulayan ve O’nun verdiği sözleri tartan, emin olmadan iman etmeyen bir kişiliği tanımlar. Yine de o, mukaddes babalardan İbrahim, İshak ve Yakub olarak anılır[3]. Zira o tüm bunların yanında ve tüm bunlarla birlikte Tanrı’nın gözünde makbul biridir.

Yakub’un hileleri ahlākî değildir ve törellik ile çelişir. Yine de yapıp ettikleri insan zekāsının öne çıktığı sıra dışı olaylardır. Zekānın, ahlākî olarak kullanıldığı durumların makbul olduğunu söyleyenler ahlākçı görüşteki kimselerdir. Hâlbuki ahlākçılık, kendi içinde nihayetini bulmuş ve kendini sorgusuzca tekrarlamaya yönelen, çoğu zaman dinamiğini yitirmiş ve sıra-dışılığı kabullenemeyen bir şuur tipidir. Bir ahlākçı için zekā, ahlākî olana itaat ettiği müddetçe iyidir. Diğer yandan zekā, itaat ettiği ve olanı kabullendiği müddetçe kendi olamaz. Yakub, Torah’ın zekāyı öne çıkaran, Tanrı’nın bu kudretine hizmet eden ve sürekli çelişkilerde kalan, güreşen, savaşan ve bu yapısı nedeniyle de yalnız bir karakterdir. Öyle ki, kitabın inanırları dahi Yakub bahsini benimseyip, kendine dâhil etmekte zorlanır. Birçok yorumda, aslında Yakub’un dönüp tövbe ettiği (Teşuva yaptığını) ifade edilir. Bu yorumların nedeni, Tanrı’nın kutsadığı Yakub’u aklama gayretinden kaynaklanır. Diğer yandan kendisiyle baş başa kalan Yakub, karanlıkta duran, derin yalnızlıkları, korkuları, acıları olan biridir. Kendini güçsüz ve tükenmiş hisseden, zaafları ve acıları olan birisidir.

Yakub’un Tanrı ile olan güreşini anlamakta bu karakter analizini yapmak önemlidir. Zira bu güreş Nuh, İbrahim, Musa, Süleyman veya Şimşon tarafından yapılmamış, ancak Yakub ile vaki olmuştur. Öyleyse Yakub’un bu güreşi ne anlama gelir. Şüphesiz konuyla ilgili yapılmış birçok analiz ve yorum bulunmaktadır. Kutsal metinlerin bu tüketilemez öykülerinin nihayeti olmadığı gibi, her yorum mutlaka mütefekkirinin zevki ve feyzi ile de sınırlıdır.

Tanrıyla olan bu çekişmenin ne anlama geldiğini irdelemeden önce, tercüme ve kavramlarla ilgili sorunların giderilmesi gerekir. Bu bahis Yakub’un bir melekle güreştiği bilgisini verir. Burada melek olarak tercüme edilen kelime İbranice melek anlamına gelen malack değildir. Bunun yerine ish kelimesi kullanılır. İsh, İbranice erilliğe, isha ise dişil bir kişiliğe işaret eder. Bu kelime Torah içinde birçok yerde geçmektedir ve bir insan, bir kişi, bir adam olarak da anılır. Örneğin Musa için alçakgönüllü bir kişiydi nitelemesi yapılır[4]. Burada kullanılan kişi ile Yakub’un güreştiği kişi için kullanılan işaret zamiri aynıdır. Bu da bize Yakub’un güreştiği kişinin bir insan mı, yoksa bir melek mi olduğu sorunsalını doğurur. Ayrıca Yakub güreşin sonunda Tanrı’yı yüz yüze gördüğünü belirtir ve bu olayın yaşandığı yere Peniel, yani El(ohim)’in Yüzü ismini verir[5]. Böylece Yakub’un güreştiği kişinin bir insan mı, bir melek mi, yoksa doğurdun Tanrı’nın kendisi mi olduğu belirsizdir.

Rabbanik söylemde bu kişinin Yakub’un kardeşi Esav veya Esav’ın meleği (hüddamı) olduğu yorumu da yapılmıştır[6]. Diğer yandan Yakub, Esav’a hitaben onun yüzünü görünce Tanrı’nın yüzünü görmüş gibi olduğunu da ifade eder[7].

Klasik tasavvufî yaklaşım bu güreşin, Yakub’un kendi nefsi ile olan bir mücadele olduğunu söyleyecektir. Ancak bu fikirde olanlar Tanrı’nın meleği ile nefs kavramını örtüştürmekte zorlanacaktır. Zira mutasavvıflar nefs ile olumsuz bir kudreti anlarlar. Hâlbuki nefs, mertebeleri olan bir kudrettir. İnsanın doyumsuzluğundan ve hayvani eğilimlerinden başlayıp, tam ve lekesiz olan kāmil nefiste bütünlenir.

Tevhidî anlayış bu işaretleri bir birlik altında yorumlayabilir. Melek, Tanrı’nın faal kuvveti; Tanrı’nın adamı bu kudreti tecelli ettiren veya kudretin kendisinde tecelli ettiği kişidir. Böyle bakıldığında aklın timsali olan Yakub’un kendi tikel aklı ile Tanrısal akıl arasında bir mücadeleye girdiği yorumu yapılabilir. Burada bir yenilgi yoktur. Tersine yenilmeme durumu vardır. Bu yorum Yakub’un beşerî (tikel) aklının, Tanrısal akla meydan okuduğu sonucunu çıkarabilir. Ancak bu durumda “güreşme” talebinin Yakub’tan gelmiş olması gerekirdi. Ancak öyküde Yakub’un böyle bir talebi yoktur; seher sökünceye kadar bir adam onunla güreşmeye gelir, kendisi güreşmek için bir adama gitmez. Yani yorum Yakub’un meleği aşağı çekmesi şeklinde değil, meleğin Yakub’u yukarı çekilmesi şeklinde yapılmalıdır. Bu güreşteki amaç galibiyet olsaydı, şüphesiz ki Tanrı’nın meleği Yakub’u yenerdi. Seher sökünceye kadar devam eden bu güreşteki amacın, Yakub’ta yaratacağı dönüşüm olduğu açıktır. Eğer bu bildiğimiz anlamda bir güreş olsaydı, insanın gücü nedir ki Tanrı’nın mukaddesatına kafa tutabilsin? Ancak Tanrı kendisiyle girişilen bu çekişmeyi kutsar ve Yakub’u bereketlendirir.

Yakub’un güreştiği kişinin bir insan veya insan suretinde bir melek olduğunu ifade edilirken, bunun Tanrı olduğu sonucuna nasıl varılmıştır? Zira Yakub şöyle der “Tanrıyı yüz yüze gördüm”. Veya daha tasavvufî bir zevkle; yüzüne bakınca Tanrı’yı gördüğü adam kimdir? Bu adamın Yakub’un sürecini hazırlayan ve ona rehberlik eden bir mürşit olduğu düşünülebilir. Güreşin Yakub’un sülūku, seher söküşünün aydınlanma deneyimi, uyluk kemiğinin sürçtüğü bir zaaf (çünkü Tanrıyı bilmek istedi), kutsamanın bereketlendirme ve İsrail isminin ulaştığı mertebe olduğu sonucuna varılabilir. Mürşid ile çekişmek, mürşidin kendisiyle çekişmek değildir. Mürşidin rehberliğini kalbe nakş ederek yine kendi nefsiyle mücadele etmektir. Mürşit, kendisiyle savaşılan değil, kendisi yardımıyla savaşa girilendir. Böyle olduğunda Yakub’un güreştiği Tanrı adamı kendi istikbali, yani İsrail olur. Velhasıl Yakub, Tanrı’nın yardımı ile İsrail’i kendi kendisinden tahsil eder. Peygamber Hoşea buna benzer bir yorum dile getirir[8].

Yakub tipolojik bir kişiliktir. Torah ve Kur’an’da beşerî bir kimlikle zikredilse de, her peygamber gibi o da bir kavrama, belirli olgulara işaret eder. Böylece o tarihte geçip gitmiş olan bir gerçekliğe değil, benim bir yanıma, dirimliliğini yaşayanlarla koruyan, güncel gerçeklere işaret etmesiyle yaşayan bir şeydir. O artık yalnızca bir insan değil, ama insana ait olanı temsil eden bir mittir.

Nasıl ki, bir yeti olarak aklı ve aklın faaliyetlerine, çelişkilerine, dinamiğine işaret ediyorsa, diğer paradigmalara göre de o, farklı kavram ve olgulara işaret edecektir. Zorlama olarak değil ama bir yorum denemesi olarak, melekle olan güreş olgusundan hareketle Yakub’un kavramın doğasına işaret ettiği de düşünülebilir. Kavramın doğasını anlamak için girişilen uzun felsefe tarihi neticesinde, ilişkisizlik ve soliptik yapının aşıldığı ve kavramların bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Ayrıştırılarak analiz edilen kavramlar ile tümel kavranamaz. Kavramlar, ilişkileri bakımından tek ve bütünsel bir yapıya sahiptirler. Kavram, kendini yine kendi yoluyla üreten, bunun için diğer kavramlarla ilişki kuran bir ağdır. Burada bir kavramın diğerine üstünlüğü söz konusu olamaz. Bütünsel yapı içinde her şey yerli yerindedir. Bu bütünlük peygamberler açısından tipoloji gibidir.

Yakub’un melekle olan çekişmesi -güreşip yenişememek- karşıt iki kavramın çelişik birliği gibi düşünülebilir. Felsefî açıdan bu çelişki, karşıtların birbirini ortadan kaldırmadan ama ilişkilerinde yeni bir kavrama geçişi sağlayan diyalektik bir ilişkidir. Eğer kavram, ortadan kalkarak yeni bir oluşa geçseydi, bu yiten kavram artık düşünce için eksik veya gereksiz olacaktı. Ancak düşünce, kendi bütünlüğünü kavramların farklı ilişkileri yoluyla kurar. Yakub, “bilinmedik” bir karşıtla çelişki içinde değildir. Ona genel olarak “melek” denmiş olmasının nedeni, seher sökünceye yani kavram kendini tamamlayıp bilinç aydınlanıncaya dek meleğin farklı sûretler yani içerikler kazanmış olması ile ilgili olduğu varsayılabilir. Meleğin aldığı her sûret, önceki kavramın içine söndüğü yeni bir kavramın ortaya çıkışıdır. Buna göre Tanrı’nın meleği sözünü Tümelin kavramsallığı olarak değerlendirmek mümkün olabilir. Ve öyküye göre güreştiği adam meleğe ve melek Tanrı’nın yüzüne dönüşür. Bu dönüşüm Yakub’un İsrail’e dönüşmesine neden olur. Bu bir dönüşümdür. İsrail, Yakub’un yeni ismi değildir. Kavram açısından bunu nominalizm olarak değerlendiremeyiz. İsrail, Yakub’tan doğan yeni bir gerçeklik, yeni bir kavram, yeni bir olgudur[9]. Daha da ileri gidersek yorum belki şunu da söylemeye izin verir; Uyluğuna[10] yani zürriyetine dokunulan Yakub, İsrail’den farklı olduğundan; on iki oğuldan Yusuf dışındakiler Yakub’un oğlu, Yusuf ise İsrail’in oğludur. Ve bu çekişme oğulları arasında da sürmüştür.

Yakub’un bu efsanevi güreşi, onun kendi dininin parametrelerini oluşturur. Yakub Hıristiyan veya Müslüman olmadığı gibi, onun Yahudi olduğu da söylenemez. Yakub kendi dininin peygamberi ve kendi tarihinin ilkidir. Buradaki din kavramı, bir inanç sistemini göstermez. Yakub kimsenin dinine biat etmiş değildir. Onun taşıdığı karakter yabancı bir ilahın ardından gitmeye müsait değildir. Yakub ancak konuştuğu, çekiştiği, pazarlık yaptığı[11], ama mutlaka kendisiyle doğrudan temasta olan bir ilaha kulluk edebilirdi. Torah’ın tipolojisinde Yakub isyankâr ama bireysel bir karakteri öne çıkarır. Bu nedenle melekle olan güreşini öz-bilinç bağlamında düşünmek de yanlış olmaz. Bu kimliği belirsiz meleğin Esav mı, yoksa Esav’ın bir adamımı olduğu gibi sorular da bu açıdan kısmen önemlidir. Bu noktada gecenin karanlığı ve karanlıktaki çekişme sessiz bilincin ötesine, bilinçdışı arketiplerine gönderme yapar.

Jung bilincin niteliklerine getirdiği içerikle Freud’ten ayrılır. Freud, bilinçaltını kabul edilemez ve aşağı olarak görülen eğilimlerin geri plana itildiği ve unutulduğu karanlık bir alan olarak görür. Bu tanımlama bilincin öznel yanına işaret eder. Jung ise ortak (kolektif) bilinçdışı ile genele işaret eder. İlginç olan, Freud bu öznellikte bireyi sıradanlaştırırken, Jung geneller üzerinden kişiyi özelleştirir ve her bir bireyi tarihin son noktası durumuna getirir.

Freudyen bakış açısıyla, topluma katılma ve sosyallik olgusu zayıf olan Yakub’un giriştiği bu güreş, kendi bilinçaltıyladır. O belirsiz güç, babası, kardeşi, amcası veya daha genel olarak ömrü boyunca karşılaştığı herkesledir. Yakub, hakkı olduğunu düşündüğü şeyleri almak için sürekli savaş vermektedir. Ancak her savaş bir yıpranma, toplumdan kopuş ve güvensizlik getirir. Bu da onu animasına, hayvansal itkilerine geri döndürür ki, Tanrı’yla (toplum, devlet, aile vs.) güreşi bununla açıklanabilir.

Yakub güreşir. Çünkü insan dışarıdan güçlü bir engelleme olmadıkça, kendisine en kolay gelen gelişme çizgilerini izler; ancak aynı zamanda en güçlü yetisini de öne çıkarmaktan hoşlanır. Bu demektir ki, ister düşünme, sezgi, hissetme, ister duyuş olsun, genellikle en iyi işlevimizi geliştiririz. Jung, (Freud’un savunduğu) bastırılmış eğilimlerin kişisel bilinçdışına ait olduğunu ve umulduğu gibi kaybolup gitmekten çok, bahçenin unutulmuş bir köşesinde birden bitiveren, umursanmamış yabani otlara benzediklerini söylemektedir.

İnsanlığın uygarlaşma süreci, onunla toplum arasında, insanın nasıl görünmesi gerektiği ve birçok insanın arkasına gizlenerek yaşadığı maskenin oluşması konusunda bir uzlaşma getirir ve insanların taktığı bu maske için persona kavramını kullanır. Persona kolektif bir olgu, kişiliğin aynı oranda bir başkasına da ait olabilecek bir yönüdür ve kişiye özgü değildir. Persona dünya ile ilişkilerimizi sağlayan bir gerekliliktir. Jung, bizim kişisel bilinçdışımızda bulunan diğer yüzümüzü gölge olarak adlandırır. Gölge, içimizdeki engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olmadığımız her şey olan aşağılık bir yandır…

Gölge, rüyalarda aşağılık ya da çok ilkel bir insan biçiminde, hoşa gitmeyen niteliklere sahip veya hoşlanmadığımız biri olarak ortaya çıkar. Gölge, kişisel bilinçdışıdır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize uymayan vahşi istekler ve duygulardır. Gölge, bilinçdışı olduğundan, ona sıradan eğilim yöntemleriyle ulaşamayız. Gölgeler davranışların tümünde bebeklikten bu yana aynı kalır. Hatta bu, insanın dünya üzerine ilk adımını attığından beri aynıdır. Gölge kişisel bilinçdışından da öte bir şeydir. Kendi zayıflıklarımız, başarısızlıklarımız söz konusu olduğu sürece kişiseldir, ancak tüm insanlarda var olan ortak bir yön olduğundan kolektif bir olgu da denebilir. Gölgenin kolektif yönü şeytan, cadı vb. ile dile getirilir.” [12]

Bu yorumdan hareketle Yakub’un durumunu belirlemek doğru olmaz. Ancak bu içerik yoluyla Yakub’un güreşinin, sıradan bir sokak kavgası olmadığı ve savaş, dövüş gibi şiddete dönük bir niteleme yapılamayacağı açıktır. Burada girişilen bir mücadeledir. Güreşin persona veya gölge ile olduğu yorumu daha da ileri götürülmelidir.

Nihayetinde ilāhî bir mertebeyle ödüllendirilen Yakub için, bu güreş ulu bir kişilikle olmuştur. Bu ululuk, Jung’un ihtiyar bilge arketipiyle açıklanabilir. Zira arketipler kişiye ve duruma göre teşekkül etmekte ve özel görünümler almaktadır. Yaşlı bilge, bir kral, kahraman, kurtarıcı veya bir melek olarak da görülebilmektedir. Bu bilge gecenin sonunda kendisine bir ödül verecek ve onu yükseltecektir. Kendinden kendine veya kendi kemaline yükselmek olarak da anlatılan bu ezoterik yolculukta, meleğin bu ezoterik “aileden” gelen bir hiyerofant olması da muhtemeldir.

Belki Tanrı’nın bu meleği, İbrahim’in oğlu İsmail’dir. Zira Yakub’a (İsrail’e) işitmesi emredilmiştir. Shema İsrael (İşit Ey İsrail) nidasındaki shema (işit) kelimesi İsmail (Yishmael) ismi ile aynı kökten gelmektedir. Şema İsrael, İsrail’in işitmesi gereğini; Yishmael ise Tanrı’nın işittiğini ifade eder.


Dipnotlar:

[1] Torah, Tekvin 27:19 (Babası İshak’ı kandırması)

[2] Torah, Tekvin 25:34 (Kardeşi Esav’ı kandırması)

[3] Torah, Çıkış 3:16

[4] Torah, Sayılar 12:3

[5] Torah, Tekvin 32:30

[6] Rashi, Zoar; Midraş, Bereşit Raba 77

[7] Torah, Tekvin 33:10 “Ve Yakub (Esav’a) dedi: Hayır, rica ederim, eğer şimdi gözünde lûtuf buldumsa, elimden hediyemi alırsın; çünkü senin yüzünü Elohim’in yüzünü (Peni Elohim) görür gibi gördüm ve benden razı oldun.”

[8] Tanah, Hoşea 12:3-5 “Yakub … erkeklik çağında Elohim ile güreşti; ve melekle güreşip yendi; ağlayıp ona yalvardı; onu Beytel’de buldu…”

[9] Torah, Tekvin 49:2 Yakub dinlemesi gereken, İsrail ise kendisini dinletendir: “Ey Yakub’un oğulları, toplanın ve işitin; Ve babanız İsrail’i dinleyin”

[10] Uyluk yuvası – Ya da “kalça kemiği”; uyluğun kalçayla birleştiği yer. Açıklama; Bu detay, Yakub kendi mücadelesinde galip gelmesine karşın, çocuklarının dönem dönem acı çekeceğine, baskı ve zulüm göreceğine işaret etmektedir. (Tora, Bereşit. s.252)

[11] Torah, Tekvin 28:18

[12] Fikir ve alıntılar için; Frieda Fordham, Jung Psikolojisi. Say Yay., 1999.