Yabancılaşma

17 Eylül 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Özgün anlamı içinde bir şeyi ya da bir kimseyi başka bir şeyden uzaklaştıran, başka bir şeye yabancı hale getiren eylem ya da gelişmeye yabancılaşma diyebiliriz. Yabancılaşma psikiyatride normalden sapmaya, çağdaş psikoloji ve sosyolojide kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara karşı duyduğu yabancılık hissine işaret eder. Felsefede yabancılaşma, şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti duyma anlamına gelir. Yabancılaşma, kontrol altına alınamayan içgüdüler, tutkular ve yerleşik alışkanlıklar nedeniyle, insanın kendisine, kendi gerçek özüne yabancı hale gelmesi durumunu, insana özgü özellikleri, insani ilişki ve eylemleri insandan bağımsız olan ve insanın yaşamını yöneten şeylerin cansız nesnelerin özellikleri, ilişkileri ve eylemlerine dönüştürme hareketi ya da sürecini tanımlar. Yabancılaşma daha özel olarak insanın kendi benine yabancılaşma anlamında, benin kendi özünden uzaklaşmasıyla kendisine ve eylemlerine nesnel bir biçimde, sanki bir ustanın elinden çıkmış bir nesneye bakarcasına yaklaşmasıyla belirlenen bilinç haline karşılık gelir. Buna göre yabancılaşma, kişinin kendi beni ile ya da zihin halleriyle kendisine arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumunu, kişinin gerçek beniyle olan içsel temasını yitirdiğini anlamasının sonucu olan kendinden kopma halini ifade eder.

Yabancılaşmanın güçsüzlük ya da iktidarsızlık boyutu; insanların toplumsal çevrelerini etkileyememeleriyle ilgili duygularını, kaderlerinin kendi denetimleri altında olmayıp, dış güçler, başkaları ya da kurumsal düzenlemeler tarafından belirlendiği hislerini ifade ederken, anlamsızlık, değerli sayılan hedeflere ulaşabilmek için, yasal olmayan yollara başvurmanın gerek duyulduğu, genel olarak yaşamda, özel olarak da belirli bir eylem alanında, örneğin kişisel ilişkilerde anlam ya da amaç bulamama halini ortaya koyar.

Plotinos ve Aziz Augustinus’a kadar geri giden yabancılaşma düşüncesi en açık ifadesini Hegel’de bulur. Hegel’e göre yabancılaşma, aynı insanın, özne yani kendini gerçekleştirmeye çalışan yaratıcı insan ve nesne, yani başkaları tarafından etkilenip yönlendiren insan olarak ikiye ayrılışının sonucu olup insanın kendi yaratıları (dil, bilim, sanat gibi) ona yabancı nesneler haline geldiği zaman ortaya çıkar.

Alman filozofu Feuerbach ise yabancılaşmanın kaynağını din kurumunda bulmuştur. Tanrı’nın kendi kendine yabancılaşmış insan olduğunu savunan Feuerbach’ın gözünde Tanrı, insanın kendisinden uzaklaştırılmasıdır. Yine ona göre insan kendi özünden daha yüksek hayali ve yabancı bir varlık yarattığı, onu kendi üstüne koyduğu ve karşısında kendini köleleştirdiğinde kendi kendisine yabancılaşır.

Feuerbach’ın görüşlerini kabul etmekle birlikte, insanın dini anlamda yabancılaşmasının, çeşitli yabancılaşma türlerinden, insanın kendi kendisine yabancılaşma şekillerinden yalnızca biri olduğunu savunan Marx’a göre insan, kendi faaliyetinin ürünü olan şeylerden bir köle, güçsüz ve bağımlı bir varlık olarak ilişki kurduğu ayrı, bağımsız ve güçlü bir nesneler dünyası meydana getirmek suretiyle, kendi kendisine çeşitli şekillerde yabancılaşır. Bu yabancılaşma türlerini özellikle kapitalist topluma ilişkin eleştirisinde ön plana çıkartan Marx’a göre, modern kapitalist toplum teknolojiye yalnızca üretim açısından değer vermekle kalmaz. Fakat teknoloji tarafından üretilen nesnelere, insan varlıklarına gösterilmesi gereken saygıyı göstererek tapar. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerini gerçek bir değeri olmayan araçlar olarak görürlerken, makineler çok yüksek bir değer kazanıp, insanların taptığı amaçlar olup çıkar. Böyle bir toplum insanları birbirlerine yaklaştırmak yerine her birini diğerlerinden yalıtlanmış küçük adacıklar haline getirir. İşte böyle bir toplum yabancılaşmış bir toplum, böyle bir toplumun bireyleri de yabancılaşmış insanlardır.

Başka bir deyişle, insanın özünün iş ya da çalışmada, başka insanlarla birlikte ve insanlara kendilerinin dışındaki dünyayı değiştirme olanağı veren yaratıcı etkinlikte gerçekleştiğini öne süren Marx’a göre, üretim süreci bir nesnelleştirme süreci olup insan bu süreç içinde yaratıcılığını cisimleştirmekle birlikte, yaratıcısından ayrı şeyler olarak duran maddi nesneleri meydan getirir. Yabancılaşma, işte bu noktada insan, artık daha fazla kendisine ait olmayan ayrı ve bağımsız bir güç olarak karşısında duran ürününde kendisini tanımadığı zaman ortaya çıkar. Bununla birlikte, yabancılaşma tarihsel olarak yalnızca kapitalizmde söz konusu olur. Zira yabancılaşmanın kökeninde kapitalistlerin başkaları tarafından yaratılmış ürünleri kendilerine satın almaları olgusu vardır.

Marx yabancılaşmanın dört ayrı görünümünden söz etmiştir. Birincisi işçinin ürettiği şey başkaları tarafından alındığı ve onun ürününün kaderi üzerinde hiçbir kontrolü ya da etkisi kalmadığı için, emeğinin ürününe yabancılaşmasıdır. İkincisi işçi üretim eylemine yabancılaşır. Çünkü kapitalist ekonomide çalışma gerçek ve özsel hiçbir tatmin sağlamayan ve kendi içinde bir olmaktan çıkan yabancı bir faaliyet halinde gelir. Emek, satılan bir şey ya da meta haline gelmiş olup onun işçi için taşıdığı tek değer, satılabilirliğidir. Üçüncü olarak işçi doğasına, özüne ya da türsel varlığına yabancılaşır. Zira yabancılaşmanın ilk iki yönü, onun üretici faaliyetini insani niteliklerden yoksun bırakır ve insan Marx’a göre nihayet kapitalizm insan ilişkilerini, Pazar ilişkilerine dönüştürdüğü ve dolayısıyla insanlar insani nitelikleriyle değil de pazardaki yer ya da statüleriyle değerlendirildikleri için başka insanlara da yabancılaşır.

Yabancılaşma düşüncesinde söz konusu Marksist düşünce geleneği dışında Durkheim, Weber ve Simmel tarafından temsil edilen sosyolojik düşünce geleneği de çok etkili olmuştur. Bu geleneğe göre, modern insan, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde yalıtlanmış, kendisine ve topluma yabancılaşmış durumdadır. Eski geleneksel değerlerle bağımı koparan modern insan, yeni rasyonel ve bürokratik düzende hiçbir şeye güvenmez. Her şey karşısında inançsız olmuştur. Örneğin Weber’e göre toplumsal düzendeki rasyonalizasyon ve formalizasyon eğilimi karşısında, kişisel ilişkiler azalırken, kişisel olmayan bürokrasinin gücü ve önemi artar.

Yabancılaşma düşüncesi içinde üçüncü bir gelenek ise, yabancılaşmayı bir insanın başka insanlara olduğu kadar kendisine kendi benine aykırı düşmesi diye tanımlayıp, bireyin gerçek beninden, özünden daha derindeki kişiden ayrı düşmesinin ise, onun başkalarının isteklerine göre eylemesi, rahatını bozmamak istemesi, toplumsal kurumların baskısından kurtulamaması, sorumluluktan kaçması, dışardan yönlendirilmesi şeklinde tezahür ettiğini söyleyen varoluşçu gelenektir. Kierkegaard, Heidegger, Camus ve Sartre gibi düşünürlerin yer aldığı bu gelenek içinde nesnel bilgi karşısında öznel hakikatin önemini vurgulayan Kierkegaard’a göre yabancılaşmanın temel problemi, anlamsızlık ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü bir dünyada insanın kendi ben’ine anlam yükleyebilmesi kendi özüne ilişkin olarak uygun bir kavrayışa ulaşabilmesi problemidir. Yabancılaşmayı aşma ancak ve ancak inancın sıçrayışıyla, Tanrı’ya yönelmek suretiyle mümkün olabilir. Buna karşın Sartre ve Camus gibi ateist varoluşçularda ise yabancılaşma, anlamdan ve amaçtan yoksun bir dünyada bu durum doğaldır. Varoluşun saçmalığının bir sonucudur. Yabancılaşmayı aşmak da yaşamın anlamsızlığını içtenlikle kabul edip, kişinin özgür ve etkin seçimlerle kendini yeniden yaratmasıyla söz konusu olur.

Kaynak:

Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay.