Yabancılaşma ve Özcülük Hakkında Bir Deneme

Sayı 63 - Ekim 2015

Psikolojik ve ideolojik bir kavram olarak kabul edebileceğimiz yabancılaşmanın teorisi ve pratiği hakkında yapılan tartışmalar geçmişten günümüze dek genellikle yabancılaşmayla değil, özüne yabancılaşmış ve yabancılaşmamış ile ilgili olagelmiştir. Hâli hazırdaki bu tartışmalar yöntemleriyle (karşılaştırmayla) sadece özcülük tartışmalarına yol açıyor. Bundan dolayı bugün “yabancılaşma” ile ilgili (yani bütün normallik-anormallik) tartışmalar açık bir evrenselcilik ve örtük bir ahlâkçılık etrafında dönüp duruyor. Sonuçta, dün olduğu gibi bugün de yabancılaşma tartışmaları devlet-vatandaş, din-dindar ve ideoloji-taraftar pratiklerinin yeşerdiği yerdir.

A. Marksist Yabancılaşma Kuramına Yaklaşımlar:

Yabancılaşma, Marksist terminolojide bir hal veya bir hareket olarak değerlendirilir(1). Kimi zaman birbiriyle iç içe geçen kimi zaman da birbiriyle ayrıksı olarak yorumlanan bu iki değerlendirme Marxizm’in özcü ve anti-özcü(2) yorumlarının yol ayrımıdır.

Marxizm’in bir hal olarak yabancılaşma yorumu, doğrudan doğruya geleneksel iktidar ve kutsallık mitlerinin etkisindedir. Marksistler (bu yorumu yapanlar ve yararlananlar) düşüncelerini “diyalektik materyalizm”in önsel doğruluğundan ve teorik-pratiğinden edindilerse de “bir hal olarak yabancılaşma” yorumunun felsefi kökenleri –muhtemelen– ilk sosyal düzenlemelere dayanmakta(3). Bir hal olarak yabancılaşma yorumu, yabancılaşmış olanı yabancılaşmamış olandan hareketle tanımlar ve yabancılaşmış olanla yabancılaşmamış olan arasında ilişkiler üretir. Marxizmin bu yorumuyla ilkel-öncüllerinin sürekliliği burada başlar. Marx, devletlerin ve dinlerin kullarını tanımladığı gibi proletaryayı tanımlar. Marx’a göre, proletaryayı proletarya yapan yalnızca proletaryanın üretim araçlarıyla ilişkisi değil, bu ilişkileri değiştirip dönüştürebileceğidir de(4). Son olarak –eserlerinde parça parça da olsa– Marx sömürünün ve asalakların olmadığı komünist dünyayı betimler. Komünist dünyada “yabancılar” yoktur, çünkü ya “buralılara” katılmışlardır ya da katledilmişlerdir. Bundan dolayı komünist dünyanın insanlarının yaşamı “insanın insanca yaşamı” olarak imlenir. Böylece yabancılaşmanın bu yorumu en kurumsal, en modern ve en “çılgın” halini hümanizmde bulan özcülüğe(5) yaslanır.

Ek olarak, Marxizm’in –biraz da karikatürize ettiğim– bu yorumunun şablonu İbrahimî dinleri andırır. Devrimlerle (kıyametle) komünist dünyayı (cennete) yaratacak kitle (iyi insanlar) asalaklarından kurtulup kendileri için her şeyin en iyisini üreteceklerdir (cennette de yiyecek, içecek, giyecek ve barınağın en iyi olacaktır). Komünist dünyada insan komünizmin ilkelerinden çıkmadığı sürece istediğini yapabilir; sabah avlanabilir, öğleden sonra balık tutabilir, akşamüstü sığır yetiştirebilir, akşam yemeğinden sonra da edebiyat eleştirisi yapabilir (cennette de Tanrı’nın yasalarınca yaratılmıştır, cennette yaşayan tek bir boş laf bile işitmezler). Diğer taraftan karşı-devrimciler (günahkârlar) aşama aşama devrimci ilkeler doğrultusunda (kutsal hükümler) ya devrimcileşeceklerdir (tövbekâr olacak) ya da cezalandırılacaklardır (cehennem).

Marxizm’in ikinci yabancılaşma yorumuysa daha anti-özcü bir tohumdan fışkıran bir hareket (etkinlik) olarak yabancılaşma yorumudur. Anti-özcüdür çünkü bu yorum, birey ve ilişkilerini yeniden yorumlar; (Stirner’in şiddetle eleştirdiği) özgürleştiren devrimden, devrimin özgürleştirilmesine… Bu yeniden yorumlama en güzel ifadesini anarşist Emma Goldman’ın “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir!” cümlesinde bulur.

Bu bakış açısının Marksist yeniden yorumlanmasına göre komünizm(6) bugünün bütün belirlenimlerini belirsizleştiren (belki de yakan-yıkan) hareketler bütünüdür. Yabancılaşma yaşarken yıkılacaktır, devrimden sonra değil. Bugün proletarya barikatlar kuracak, taşlar atacak, ateşler yakacak ve kendilerini üretimin alelade bir parçası haline getiren fabrikaları yıkıp emeğinin sahibi olacaktır. Bununla birlikte Marx’a göre yabancılaşmanın yıkımı, ezilenlerin kendiliğindenci etkinlikleriyle değil, ancak Marxizmin ilkelerince bilinçlenmiş/bilinçlendirilmiş proleterlerin bilimsel-sosyalist devrimsel etkinlikleriyle olabilirdi. Böylece Marxizm, insanı insan yapacak olanın kapitalizme karşı sosyalist etkinlik olduğunu iddia etmekle kalmaz, bir de bunun nasıl bir sosyalist etkinlik olduğunu da belirtir(7). Bilimsel-sosyalist etkinlikte bulunmayanlarsa “yanlış bilinç”lendirilmiş veya lümpenleşmiş/lümpenleştirilmiş diye adlandırılır ve yine “doğru bilinç” (bilimsel bilgininin ışığında bulunan) bir davranış ve düşünüş biçimine imlenir.

Sonuçta, bir hal olarak ve bir hareket olarak yabancılaştırma yorumları açık veya örtük olarak özcü yorumlardır. Sebebiyse Marxizm’in –belki de– Platon’un Devlet’inden bugüne değin devam eden geleneğin gelenekçisi olmasıdır. Onlara göre “organize edilmemiş” bir dünya yabancılaştırıcıdır. Bu kaotik dünyada insan “insanlık dışı” davranır ve düşünür (Çünkü ne yapması gerektiğine dair gerçeklerden uzak yanılsamalara yakındır. Platon’un mağara alegorisi, Marx’ın “yanlış bilinç” kavramına denk düşer). O halde yapılması gereken “insanın insanca yaşayabileceği” bir dünyanın organize edilmesidir, ama her şeyden önce insanı insan yapanın ne olduğunun sabitlenmesi gerekir(8).

B. Marksist ve Stirnerci Yaklaşımların Karşılaştırması:

Marxizm’in yabancılaştırma kuramına dair kısa girişimizde, Marksist yabancılaşma kuramının özcülük üzerinden örgütlendiğini gördük. Daha da doğrusu bu tartışmaların –politik olarak– dostların ve düşmanların belirlenmesinin ötesine geçmediğini de gördük.

Marx’a göre, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurmayan sınıfın “güçlülüğü güçsüzlük, zenginliği sefalet” yaratıyordur, çünkü emekçinin emeği hem özgünlüğünü hem de özgürlüğünü yitirerek aleladeleştirilmiştir. Emekçi emeğinin yaratabilme özniteliğinden kopartılmıştır ve ürettiğinde emeğini göremiyordur. Böylece emekçi önce emeğine, sonra da aşama aşama kendine yabancılaşmaktadır.

Marx’ın baş düşmanlarından biri olan Stirner ise yabancılaşma sürecini ters yüz eder. Stirner şu soruyu sorar: “Güçlülerin güçlülüğü zayıfların zayıflığının nedeniyse neden zayıflar zayıflıklarını yenmek için güçlüleri güçlerinden etmiyorlar?” Stirner’in bu soruya cevabı evrenselci-özcülüğün kahverengi kadife perdelerini delik deşik eder. Stirner’e göre, güçlü ile zayıfın ilişkisinde “zayıflık güçlülüktür”. Aklımıza Woody Allen’ın Tanrı oyunundaki özgür olmak istemeyen köle gelir. Oyundaki köle, sahibinin kendisi adına da düşünüp sorumluluk aldığından dolayı köleliği özgürlüğe yeğlemiştir.

Güçlü ile güçsüz arasındaki ilişkinin ahlâkiliğini ortadan kaldırabilmek adına ekler Stirner, “Yine de fakirin zengine, zenginin de fakire ihtiyacı vardır; biri zenginin parasına ihtiyaç duyar, diğeri fakirin emeğine. Aslında kimsenin diğerine kişi olarak ihtiyacı yoktur, ama herkesin ona bir verici olarak, yani verecek şeyi olan biri, bir şeye sahip olması sıfatıyla ihtiyacı vardır.”

Belki de anında anlaşılamayacak bu sözler, Marx’ın “yanlış bilinç” kavramına sebep olan geleneksel iktidar teorisinin yerini alacak bir iktidar teorisinin ilk adımlarıdır. Stirner, Nietzsche’vari bir tavırla, iktidar ile ahlâkçılığın (Nietzscheci haliyle Hristiyan ahlâkının) arasındaki bağı ve Marx’ın –kendisinin de Bakunin’e atfettiği– yeni azizliğini ifşa eder. “Gücün neye yetiyorsa, hakkın olan odur,” der Stirner, evrenselci-özcülükle beraber “adalet” nosyonunu da delik deşik eder (Böylece “insanı insan yapan nedir?” özcü sorusu sorulamaz).

O halde Stirner’in yabancılaşmadan anladığı nedir?

Düşünebilen hayvanla başlayıp siyasi hayvana, alet yapabilene, Tanrı ve devletin kuluna, insana, vatandaşa ve homo sovieticus’a dönüşen özcü düşüncelerin her biri kendi döneminde öze uygun olmayanı (yabancılaşmışı) da belirlemişti. Stirner ise “İnsan olduğundan çok, olmadığıdır” derken özcülüğe büyük bir darbe indirdi.

Stirner’e göre insan, önsel olarak otoriteler tarafından (buna hakkı, dolayısıyla gücü olanlar) tanımlanır ve otoriteler –yalnızca kendi yaşamlarını kolaylaştırabilmek adına– düşüncelerin ve davranışların tanımlarına uygunluğunu yeniden yapılandırır. Böylece otoritenin tanımlarıyla uygunluk ilişkisi yabancılaşmayı yaratır. Yabancılaşmış kişi Stirner’e göre, tanımlarıyla uygunluk ilişkisi kuran ve –genellikle sorumluluk almaktan kaçınmak adına– bu uygunluk ilişkisinin sınırlarını delmek bir yana, sınırlarına bile yaklaşmayan kişi demektir.

Sonuç olarak, Stirner’e de özcülüğü yüzde yüz yenmiş diyemeyiz ama özcülüğe ağır darbeler indirdiği de doğrudur. Stirner daha organize bir dünya ve daha kapsamlı bir hukukun yalın bir yabancılaşma olduğunu ise “Akıl egemen olursa kişi yenik düşer,” diyerek ifşa etmişti. Stirner’e göre yabancılaşma, “özgürleşerek”(9) değil, kavramlar için veya kavramlara karşı savaşarak hiç değil, yalnızca “kendi olarak”(10) yani varoluşsal bir savaş vererek yıkılabilir.

C. Sonuç:

Yazının girişinde yabancılaşmayı psikolojik ve ideolojik bir kavram olarak yorumlamıştım. Yabancılaşmanın Marksist yorumlarından ideolojik yanının, Stirner’in yorumlarından da –kısmen– psikolojik yanının izini sürdüm. Öyle veya böyle özcülüğe düşmemek için “insanı insan” yapanı bir davranışa (bu bir başkaldırı bile olsa) imleyen ideolojik yaklaşımdan uzaklaşılmalı. Arno Gruen “Normalliğin Deliliği” kitabında itaat, isyan ve “kendi olma” ilişkilerini psikanalizle aydınlatırken ideolojik olmayan bir yabancılaşma yorumuna yaklaşmıştır. Gruen’e göre, kişinin eğilimi otoriteyle ilişkisince örgütlenir. Bununla birlikte aynı koşullar da aynı eğilimlere yol açmaz. Bu yorum özcülüğe yakınlaşan Freudyen psikanalizi yadsısa da son tahlilde Gruen’in “demokrasi”si oyunu bozar.

Yazımı bitirirken yabancılaşmayla ilgili –nispeten– yeni bir yorum yapacağım. Gördüğümüz gibi yabancılaşmayla ilgili yorumlar bir öz (insani olan) çevresinde örgütlenecek bir yaşam yaratmaya yöneliktir. Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşma ilkesi veya “Bolo’bolo” düşüncesi bir ideoloji olarak anarşizmin bile yaşamın tamamını örgütlemedeki eğilimini gözler önüne serer. Belki de bu kaçınılmazdır, çünkü yaşamda “zordan kolaya –muhafazakârca– bir meyil” vardır. Yine de bu “anarşi”nin sonu olmayabilir.

“Yüreğimde Bir Delik” filmindeki Eric karakteri“Görüntülenen her şey yok oluyor,” diyordu. Buradan hareketle farkındalığında olunan hiçbir şeyin farkındalık-öncesi etkisinin olmadığından, hakkında düşünülen her şeyin öldüğünden ve düşünme-sonrası yeniden doğduğundan bahsedebiliriz. Böylece Foucault’nun “sınırlar”la ilgili dediklerini “sınırlara basmak onları sınır olmaktan çıkarır”a dönüştürebiliriz. Bunlar bizim “yabancı”yı değil ama “yabancılaşma deneyimi”ni anlamamızda ve bu anlayış doğrultusunda da yorumlamamıza yardımcı olacaktır.

Yabancılaşma deneyimini anlayabilmek adına, iktidar aygıtının teknolojisini kısaca ifşa etmek gerekiyor. Bana kalırsa iktidar aygıtı –geleneksel yorumların aksine– Kafka’nın “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” vecizesindeki gibi insanları zor ve aldatmacayla egemenliği altına alan/altında tutan bir şey değil, hemen hemen “bir arı kovanı” gibidir. İktidar aygıtının insanları egemenliği altına aldığını iddia etmek, iktidar aygıtının egemenler-egemen olmayanlar olarak ayrılan insanlardan yalnızca egemenlerin tekelinde bulunduğunu iddia etmektir. Zaten “altında olmak/altına alınmak” ifadelerinin anlamı da budur. Bu, “egemen olmayanları” sorumluluktan sıyıran ve eskinin devlet-toplum karşıtlığının dayandığı söylemdir. Buna rağmen ve bunun aksine bir arı kovanını andıran iktidar aygıtının devamlılığı; egemenlerin, güçlülerin ve zenginlerin zor ve aldatmacasına değil, egemen olmayanların, zayıfların ve fakirlerin “iktidar karşıtı” pratik sergilememelerine dayanır. İktidar yöneteni ve yönetileni ile bir bütündür ve sorumluluktan sıyrılmış (masum) insan yoktur. Bir protestoda bir polis kurşunuyla öldürülen bir çocuğun ölümünden o polisin kendisi kadar, o polisi görevlendirenler ve meclis içindeki bir parti kadar diğerleri de sorumludur. Öyle veya böyle bu cinayetten iktidar karşıtı pratik(11) göstermeyen her bir kişi sorumludur.

O halde “yabancılaşma deneyimi”, yabancılaşma deneyiminin inkârıyla mümkündür. İktidar aygıtını meydana getiren egemenler ve egemenlik altında bulunanlar, yalnızca egemenlerin çıkarına olan değil, egemenlik altında bulunanların da çıkarına olan bir sözleşmenin taraflarıdır. Egemenler mevcudun muhafazasını elde ederken, egemenlik altında bulunanlar da –kendileri olmaktan vazgeçerek– sorumluluktan sıyrılırlar. Bunun farkındalığıysa yabancılaşma deneyiminin perde arkasındaki “kandırılmış insan” söylemini söndürür. Son tahlilde yabancılaşma kişinin, “iktidar” ile ilişkili olarak, yaşananlardaki sorumluluğunu yadsıması ve yadsınmanın yadsınması için gerekçeler üretilmesi etkinliğidir.

 

Notlar:

(1) Marxizm’in heterodoks yorumları bu genellemeye katılmayabilir.

(2) Yazının devamında ikinci, anti-özcü kolun da aslında bir çeşit özcülük olduğuna varılacaktır.

(3) İlk yabancı yabandan geldi; bilgisinde –neredeyse– bilgisiz olunan yabandan yollanan yabancı, önceden (işaret edilen) orası ve burası varken yanında “oralı”yı da getirdi. Böylece –bugüne değin– “orası” ve “oralı” her kötülüğün kaynağı oldu. Din ve devlet pratiklerinin dayanağı da “orası’nın buralaşması”, “oralı’nın buralılaşması” değil miydi?

(4) Proletaryanın bu gücü, onu yalnızca ekonomik bir sınıf olmaktan çıkarıp devrimin devrimci öznesi haline getirir.

(5) Özcülük ilkçağ felsefelerinden yola başlayıp felsefe, din ve bilim uğraklarından geçmiş ve şimdi tarih boyunca görüp görülebilecek en tehlikeli, en kapsamlı, en “normal” halini hümanizm ve demokraside bulmuştur.

Her özcülük kendi rasyonalitesinin sonucu ve taşıyıcısıdır. Kendi rasyonalitesini, kendi iktidar teknolojileriyle kurumsallaştırabilir. Bu yüzden her özcülük, kendi günahkârlarını “tanımak” zorundadır.

(6) Komünizm artık, gelip gelmeyeceği meşum bir geleceğe gönderme olmaktan çıkıp bugüne değer. Komünizmi bugünden yaşamak. Bu bakış açışı sonradan XX. yüzyıl karşı-kültür hareketlerini de beslemiştir.

(7) Manifesto’da Marx’ın kendi kanıları dışında kalan komünist, kolektivist, sosyalist ve anarşist görüşleri konumlandırması bunun kanıtıdır.

(8) Platon’da bu “organize dünya” polis’in organizasyonu, Marx’ta üretimin “bilimsel ve rasyonel” organizasyonudur. Bu geleneğe göre insan. Ancak –bir şekilde aydınlanmış– filozoflar ve bilim adamlarının onun ne olduğu ve ne olmadığı hakkındaki görüşleri uyarınca halini ve hareketini “organize” ettiği sürece kendi olabilir.

(9) Stirner’e göre özgürlük bir şeyden olabilir. Stirner, Biricik ve Mülkiyeti adlı eserindeyse bireyin kendisine egemen olabilmesine “kendi olma” der.

(10) Stirner’e göre “kendi olma” kişinin kendi kararlarını alabilmesi, kendi üzerindeki iktidarına yabancılaşmaması anlamındadır.

(11) Süreğen bir eyleme yandaş olmak ile yansız olmak, o eyleme engel olmadığından dolayı pratikte eşdeğerlidir.