Yaban Eller / İtiraf

19 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Kaç kez doğdum bu hayatta, rüya içinde rüya…
İlkinde bir kız çocuğuydum.
Bu ne cehennem ya Rab, ne kötülük işledim ki bu kıyafetle doğdum,
neyse günahım büyüktü her hâl bir bakayım dedim geçmişte yaptıklarıma…
Ne tecavüzler, ne ölümler, ne işkenceler yapmışım.
Döndüm baktım işte onların kıyafetiydi üstümdeki,
Şimdi yakılma sırası bendeydi…
Rüyamda çıkardım bu kadın kıyafetini ve çektim üzerime bir blue jean’i,
Dedim cinsiyet ayrımıdır, dışsaldır, düştüm gene tek yanlılığa,
tercih edebilirim dedim yüklendim bir erkeğin ağır sorumluluğunu
şimdi de başka bir dünyaya doğmuştum,
Ya Rab bu ne cehennem, bir uzva indirgenmiş hayat…
Dar geliyor elbiselere sığamıyorum,
Açılayım dedim anlam dünyasına, nasılsa kıyafeti düşünce ne istersem düşünebilirim, serbestçe uçabilirim,
Ya Rab bu ne acı!
Yalnızlık, elbisesiz dolaştım elbiseler arasında, kimse için gerçeklik taşımıyordum, görünmüyordum bile,
Dedim ki öyle bir elbise yapayım ki kumaşı değerlerden olsun,
Ya Rab! Dedim acısız bir dünya yok mu?
Şimdi de çok değer yüklü elbisem her şeyin kriteri olmuştu.
Dost bildiklerimin birinden bile kendime yansıyamamıştım. Acaba yolu nedir, işte kâmil bakış ama neden hâlâ acı içindeyim?
İşte o zaman gaipten bir ses, ses bile değil henüz biz şimdilerde sezgi diyoruz adına, yani kendi malımız değil henüz:

“Sen mi kondurdun dost bildim dediğinin dudağına gülümsemeyi ki
Onun yerine gördün, gene sana ait olmayan, üzerinde taşıdığını düşündüğün değerlerin üzerinden hatalı bir bakışını…
Aradığın mükemmellik kendini gizlice işte o gülümsemede sürdürüyordu ama göremedin yani hiçbir zaman o sözü edilen dünyaya girmedin…”

Ölebilmeyi isterdim, bütün kötülüklerimden arınmayı, bütün kendime yabancılaşmalarımdan kurtulmayı…
Ama gelenek benim gibi büyümekte olan ergen çocuklara büyük laflar etme der, bilirim…
Üzerine bir düşün, nedir bu ölüm ki bütün acıların üzerinden geçeceksin onunla…
Sorumluluğunu almadan onca yaptıklarının, bir çırpıda halledeceksin sorunlarını…
Cesaretin varsa yaşa da görelim, yaşama cesaretidir ölümün ta kendisi, hatta delirmeden tanık ol küçücük aklınla yaşamın vahşetle yoğrulmuş toprağına…
Şimdi ancak yaşayan ölebilme hakkına sahiptir…
Ölüm bir lütuftur bu anlamda onu bir çırpıda elde edeceğim sanırsan aldanırsın, yaşayanlar ölebilir ancak…
Yaşamayan için ise “doğmadı ki ölsün” denir saygıdeğer büyüklerimiz tarafından…
Hatta ölüler tarafından, ölüler diyarından…

Uzatmayayım şimdi yabancılaşma, insanın insana yabancılaşmasıdır en nihayetinde, insan da yaşamından ibarettir, aynası da işidir, işinden yansır kendi dünyasına, şah damarından yakındır insan kendi öz varlığına, her şey apaçık görünür, yargılanır, azabı çekilir, arındırılır insan dimağında…

Gerçekten görmek beşeriyetimin insan yanımla çelişmesidir, gerçek savaş başlamıştır. Canım bedenimde değildir artık ki ölsün de kurtulayım, canım putlaştırdıklarımdadır, her baltayı elime aldığımda ben alırım o baltadan payımı, kaçmak mıdır acaba çözüm yolu, ama insan kendinden kaçabilir mi? Nereye gitsem bulur beni. O zaman uzlaşmak mıdır onunla, yarı tanrı, yarı günahkâr olarak!

Bu durumda sığınağım Muhammed, Tanrı’dan almış sözü: “Hiç günah işlemeseydiniz, sizi yok eder ve yerinize günah işleyen bir kavim yaratırdım. Ta ki günah işlesinler ve vicdan azabı çekerek Bana dönsünler (tövbe) ve Ben de onları af edebileyim!” Garip, şiddetli bir çelişki…
Yabancılaşmanın zorunluluğu, dönüşün zorunluluğu… Ve işte insan…
Sırf iyilik görmek tanışmadır, bu göze sahip biri olarak sırf kötülükleri görmek yabancılaşmadır, buna rağmen iyiliğin ve kötülüğün Allah’tan olduğu söyleniyordu ahret kitabında, acaba neden?

İnsan fiilleri, sıfatları ve zatıyla kendini bilen bir bütün olarak tanımlanıyor. İnsan varlığı bu üç yolla kendine yabancılaşır ve kendini tekrar bu yollarla bulabilir ya da kendine yansıyabilir, kendi kendine hesabını verebilir. Sorumlu bilinçtir ama belirtelim, kendinden sorumlu bilinçtir ki bu yolla kendinden çıkmadan, yalnızca çeperlerini feragat ahlâkıyla genişletir. Feragatte ne borçlu ne alacaklı vardır ama keyfilik de taşımaz, idealinin gerektirdiği yolda çaba sarf eder, bununla vasıflanır ve varlık kazanır. Bu, hayrın da, şerrin de kaynağıdır, birey cüz-i iradesiyle seçimini her an yapmaktadır. Bağ veya bağlılık olarak söylenen de ideal edinilene bağlılıktır. Ne zamanki bu bağ kopar ya da henüz bağ oluşmamıştır; insan, yalnızca yabancılaşma yolundadır. Sibernetik anlamda bir geri bildirim söz konusu değildir ve yalnızca sonsuz bir uzaklaşma içindedir. Geri bildirim ilişkisi kurulduğunda insan yine beşer elbisesindedir, ama ideal edindiği boş kavrama içerik kazandırmak ve onu bütünlemek gayesindedir, daha doğrusu bu kendi bünyesinde kendi ile bütünlenme sürecidir ki yabancılaşma burada yalnızca öznenin şuursuz kendinde özdeşliğini kırma amacı taşır. Aksi halde yabancılaşma bir gerçeklik olarak hükmünü dönüşsüz bir biçimde sürdürür ki bu güçlü akıntıyla sürüklenen değil, akıntıya karşı gayret sarf edenler için bir iç dünya oluşabilir. Dış, sanki travmatik bir yolla beşeriyetimize yabancılaşarak yani yabancılaşmamıza bir dur diyerek, yabancılaşmaya yabancılaşarak bir iç bütünlük oluşturmak için yalnızca bir araç konumundadır. Gerçeklik taşımaz diyemiyorum, çünkü olanca gerçekliğiyle bizi ihtiyaçlılık girdabına çekmektedir. Karşı koyma onunla savaşarak değil de bir iç oluşturmakla mümkün olabilir gibi geliyor, çünkü iç gerçeklik kazandıkça dış, doğal yollardan bile söylesek işte biyolojik ölüme doğru solmaktadır.