Vazgeçmek*

Ütopya - 2018

Üzerinde sektirdiğim her taş

varlık denizinin karanlıklarında yitti.

Ne gam, taşlar hep yitmek için değil midir?

Dindarlığı bir iktidar söylemi olarak kavramak başka, bir muhalif söylem olarak kavramak çok daha başkadır.

Bir
iktidar söylemi olarak dindarlığın bir hülyası, bir ütopyası yoktur, olamaz.
Üstesinden gelmek zorunda olduğu tek endişesi sürekliliğini sağlamaktır, yani
gerçekliği zabt u rabt altına almak.

Hangi
gerçekliği?

Elbette
katlanabildiği kadarıyla gerçekliği.

İktidarların
görmek zorunda kaldığı gerçeğin miktarı, muhaliflerin gördüğünden hem daha
farklı hem de daha çok olacaktır, hiç kuşkusuz.

İktidar
olmak hülyalara kavuşmak demek değildir, aksine iktidar olmak hülyaları
ertelemek, mümkünse onlardan vazgeçmek demektir.

İktidarın
doğasıdır bu. Gerçeğin keskinliği hülyanın letafetini ezer geçer.

Gerçeklikle
aradaki mesafenin azalışı, hatta kapanışı olarak tanımlıyorum iktidarı.

Muhalif
olmanın da yine bu mesafeden hareketle bir anlamı olabileceğini düşünüyorum.

Gerçeklikle
aranızda ne kadar mesafe varsa o denli muhalif sayabilirsiniz kendinizi.
Gerçeklikle, yani dünyayla.

Dünyayla
aranızda bir mesafe varsa, bir çatışma da var demektir.

Gerçekliğe
ne kadar yenilmişseniz, gerçekliğin ne kadar uzağına düşmüşseniz, çatışmanız da
o nisbette sahicidir demektir.

Aksi
de varid olamaz mı?

Elbette
olur.

Gerçeğe
gerçeğin içinden muhalefet edenlere bizler peygamber diyoruz, diyemediklerimize de şâir, ya mecnun.

* * *

Kur’an’da
cennet-cehennem
tasvirlerinin anlatım yoğunluğu Kur’an’ın 23 yıllık iniş süreci dikkate alındığı
takdirde acaba nasıl bir dağılım gösterir?

Dikkatli
bir inceleme, bu tasvirlerin ilk 3 yılda –diğer konulara nisbetle– zirve yaptığını
(%47) ve fakat ifade sıklığının zamanla azaldığını göstermektedir (Düşüş eğrisi
23 yıllık dönem içinde %25’lerden %10’lara kadar gerilemektedir).

Buna
mukabil hem cihad, hem
de ahkâm
ayetleri çok farklı istikamet izlemekte, 23 yıllık dönemin neredeyse 2/3’lik
bölümünde %10’ların altında seyreden anlatım yoğunluğu, Medine döneminin sonlarına
doğru zirve yaparak %70’lere ulaşmaktadır.*

Bu
tablodan çıkan sonuç şudur:

Kur’an’ın,
çağrısının ilk aşamalarında ütopyaya
verdiği yerin miktarı, takipçilerinin gerçeklik üzerinde güç kazanmaya, başka
bir deyişle, gerçekliğe –pozitif anlamıyla– yakınlaşmaya başlamalarıyla orantılı.

Toplumsal
düzenleme (ahkâm) ile ilgili ayetler, 23 yıllık sürecin sonunda yoğunlaşıyor.
Medine’de. İktidar döneminde.

Savaş
ayetleri de öyle. Anlatım yoğunluğu 23 yıllık dönemin sonuna denk geliyor; yani
dinî söylem
toplumsallaştıkça dünyevileşiyor, dünyevîleştikçe de ister istemez öte-dünya
vurgularını azaltıyor.

Savaş
ve ganimetin gerçeklik
kazandığı yerde, söyleme asıl rengini eskatolojik vaadler, öte-dünya
beklentileri verebilir mi? Veremez. Avam peşini sever çünkü. Elde olanı. Hemen
ele geçirilebilecek olanı. Kolay olanı. Ganimeti.

Gerçeklikle
arasındaki mesafe azaldığında avamın ütopyası kalmaz, artık o elindekileri
tüketmekle meşguldür; yemekle, içmekle, yaşamakla.

İktidarın
kendinden gayrı ütopyası olmaz bu yüzden, kudret daima kudreti korumak için
sarfedilir.

Ütopya
muhaliflere özgü nimetlerdendir, gerçeğin uzağında olanlara, yoksullara,
yeryüzünde zayıf bırakılmışlara özgü, gerekirse gerçeğe bile isteye tekme
savuracak denli cesur olanlara özgü…

* * *

Öte-dünya’yı
kazanmak için bu-dünya’yı kaybetmek, hiç değilse kaybetmeyi göze almak inanan
kitleler için bir hesap işi, ötelere yönelmek en nihayet daha değerli olan için
daha değersiz olandan vazgeçmek demek. Oysa bu-dünya kazanıldıkça öte-dünya
cazibesini yitirecektir, çünkü veresiyenin yerini peşin alacaktır.

Bu
durumda denklem değişir ve peşin olan için veresiyeden vazgeçilir. Öte-dünya
daha da ötelere itilir, sırf bu-dünya’yla artık arada bir mesafe kalmadığı için
olur bütün bunlar.

Dindarlık
arzular ile gerçeklik arasındaki mesafenin uzaklığından beslenir, kapanamayan
bir aralığın sonucudur; bir çatışmanın, bir çelişkinin, ama daima bir mesafe ve
uzaklığın ürünüdür. Elde edilemeyecek olanı elde etmeye çalışmanın bir
biçimidir.

Hegel’in,
bu beyhudeliğin dindar bilinci bir “mutsuz bilinç”
haline getirdiğini söylemesi bu yüzdendir. Uzaklık sadece kudretin değil zaafın
da nedenidir çünkü.

Arzular
somutlaştıkça elde edilmeleri kolaylaşır sanılır ve bu yüzden duyusal hazlara
(köşklere, hurilere vs.) ulaşmak, avama, tanrısal güzelliklere (cemalullah’a)
ulaşmaktan daha kolay görünür. İbadetlerin miktarını hesaplama takıntısı,
hesaplanabilir ödül ve cezaların kaçınılmaz sonucu. Oysa hesaba gelmez eylemler
daima hesaba gelmez ödüller uğruna yapılır.

Ödülün
kendine özgü bir mantığı vardır: Vazgeçmek.

Vazgeçmek
mesafe koymak demektir, yani vazgeçmek her defasında daha değerli olan uğruna
daha kârlı olandan vazgeçmek demektir.

Mutsuz
bilinç bizi hiç şaşırtmıyor, her defasında kendince doğru olanı yapıp daima
daha kârlı olanı seçiyor ve asla bu-dünyadan vazgeçmiyor. Öyle ki “Tanrı’nın özü kudrettir, insanın özü arzu,” diyen
Spinoza’yı haklı çıkarırcasına arzu ile kudreti bir araya getiriyor.

Ne ki arzu ile kudret bir araya gelince, şatafat konuşur, idrak ve irfan susar.

*Ayrıntılı bilgi için bkz. Mehdi Bâzergan, Kur’an’ın Nüzûl Süreci, Ankara 1998